Kapitalizmin Kendini Yeniden Ürettiği Bir Alan: Spor-Futbol

Osman Bulugil

SORUN Polemik Dergisi olarak spor-futbol vb. konulardaki Marksist bakış açısıyla yaptığı etkinlikleriyle tanınan Osman Bulugil ile yaptığımız röportajı yayımlıyoruz. Yazı başlığı tarafımızdan konulmuştur.

I

İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist “Cenahımız” pek çok konu üzerinde olduğu gibi spor konusunda da gereken çalışmaları gerçekleştiremedi. Bu alana da etkin bir müdahalede bulunamadı.

Sebepleri ayrıntılı biliniyor olsada spor ve özellikle de futbol üzerine ilerici insanlarımızın kafa yorduğunu yakından biliyor ve çabalarını izliyoruz. Sizin de Marksist bakış açısıyla bu ve benzeri konulardaki yazılarınızı okumaktayız.

Hâkim gerici ve sömürücü sınıflar insanın ve insanlığın sosyal-sınıfsal-evrensel kurtuluşu mücadelesini biraz daha geciktirebilmek için spor, özellikle de futbola büyük bir önem veriyor. Bu alanlara büyük yatırımlar yapıyor. Düzenlediği spor etkinliklerinde insanları seferber edebiliyor.

Dünya genelinde uluslarötesi tekelci sermaye güçleri, T. C. özelinde uluslarötesi tekelci sermayenin yer yer yerli bir ortağı, işbirlikçisi ve taşeronu olan hâkim gerici sınıflar da sporu bir sömürü aracı olarak “maharetle” kullanmaktadır.

Memleketin her ilinde, ilçesinde, hatta köyünde futbol tesisleri kuruluyor. İnsanlarımızın sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk kimliği ve gerçekliği yerine spor-futbol kulüpleri, din, iman, tarikat, cemaat, ırk, milliyet vb. ekseninde habire bölünüp parçalanıyor. İnsanlarımız da kendisine kütlesel biçim ve araçlarla radyasyon misali sunulan bu türden afyonları yutuyor ya da yutmaya zorlanıyor.

I

Soru: Bu ve benzeri konulara bilimsel yöntemlerle eleştirel katkı sunan bir aydın olarak neleri söylemek istersiniz?

Cevap: Bugün küreselleşme süreciyle daha da derinleşen sömürüsüyle beraber “boyalı yüzü”’nü de büyüten kapitalizmin, bir tarafıyla dev bir uykutulumu futbol. Aynı zamanda da futbol, gerçekliğin dışındaki parçalanmaların meşrulaştırma kanallarından biri konumunda.

Maç günleri dışında da, hafta boyunca tüketimin yapıldığı birer mekân olarak -özellikle ileri kapitalistleşmiş ülkelerin başa oynayan kulüplerinin statlarını-  ele alırsak bu bize, kapitalizmin zaman ve mekân üzerindeki tahakkümünün bir parçası olarak futbolu görmemizi sağlayacaktır. Artık rahatça şunu söyleyebiliriz: futbol çim saha, tribünler ve oyunculardan oluşan basit bir oyun değildir ve kapitalizmin kendini yeniden ürettiği bir alandır. Yani futbolda her şey pazarlanabilir durumdadır ve özellikle de küreselleşmeyle beraber tüm ilişkilerini kapsayan bir saldırı pozisyonu daha da belirginleşmiştir. Stadyumların organize edilmesinden, taraftarın hareketlerinin denetimine kadar kapitalizmin iktidar ilişkileri, futbolseverin uykusunu gün geçtikçe daha da derinleştirmekte.

Bu noktada bütünün parçaları olarak futbolla ilgili değerlendirmemizi yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Biraz daha açarsak, örneğin transfer piyasası aslında birkaç ileri kapitalistleşmiş ülke kulübünün elinde bulunuyor. Bu durum aslında Bosman kararlarından sonra daha da netleşti. Bosman Kuralları’yla birlikte futbolcuların emeklerini satabilecekleri kulüplere gidebilmeleri daha da esnekleşirken, bu durum aynı zamanda kapitalizmin futbol üzerindeki tahakkümünü yeniden üretiyor.

Bosman Kuralları’nı sadece futbolcu maaşları üzerindeki etkisiyle açıklamanın yeterli olmayacağını düşünüyorum. Burada emeklerini satan özgür emekçiler olarak futbolcuların emeklerini satabilecekleri en uygun kulübe yönelmelerine dikkat çekmek istiyorum. Bu yönüyle sözleşmesi biten futbolcu için, öncelikli hedef konumunda ileri kapitalistleşmiş ülkelerin kulüpleri geliyor. Örneğin alt liglerde, alt yapıdan yetişen ve yetenekleriyle hemen her kulübün scout’una takılan bir oyuncunun sözleşmesi bittiğini düşünelim. Bu oyuncunun gideceği ülke Polonya olmayacaktır, ileri kapitalistleşmiş ülke kulüplerinden biri olan Manchester United ya da Barcelona’ya gittiğinde, artık emeğini en geniş koşullarıyla pazarlayabilecek ve bu durum aynı zamanda ileri kapitalistleşmiş ülkelerin kulüplerinin futbolda tekelleşme sürecini üretecektir. Bunun yanı sıra yine sözleşmesi biten bir yıldız futbolcunun da gideceği kulüp yine aynı tekelleşme sürecini üretiyor. Bu açıdan da kapitalizmin kendini yeniden ürettiği bir alan olarak futbolun parçalarından biri transfer.

İleri kapitalistleşmiş ülke kulüplerinin tekelleşme sürecinde, öteki kulüplerle aralarındaki uçurum derinleşiyor ve UEFA ve FİFA’nın düzenlediği organizasyonlar da buna göre şekilleniyor. Bugün endüstriyel futbolda, en öndeki organizasyon olan ve futbol pastasının büyük kısmının üretilmesini sağlayan Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi’ni ele aldığımızda, var olan eleme ve grup sisteminin ileri kapitalistleşmiş ülkelerin kulüplerinin tekelleşmesini ürettiğini görüyoruz. UEFA Kupası’nın UEFA Avrupa Ligi olarak dönüştürülmesi bir tarafıyla da futbol pastasının genişletilmesi yani ileri kapitalistleşmiş ülkelerin kulüplerinin tekelleşmesinde sömürünün daha da kapsamlaştırılması. Bunun özellikle Doğu ve Kuzey Avrupa ülkelerinin kulüplerini sömürü sistemine dahil etmenin bir yolu olduğunu söyleyebiliriz.  TV yayınları, sponsorluk anlaşmaları vb. bu formatta en çok büyüyen ve aynı zamanda futbolun pastasının tekelleşmesini sağlayan bir yapıya işaret ediyor.

Futbolun en büyük rekabetinin olduğunu ileri sürdükleri Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi öteki kulüpleri, ileri kapitalistleşmiş ülkelerin kulüpleriyle rekabet şansı tanımak bir yana, ileri kapitalistleşmiş ülkelerin kulüplerinin başarısı ve daha da zenginleşmesi yolunda kullanılan birer araç haline dönüştürüyor. Örneğin Doğu Avrupa’dan gelen bir takımınız var ve Şampiyonlar Ligi’ne katılmak adına birkaç ön eleme turu oynadıktan sonra, grup aşamasına katılmak için son tura geldiğinizde, İngiltere Premier Ligi ya da La Liga’nın dördüncüsüyle karşılaşabiliyorsunuz. Torba sistemi zaten bu tekelleşmeyi üreten bir yapıya sahip. Örneğin İngiltere ve İspanya’da ligi ilk üç sırada bitiren takımlar Şampiyonlar Ligi’ne direk katılıyor. Dördüncü sırada bitiren takım da Şampiyonlar Ligi’ne girmek için tek ön eleme oynuyor. Sizin Doğu Avrupa’dan gelen “mütevazi” takımınızın gruplara kalma şansı neredeyse yok. Hadi kaldı diyelim, o zaman da dördüncü torbadan girdiği grupta iki işleve bürünüyor: ilki ileri kapitalistleşmiş ülkelerin kulüplerinin saha içi sömürüsüne maruz kalmak. Diğeri de bulunduğu ülkenin futbol pastasına eklemlenmesine ve sömürüye dahil olmasını sağlamak.

Kapitalizmin boyalı yüzlerinden biri -belki de en büyüğü- olan futbolda burjuvazinin futbola para aktarmasına dikkat çekmek istiyorum. Satın aldıkları kulüplerin formalarını sırtına geçiren “bey”lerin fotoğrafının, insanlarda nasıl bir imge yarattığını düşünmemiz gerekiyor sanırım.

Dolar milyarderlerine ait olan kulüplerin futbol dünyasında güçlenmeleri ve “diğer” kulüplere başarı sansı tanımayacak kadar lobi kazanmaları oynanan oyunun da sadece basit bir oyun olmadığını gösteriyor bize. Bahis skandalları şaşırmamız gereken bir durum değil, tersine kapitalizmin futbolunun bir parçası.

Dolar milyarderlerinden satın aldıkları kulüplerin taraftarı oldukları ve tek hayallerinin bir Şampiyonlar Ligi kupasını kazanmak olduğu tarzındaki açıklamalarla sıkça karşılaşıyoruz. En kıdemlilerden biri olan Chelsea’nın sahibi Abramovic’in, takımının mağlup olduğu maçlarda o “üzüntülü” yüzü ekranlara sıkça geliyor.

Bu notada kritik sorulardan biri de, Abramovic’in Chelsea’ya nasıl para aktardığı ve bunun nereden geldiği…Rusya’nın kapitalizme geçiş sürecinde, “kapitalizmin kurumlara ihtiyaç duymadan “piyasanın sihirli eli’yle inşa edilebilirliğini” öne sürüyordu liberaller. Tabi “inşa edecekleri şey” sömürünün nasıl olacağıydı. Durum pek de bekledikleri gibi olmadı ama ortaya çıkan sonuç da zaten yine burjuvazinin bir parçasıydı. Piyasanın sihirli eli’nin kapitalizmi işleten kurumlardan ibaret olduğu tekrar görüldü. Eski Halk Demokrasileri’nde bu kurumlar yoktu. Bu durum da, mafyatik ilişkileri daha ön planda olan (diğer ülkelerde burjuvazinin gizleme konusunda epeyce yol aldığını da unutmadan!) yeni palazlanmış bir burjuvazinin ortaya çıkışını resmediyordu. Bu sınıfın önde gelenleri arasında yer alan Roman Abramovic, kısa diyebileceğimiz bir sürede sömürdüğü kara parasını aklayabileceğini düşündüğü çok iyi bir oyuncak bulmuştu kendine: Chelsea. Burjuvazinin oyuncaklarıyla beraber bugün futbol, kapitalist sömürünün bir parçası olarak sömürmeye ve uyutmaya devam ediyor.

Soru: Devletin-sistemin-rejimin kitleleri yörüngesine çeken bu türden uyutma yöntemlerine karşı nasıl mücadele edilmelidir?

Cevap: Bu noktada öncelikle endüstriyel futbol ilişkilerine dâhil olmayanları nasıl ötekileştirdiklerinden bahsetmek istiyorum.

Bunun bize, neyi nasıl konumlandırdıklarını göstereceğini ve mücadele için fikir vereceğini düşünüyorum.

Kulüpleri kurumsallaştırma adı altında uygulanan dönüşümlerin aslında, kulüpleri ve tüm ilişkilerini kapitalizmin pazar ilişkilerine en uygun yapıya büründürmek olduğunu biliyoruz.

Taraftara da burada düşen görev olarak öne çıkarılan daha fazla lisanslı ürün tüketmelerini ele aldığımızda, dönüşümün kitleyi de içerdiğini ve birbirini üreten bir yapısının olduğunu söylemek istiyorum.

Aynı zamanda bu durum, dönüşüm sürecine dahil olmayanların ötekileştirilmesini de içeriyor. Taraftarların maçlara gelip, maç boyunca tezahürat yapmaları bir anlam ifade etmiyor. Tersine statlar, artık sadece maç günü değil hafta boyunca tüketimin olduğu mekânlar olarak öne çıkıyor ve bu döngüye dahil olmayanların ötekileştirilmesi süreci yaşanıyor.

Tabii sadece bu yönüyle değil, özellikle şoven milliyetçilik gibi sistemin yedek gücü konumundaki ayrımlar da destekleniyor. Futbol yoluyla şoven milliyetçiliğin fotoğrafını çok da uzun olmayan bir süre önce eski Yugoslavya’nın parçalanması sırasında izlemiştik (EURO 2000 elemelerinde Yugoslavya-Hırvatistan maçını hatırlayabiliriz). Bu yönüyle biraz da Türkiye’de yaşananlara dikkat çekelim: Diyarbakırspor ve Türkiye Ligi. Anadolu’dan bir şampiyon ama bu şampiyonluk sadece sahadaki yönüyle değil.

Resmî ideolojinin bir göstergesi olarak okuyabileceğimiz, çemberin dışına atılanın sadece bir kulüp mü olduğunu sorgulamamız gerekiyor. Diyarbakırspor’u sadece sahadaki oyunuyla değerlendirmek istemek gibi. Resmî ideolojinin kendini en iyi gizlediği noktalardan birisi olsa gerek. Bu açıdan Diyarbakırspor’a yardım gecesi düzenlenmesini başka bir tarafıyla ele aldığımızda bu bize, sahiplenme ve koruma (!) kavramlarıyla iktidarın, nasıl şoven bir milliyetçilik yaptığını ve bunu da, o “gülen” yüzleriyle nasıl gizlediklerini gösteriyor.

Bütünün parçaları olarak futbolun her birimi sömürüyü yeniden üretiyor. Güneydoğu Asya’daki çocuk emeğinin sömürüsünden tutun da yıkıntılardan oluşan Galaktikos’a ya da St. James’ Park’ta maç sırasında laptopuyla müzik dinleyen seyirciye kadar…

Futbolun amatör ruhunun yok edilme süreci neredeyse tamamlandı. Bir stattaki insanların sahada izlediği bir futbol maçı değil sadece. Aynı zamanda bir uyku tulumunda uyuyanların gördükleri rüya ve bunun yaşamdaki karşılığı da sömürü düzeninin yeniden üretilmesi.

Futbol o kadar geniş bir sömürüyü kapsıyor ki görebilmek, uyutulan kitlelere bunu fark ettirebilmek çok da kolay değil. Burada mücadelenin var olabilme koşullarından birinin -belki de en önemlisinin- futbolu dışsallaştırmak değil tam tersine bu sömürü sistemine çomak sokmak olduğunu düşünüyorum.

Taraftarlığı sadece pahalı bilet almak, lisanslı ürünleri kullanmak, tuttuğun takımın maç yayınlarını satın almak olarak algılayan bu anlayışa karşı durabilmek; kapitalizmin futboluna karşı renklerin kardeşliğini savunmak, lisanslı ürünlerine karşı belki bir beyaz tişörte gönül verdiğiniz takımın renkleriyle ismini yazabilmek ilk aklıma gelen. Farklı bir futbolu üretebildikçe, futbolun devrimin silahı olabileceğini göreceğiz. Tabi burada kapitalizmin o içselleştirerek dışsallaştırdığı yapısında bir konuma yerleşmeden.

Soru: Basını, TV.si, parası ve her türden araç ve donanımı olan bu sömürücü, yoz ve kozmopolit “spor kültürü” anlayışlarının kırılabilmesi için hangi mekanizmaları harekete geçirme “şansı” vardır?

Cevap: Bu yapıda kapitalist medyanın futbol üzerindeki algısını bozmamız gerekiyor. Kapitalizmin yıkıntılardan oluşan spor kültürüne karşı harekete geçme alanı sağlayacak olanın da bu olduğunu düşünüyorum. Buna, ortaya koydukları kavramları bozarak başlayabiliriz.

Çünkü futbolla ilişkin kavramlarıyla aynı zamanda iktidarlarını üretiyorlar. Maddî yatırımlar, pahalı transferler, ülkenin her yerine açılan spor okulları… Bir bütün olarak sistemin çarkına çomak sokmak…

Spor okullarını ele alalım: beden terbiyesiyle başlayan bir sürecin ürünü ne oluyor sizce? Kapitalizmin denetim toplumuna tam tamıyla uygun bireyler.

Güç, hırs, iktidar, en iyi olmak; futbolun erkek oyunu olduğu ya da en büyük hayalin milli takımda oynamak gibi uzatabileceğimiz tüm bu durumun uyutma mekanizmasına dahil olduğunu söylemek istiyorum.

Örneğin futbolda başarı algısı üzerine düşünelim. Karşımıza çıkan durumu şöyle özetleyebilirim: Kapitalist medya, bir piyasa ürünü olarak futbolu, bugün artık kulüplerin ne kadar gelir elde ettiği ve hangi sponsorluk anlaşmaları yaptıklarıyla değerlendiriyor. Oyuncu yetiştirip satmak bir başarı öyküsü olarak lanse ediliyor. Buradaki algı aslında futbolda dönen parayla ilgili. Tam da bu noktada Barcelona ya da Manchester United’ın oynadığı futbol yaptıkları maddî yatırımla açıklanıyor.

Bu noktada futbol pastasındaki dengesizliğin büyüyor olmasına nereden bakmalıyız?

Öncelikle durumun, kapitalizmin küreselleşmeyle beraber büyüyen sömürüsünün bir parçası olduğunu vurgulamak istiyorum.

Bu noktada artık başarı öyküleri bir sömürü öyküsüne dönüşecektir. Örneğin futbolda, burjuvazinin kulüpleri satın almasının sermayenin küresel saldırısından bağımsız olmadığını ve başka bir tarafıyla da, satın aldıkları kulüplerle yarattıkları “vaha”’larla örttükleri kirli yüzlerini görmemiz ve bu örtüyü kaldırmamız gerekiyor.

Kapitalizmin kendini meşrulaştırma alanı olarak futbolu ele aldığımızda, erkek egemen toplum yapısının yeniden üretildiği bir alan olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Durum aslında, kapitalizmin kendi ideolojisini dayattığı bir iktidar inşasının resmi.

Güç, agresiflik, başarı vb. kavramlarla tartışılan kadın-erkek arasında eşit olup/olmama durumunun varlığı bile bir iktidar ilişkisini içerir: kadının pozisyonu erkek iktidarına göre şekillenmektedir. Bunun bozmamız gereken algılardan biri olduğunu düşünüyorum.

Başka bir tarafıyla da futbolun her zaman bir icatlar alanı olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu konuda da Lobanovski’nin izinden giderek…

Soru: Sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız, eşitlikçi, özgürlükçü bir dünya idealimizin gerçekleşebileceği zamana kadar ilerici insanımızın her alandaki mücadelesi elbette tükenmeyecektir. Spor-futbol alanındaki sömürüyü geriletip aşabilmemizin elbette hazır bir reçetesi yoktur. Fakat yapabileceğimiz işler de vardır. Ne diyorsunuz?

Cevap: Tribündeki varlık kadar sahaya inmek gerektiğini söylemek istiyorum. Futbolu oynamak; milliyetçilik, cinsiyetçilik gibi sistemi üreten ayrımların yerine, gerçeği yani sınıf dayanışmasını ön plana çıkararak, iktidar ilişkisini yok etmek bizim yolumuz olmalıdır. Bir tarafıyla gündelik hayattan kopuşu da içeren bir “şenlik” olarak başka bir pozisyonun futbolunu üretmek üstümüze düşen.

Mücadele aracı olarak futbolu ele aldığımızda, bugün futbol dünyasında, devrimci futbolcuların ya da devrimci tribünlerin hangileri olduğundan bahsedebiliriz. Livorno, St. Pauli veya Atletic Bilbao gibi birçok örnekden konuşabilir ya da Lucarelli veya Zannetti’den söz edebiliriz.

Fakat burada bir çekincemden bahsetmek istiyorum.  Basit bir modelde ele alırsak, futbolu hafta sonu enerji boşaltılan bir mekân olmaktan çıkartmamız gerekiyor.

Kapitalizmde, kitlelerin uyutulduğu ve bununla beraber her türlü ayrımcılığın üretildiği bir mekân olarak karşımıza çıkıyor statlar. Eğer kapitalizme karşı tepkiyi sadece statlarda “çav bella” söylemek olarak algılarsak, kapitalizmin mücadelenin içini boşaltmasına müdahale etme şansımız kalmayabilir.

Bu noktada örgütlülüğü ön plana çıkartmak istiyorum ve örgütlü mücadelenin olmadığı bir durumda, statlarda tepki göstermenin sistemi üreten bir yapıya doğru evirilebileceğini düşünüyorum. Bu durumda da, kapitalizmin saldırıları karşısında dayanma şansı kalmayacağı için bugünün devrimci tribünlerini, geleceğin birer anısı olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

6 Ağustos 2010-Çanakkale

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.