Avrupa Parlamentosunda düzenlenen, “Dersim 38 Konferansı”na, Demokratik Alevi Federasyonu adına davetliydim ama katılamadım. Konferansın gerçekleştirileceği hafta bir beyin kanaması tehlikesi atlattım. Konferansı, yatmakta olduğum hastahaneden takibetmeye çalıştım. Eğer katılabilseydim, kadim Ortaklık Toplumu süreğinde, Kızılbaş Alevi olarak, 1900’lü yılların ilk yarısına dek bir biçimde varlık göstermeyi başarabilmiş tek örnek olarak Dersim’in, Kızılbaş Alevi Yolağına Meydan açıp tanıklık etmiş, uzak ve yakın geçmişine değinmek istiyordum.
Çünkü, tarihi Dersim Alanının bütün zamanların en acımasız katliamı olduğu kadar, kadim geçmişten bu tarafa üzerine çektiği, bitip tükenmek bilmeyen düşmanlığı da, baskı ve zulmü de anlaşılır kılabilecek en önemli özelliktir bu. Dersim Alanı, en eski çağlardan bu yana bir yerleşim yeri olmaktan çok, sarp ve yüksek dağları, devasa ormanlarıyla, dört yönden akıp gelen fetihçi-yağmacı akınlar karşısında tutunamayıp sığınacak yer arayanlara mekan olmuş bir sığınma yeri özelliğini taşıdığı açıktır. Bu bakımdan belli bir etniğe dayanmaktan çok değişik etniklerden halkların bir araya derlendiği, bir “ihtiyaç kapısı” olarak anlam kazanır. Bunun yanında, bu alana ilk yerleşenlerin yine Anadolu’nun ve Yukarı Mezopotamya’nın kadim halkları, akraba kandaş topluluk mensupları olduğu anlaşılıyor.
Dersim Alanına gelenlerin bir özellikleri sığınma gereksinimi ile bu alana gelmiş olmaları ise bir diğeri de aynı doğa dini mensubu olmalıdır ki, bu da onların çok kolayca bir arada kaynaşmalarını ve yaşamalarını sağlamaktaydı. Bu alana geldiklerinde, geldikleri yerin özgünlüklerini de beraberinde getirseler de, baştan beri burada oluşmuş güçlü bir temel vardır ve bu temel yapı içine kendi farklılıklarını da katarak hem dinamik hem de üretken olmasını sağlamıştır. Dinlerinin öngördüğü yaşama düzeni, “herkese ihtiyacına göre” ilkesini temel alan “ortaklığa” dayandığı için daha baştan itibaren; “mülk” ister “devlet mülkü” diye tanımlansın isterse “özel mülk” diye tanımlansın, “Mülk Toplumu”na, onun örgütlü ifadesi olarak devlete ve nihayet bütün bu gelişmeye damgasını vuran ilk toplum çelişkisi, “Erkek Egemenliği”ne karşı hep zıtlık içinde konumlanmıştır. Ne geldiyse de başına, bütün zamanlarda, bu yüzden geldi. Dersim Alanından baskı, zulüm, katliam ve nihayet sürgün hiç eksik olmadı.
Bütün zamanlara dayalı bu eksikliği hiç hissettirmemiş, egemenlik uygulamalarına müthiş bir karşı koyuş hep var olagelmiştir ne ki, gelmiş geçmiş bütün Dersimliye adeta değişmez olan bu kaderi değiştirememiş olmak dert olmuştur!.. Ve tabii ki, bölgeye egemen olmuş ya da bölgeyi egemenlik alanı içinde gören gelmiş geçmiş bütün din/devletlere, hükmedenler de, akla gelebilecek her türlü zulmü, kıyımı ve sürgünü uygulamalarına karşın “ateşin ve güneşin” (I?I?IN) bu soylu çocuklarına boyun eğdirememişlerdir. Bu da onlara dert olmuştur!..
Eğer, “Dersim 38 Konferansı”na katılabilseydim bunları belirterek söze başlayacaktım. Bu arka plan olmadan, 38 Dersim katliamı anlaşılır olmaz. Dersim 38 katliamı ne bir tesadüftür ne de çoğu kere anlaşılmak istendiği gibi “bir isyan ve isyan bastırma” hareketidir!.. Denilebilir ki, modern çağın ikinci yüzyılında, cumhuriyet pelerini giymiş modern kılıklı bir devletin, asırlara dayanan bu “başına buyruk” alanın ve bu alan üzerinde yaşayan “başına buyruk” sakinlerinin varlığına artık bir nokta koyma, bitirme isteğinin/politikasının ürünü olarak gerçekleştirilir ve tarihe böyle kayıt düşer.
* * *
Bilinebilen en eski tarihlere dek Dersim alanı, değişik adlarla adlandırıldı. Öyle anlaşılıyor ki bu adlandırmaların çoğu Dersim alanının sakinlerinin kendilerine verdikleri adlar değil, tarih boyunca bu alanı kendi hükümranlık sahası içinde gören devletlerin verdikleri adlardır. Hatti-Hitit, Hurri-Mitanni, Urartu, Med, Pers, Artaksiad (Armeni), Part, Sasani, Bizans, Selçuki, Osmanlı Devletlerinin hükümranlık sahaları içinde görülegeldi. Ne ki, Dersim Alanı, kadim geçmişten, Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’nın ilk köy devrimlerinin oluşmasıyla birlikte, Ona öncülük eden Kadın Atası’nın ilk kandaş OCAK süreğinden kopmamış bu süreği hep devam ettiregelmiştir. Tabii ki her tarihsel uğrak noktasına, değişim ve dönüşüm yasasına uygun olarak o da kendisini evirerek, yeni şartlarda, o şartların getirdiği, dayattığı ihtiyaçlara cevap olacak değişimleri, evrimleri geçirerek süregelmiştir.
Dileyen devlet dilediği kadar, Dersim Alanının kendi hükümranlık sahasında göre dursun ve kendi hükümranlık yasalarını buranın sakinlerine dayatadursun onlar, Ortaklık yasalarından, Kutsal Ocak / Dergah yasalarından hiç kopmamışlar, ikrarlarına hep sadık kalmışlardır. Bölgedeki gelmiş geçmiş bütün dinlerde “insanlığın doğuş kapısı” olarak görülen, kimilerinde “Dilmon” kimilerinde “Anunaki”,kimilerinde “Airyana Veyah”, kimilerinde “Aden” ya da Eden olarak kabul edilen, “Bereketli Hilal’in İlk Kutsal Ocağı, -bir başka ifadeyle- “Ana Naciye’nin Cennet”ine başlarını bağlı bilmişler, sürekten kopmamışlar, Meydanlarında, Erkânlarında, onun yasalarına bağlı kalarak “Rıza ?ehri Çocukları”olduklarını hep dillendire gelmişlerdir.
Ben Benimkileri... Sen de Seninkileri:
Tek tanrılı Hıristiyanlık, mümkün olduğunca, merkezileşmek ve otorite bakımından tekelleşme ihtiyacındaki Roma İmparatorluğu’nun, bu ihtiyacına cevap verecek şekilde, Ekümenik Konsül toplantılarıyla yeniden ve yeniden şekillendirilip, resmen kabul edilmesinin üzerinden iki asırdan fazla bir zaman geçmesine karşın, Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kadim Ortaklık yapılanmalarını ehlileştirmek ve egemen din vatandaşlığı içine almak mümkün olmuyordu. Tabiî ki bu durum, devletin ve hükümranlığın tekelleşmesini ve tekleşmesini de sürekli engelliyordu.
Özellikle, Amasya, Tokat, Sivas, Dersim, Adıyaman hattı üzerindeki ortaklık yapılanmaları, büyük Ocaklar adeta bir kama gibi, bölgede de birbiri aleyhine hegemonya peşinde olan, Roma/Bizans ve Pers İmparatorluğu’nun orta yerine girmişti. Her iki tarafta ne baş eğdirebiliyorlar bu topluluklara ne de ortadan kaldırabiliyorlardı.
I.S. 6. yy. ortalarına doğru dönemin Bizans İmparatoru Maurice, dönemin Pers ?ahına ittifak öneriyor ve şöyle diyordu: “ Onlar sizinle bizim aramızda yaşıyorlar ve devamlı problem kaynağı oluyorlar. Ben, benim tarafımdakileri toparlayıp Trakya’ya göndereceğim, Sen de seninkileri doğuya gönder. Eğer orada ölürlerse çok sayıda düşmanımız ölmüş olacak. Eğer tersi olur da sınır boylarındaki diğer düşmanlarımızı öldürürlerse pek çok sayıda düşmanımız öldürülmüş olacak. Bizlere gelince bizler birbirimizle barış içinde yaşayacağız. Eğer kendi ülkelerinde kalırlarsa sizin için ve bizim için artık huzur kalmayacak.”
Yıllardır hep yazar ve söylerim; konum Alevilik ve her nerede ve nasıl ele alınırsa alınsın, Alevilik ile egemen dinler arasındaki temel ayrım noktası, hangi toplumsal yapılanmaya denk gelip gelmedikleridir. Alevilik Anadolu ve Mezopotamya’da kadım “Ortaklık Toplumu”nu temsil eder ve kökleri “ortaklığın” kökleri ne kadar eskiye gidiyorsa o kadar eskidedir. Egemen dinler ise Mülk Toplumu yapılanmalarıdır. Bunun örgütlü ifadesi olarak Devlettir yani. Egemenliktir ve nihayet hem cin hem de sınıf egemenliğinin ifadesidir. Bu hangi kutsallıkla örülür ise örülsün farketmez, hem Ortaklık açısından hem de Mülk toplumu açından dinin anlamı budur. Yukarıdaki aktardığım belgede söylenenler açısından bu konular ayrıca da ele alınıp açılmalıdır ama benim şimdi üzerinde duracağım konular değil bunlar.
Burada üzerinde durduğum konu, iki zıt yapılanmanın birbirleri karşısındaki duruşları ve söz konusu “ortaklık” olduğunda, Mülk egemenliğinin nasıl da bütün çelişkileri bir yana bıraktığının üzerinedir. Bizans İmparatoru Maurice’nin Pers ?ahına gönderdiği ittifak mektubu bana hep şu ünlü, “Balans Ayarı” nitelemesiyle literatüre geçen “28 ?ubat Genelkurmay Darbesi”ni hatırlatır. İlginçtir o darbenin bir ucu ezeli rakip Türkiye Cumhuriyeti ile İran İslâm Cumhuriyeti arasındaki kimi sürtüşmelere, iç siyaset müdahalesi girişimlerine karşı yapılmış ise diğer ucu Kürt Halkının özgürlük mücadelesine ve Alevi Hareketinin bağımsızlaşma ihtiyacına karşıydı. Hatta, kimi günün Alevi örgütlenmelerini de harekete geçirerek aynı bağlamda “Mollalar İran’a” sloganları filan attırılmıştı. İşte o günlerdeydi, günün İran Cumhurbaşkanı Ayetullah Hameney, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı S. Demirel’e, ağırlıkla Dersim, Sivas, Malatya, K. Maraş hattı kastediliyor olsa gerektir ki, mealen mektubunda şunları söylüyordu. “Bu Aleviler öteden beri bölge devletlerinin başına belâdırlar. Ya bunları asimile edin, ehlileştirin ya da izin verin bu işi biz yapalım. Biz bu konuda bir hayli deneyimliyiz.”
S. Demirel’e yazılmış mektubun Alevilerle ilgili bölümünün kopyasını bizzat okudum. En çarpıcı yer aklıma çakılı kaldı. Alevilerle ilgili Hameney’in halisane düşünceleri böyleydi: Bizans İmparatoru Maurice ile günün Pers ?ahı’ndan bu yana 1500 yıl geçmiş olmasına, Genç Abdalın nefesiyle Alevilerin o günden bu yana “kaç kez ölüp kaç kez dirildiklerini kim bilir” olmasına karşın, Egemen akıl, bir başka deyişle, ister modern kılıklı ister ortaçağ kılıklı ya da daha eski devlet aklının duruşu değişmiyor!. Müthiş bir sürek var söz konusu Ortaklık olduğunda.
Haçlı ve Cihat Aklı Hep Aynı Kararı Aldı:
Katliam-Sürgün-Asimilasyon
Bir kalem darbesiyle, özellikle Yukarı Mezopotamya halklarının bir toplumsal yapılanma formu olan Aleviliğini, “Zerdüşt” dininden sayanlara bir uyarı olması bakımından da yukarıdaki alıntıyı aktardım. Daha sonraki tarihlerde bu kadim ortaklık yapılanmasını bir kalemde Hıristiyan’a, tabii ki heretik Hıristiyan’a, ya da giderek “sapkın İslâm Mezhebi”ne saydıkları gibi!.. Bizans İmparatoru Maurice, bir Hıristiyan İmparator olarak, Aleviler için, Zerdüşti Pers ?ahına dayanışma mektubu yazıyor. Tabii ki dayanışıyorlar da. Çünkü tarihsel olarak ikisi de artık olabildiği kadar tekleşen ve tekelleşen, mülkün, tabii ki erkeğin ve sınıfın hükümranlığının temsilcisidirler. Dinlerinin temsil ettiği kutsallık, tümüyle bu sosyal/toplumsal özelliğin kutsallığın diliyle ifade edilmiş olmasından başka bir şey değil.
Anadolu’nun ve Yukarı Mezopotamya’nın kadim Alevi toplulukları daha başından itibaren Bizans’ın yukarıdan aşağıya Hıristiyanlaştırma uygulamalarını müthiş bir direnişle karşıladılar. Bizans’ın arka bahçesi durumundaki Ege ve Akdeniz bölgesi Ortaklık Ocakları bu direnişin ilk ateşleyicileri olarak daha ilk yıllardan itibaren kendilerini ortaya koydular. Yakmalar, yıkmalar, sürgünler ve ataş yığınlarında yakmalara varan katliamlara eklenen asimilasyoncu dönüştürme hareketleri zamana yayılarak geldi. Kuşkusuz bütün bunlardan ayrı ayrı söz etmek gerekir, yazımızın konusunu teşkil eden Dersim Katliamını ve katliam süreğininin örtülmüş geçmişteki köklerini daha derin kavrayabilmek için. Ancak, böyle bir çalışma daha kapsamlı bir çalışmanın konusu olmalıdır. Burada değinip geçmek zorundayım.
Ortaçağ Anadolu ve Yukarı Mezopotamya gerçeğine gelindiğinde, hala varlığını sürdürmekte olan, köklerini ve süreğini, Alevi literatüründe “Rıza ?ehri” olarak adı geçen, Kadın Ataların önde ve öncülüğündeki neolitik dönemin, ilk kandaş ocak/köy yerleşim yerlerinden alan, 12 büyük Alevi Ocağı vardı ve örgütlenme düzeyine ve ortaklığın yasalarına uygun olarak birbiriyle irtibatlı olarak varlık sürdürmekteydiler. Hemen hepsi de İlk Kök Ocağın soylu Anası ya da “Dünya Anası” MA’nın adına varlık sürdürüyordu. İ.Ö 2000 (1650’li yıllar dönemeç noktası) yıllarını takibeden yıllarla birlikte, “İki başlı evliliğin” bir başka deyimle, hem tek eşli hem de “Eş ve Eşit” bağlamında evliliğin, esas alındığı bir sosyal düzen içinde olmalarına karşın, sosyalitelerinde hâlâ kadın önceliğinin bir biçimde devam ettiği yapılanmalardı bunlar.
Dersim Alanının kimi zaman adı Daraxini ya da kimi kayıtlarda Daranalis ya da Çimisgezek ya da Kızılkilisene gibi adlarla anıldığı görülse de kendi sözünü ettiğimiz kadim yapılanmasına da uygun olarak adı KOMANANALİS idi. Mananalis Komalı (ortakları-Ortaklığı) anlamında Komananalis’e bağlı ve hâlâ Ana adıyla anılan Ocak kalıntılarına, günümüzden 150 yıl öncesine dek rastlandığını, Kızılbaş Kadın adlı çalışmamda da değinmiştim. Ermeni, Lazgi ve Dersimli Zaza ve Kurmanç Alevilerinin ortak ocaklarıydı bunlar. ?imdi tabii ki “koydunsa bul” oldular. Mananalis Komalı o günkü tarihte de Sivas -Erzincan- şimdiki adıyla Tunceli hattını kapsayan alanda (ki Dersim Alanı diye tanımlanan alanın kendisidir bu), ağırlıkla da kuzeye doğru alanda yapılanmaktaydı.
Bir önceki başlıkta belirtildiği gibi katliamlara eşlik eden ilk sürgün Bizans İmparatoru Maurice döneminde (6.yy sonu-7.yy başlarında) Kıbrıs’a yapıldı. Katliam, yakıp, yıkma ve talan etmeleri takibeden ikinci deniz aşırı zorunlu iskan ise II. Konstans döneminde, yaklaşık olarak 640’lı yıllarda; gerek Kapadokya Komanası başta olmak üzere, Kazova (Tokat) Komanası ve Mananalis Komalından kadın-erkek, yaşlı-genç binlerce Aleviyi topladı, gemilere doldurup hiç tanımadıkları diyarlara, Sicilya’ya, Güney İtalya’ya, Güney Fransa’ya yolladı. Buna karşı dönemin en büyük Kilise/devlet kıyımı, IV. Konstantin döneminde yapıldı. Anodolunun batı yakasına öncelikli olarak gönderilenler, sadece 38 Dersim katliamından sonra değil, daha, IV, Konstans (668-685) zamanında da aynı muameleye tabi tutuldular. Çoğu savunmasız, silahsız, esas işleri çiftçilik, çobanlık ve zanaatkârlık olan bu insanların, katliamlardan, yakılıp yıkılmalardan arta kalanları, aç ve susuz yollara düşürüldüler. Kaç gece kaç gündüz, hangi izbelerde, Ortodoks-Katolik papazların hangi “öte dünya” hesaplarına, hangi amansız tezgahlarında kurban edildiler kimse bilmez. İzler silindi, kalemler tutmaz, katipler lâl!.. Göçertilenler, Ege’de Manisa, Akhisar gibi yerlere, Trakya’da Rodop dağlarının eteklerine, Filibe’ye, Bizans başkentinin hemen arka bahçesine yerleştirildiler. Gerek daha önce İtalya ve Güney Fransa’ya sürülenlerle birlikte buralara yerleştirilen Alevilerin, gerekse bu son sürgünlerin, 11-13. yy. boyunca Avrupa’yı bir baştan başa sarsan ve tarihe, Bogomil/Katar (Chathera) hareketi olarak kayıt düşen Alevi ayaklanmalarının tohum taşıyıcıları olduğu görülecektir.
Sansürlü tarih yazımı nedeniyle bütün bu gelişmelerden bihaber olduk. Büyük Pir Silvan-us’u, Tahtacı Pir Sergius’u hiç bilmedik tanımadık. Ali ile gözlerimiz bağlandı, o zamanlarda da sonraki nesillerin gözleri İsa havarisi St. Paul ile bağlanmıştı. Ali’den öte atalarımızı, bizden uzak “putperest gavurlar” olarak bildik!.. Balatiyan ya da Balabaniyan Ocağının adını taşıyan ama kayıtlara Paul diye geçen Alevi pirini, Timoty’i tanımadık. Tabii, daha önce de yaşandığını tahmin ettiğim bir türlü doğrulayamadığım, Yolda o güne kadar pek görülmemiş, bir yol ayrımının yaşandığını da bilemedik. Pir Sergius döneminde, O güne dek hiç baş vurulmamış bir yönteme başvurulmuş ve Yol ayrımı başlamıştır. Katliam, bastırma, talan, yakma ve yıkmaya eşlik eden sürgün o denli etkili olmuştur ki; artık bütün bu olan biten karşısında, silahlanma ve dağlarda mesken tutma yol ayrımı zorunlu olarak kendisini dayatmıştır. Yola girerken verilen ikrarda, temel bağlayıcılardan biri olarak “Cana Kıymama” erkânı ilk kez bozulmuştur.
* * *
Anadolu’nun gördüğü en büyük Alevi kıyımı, Selçuklular döneminde gerçekleşen ve önder Pirlerin adlarıyla tarihe kayıt düşen, Baba İlyas-Baba İshak (1240) önderliğindeki Alevi ayaklanmasının bastırılmasıyla birlikte gerçekleşmiştir. Mananalis, yani Dersim’in de içinde bulunduğu kutsal Komal Alanı, hareketin orta yerindedir. Güneyden Kurmay önderliğinin bulunduğunu biliyoruz. Kadim Komagene Komalının başkenti Samsat (Adıyaman) da karargahını kurmuş Baba İshak Sivas üzerine yürür. Mürşit Baba İlyas’ın ise Kadim Kadın Ata Ocaklarından Amasya’dadır (Ama-(A)ssa=Ma Ananın Kenti). Direnişe Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’daki bütün Ocaklardan oluk oluk Yol evlatları katılır. Yerli ya da sonradan gelmiş olarak o gün için Anadolu-Yukarı Mezopotamya Alanında ne kadar halk varsa, her halkın Alevisi olarak bu ayaklanmada Meydan tutmuştur. Örnek olsun, Ermeni Halkının, Devlet toplumu olarak bir bölüğü Hıristiyan (egemen) olmasına karşın, geleneksel ortaklık yapılanmasını devam ettiren bölüğü de vardı. Onlar için Ermenilik ya da Kürtlük ya da Türklük yoktu, Ortaklığın bir bireyi olarak “Yol” vardı ve “Yol Evlatlığı” vardı. Bunun tabii ki Müslümanlığı ya da Hıristiyanlığı da yoktu. Alevilik esastı. Böyle olduğu için, söz konusu ayaklanma karşısında Müslüman Selçuki iktidarlarından çok Hıristiyan Bizans iktidarları tedirgindi ve bu direnişin kırılmasına büyük destek verdiler.
Bugünkü sansürcü tarih yazımı, daha o tarihte bile bütün bir Anadolu’yu “Türk”e çevirdiği için, bu ayaklanmanın bütün taliplerini ve pirlerini de “Türk ve Anadolu’yu Türkleştirenlere” çevirmiştir!.. Bu ayaklanmaya sahipsiz, göçer durumundaki Türkmenler’de ailece katıldıkları ve Malya çölündeki son duruşmada, Aile boyu katliam gördüklerinden ötürü, onların da hikayeleri hep yamuk anlaşılmıştır. Türklük ya da Türkçülük gibi bir dertleri bulunmadığı için yamultulmuşlardır bugünkü resmî ya da gayri resmî sansür yazarlarının elinde.
Dersim Alanı, iki köklü Ortaklık yapılanması ocaklarının orta yerinde, her iki taraf açısından da bir geçit, bir köprü olma durumundaydı. Batı ucu Amasya merkezi ise Doğu ucu Alamut merkezli Daylem Alanı idi. Bir baskın fırtına da o taraftan geliyordu Dersim üstüne. Bu, talan, katliam, yakma ve yıkma fırtınası ise Uzak Doğu’dan akın akın gelen Moğol yağmacılığıydı.
Malya Çölünde yenilen Aleviler tabii ki acımasızca kılıçtan geçirildiler. Son ferdine kadar direnerek, kılıçların önünde can verdiler. Sayısı bilinmez. Kayıtlarda yazmaz. Ya ondan sonraki süreç; katliamdan sonra söz konusu kutsal Ocaklar, köyler, haneler!. Kızlar, gelinler, yetim kalan çocuklar. Yok edilen yazılı eserler. Kadın Atalara ilişkin bilgelik eserleri.
Geçmeden bir bağlantı daha kuralım, bütün resmî söyleme, sansürlü tarih yazıcılığına inat; Bizans İmparatorları II. Kostans ve IV. Kostans döneminde, Batıya, Güney İtalya ve Güney Fransa’ya , daha sonra da Balkan sınırına Trakya’nın Rodop dağı eteklerine, Filibe’ye sürülenlerin torunları geleneği oralara da taşırdılar. Zamanla Balkanlardan Fransa’ya dek bütün bir Akdeniz sahilini yüz yıl boyunca sallayan Alevi/Işık ayaklanmasını yarattılar. Kilisenin engizisyonları, diri diri ateşe atma ve yakma uygulamaları durduramadı Işık Çocuklarını, sonuçta, Haçlı Seferleri ilan ettiler. Katliam savaşına katılacaklara “Cennet garantisi” üzerine sözleşme beratları verdiler ve katiller ordusunu saldılar Işık Çocuklarının üzerine. Tıpkı “Bir Kızılbaş öldüren yüz kafir öldürenden daha kıymetli Cennetliktir” fermanını çıkartan İslâm halifeliğinin Cihat uygulamaları gibi. Cihat ve Haclı, Işık çocuklarının katline, mallarının ve kadınlarının yağmalanmasına, arta kalanların sürgününe ilişkin Işık Çocukları hakkındaki kararlarına aynı tarihi düştüler. “Yenenler yenilenlerin ak libaslarında temizlediler kanlı kılıçlarını”. Tarihler 1240’lı yılları gösteriyordu.
* * *
Kadim Ortaklık Toplumu süreği açısından bu tarih, inişe geçişin ve bunu takibeden karanlık yılların dönemeç noktasını oluşturur. Selçukilere, Bizans Kilise zulmüne karşılık belki faydası olur düşüncesiyle Anadolu kapılarını açmakta yol veren Yol evlatları, tarihlerinin en büyük ihanetini gördüler, Selçuk oğullarından. Bir kez Yol önü kaygan zemine girmişti. Kayma süreği devam etti. Aynı ihaneti Osmanoğulları da gösterdi. Yavuz Selimin Babası II. Bayazıt, bir biçimde toparlanmış, Ortaklık Ocaklarının birliğini ve dirliğini yeniden organize etmeye başlamış olduğu gerçeğinden hareketle, son bir darbe indirmeye hazırlanıyordu. Bu bağlamda bütün hükümranlık alanında, özellikle de Anadolu ve Yukarı Mezopotamya alanında sayımlar yaptırdı. Bütün süreklerden Alevi topluluklarının yerleşim yerlerini ve nüfuslarının kayıtlarını yaptırdı. Ne ki Yavuz kendisine darbe yapıp iktidarı devraldı ama yapılan plânlamada bir duraksama olmadı. Alevi Topluluklarına yönelik katliam, talan, ve sürgün programı, Yavuz şahsında ideal kadrosunu buldu ve hayata geçirildi.
Yavuz Sultan Selim -?ah İsmail’in egemenlik savaşının geçtiği Çaldıran Ovası, tahmin edilebileceği gibi Kadim Ananalıs/Dersim Komalının bulunduğu yerdedir. Erzincan’dadır. Kimilerine göre bu savaşta katledilen Alevi sayısı 60 bin, kimine göre 80 bindir. Bu sayılar bile kuşkusuz küçümsenemez ama bu bir yok etme plânı dahilinde olduğu için sansürlüdür ve sonuç itibariyle de doğru değildir. Gerçekte, Yavuz’un yavuz orduları, İstanbul önlerinden ta Çaldıran’a kadar Anadolu’nun her bölgesinde ve Osmanlı hükümranlığı altında bulunan tüm Alevi yerleşim yerlerine kılıç çalarak, malları ve kadınları yağmalayarak Çaldıran Ovasına gelmiştir. Cephe gerisi böylece garantiye alındığı gibi, İslâm Halifeliği’nin Mısır-Eyyuboğulları elinden alınıp İstanbul’a getirilmesi için gereken bütün altyapı da garanti altına alınmıştır. Yavuz bu seferlerden dönüşünde hazineyi ağzına kadar altınla doldurduğunu ifade etmiştir zaten. Dersim Alanı bu savaşta sadece Yavuz’dan değil kendisine destek verilmediği için, ?ah İsmail ve oğullarından da darbe yemiştir.
Say ki bitmez, sayılacaklara sayfalar yetmez.
Karanlıklara hapsedilmiş, sansürlü tarih anlatımlarının dolambaçlı ve kirli satır aralarının labirentlerine sıkışıp, üzerlerine aydınlığın ulaşacağı anları bekleyip, bunu yakaladıklarında da özgürlüğe kanat açan bilgilerdir. Bunlar daha da çoğalacak. Çünkü, inkarın dilini çözmeyi kısmen de olsa başardık.
* * *
Dersim’den Maraş’a ince uzun bir yol gider demiştim yazının başlığında. Aynen de öyle, egemen ümmet dinlerin bölgede hükümran olmaları adına, Aleviliğin temsil ettiği yaşam tarzına karşı yani Ortaklığa karşı düşmanlık nasıl ki, bilinçli, plânlı ve programlı olarak “yok etme” yi esas almışsa, Türkiye Cumhuriyeti’nde de “Millet Dinin” egemenliği adına Ortaklık süreğinin olabildiği kadarıyla geride kalabilmiş tek temsili örneğine, aynı program ve plânlamalarla yönelmiştir. Tabii ki bu yönelme“Millet din” adına olduğu, aynı bağlamda, “tek millet, tek devlet, tek din, dil, bayrak” adına olduğu için, Dersim Alanına ikinci plânda da olsa etnik kimliğini de hesaba katarak yönelmiştir. Dersim insanı, etnik kimliğini öne çıkarmasa da yani öyle bir özellikle varlık göstermese de bu plân uygulanacaktır. Çünkü, en son İttihat ve Terakki döneminde bunun bütün plânlaması yapılmıştır. Cumhuriyet kadroları, tıpkı Yavuz örneğinde olduğu gibi bu plânlamanın en ideal kadrosu olarak iş başına geçmişlerdir.
Plânlama üç aşamalıdır: Hareketli ve önde gelen, kısmen örgütlü duran kesim katledilmeli. Tabii ki katliam dehşet verici olmalı. Bu nedenle de, bu kategoriye giren alanlarda çoluk, çocuk, yaşlı, genç, kadın, kız demeden katledilerek gerçekleştirildi. Plânlamanın ikinci aşaması sürgün ile ilgiliydi. Batı illeri başta olmak üzere Türkiye’nin özellikle de Sünni Müslüman alanları ağırlıkta olmak üzere bütün bölgelerine sürgünler yapıldı. Çocuklar, izleri dahi bulunamayacak ölçüde, şuna buna, asker-sivil bürokrasiye evlatlık ya da kapı hizmetlisi olarak verildi. Malları, haneleri yağmalandı. Bugün “Anadolu Kaplanları” adıyla maruf burjuva ailelerin malvarlıklarının altında, bu yağmalar vardır ve bu nedenle hep orduya karşı gebedirler. Plânlamanın üçüncü aşaması geride “Kalan”larla ilgilidir. Onlar devletin “Tunç-eli”nin himayesine sığındırılmış olarak, eğer kendilerini bu değirmenlerde iyi öğütürlerse, “Öztürk olma hakkı”nı elde edecek olanlardır. Bölgeye devlet yatılı okulları bu amaçla yapılmıştır.
Dersimden Maraş’a bu bir yok etme plânıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca, “yok” sayılmaları bu yüzdendir. Maraş’ta katledilenler, etnik olarak Kürt’tüler ve tabii Aleviydiler. Hem de Kızılbaştılar. Elbistan’dan, Afşin’den, Göksun’dan, Pazarcık’tan, Akçadağ’dan Maraş’a gelmişlerdi. Hepsinin kökleri kadim Mananalis Komalına yani Dersime dayanıyordu. Sinemilli, Alhaslı, Pilvenk, Koçgiri aşiretlerine mensuptular. “Maraş Katliamı” deyip sahiplenen günün Alevi örgütlenmeleri, başkaca olmasa bile salt bu bağ nedeniyle Dersim Katliamını atlayamaz. Atlamamalıdır da. Diğer saldırı erbabı anlaşılır bir durumda ama “Dersim 38 Konferansı” nedeniyle, bu kervana bir biçimde Alevilik adına katılan ağızlar anlaşılır değil, olabilemez, olmaz da!.. “Dersim’de Cumhuriyete kafa tutan, birbiriyle çatışan, vahşi, aşiret Ağaları” na yönelik terbiye hareketi algılaması, kendini pazarlamadır!. “Öztürk olma hakkını” elde etme öğütülmüşlüğüdür. Kadim Ortaklık Toplumu yapılanmasına yönelik ne “ümmet dinin” ne de “millet dinin” üslubunda, tutum ve davranışında bir değişiklik olmamıştır. Bugün artık otantik Alevilikle köken aidiyeti dışında bir bağı kalmasa da, sırf bu aidiyet nedeniyle olsun Alevi kökenli biri ne “ümmet dinin” ne de “millet dinin” dilini kullanamaz, kullanmamalıdır.
Kimi dost Alevi sitelerinde “Dersim 38 Konferansı”ndan her türden kemalist yazarın üslubuyla kalem tutan kimilerine rastlamaktayım. Dersim katliamının yıldönümünü aynı ay içinde yaşamakta olduğumuz halde, Alevi sitelerinin, basın ve yayın organlarının çoğunda es geçilirken, bu türden yazılara yer verilmesini binlerce yıllık bu kutsal geçmişe, ödenmiş bedellere, çekilen acılara karşı en hafif deyimle saygısızlık olarak gördüğümü belirtmek istiyorum ve ayrı bir yazının konusu olarak ele alacağımı belirtmek istiyorum.
27 Kasım 2008
Dortmund-Almanya
