Çerkes Diasporasında Siyasî Yapının Paradoksu

Yeldar Barış Kalkan

17.yüzyıl başlarından 19.yüzyılın ikinci yarısına kadar süren Kafkas-Rus Savaşları bir sömürge savaşı olmanın ötesinde tam anlamıyla bir yok etme savaşı olmuştu. Çarlık Rusya’sı Kuzey Kafkasya’ya, bölgenin otokton halklarını yok ederek sahip olmak istemişti. Çerkes halkına uygulanan yüzlerce yıllık soykırım tarihte eşine az rastlanan büyük bir trajediydi.

Savaşın en önemli özelliği dönemin güçlü kolonyalist devletleri arasındaki bir paylaşım mücadelesini de içermesiydi. Çarlık Rusya’sı güneye doğru genişlemek, sıcak denizlere ve Hindistan’a ulaşmak amacıyla öncelikle Kuzey Kafkasya’yı işgal etmek istiyordu. Bu amaçla tüm olanaklarını seferber etmişti. İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti ise Rusya’nın güneye doğru yayılmasını önlemek isteyen sömürgeci devletlerdi. Bölgedeki İngiltere kökenli ajan şebekesi Ruslarla Çerkesler arasındaki tüm uzlaşma olanaklarını ortadan kaldırmış, Osmanlı molla ve ajanlarının çabaları ile birlikte savaş ve soykırımın yüzyıllara yayılmasına neden olmuştu. Konuyla ilgili detaylı bilgiler Ali Kasumov-Hasan Kasumov’un “Çerkes Soykırımı”1adlı yapıtında yer alıyor.

Savaş, Çerkeslerin yenilgisiyle sonuçlandı. Büyük Çerkes Sürgünü ile halk vatanından %90’lara varan oranlarda sürüldü ve boşalan yerlere Ruslar ve Rus Kazakları kolonize edildi. Sürgün olayı Çerkes feodal önderliğinin sınıfsal karakterini de açıkça ortaya koydu. Birbirleriyle rekabet halindeki feodaller özgürlük savaşının gidişatını olumsuz yönde etkilemişler, yenilgiyle beraber Çarlık ve Osmanlı makamları ile gizli anlaşmalar yaparak sürgünü kolaylaştırıcı ve kitleselleştirici bir rol oynamışlardı. Feodal sınıf yüzlerce yıllık Çerkes özgürlük savaşlarına açıkça ihanet etmişti.

Rusya’da 1861 yılındaki “Toprak Reformu” ile kölelik kurumu ortadan kaldırıldığı için feodaller sosyal konumlarını köleliğin hukuken devam ettiği Osmanlı ülkesinde korumak istiyorlardı. Asimilasyon ve kimliksizliğe gönüllü adım atarak halkın tarih boyunca yaşadığı en büyük felaketin sorumluları arasına girdiler. “Son Ubıh”2, “Taşdeğirmen”3 ve “Elveda”4 bu gerçeği en net biçimde anlatan tarihi romanlar arasında…

Buna rağmen feodal önderliğin işbirlikçi siyasetinin kimi Sovyet tarihçilerinin yapıtlarında abartılı biçimde yer aldığını söylemek de mümkün.* Özgürlük savaşının bir bütün olarak işbirlikçilik temelinde değerlendirilmesi halkın haklı direnişine saygısızlık anlamına gelecektir, hiç kuşkusuz. Savaşın önderliği feodal sınıfta olmasına rağmen ortada yüzlerce yıllık direnişi sırtlayan ve Karl Marx’ın hayran olduğu bir de “Abrek”** gerçeği vardır. Halk kendi kurtuluş mücadelesini kendi çabasıyla sürdürüyordu ama feodal önderlik sınıfsal çıkarlarını her zaman önde tutmuştu.

Sonuçta; çarizmin sürgün politikaları, Osmanlı Devleti’nin halkı sürgüne teşvik eden propagandaları ve feodal sınıfın göç tercihi 100 dereceye kadar kaynayan suyun buharlaşması gibi vatanın %90’lara varan oranlarda boşaltılmasına neden oldu.

Meşbaşe İshak’ın “Taşdeğirmen” olarak adlandırdığı ve Çerkes ulusal kimliğini hedef alan yok etme çarkı sürgünden sonraki yıllarda da varlığını sürdürmüştür. Rus ve Türk yayılmacılığı ile emperyalist Batı, işbirlikçi Çerkes egemenleri aracılığıyla halkı sürekli ulusal baskı ve sömürüye tabi tutmuştur. Bağımsız bir ulusal devletten yoksun ve dağıtılmış Çerkes halkı asimilasyon çarklarında acımasızca öğütülmüş, Çerkes ulusal-kültürel kimliği yok edilmek istenmiştir.

Halkın önderliği yine Çerkes egemenlerindeydi ve onların işbirlikçi tutumları asimilasyon çarkının bir tür muvazaa biçiminde tasarlanmasına olanak sağlamıştı. Kendilerine sağ ve “sol” siyasî yelpazede yer bulabilen egemen sınıfların farklı ideolojik görüntüler altında birbirleriyle çatışma şeklinde lanse ettikleri şey aslında tam anlamıyla bir danışıklı dövüştü. Devletin “Yumuşak Asimilasyon” beklentisinden bu “Muvazaa” durumu sayesinde kolaylıkla sonuç alınabilmişti.

Günümüz dünyasında özellikle faşist devlet sistemlerine sahip ulusların siyasî yapıları muvazaa biçiminde tasarlanmıştır. “Derin Devlet” olarak adlandırdığımız faşist öz, ulusun siyasî yapısını bu şekilde biçimlendirmiştir. Örneğin Türk ve Rus siyasî yapıları bugün birer muvazaa durumundadır. Sözkonusu uluslarda Marksizmi savunan bazı siyasal grupların bile muvazaanın bir parçası ve uzantısı olduğu biliniyor. Türkiye’de bugünlerde gerçekleştirilen “Ergenekon Operasyonu” bu durumu net biçimde ortaya çıkardı. Günümüz Rusyası’nda ise kimi komünist partiler bile Rus Ortodoks milliyetçiliğinden besleniyor.

Demek ki, ulusçuluk ve ulusal yapı bazı hallerde bir tür muvazaa sistemi oluşturuyor. Bu, Çerkes halkında da böyle. Ancak arada çok önemli bir fark var. O da, Çerkes siyasî yapısındaki muvazaanın Çerkes ulusal-kültürel kimliğinin çıkarlarını gözetmeyen işbirlikçi ve ihanetçi bir anlayışa sahip olması.

Dolayısıyla, Çerkeslerde siyaset bir ulusal bilinç oluşturamıyor, var olan bilinci de farklı yönlere manipüle edip etkisizleştiriyor, kimi zaman da kendi içinde son derece zararlı sapkın politik tutumlara (Abzah ve Kabardey şovenizmleri gibi)*** yol açıyor. Muvazaa Çerkes yapısı, ulusal-kültürel kimliğinin yok edilmesini amaçlıyor. Çoğu zaman bu amaçla yapay gündemler yaratıyor; ulusal bilince zarar verebilecek her düşünce ve eylemi mücadele gibi gösterip halkı yanıltıyor, mevcut ulusal dinamizmin önünü kesen bir engel işlevi görüyor.

Bu siyasî yapı nedeniyle Çerkes ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi şizoid bir duruma evrilmiş bulunuyor. Sözkonusu patolojik siyasî yapı insan psikolojisinde bipolar bozukluk olarak bilinen hastalığa çok benziyor. Bipolar bozuklukta kişi, manik ve depresif ruh halleri arasında gel-gitler yaşar. Kimi zaman kendini tanrı gibi görerek gücünün yetmeyeceği hiçbir şey olmadığını düşünür, kimi zaman da âdeta bir melankoli denizindedir, çaresizlik içinde çırpınıp durur, büyük bir hüzün yaşar.

Çerkeslerde muvazaanın  sağ ve “sol” kutupları da işte böylesine dengesiz bir siyasî yapı oluşturuyor. Cahar Dudayev vatan savunmasında “Avrupa’yı yakarız!”5 söylemiyle ortaya çıkıyor örneğin. Çerkes gençliğini “Büyük Rus Uygarlığı” karşısında komplekse sokmaya çalışan kesimler ise halkta değersiz ve çaresiz olunduğu duygusunu yaratmaya çabalıyorlar. Muvazaanın sağ ve “sol” kutuplarındaki ideolojik söylemlerin dengesizliği, gerçekdışılığı ve sağlam bir gelecek perspektifinden yoksunluğu âdeta manik depresif bir insanın kıvranışlarını andırıyor.

Halka ideoloji olarak sunulan görüşler aslında işbirlikçiliğin normalize edilmesi ve ihanetin meşrulaştırılması anlamına geliyor. Ortada geleceğe yönelik somut ve gerçekçi bir ulusal ve sosyal kurtuluş perspektifi yok. Geliştirilen politik tutumlar ve dile getirilen söylemler karanlık odakların çizdiği sınırların dışına çıkamıyor. Bu nedenlerle halk dünyanın diğer ezilen ve sömürülen halklarıyla enternasyonal bir dayanışma becerisi de gösteremiyor. Çerkes ulusal sorunundan dünyanın haberi bile yok.

Çerkes halkı geneli itibariyle apolitik ama politize olan kesimi de bir süre sonra muvazaanın sağ ve “sol” kutuplarına kanalize edilerek etkisizleştiriliyor.

“Muvazaa”nın sağ kutbunda “Birleşik Kafkasya Tezi” var.

“Birleşik Kafkasya”, Türkiye Cumhuriyeti’nin altemperyalist yayılmacılığı ile Batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Kuzey Kafkasya halklarının kullanıldığı ve birer figüran durumuna indirgendiği bir siyasal hareket. İşbirlikçi Çerkes burjuva gericiliğinin ideolojisi. Rusya’nın güneye uzanmasını Kuzey Kafkasya halklarını Rus yayılmacılığı ile boğazlaştırarak engellemeye çalışan “karanlık güçlerin” yaygınlaştırdığı bir siyasal proje. Asli söylem olarak mevcut Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin birleşmesi gerekliliği üzerinde duruluyor olsa da radikal İslâmcı, Türkçü-Turancı ve anti-sovyetik söylemler “Birleşik Kafkasya Tezi”nin taraftarları arasında son derece yaygın. Tez kapsamında Rusya Federasyonu’na karşı keskin bir muhalif politik tutum sözkonusu. 11 Mayıs 1918 tarihli “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti” gelecek için referans alınmış, yani tezin ideolojik kökeni Ekim Devrimi yıllarında bölgedeki bu karşı-devrimci ve Osmanlı yanlısı hükümete dayanıyor. 

Muvazaanın sağ kutbu hamasi söylemlerle dolu. Halka sürekli Rus düşmanlığı propaganda ediliyor, provokatif savaş çığırtkanlığı yapılıyor. Kuzey Kafkasya konusunda “Kriz Yönetimi”ni temel politika olarak belirleyen “Türk(iye) Derin Devleti”nin çıkarları her şeyin üstünde tutuluyor. Bu nedenle bölgedeki düşük yoğunluklu emperyal savaş ve istikrarsızlık temel amaç olarak görülüyor. Hukuksal temelleri Ekim Devrimi’ne dayanan Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin mevcut siyasî, sosyal ve kültürel yapılarına yönelik abartılı eleştiriler de tez kapsamında hemen dikkati çekiyor.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti” tezin temel dayanak noktası durumunda. O dönemde bölge üzerindeki yoğun Osmanlı provokasyonlarını Taha Akyol, belki de bir Türk burjuva milliyetçisinin itirafı olarak şöyle yorumluyor: “1683’ten beri Batı’da gerileyen ve 6 yıl önce de ‘Rumeli-i Şahane’yi kaybeden imparatorluk nesilleri için, doğudaki ‘Turan’ yeni bir idealizm ufkudur. İşte Rusya çökmüş, yol açılmıştır! (…) Kafkasya 54 yıl sonra, 1918’de yeniden patlayacaktır ve işin içinde yine Osmanlı vardır.”6

Osmanlı’nın bölgeye müdahalesi yayılmacı-Türkçü-Turancı ve İslâmcı bir nitelik taşıyordu. Kuzey Kafkas diasporasında İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından kurdurulan dernekler bölgedeki karşı-devrim faaliyetlerini organize ediyordu. Bu derneklerde örgütlenmiş diasporalı Çerkes subaylar bölgeye gönderiliyor, Osmanlı Devleti ile İngiltere’nin güdümünde bir devlet yapısı oluşturmaya çalışıyorlardı. Kuzey Kafkasya’nın egemen sınıflarıyla da işbirliği yapılıyor, Karadeniz ve Hazar Denizi arasında kukla bir devlet kurulmak isteniyordu.

Çerkes İttihat ve Teavun Cemiyeti, Şimali Kafkasya Cemiyeti Siyasiyesi ve Abaza-Çerkes Komitesi gibi derneklerin Kuzey Kafkasya’daki faaliyetleri konusunda detaylı bilgiyi Ermeni tarihçi Arsen Avagyan veriyor. “Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler”7 adlı yapıtında II. Meşrutiyet sonrası kurulan Çerkes derneklerinin İttihat ve Terakki Cemiyeti ile olan ilişkilerini ortaya çıkartıyor.

Örneğin, Şimali Kafkasya Cemiyeti Siyasiyesi, İttihat ve Terakki’nin dış siyasetteki  operasyonel eylemlerini Kuzey Kafkasya’da hayata geçirmek üzere kuruluyor, diasporadaki Çerkeslerin sorunlarıyla ilgilenmiyor ve dikkatini daha çok Kafkasya’da yapılacak propagandaya hasrediyor. Oralarda Jön Türk siyasetinin hayata geçirilmesine yardımcı oluyor, İttihat hükümetinden ve özellikle Enver Paşa’dan maddî yardım alıyor.

Cemiyetin Enver ve Talat paşaların yönetimi altında olduğunu söyleyen Avagyan’ın yorumu şöyle: “Bu paşalardan birinin İslâmcı diğerinin ise milliyetçi olduğu düşünüldüğünde Şimali Kafkasya Siyasiyesi’nin gerçekte bu iki davayı birleştirdiği yargısına varılabilir. Bu örgütün etkinliği doğrudan doğruya Pantürkist politikaya ve Kuzey Kafkasya’nın, Rusya ile ‘Turan’ ülkesi arasında bir engele dönüştürülmesi fikrine bağlıydı.”8

Kültürel-aydınlanmacı hedeflerin yanısıra siyasî amaçlar da güden Çerkes İttihat ve Teavun Cemiyeti ise Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Çerkesler adına söz sahibi olan ve onların çıkarlarını temsil eden tek örgüt vasfına ulaşıp Jön Türk hareketinin kararlarını Çerkesler arasında hayata geçirmeye çalışıyor. Avagyan’a göre İttihat ve Terakki, dış siyaset alanında bu cemiyet aracılığıyla Kuzey Kafkasya’yı da etkisi altına almayı hedefliyor.

1910-1912 yıllarında aynı zamanda “Muhacir Komisyonu” olarak adlandırılan ve kültürel-aydınlanmacı yapıda sorunlarla uğraşan bir Abaza-Çerkes Komitesi kuruluyor. Bu komite de sonraları Kafkasya’da İttihat ve Terakki’nin siyasetini güden bir organa dönüşüyor.

Bölgede iç savaşın hüküm sürdüğü bu yıllarda Osmanlı Devleti’nden aldıkları destekle örgütlenme çalışmaları yürüten Kuzey Kafkasya egemen sınıfları, 11 Mayıs 1918 tarihi esasıyla İstanbul’dan “Dağlı Hükümeti”nin bağımsızlığını ilan etmişlerdi. Ne var ki, bu bağımsızlık ilanı fiilî bir anlam taşımıyordu ve inisiyatif Enver Paşa’nın elindeydi. Bağımsızlık ilanının hemen ardından ise “Yüce Osmanlı Devleti’nden Askerî ve Siyasî Yardım” istendi. Osmanlı Devleti, Dağlı delegasyonu ile “Dostluk ve Yardımlaşma Anlaşması” imzalayıp Nuri Paşa komutasındaki 20 bin kişilik Kafkas-İslâm Ordusu’nu Kuzey Kafkasya’ya gönderdi.

Azerbaycan’ı işgal eden Osmanlı ordusu artık Kuzey Kafkasya’daydı ve bu, Kuzey Kafkasya’nın da işgal edilmesi anlamına geliyordu. Başında Çeçen kökenli petrol milyarderi  burjuva Abdülmecid Çermoyev’in bulunduğu işbirlikçi kadro bölgeyi askerî ve siyasî açıdan bir Osmanlı sömürgesi haline getirmeyi hedeflemişti.

Beyinlerini Türkçü-Turancı odaklara kiralamış bu “Beyin Fahişeleri”nin kurduğu devletin resmî dili de doğal olarak Türkçe olmuştu.9 17 Mayıs 1918’de Alman Dışişleri Bakanlığı’nın Doğu Bölümü Danışmanı Otto Günther von Wesendonk’a, Bakû’den Türkçe’nin Kuzey Kafkasya’da da geçerli dil (massegebenden sprache) olarak kabul edileceği konusunda bazı Türk planları da ulaşmıştı. Temirhan Şura’da yayınlanan “Dağıstan” gazetesinin 3 Kasım 1918 tarihli sayısında ise Osmanlı-Türk parasının da bölgede tedavül edileceği bildirilmişti. Bölgenin kültürel ve ekonomik olarak da Osmanlı Devleti’nin güdümünde olması, âdeta bir sömürge valiliği gibi İstanbul’dan yönetilmesi planlanıyordu.

Ekim Devrimi yıllarında tercihini Türk yayılmacılığından yana kullanan Çerkes egemen sınıfları II. Dünya Savaşı yıllarında da Nazilerle işbirliği yaptılar. “Soğuk Savaş” yıllarında ise diasporada NATO ve ABD emperyalizminin güdümünde belirlenen ideolojik duruş açıkça Türk-İslâm davasına hizmet etti. Bu duruş iliklerine kadar anti-komünist ve Sovyet düşmanıydı. Yayınladıkları dergilerde “Biz her şeyden önce Türk vatandaşı ve Türk’üz”10 diyen Çerkes gericileri NATO ve Türkiye’nin dış siyasetini izleyeceklerini açıkça deklare ediyorlardı.11 Çerkes ulusal mücadelesinin, “Sovyet Mahkûmu Müslüman Türklerin Müşterek Millî Davaları” şeklinde ifade edildiği bu yıllarda diasporada “Kafkas Türkleri”(!) masalı dilden dile yaygınlaştırılıyor, Çerkes diasporası SSCB’ye karşı oluşturulan “Yeşil Kuşak”ta NATO’nun ileri karakolu görevi görüyordu.

“Birleşik Kafkasya Tezi”, Çerkes egemen burjuva sınıflarının en gerici ve işbirlikçi kanadının ideolojisi. Atlas Okyanusu ötesinden güdümlenen bir Türkçü ve emperyal proje. Halk arasındaki propagandasını CIA ve MIT bağlantılı kesimler yapıyor. Koyu bir anti-sovyetik tutum, özelde Rus halkına ve genelde Türk burjuva milliyetçiliğinin tehlike olarak algıladığı halklara karşı düşmanca söylemler, anayurt aleyhtarlığı, anayurda dönüş düşüncesine karşıtlık ve Türk faşizmiyle olan karanlık ilişkiler bu tezin karakteristik özelliklerini oluşturuyor.

Çerkes ulusal kimliğinin yok edilmesini amaçlayan sistem bir muvazaa biçiminde tasarlandığından, “Birleşik Kafkasya Tezi”nin karşısında bir de zıt kutba ihtiyaç duyulmuş. Muvazaanın burjuva sol kutbu halkın 150 yıllık ütopyası durumundaki “Anayurda Dönüş Düşüncesi”ni kendi çıkarları doğrultusunda kullanan küçük bir klikten oluşuyor. Sayıları az olmasına rağmen bu kliği oluşturan bireylerin etkinlikleri küçümsenmemeli, çünkü 40 yıldır bu işin içindeler. 1960’lı ve ‘70’li yıllarda kendiliğinden gelişen ulusal dinamiğin üzerinde yükselerek itibar ve ekonomik çıkar elde ettiler. Derneklerin ve yayınlanan dergilerin üst kademelerinde görev aldılar, kendilerini “aydın” olarak tanımladılar, dahası kendi kendilerini “lider” ilan ettiler.

Demokratik örgütlerden yoksun diasporik kitlenin olanları izlemekle yetindiği bu türden bir ortamda muvazaanın burjuva sol kutbu da kurulmuş oluyordu. Vatana dönüş ideali, bu idealin yarattığı ulusal dinamizm ve görece daha demokratik söylemler… Tüm bunlar bu yarı cahil ve kariyerist kliğin çıkarlarına hizmet etti. Siyasî yapının danışıklı niteliği de bu sayede kolaylıkla gizlenebilmişti.

Ancak, “Soğuk Savaş”ın bitmesi “Dönüşçü Klik” açısından yatsıya kadar yanan mumun sönmesi anlamına geliyordu. 1991’de sınırların açılıp vatana dönüş düşüncesinin pratiğe dökülmesi ve 1994’te başlayan Rus-Çeçen savaşı, kendilerini “Dönüşçü” olarak lanse eden bu kesimin deşifre olmasına imkân sağladı. Vatana dönüş ideali ve halkın Kafkasya özlemi kirletilmişti. Artık emperyalist-kapitalist dünyanın serbest-pazar rotasına girmiş olan Rusya’nın, Kuzey Kafkasya üzerindeki yayılmacı-sömürgeci-faşizan politikalarını haklı gösteren söylemler kitlelerde tepki yaratıyordu.

1990’lardan sonra ve giderek 21. yüzyılın başlarında muvazaanın burjuva sol kanadı da deşifre olunca mücadele gibi gösterilen şeyin aslında bir ihanet girdabı olduğu ortaya çıktı. 40 yıldır kendilerini halka “aydın” ve “lider” olarak lanse eden kesimlerin halkın gelişen ulusal-demokratik mücadelesinden nemalanan, mücadelenin rantına el koyan yarı cahil bir hizip olduğu anlaşılmıştı.

“Dönüşçü” kliğin siyasal söylemleri “Soğuk Savaş”ın bitmesinden sonra sanki dünyada hiçbir şey değişmemiş gibi sabit kalmıştı. Geçmişte Sovyetler Birliği’ne kitlesel bir dönüş hareketini hedefleyen söylemler toplum arasında ilericilik ve demokratlık için yeterli görülüyordu. Oysa sosyalist uygulamanın geçici olarak çökmesi beraberinde Çerkes diasporasında da vatana dönüşe yönelik bir takım taktiksel farklılıkların gündeme gelmesine neden olmalıydı.

Ancak, Dönüşü istismar eden kesimler diasporanın düşünsel hayatına ek hiçbir katkı sağlamadıkları gibi Rus emperyalizmi karşısında olması gereken Dönüş taktiklerini de görmezden geldiler. Rusya’da hortlayan faşizme ve baskıcı rejime karşı demokratik muhalif bir duruş vatana dönüş idealinin taktiklerinden biri olmalıydı. Dönüşçü ulusal strateji bu anlamda taktiksel bir değişim yaşamadığı için Dönüşü savunan bu kesimler kolayca deşifre oldular. Onların amacı diasporik kitlenin vatanına dönmesi değil, 40 yıldır elde ettikleri kariyerlerini korumaktı. Bu amaçla da halkın samimi dönüş ideallerini suistimal ediyorlardı.

Kuzey Kafkas halklarının demokratik dayanışma idealleri parçalanmak isteniyor, sinsi bir böl-parçala-yönet taktiği uygulanıyordu. Çeçenistan izole edilmiş ve yaşanan soykırımın diğer Kuzey Kafkas halklarından gerekli tepkiyi görmesi engellenmiş, kardeş halklar yalnızlaştırılmak istenmişti. Rusya Federasyonu’nda Adıgey Cumhuriyeti’nin fesh edilmesinin tartışıldığı dönemde kitle anayurtta hiçbir tehlike olmadığı imajını yaratan dezenformasyon çalışmalarının hedefi oldu.

“Dönüşçü Klik” bugün anayurdun en zenginleri arasında yer alıyor. Orada elde ettikleri serveti Türkiye’ye aktarmışlar ve anayurda yaptıkları hemen hiçbir yatırım yok. Dönüş düşüncesinin sosyo-ekonomik altyapısıyla tamamen tezat oluşturan bu durumun bahanesi de hazır: “Adıgey halkının çoğu cumhuriyetin Krasnodar eyaletine bağlanmasını istiyor(!)” Yani bu kesim bir an önce anayurttan kaçmanın hesabını yapıyor…

Anayurttaki kültürel birikimi 20 yıldır diasporaya aktarmamakta inat eden “Dönüşçü Klik” üyeleri, bugün halen sahip oldukları kariyeri ve halkın sırtından elde ettikleri serveti koruyabilmek için Rus emperyalizminin dezenformasyon çalışmalarına katkı sağlıyorlar. Çerkes dilinin gelişmiş Rus dili ile kıyaslanamayacağı, Çerkes bayrağının ve devletleşme süreçlerinin önemsizliği yaygınlaştırdıkları söylemler arasında. Üstelik halkın kutsalına dokunuyorlar, bunlardan biri uluslararası bir konferansta, “Ruslar Çerkeslere soykırım uyguladıysa, Çerkesler de Ruslara soykırım uyguladı”(!) diyebiliyor. Bir diğeri, Antalya’daki bir amatör futbol maçında o güne kadar Rus emperyalizminden almış olduğu ödüllerin hakkını veriyor, Rus bayrağı ile şov yapıyor. Yani Çerkes bayrağı önemsiz gösterilmeye çalışılırken Rus bayrağı ile şov yapılıyor ve bunun adına da “Dönüşçülük” deniyor…

Sonuç olarak, muvazaanın burjuva sol kutbu Çerkes kimliğinde bir ulusal aşağılık kompleksi yaratmaya çalışıyor. Dönüşçülüğü Rus yanlısı olmak şeklinde lanse ederek 150 yıllık vatana dönüş idealini kirletiyor. Asimilasyonun son aşamasına yaklaştığı şu süreçte ortaya çıkabilecek ulusal ve sosyal kurtuluş dinamizminin önü dezenformasyon ve manipülasyon çabalarıyla kesilmek isteniyor. İşbirlikçilik normalize ediliyor ve böylece demokratik bir ulusal kurtuluş mücadelesi ve sosyal kurtuluş mücadelesi biçimi yaratılması engelleniyor.

“Dönüşçü” kliğe karanlık odaklarca verilen temel bir görev de Rus yanlısı söylemlerle halkın provoke edilmesi. Bu sayede diasporada “Birleşik Kafkasya Tezi”nin taraftar kitlesi artıyor ve halkın asimile edilerek Türkleşmesi sürecine ivme kazandırılmış oluyor. Rusya yönetimi böylece, kendisiyle Kuzey Kafkasya konusunda muhatap olabilecek diasporik kitleden kurtulmayı hedefliyor. Sanılanın aksine diasporada “Birleşik Kafkasya” görüşünün güçlenmesi Rusya’nın aleyhine olan bir süreç değil.

Rus emperyalizminin ulusal varlığı tehdit eden adımları olağan gösterildikçe tarihsel Rus düşmanlığının hortlamasına son derece yatkın olan diasporada Çerkes burjuva gericiliğinin siyaseti güç kazanıyor. Bu, hem Türk faşizminin hem de Rus emperyalizminin çıkarına olan bir durum. Çünkü diasporik kitlenin Türkleşmesi azınlık haklarının talep edilmesi anlamında “Türk Derin Devleti”nin, anayurt üzerindeki hakların talep edilmesi anlamında da “Rus Derin Devleti”nin lehine olan bir süreç.

Bu, işbirlikçiliğin normalize edildiği bir danışıklı dövüş.

Çerkes siyasî yapısı “Muvazaa” biçiminde tasarlanmış. Muvazaanın iki kutbu arasında geçişler yaşanabiliyor, kimi zaman danışıklılık hâli gizlenmiyor bile; Kuzey Kafkas kültür derneklerinin oluşturduğu federasyonlar bir araya gelip Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine olan kinlerini kusuyorlar. Kemalist rejime sadakat yeminleri ediliyor, teslimiyet doruk noktasına çıkıyor. Muvazaa bünyesinde anti-emperyalist ve emekten yana hiçbir söylemin bulunmaması özellikle dikkat çeken bir başka nokta. Kitle Türkiye’deki “Demokratik Açılım” süreci karşısında samimiyetten uzak ve ürkek bir tavır sergiliyor, taraf olmayı bir türlü beceremiyor. “Kürt anasını görmesin!” zihniyeti âdeta özümsenmiş.

Bu hastalıklı siyasî yapı manik depresif bir insanın ruh hâlini anımsatıyor; kitle bazen Avrupa’yı yakıyor(!), bazen de “Büyük Rus Uygarlığı” karşısında ne kadar değersiz(!) ve çaresiz(!) olduğunu deklare ediyor.

Muvazaanın en uç burjuva sağ örneğine günlük yaşamın bütün telaşı arasında Adıgey Cumhuriyeti Devlet Üniversitesi sınıflarından birinde rastlıyorsunuz. Bir sıraya kazınmış “Maykop Ülkü Ocakları” ifadesi belki de Türkçü-Turancı idealler konusunda ulaşılan son noktayı belgeliyor. Türkiye’den öğrenim görmeye giden bir Çerkes öğrencinin yazdığı bu ifade bilinçli ve iradi bir ihanet belgesi. Muvazaanın burjuva soldaki en uç örneği ise Kuzey Kafkasya’da gerçekleştirilen “Adıgey’in Rusya’ya Gönüllü Katılışı”(!) kutlamaları; bu kutlamaları olağan gösteren “Dönüşçü”lerden birinin Antalya’daki bir amatör futbol maçında Rus bayrağı ile şov yapması ve yine bir diğerinin “Çerkesler de Ruslara soykırım uyguladı”(!) gafı…

Ulus, “Muvazaa”nın burjuva sağ ve burjuva sol kutuplarında odaklanmış işbirlikçi hiziplerin inisiyatifine terk edilmiş durumda. Ulusal kurtuluş mücadelesi bir türlü dengeli ve olması gereken içeriğine ve biçimine, sosyal-evrensel kurtuluşa ulaşamıyor. Halkın demokratik dayanışma ideallerinin Türkçü-Turancı kesimlerin taşeronluğunu yapan örgütlere, vatana dönüş idealinin de Rusçu bir kliğe evrilmiş olması ulusal kimliği yok etmek isteyen sömürgeci emperyal devletlerin bir oyunu. Bu oyun Çerkes egemen burjuva sınıflarının en gerici ve işbirlikçi kesimleri tarafından destek bulmuş, sahneye koyulmuş.

Kitleyi mobilize eden sözkonusu iki kesim halkı Rus düşmanlığı ile Rus işbirlikçiliği arasında tercih yapmaya zorluyor. Ulusal mücadele bu ikilemde düşünülemez.

Türkiye’de temel sorun Türkleştirme politikaları ve asimilasyondur. Rusya Federasyonu’na bağlı Adıgey Cumhuriyeti’nde ise cumhuriyetin tasfiyesi konusu tartışılmaktadır ve merkezi yönetimin federe cumhuriyetlere yönelik baskıcı politikalar uyguladığı görülmektedir. Gerek Rusya’nın Kuzey Kafkasya’daki gerekse Türkiye’nin Çerkes diasporası üzerindeki faşizan politikalarına karşı direniş gösterilmelidir. Oysa “Birleşik Kafkasya Tezi”nin savunucuları Türkiye’de “Türk Derin Devleti” ile karanlık ilişkiler içindedir ve aynı şekilde “Dönüşçü Klik”, Kuzey Kafkasya’da Rus emperyalizmine teslimiyet anlamına gelen politikalar üretmektedir.

Bu türden bir siyasî yapı içinde mücadele gibi gösterilen ve farklı hiziplerin çatışması biçiminde lanse edilen şey aslında danışıklı odakların rant kavgasıdır. Rant paylaşımını içeren siyasetlerini emperyalist merkezlerle işbirliği halinde bir muvazaa biçiminde tasarlamışlar.

Rus emperyalizmine karşı muhalefet “Birleşik Kafkasya Tezi” gibi gerici bir siyaset üzerinden yürütülemez. Rusya faktörü savaş koşullarında da, barış koşullarında da Kuzey Kafkasya’nın geleceği konusunda belirleyici olacaktır. Daha mantıklı, hamaset içermeyen, işbirlikçilikten uzak, ilerici ve demokratik bir muhalefete ihtiyaç duyulmaktadır.

Kuzey Kafkasya, Rusya Federasyonu’nun en yoksul bölgelerinden biridir ve bölgede ulusal olduğu kadar sınıfsal çelişkiler de mevcuttur. Bölgeye işçi sınıfı ve emekçi halktan yana sol-sosyalist bir muhalefet gerekmektedir. Vatana dönüş ise sınıfsal temeli olan bir düşüncedir ve kendilerini “ulusalcı” olarak tanımlayan “Dönüşçü” kliğin tekelinde olmamalıdır. Ve Türkiye’de Türkleştirme politikalarına karşı sol-sosyalist temelde bir mücadele biçimi yaratılmalıdır.

Tüm bunlar, “Muvazaa”nın tam tersi yönde bir ulusal ve sosyal kurtuluş hareketine ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Diasporadaki Çerkes siyasî yapısının Marksizm temelindeki eleştirisi bize sözkonusu yapının “İşbirlikçi-İhanetçi Bir Muvazaa” oluşturduğunu açıkça gösteriyor. Herhangi bir proleter sınıfsal yaklaşımın bulunmayışı mücadeleyi ne yazık ki bu duruma getirmiş.

Bu durumu daha kolay algılayabilmek için, günümüzde MİT ve FSB’nin Çerkes ulusal sorunu ve mücadelesi konusunda artık birlikte hareket ettiğini görebilmek gerekiyor. “Birleşik Kafkasya Tezi”nin savunucuları MİT ile, “Dönüşçü Klik” üyeleri de FSB ile karanlık ilişkiler içinde ve bu durum mücadeleyi her geçen gün biraz daha etkisizleştiriyor, ulusal-kültürel asimilasyon sürecine ivme katıyor.    

Sözü edilen “Muvazaa”nın yol açtığı sonuçlardan belki de en önemlisi, Çerkes insanının alnındaki yüzlerce yıllık bir kara leke gibi. Meşbaşe İshak’ın Büyük Çerkes Sürgünü’nü konu alan “Taşdeğirmen” adlı romanında sürgünlerin durumunu gören yaşlı sandalcı Ahmet’in dile getirdiği cümle bu gerçeğe ışık tutuyor: “Bu yıl Çerkes kızları İstanbul pazarında her zamankinden çok daha ucuz olacak…”

“Muvazaa”nın önderleri halkı dirençsiz, kişiliksiz, zavallı ve onursuz bir duruma düşürmeye çalışmışlar, ulusun onuru açıkça ayaklar altına alınmış. Ve ne acı ki, yüzyıllardan beri süregelen bu onursuzluk, özgürlüğü tanrısı bilen halkın sosyal yazgısı hâline getirilmek isteniyor.

Emekçi halkın özgürleşmesi ile Çerkes kadınının kurtuluşu bu nedenlerle birbirine bağlı. Emekçi halkın özgürlüğünü elinden alanlar, kadınların kirletilmesine de neden olarak ulusun onurunu lekelemişler. Dolayısıyla ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinde kadının da önemli bir yeri olması gerekiyor. Çünkü “Muvazaa” en çok Çerkes kadınını kişiliksizleştirmiş. Depolitize edilmiş Çerkes kadını artık zincirlerini kırıp ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinde kendine özgü etkin bir misyon edinmeli.

Ulusal kimliği yok etme amacına yönelik işbirlikçi ve ihanetçi bir sistem oluşturan “Muvazaa”; işbirlikçiliğin normalize edilmesi, ihanetin meşrulaştırılması ve en sonunda da ulusal-kültürel kimliğin yok edilmesi amacıyla tasarlanmış bütünlüklü ve organize bir siyasî yapı, bir “Taşdeğirmen”, bir asimilasyon tuzağı…

Bu yapının aşılması ulusun-işçi sınıfının ve geniş emekçi kitlelerinin  özneleşmesini ve özgürleşmesini getirecek.

Özgürlük, “Muvazaa”nın dışında bir yerlerde duruyor.

20 Mayıs 2010 Maykop / Adıgey Cumhuriyeti Rusya Federasyonu

Dipnotlar:

1- Çerkes Soykırımı, Çerkeslerin XIX. Yüzyıl Kurtuluş Savaşı Tarihi, Ali Kasumov-Hasan Kasumov, çeviren: Orhan Uravelli, Ankara 1995, Kafkas Derneği Yayınları

2- Son Ibıh, Bagrat Shınkuba, çeviren: Hande Canlı, İstanbul-Haziran 2000, Tüm Zamanlar Yayıncılık.

3- Taşdeğirmen, Meşbaşe İshak, çeviren: Mevlüt Atalay, Ankara 2002, Kafkas derneği Yayınları.

 

4- Elveda, Mesut Özdemir, Öğün Yayınları.

* Bilindiği gibi sürgünden 53 yıl sonra gerçekleşen Ekim Devrimi ile Kuzey

Kafkasya halkları Çarlığın baskı ve zulmünden kurtuldular. SSCB’de Leninist Ulusal Politika gereğince nüfusları düşük de olsa bölge halklarına devlet yapılarını oluşturma, ulusal-kültürel kimliklerini koruma ve anadillerini

geliştirme gibi hemen her konuda büyük destek sunulmuş, ulusal sorunun

çözümü için çok önemli adımlar atılmıştır. “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ilkesi doğrultusunda bölgede Çerkes özerk bölge ve cumhuriyetleri (Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar) kurulmuştur.

** Abrek: Özgürlüğü için dağlara çıkan Çerkes gerillası.

*** Adıge (Çerkes) ulusunu oluşturan 12 kabileden Abzah ve Kabardey kabileleri arasında diğer kabilelerden “üstün”(!) oldukları şeklinde sapkın politik tutumlar yaratılmıştır. Kabilecilik ve şovenizm diasporanın aşması gereken önemli sorunlar arasında yer almaktadır.

5-  Sabah Gazetesi, 12 fiubat 1996, Çeçenistan’ın birinci devlet başkanı Cahar Dudayev, Rusya’ya karşı verilen bağımsızlık savaşının ilk yıllarında

“Avrupa’yı yakarız!” söylemiyle dünyanın tepkisini çekmişti.

6- Taha Akyol, Kafkasya ve Turan, Milliyet Gazetesi, 24 Ocak 1996.

7-  Osmanlı imparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-iktidar Sisteminde

Çerkesler,  Arsen Avagyan, çeviren: Ludmilla Denisenko, istanbul-Ocak

2004, Belge Yayınları.

8-  Osmanlı imparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-iktidar Sisteminde

Çerkesler, s.135-137.

9- Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin resmî dili Kumuk Türkçe’siydi.

10- Kafkasya Birlik Mecmuası’ndan aktaran Süleyman Yançatarol,  Kafdağı

Dergisi, sayı 9-10, s.6.

11- Kafkas Mecmuası’ndan aktaran Süleyman Yançatarol,  Kafdağı  Dergisi,

sayı 5, s.4.

 

 

Dipnotlar:
1 Çerkes Soyk›r›m›, Çerkeslerin XIX. Yüzy›l Kurtulufl Savafl› Tarihi, Ali Kasumov-Hasan Kasumov, çeviren: Orhan Uravelli, Ankara 1995, Kafkas
Derne¤i Yay›nlar›.
2 Son Ub›h, Bagrat Sh›nkuba, çeviren: Hande Canl›, ‹stanbul-Haziran 2000,
Tüm Zamanlar Yay›nc›l›k.
3 Taflde¤irmen, Meflbafle ‹shak, çeviren: Mevlüt Atalay, Ankara 2002, Kafkas Derne¤i Yay›nlar›. 
4 Elveda, Mesut Özdemir, Ö¤ün Yay›nlar›. 
* Bilindi¤i gibi sürgünden 53 y›l sonra gerçekleflen Ekim Devrimi ile Kuzey
Kafkasya halklar› Çarl›¤›n bask› ve zulmünden kurtuldular. SSCB’de Leninist Ulusal Politika gere¤ince nüfuslar› düflük de olsa bölge halklar›na devlet yap›lar›n› oluflturma, ulusal-kültürel kimliklerini koruma ve anadillerini
gelifltirme gibi hemen her konuda büyük destek sunulmufl, ulusal sorunun
çözümü için çok önemli ad›mlar at›lm›flt›r. “Uluslar›n Kendi Kaderlerini Tayin Hakk›” ilkesi do¤rultusunda bölgede Çerkes özerk bölge ve cumhuriyetleri (Ad›gey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar) kurulmufltur. 
** Abrek: Özgürlü¤ü için da¤lara ç›kan Çerkes gerillas›.
*** Ad›ge (Çerkes) ulusunu oluflturan 12 kabileden Abzah ve Kabardey kabileleri aras›nda di¤er kabilelerden “üstün”(!) olduklar› fleklinde sapk›n politik tutumlar yarat›lm›flt›r. Kabilecilik ve flovenizm diasporan›n aflmas› gereken önemli sorunlar aras›nda yer almaktad›r.
5  Sabah Gazetesi, 12 fiubat 1996, Çeçenistan’›n birinci devlet baflkan› Cahar Dudayev, Rusya’ya karfl› verilen ba¤›ms›zl›k savafl›n›n ilk y›llar›nda
“Avrupa’y› yakar›z!” söylemiyle dünyan›n tepkisini çekmiflti. 
6 Taha Akyol, Kafkasya ve Turan, Milliyet Gazetesi, 24 Ocak 1996. 
7  Osmanl› ‹mparatorlu¤u ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-‹ktidar Sisteminde
Çerkesler,  Arsen Avagyan, çeviren: Ludmilla Denisenko, ‹stanbul-Ocak
2004, Belge Yay›nlar›.
8  Osmanl› ‹mparatorlu¤u ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-‹ktidar Sisteminde
Çerkesler, s.135-137. 
9 Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin resmî dili Kumuk Türkçe’siydi. 
10 Kafkasya Birlik Mecmuas›’ndan aktaran Süleyman Yançatarol,  Kafda¤›
Dergisi, say› 9-10, s.6. 
11 Kafkas Mecmuas›’ndan aktaran Süleyman Yançatarol,  Kafda¤›  Dergisi,
say› 5, s.4.
SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.