İlkeleri Değişmeyen Koşulları Değişen Bir Olgu
Yaşama darbe vuran bir kriz soluklanıyor dünyada. Ne ilk ne de son denebilecek böylesi krizin tanısı, bilimsel açıdan tektir kuşkusuz. Ne ki, onun algılanmasını farklılaştıran yönelimler ya egemen güçlerden yana ‘’kraldan çok kralcılar’’, ya da “çerçi yükünü satar’’ türden desteksiz bellek yoksunlarıdır.
Sosyalist düşünceyi bilimselleştirerek eylem klavuzu yapan Karl Marx, krizle ilgili düşüncelerini iki alanda yoğunlaştırmıştır. Bunlardan birincisi ‘’Malların Başkalaşması’’, ikincisi de ‘’Bunalım’’ üzerinedir. Birincisi ile ilgili bulgular, Kapital’in 1. cildinin 1. kitabında yayınlanmış; İkincisi ile ilgili notlarıysa, Marx’ın ölümünün ardından Engels tarafından derlenmenin sonunda, Kapital’in 3. cildinde yer bulmuştur. Malların başkalaşması yönündeki Marx’ın düşüncesini, kendinden alıntıyla sürdürelim: ‘’Malların ilk başkalaşması aynı zamanda hem satış hem de alış olduğu için, bağımsız bir süreçtir. Alıcı mala satıcı da paraya-demek ki her an dolaşıma katılabilecek bir mala-sahip olur. Hiç kimse bir başka alıcı olmadan satıcı olamaz. Ama kendisi satıyor diye de hiç kimse onun malına hemen alıcı olmak zorunda değildir. Dolaşım, ürün değişimini, satış ve alış çelişmesi olarak parçalar ve ikiye ayırır. Bu iki bağımsız ve biri ötekine karşıt sürecin bir bütünlük meydana getirmesi ve bu bütünlüğünse dış çelişmeler içinde hareket etmesi şu sonucu doğurur: Malın tam başkalaşmasının birbirini tamamlayan bu iki evresi arasındaki zaman süresi çok uzayarak, satışla alış arasındaki ayrılma çok açık ve belli bir hale gelecek olursa bunların arasındaki bağımlılık kendisini bir kriz yaratarak zorla ortaya koyar. Malın özünde var olan kullanım değeriyle değişim değeri arasındaki çelişme, özel emeğin aynı zamanda kendisini toplumsal emek olarak ortaya koyması zorunluluğu, özel soyut emeğin aynı zamanda genel soyut emek olması, doğal şeylerin bireyselleşmesi, kişilerin nesnelleşmesi, işte bütün bu mala özgü çelişme ve zıtlıklar, malların başkalaşması arasında doğan çelişmelerde en gelişmiş hareket biçimlerini bulurlar. Bundan ötürüdür ki bu hareket biçimlerinde kriz olasılığı, ama ancak olasılık olarak saklıdır. Bu olasılığın gerçekleşmesi, basit mal dolaşımı açısından henüz kendilerini göstermeyen, uzun bir ilişkiler zincirinin varlığını gerektirir.’’
Krizin tanımına ilişkin Marx’ın bilimsel gerçekleri böyledir. Krizden temelli arınmanın yoluysa, kapitalizmin maddî temellerinin dolmasına bağlı, sınıfsal dönüşümle olasıdır. Bunun için toplumların ödevi, ‘’kendiliğinden’’ciliğe ‘kendi için sınıf’ bilincinden koşulmayı gerektirir. Neyse… biz söylemi kriz seyrinde sürdürmeye devam edelim. Kapitalistin tek bir hedefi vardır, ürün satmak… iyi de, yoksul emekçi halkın gereksinimini karşılaması da, acımasız sömürü koşullarının belirlediği alım gücüyle sınırlıdır. Bu durumun üretimle tüketim dengelerini bozduğu, kaçınılmaz bir gerçektir. Çok üretim az satmaktan kaynaklanan kriz olgusu, kapitalist ile emekçiler arasında meydana gelen bu çelişkiden doğmaktadır. Bu durum bir başka yönden, kapitalist her yükselişin kapitalist her alçalışı; karşıt söylemle de kapitalist her alçalışın kapitalist her yükselişi dönüşümlü olarak kovaladığını anlatır.
Çürümenin temelinde sömürülmüş emek birikimini temsil eden paranın, belli ellerden başka ellere kayma olgusu vardır. Böylesi hallerde bunalımın çözümü de, savaştan başka bir yerlerden beklenemez. Sürecin geldiği bu yerde, sanayii organlarının hızla savaş sanayiine döndüğü görülür. Toplu iğne fabrikaları, kumaş fabrikaları vb. birden silah üretim organlarına dönüşür. Dahası üretim araçlarından tutunuz, ürün stoklarına değin her şey savaş hedefi olmaktan kurtulamaz. Tarlalar yakılır yıkılır, et ve süt veren hayvanlar imha edilir. Savaş dehşetinin altında yatan bir tek neden vardır; O da, üretim bolluğundan kaybedilen dengelerin sağlanması!.. Bu da, ‘’kapitalistin sınırının kapitalist kendisi’’ olduğunun altını çizer.
Bunalım gerçeğinin ortadan tümden kalkmasının tek bir yolu vardır, planlı üretim… Bu bilimsel olgunun kapitalistler tarafından görmezlikten gelinmesi, sömürü erkini kaybetmek korkusundan başka bir nedene dayandırılamaz. Ne ki onların bu tutumunda, ortalama yedi yıl arayla gündeme gelen devresel bunalımı engellemeden yana bir işe yaramaz. Bu olgu öte yandan, -kapitalist barışının, yeni bir savaşa hazırlanma dönemi- olmasının da altını çizer. Bu bağlamda silahlanmanın yoksul halk yaşamına yansımasıysa, savaşla yarışan başka zorluğun eşdeğeridir. Dengelerin kurulmasında, savaşın kaçınılmazlığına vurgu yapmıştık. Sırası gelmişken bunu bir örnekle ortaya koyalım: II. Dünya Savaşı’nın ardından, kapitalistlerin en büyük gazetelerinden United States News, 30 Kasım 1948’de bakınız ne yazmış: ‘’Barış sağlansaydı, her şey çatırdayıp alt üst olurdu’’. Döneminin Vietnam savaşıyla, şimdinin emperyalist emelli savaşlarının altında yatan gerçekler de bunlar değil midir?
Komünizmin İlkeleri’nde ‘’Sanayii Devrimi’nin öteki sonuçları ne oldu’’ sorusuna, F. Engels özetle şöyle yanıt veriyor: Hızlı gelişen sanayii koşullarında, akıl almaz oranlarda üretim gerçekleşmektedir. Üretilen bu malların satışla elden çıkartılamaması, beklenmedik bir anda ticaret bunalımını gündeme taşımaktadır. Bunun sonucu üretim durmuş, kapanan fabrika sahipleri iflas etmiş, işçiler ekmek kapılarını yitirmiş, sefalet olabildiğince artmıştır. Sonra, çözümlemeden yana kapitalistin tek seçenekli yaklaşımı, yeniden savaş olgusunda yoğunlaşmıştır. Bir başka söylemle dengelerin yeniden kurulmasının amacı, onca akıtılacak kandan ve onca yakılıp yıkılacak maldan beklenmiştir. Öngörüler birer birer gerçekleştirilmiş, dengeler yeniden kurulmuş, üretim canlandırılmıştır. Ancak üretimin baş döndüren hızı, kısa sürede stokların artmasına neden olmuştur. Bir bakıma savaştan önceki sorunların durağına, savaş sonrasında yeniden gelinmiştir. Kısaca dengelerin bozulup dizilmesi, bolluk ve bunalım döneminin dönüşümünde eşitlenmiştir. Bu durum kendini, bir kural üzerinden sürdürmeye devam edecektir. Konuya ilişkin Engels’in yaklaşımının içeriğinden sözü sürdürelim. Bu koşullardaki büyük sanayinin; uygarlığı tehdit eden, işçileri sefalete sürükleyen ve çok sayıdaki burjuvaları da yıkan bu genel kargaşa sayesinde ayakta kaldığı bilinmektedir. Bu olgu karşısında akla gelen iki düşünce vardır. Bunlardan biri ya büyük sanayinin terkedilmesi ki, bu kesinlikle olanaksızdır; Ya da ‘’Sınai üretimi artık birbiriyle rekabet eden tek bir fabrika sahibince yönetilmeyip toplum gereksinimini göz önünde tutan belli plan gereğince toplumun tümü tarafından yönetildiği, tümüyle yeni bir toplum örgütlenmesini zorunlu kılar.’’
Buna karşın, bir de burjuva aydınlarının akla aykırı yaklaşımları vardır, ki bunlarda özetle şöyledir: Marjinalciliğin kurucularından ve çağdaş ekonominin önde gelen düşünürlerinden Stanley Jevans (1835-1882)’a göre, bunalımın nedeni güneş lekeleridir. On yılda bir yinelenen güneş lekeleri doğal dengeleri bozar ve iklimlerin ısınmasına neden olur. Bu hal Jevans’a göre üretimin bollaşmasına ve bunun üzerinden de bunalıma neden olur. Güneş lekeleri olgusu yalnızca Stanley Jevans’la sınırlı kalmayan, pek çok metafizikçinin kafa yormasına neden olan bir olgu olup, Marksist bilimin özüne gölge düşürmekten uzaktırlar.
İzmir / 16 Haziran 2010
