8-9 Mayıs 2010 tarihinde İstanbul’da gerçekleşen Dev-Genç Kültür Şenliği için Honduras, Bulgaristan ve Rusya’dan gelen yoldaşlarla yaptığım konuşmalardan önemli bulduğum noktaları paylaşmak istiyorum.
Honduraslı Eduardo Portillo ve Ramon Espinoza (Devrimci Eğilim Örgütü), ABD destekli askeri darbeden sonra kurulan, içinde pek çok eğilimin bulunduğu Direniş Cephesi adına İstanbul’a gelmişlerdi.
Anlattıklarına göre, 28 Haziran 2009 yılında liberal Başkan Zelaya’nın askeri bir darbeyle görevinden uzaklaştırılması ve sürgüne gönderilmesinden sonra yoksul Honduras halkı ilk defa zenginler tarafından ezildiklerini bu kadar yoğun bir biçimde hissediyordu. “Gösterilere katılım daha önceleri hayal bile edemeyeceğim boyutta” diyor Ramon yoldaş. “Eskiden bir gösteri olacağı zaman benim bulunduğum mahalleden beş-altı kişi giderdi. Şimdi ise Direniş Cephesi eylem çağrısı yapıyor dendiği anda mahallemden binlerce kişi yollara dökülüyor, başka mahallelerden gelen binlerle birleşip meydanlara çıkıyorlar.”
Bu yıl 1 Mayıs gösterilerinde görülen kitlesel katılım Honduras halkının diktatörlüğe karşı ne kadar büyük bir tepki duyduğunu gözler önüne seriyor. Sadece ülkenin birbuçuk milyon nüfuslu başkenti Tegucigalpa’da 600 bin kişi 1 Mayıs gösterilerine katılmış. Ülkenin diğer kentlerinde de böylesine kitlesel gösteriler düzenlenmiş. Resmi rakamlara göre Honduras’ta toplam 500 bin işçi var. Polisin ve askerin tutumunu sorduğumda, ayaklanma çıkmasından korktukları için karakollardan ve kışlalardan çıkmadıkları yanıtını aldım.
Kentlerdeki bu yükseliş kırlara da yansımış durumda. Honduraslı köylüler silahlı eylemler yapıyor, toprak işgallerine girişiyorlar. Şu anda Honduras ordusunun girmeye cesaret edemediği pek çok “kurtarılmış bölge” bulunuyor. Toprakları işgal eden köylüler kentlerdeki işçilerle de bağlantı kuruyorlar.
Honduraslı yoldaşların anlattıklarına göre ülkedeki en önemli sorun devrimci güçlerin darbeden sonra aniden ve muazzam boyutlarda yükselen halk hareketini yönetecek güçte olmaması. Halk hareketinin bu düzeye gelmesi sonucunda dağınık durumda bulunan devrimci güçler Direniş Cephesi bayrağı altında birleşmek zorunda kalmışlar. Direniş Cephesi’nin içinde iktidardan indirilen Zelaya taraftarlarından oluşan liberaller de var.
Darbenin ilk günlerinde halk Zelaya’nın yeniden iktidara gelmesi için sokaklara dökülmüş. Ama kendisi de büyük bir toprak sahibi olan Zelaya’nın darbeyi yapanlarla pazarlığa oturması, halk hareketinden çekinmesi, soyut barış mesajları vererek direnişi pasif bir çizgiye çekmek istemesi yüzünden Honduras halkı Zelaya’yı eskisi kadar desteklemiyor ve içinde devrimci örgütlerin de bulunduğu Direniş Cephesi’ne yaklaşıyor. “Diktatörlük er ya da geç yıkılacak” diyor Eduardo yoldaş. “Sorun, bu diktatörlük yıkıldıktan sonra halk hareketinin liderliğini kimin yapacağında düğümleniyor. Direniş Cephesi içinde devrimci güçlerle liberaller arasında bir liderlik mücadelesi var. Devrimci güçler olarak bizler, Direniş Cephesi’ni dağıtmadan ama asıl kurtuluşun liberalleri izlemekte olmadığını göstermeye çalışarak mücadele ediyoruz.”
Bu mücadele güç koşullar altında sürdürülüyor. Honduraslı yoldaşlar her an gözaltına alınıp öldürülme tehlikesi altındalar ve gizli mücadele vermek zorundalar. Devlet baskısının yarattığı güçlüğün dışında ideolojik alanda yaşanan dağınıklık da komünist ve devrimci güçler arasındaki birliğin oluşması önünde bir engel olarak duruyor. Bu dağınıklığın nedenini sorduğumda Eduardo yoldaş bu ülkedeki komünist hareketin tarihine kısaca değindi:
“Honduras Komünist Partisi 1927 yılında kurulduğundan beri iktisadî olarak son derece az gelişmiş, işçi sayısının on binleri geçmediği, ‘Muz Cumhuriyeti’ olarak bilinen bir ülkede, o dönemde iktidarda bulunan en kanlı diktatörlüklerden birinin yönetimi altında büyük bir mücadele sergilemiş, parti üyelerine yönelik toplu kıyımlara rağmen mücadeleden asla vazgeçmemiş, yok edilen partilerini yeniden kurmuşlardı. Ama Stalin’in ölümünden sonraki dönemde uluslarası komünist hareketin değişen çizgisiyle birlikte Honduras Komünist Partisi seçimler yoluyla, barışçıl bir biçimde sosyalizme geçilebileceğini öne sürdü, partinin Merkez Komitesi yurt dışına çıktı ve içeriye ülke koşullarından kopuk, şematik talimatlar vermekle yetindi. Buna tepki duyan bazı parti üyelerinin 1960’larda kurduğu silahlı gruplar ise emekçi kitlelerle yeterince bağlantı kuramadılar ve 1980’lerin sonunda devletin silahlı güçleri tarafından yok edildiler. 1990’lar karanlık yıllardı ve hemen hiçbir sol grup ciddî bir varlık gösteremedi. Ancak 2000’li yılların ortalarında bazı kıpırdanmalar başlayabildi. Ama kurulan örgütler henüz ideolojik ve örgütsel açıdan hazırlıklı durumda değiller. Halk ise doğal olarak bizim toparlanmamızı beklemedi.”
Honduraslı yoldaşların önünde devletin baskı güçlerine karşı direnmek, komünistlerin birliğini sağlamak, başta işçi sınıfı olmak üzere halkın sömürülen kesimlerini örgütleyerek onları liberallerden tamamen koparmak gibi güç görevler duruyor.
Şenliğe Bulgaristan’dan da yoldaşlar katıldı. Bulgar yoldaşlar Boris ve İlya “23 Eylül Hareketi” üyeleriydi. Bulgar yoldaşlar ülkelerinde çok güç koşullarda mücadele ettiklerini anlattılar. Boris yoldaş kısa süre önce ellerinde demir sopalar olan faşistlerin saldırısına uğramış, ağır yaralanmıştı. Faşistler komünistlerin isimlerini, fotoğraflarını ve adreslerini İnternet sitelerine koyuyor, onları açıkça ölümle tehdit ediyormuş.
İlya yoldaş altmışlarında deneyimli bir komünist. Emekli bir işçi. Bulgar komünistlerin önünde duran en büyük görevlerden birinin Marksizm-Leninizm’i ciddî bir biçimde incelemek, Bulgaristan’ın koşullarına uygulamak olduğunu söylüyor. “Teoriyi sadece soyut bir biçimde incelersek ve kendi koşullarımıza uygulamazsak Marksist olmaktan çıkarız” diyor. İlya yoldaş 1954’ten 1989’a kadar Bulgaristan Komünist Partisi liderliği görevini yürüten Todor Jivkov’un tam da bunu yaptığını, Kruşçev revizyonizmini tekrarlayarak Marksizmi soyut bir şemaya indirgediğini belirtti. “Hayat karmaşıktır. Hayatı yansıtan teori de bu karmaşıklığı açıklayabilmelidir. Genel olanı özel koşullarda gösterebilmelidir. Bence, Todor Jivkov ve ekibinin verdiği en büyük zarar Bulgaristan’da sosyalizmin yıkılması olmadı. Bundan daha kötü bir şey yaptılar: Marksizm olmayan dogmatik bir teoriyi işçilere Marksizm diye anlattılar. Bugün Marksizmi yanlış bilen pek çok işçi, Marksizm’den uzak, ona inanmıyor.”
Todor Jivkov gibilerin Bulgaristan Komünist Partisi’nin başına nasıl geçtiğini sordum.
“Bu durum uluslarası komünist harekette revizyonizmin hâkim olmasıyla gerçekleşti. SBKP XX. Kongresi’nden sonra Kruşçev, Dimitrov’un görevine gelen Vulko Çervenkov’dan Stalin aleyhine konuşma yapmasını talep etti. Çervenkov bunu reddedince görevinden alındı ve yerini Todor Jivkov’a bıraktı. Bu tarihten sonra Bulgaristan Komünist Partisi’nden geriye yalnızca ismi kaldı. Şimdi daha açıkça görebiliyorum ki aslında ortada parti diye bir şey yoktu.”
İlya yoldaş Bulgaristan’da sosyalizmin yıkılışıyla ilgili de önemli bilgiler verdi. “Perestroyka politikası uygulamaya ilk koyulurken Bulgaristan’da kapitalizmin sözünü kimse etmiyordu. Kapitalizm çoktan aşılmış, bir daha geri dönüşü mümkün olmayan bir sistem olarak gösteriliyordu. Perestroykayı savunanlar “kapitalizmi geri getireceğiz” deselerdi, işçi sınıfı buna asla izin vermez, bu öneriyi getirenleri cezalandırırdı. Bu yüzden, kapitalizmi getirmek isteyenler daha çok “daha demokratik” bir düzenden, Avrupa parlamentarizmini andıran bir siyasal yapıdan vb. şeylerden söz ediyorlardı. İşçilerin sadece dörtte biri bunu destekledi. Ama mühendisler, doktorlar, teknisyenler, öğretmenler bu kampanyayı ateşli bir biçimde desteklediler. Sonuç, sosyalizmin yıkılışı, kapitalizme geri dönüş oldu. İşçiler buna hazırlıksız yakalandılar, Bulgaristan Komünist Partisi ise bu sürecin önüne geçmek bir yana, bunu hızlandıran bir rol oynadı.”
Bulgar yoldaşlar nesnel koşullardaki geriye gidişin mücadelelerinin önünde önemli bir engel olduğunu söylediler. Sosyalizmin yıkılmasından sonra Bulgar sanayisi âdeta ülkeden sökülerek götürülmüş, bunun sonucunda işçi sınıfı da niceliksel ve niteliksel olarak zayıflamış. Bulgar gençliği de tüm bu olumsuz gelişmelerden etkilenmiş. Pek çoğu işsiz. Suç ve uyuşturucu batağına batmışlar, hemen hepsi ülkeyi terk etmek istiyor.
Buna rağmen Bulgar yoldaşlarda hiçbir karamsarlık görülmüyordu. Gelecek yılların, sadece kendi ülkelerinde değil, çok iyi takip ettikleri Türkiye’de de zaferin er ya da geç getireceğine inandıklarını defalarca belirttiler.
Rusya’dan gelen Tüm Birlik Komünist Partisi (Bolşevik) üyesi Anna İgova yoldaş ise 1943 yılında Leningrad kuşatması sırasında doğmuş. Babası savaştayken fırsat bulup da ailesiyle görüşebildiği her zaman ablasına mutlaka “Bolşevik Partisi Tarihi’ni okudun mu? Kapital’i inceleme fırsatı buluyor musun?” diye sorarmış.
“Müthiş bir kuşaktı o” diyor Anna yoldaş. “Yokluğu hiç önemsemeden nasıl daha ileri gidebileceğimize kafa yorardık. Her şeyi çok yönlü olarak incelemeye, dogmatizmden kurtulmaya, yaratıcı olmaya çalışırdık. Kendimize çağının şüphesiz en kültürlü insanı olan Stalin’i model alıyor, onun düzeyine ulaşmaya çabalıyorduk.”
Anna yoldaş Stalin’in ölümü ve partinin revizyonistlerin eline geçmesinin herkes için büyük bir darbe olduğunu belirtiyor. “Bu beklenmedik olay sonrasında en iyilerimiz bile cesaretlerini yitirdiler. Karşıçıkma iradesini gösterenlerin sesleri kesiliyordu. Beria’nın dahi öldürülebilmesi bunun en somut göstergesidir.
“Çocukluk yıllarımda gördüğüm çalışma şevkini, komünizmi inşa etme hevesini daha sonraki yıllarda hiç göremedim. Sanki toplum kaskatı kesilmişti. Özellikle gençler politikaya, toplumsal yaşama, sanata, sınai kalkınmaya ilgi göstermiyorlardı. Batıdaki yaşama özenenlerin sayısı giderek arttı. İşçilerle teknisyenler ve aydınlar arasındaki mesafe kısalmadı, tersine aradaki uçurum büyüdü. Bu koşullar altında Sovyetler Birliği’nin yıkılması kaçınılmazdı. Öyle de oldu.”
Bugün nelerin yapılması gerektiğini sordum. “Marksizm-Leninizm!” diye heyecanla yumruğunu masaya vurdu Anna yoldaş. “Marksizm-Leninizm’i öğrenmeli, öğretmeliyiz. İşçi sınıfı bilimine sahip çıktığı oranda başarılı oldu. Bundan sonra da böyle olacaktır.”
Anna yoldaş Rusya’daki komünist işçilerin Marksizm-Leninizm’i çok ciddî bir biçimde incelediğini, partisindeki en önemli kadroların işçilerden oluştuğunu belirtti.
12 Mayıs 2010
