1970’li yıllarda sınıflar mücadelesine yaklaşan insanlar, büyüyen işçi sınıfı hareketi ve yaşanan 15 / 16 Haziran Direnişi bir yana, ilk elde Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin, Sinanların mücadelesine ve destanlaşan ölümlerine gözlerini açmışlardı.
Gelen 12 Mart 1971 faşist darbesi ve yaşanan katliamlar, toplumun en diri kesimlerinin kararlılık ve motivasyonunu, sosyalizm sempatisini bozacak yerde daha da bilemiş, darbe bu anlamda başarıya ulaşamamıştı. Nitekim toparlanmaya başlayan devrimci muhalefetin karşısına sermaye sınıfı, NATO bünyesinde özel olarak eğitilen seçme “komando”ların başını çektiği sivil-faşist terörü çıkarmakta gecikmedi. Siyasî cinayetler tırmandırıldı ve yetmediği durumlarda kitle katliamları geldi.
Bu durum karşısında ilkeli-düzeyli ilişkiler ve iş kardeşliği yoluyla bütünleşmesi gereken Türkiye Devrimci Hareketi, genellikle “önderlik” edenlerin sorumlu olduğu bir çok hata ve suç sonucu bölündükçe bölündü; birbiriyle didişip durdu; taban bulabildiği yerlerde şımardı, yer yer mafyalaştı; karşılıklı olarak silahlı çatışmalara girmeyi, olaylara eleştirel akılla yaklaşan kadrolarını zor yoluyla sindirmeyi, sol içi çatışmayı kendine hak gördü... Devrimci enerjisini düşmana karşı değil, yan yana durması gereken kadrolara karşı kullandı…
Eğer sivil-faşist terör amacına ulaşamadıysa, bütün bunlara rağmen birçok önemli işçi, köylü, emekçi halk direnişleri; büyük grevler, boykotlar, işgaller, öğrenci gençlik mücadeleleri yaşanabildiyse, bunun onuru, o “önderlik”lerden çok, çeşitli örgüt çatıları altında “68”in devrimci mirasına sahip çıkan, onu bir şekilde sürdürmeye çalışan çok ciddî potansiyel komünist kadroların varlığına aitti... Bu devrimci potansiyel öyle canlıydı ki resmî-sivil faşist propagandayı bir çok kez boşa çıkarmış, özellikle öğrenci, işçi, esnaf, köylü kesimlerden gençleri çevresine çekmiş ve toplumu sindirme politikalarını iflas ettirmiştir.
Bunu kimi zaman, stok yapan karaborsacıların mallarını “maliyet” fiyatına halka dağıtarak ve onu teşhir ederek yapmıştır; kimi zaman çalıştığı fabrikada hak kazanımlarına önderlik ederek, grev örgütlenmesine katılarak, grevci işçilerin ya da mahallenin güvenliğini sağlayarak yapmıştır; kimi zaman de başka yol ve yöntemlerle... E. Mavioğlu’nun, özenle gizlediği bütün o yılgın tavrına rağmen gizleyemediği ayrıntılarla dolu olan “Bizim Çocuklar Yapamadı” adlı kitabında bu konuyu iyi bilmeyenler için pek çok veri vardır. Ayrıca uzun süren suskunluklardan sonra, dönemi dürüstçe yansıtmaya çalışan anı-roman türünde kitaplardan da öğrenilecek şeyler vardır. “Öğrenci gençlerin başını çektiği devrimci muhalefet” diye küçümsenerek yüzeysel bakılan o dönemin, bilimsel yol ve yöntemlerle, kalıpçı-önyargılı olmayan bir bakışla incelenmesine ihtiyaç vardır.
Nitekim ilkokul yıllarımıza denk gelen o dönemde, biz de Ruhi Su’yu, Nazım’ı, Deniz’i ya da Cevahir’in büyük boy duvar resimlerini ilk bu kuşaktan görüp duymuş; ser verip sır vermeyen yiğitlerin hikâyelerini (her yörenin öyle birkaç kahramanına ilişkin anlatıları) dinlemiştik. Devrimcilerin, gerektiğinde harç karıp duvar da örebildiğine günlük yaşamımızda tanık olmuştuk: Biz çocukların top oynadığı arsanın yamacına çöp dökerdi mahalle halkı. Mahallenin devrimci gençleri İsmail Ağa’nın birikethanesinden malzeme “bağışı” alarak duvar örmüş ve kapalı bir çöp dökme alanı oluşturmuşlardı. Az da olsa düzenledikleri pikniklerde “Karlı Kayın Ormanı” ya da “Hiroşimalı Kız Çocuğu” gibi şarkıları öğrenmiş, çeşitli oyunlar da oynamışızdır.
Kısacası, emekten, halktan ve hakkaniyetten yana bir çok olumlu şeyleri, canlarını dürüstçe, inançla ortaya koyan bu insanlar; işte bu birbirleriyle ortaklaşamamış-ortak önderliğini proleter temelde yaratamamış, ama devrimci bir potansiyel yaratmıştır. Kişisel-çevresel ilişkiler yoluyla hasbelkader ayrı örgütlerde yer almış ve hiçbir karşılık beklemeden kahramanca mücadele etmiş pek çok insan çıkarmıştır o potansiyel. Sivil-faşist terörün amacına ulaşmasını engellemiştir ama daha ileri adımlar atmaya gelince tökezlemiş, mücadele birikimini Marksist-Leninist bir bakışla değerlendirememiştir genel olarak... Kitle katliamları (1 Mayıs, Dersim, Sivas, Maraş, Çorum, Gazi vb.) sonrasında bile ciddî bir araştırma-tahlil ve hareket birliği gösterilememiş, 60 / 70 parçaya bölünmüş bir örgütler anarşisine sürüklenilmiştir. Özellikle “önderlik” savındakiler başta olmak üzere, “Bütün bunlardan derece derece hepimiz sorumluyuz” denilerek gereği yapılamamıştır. Yani tutulacak Ana Halka bir türlü yakalanamamıştır.
Sonuçta, 1960 / 1972 döneminde yükselen, 12 Mart askeri-faşist darbesinin bile önünü alamadığı bütün bir devrimci potansiyel har vurulup harman savrulmuştur.
Egemen sınıflar ve emperyalizm, sol içi bölünme ve çatışmayı el altından desteklemiş, ajan faaliyetleriyle kimi örgütlerin yönetimine kadar sızabilmiştir: Çünkü bu örgütlerin çoğu gerek içerik gerekse biçim açısından “‘68”in de gerisindedir.
Memleketine her gidişinde yöresine ait coğrafî, sosyal, ekonomik vb. konuları bir parti disipliniyle araştırıp-gözleyip bir dosyayla dönen Hüseyin Cevahir gibi, somut ya da soyut hangi işe elini atsa ustalaşan Ulaş gibi; teorik düzeyleriyle, araştırmacı akıllarıyla, olağanüstü yetenekleriyle birçok profesöre dudak uçuklatacak Mahir, İbrahim, H. İnan, Kıvılcımlı gibi değerlerin yerleri boş kalmıştır. Üstelik yaptıkları yeterli görülerek yüceltme-putlaştırma yoluyla hatıralarına en büyük saygısızlık yapılmıştır. Devrim, saptanmış bir formülde sayıların yerine konmasına indirgenmeye çalışılmıştır...
Kimi Arnavutluk’u, Çin’i, Sovyetler’i; kimi de birbirleri için canlarını feda eden, ortak eylemlilikle bütünleşmeye çalışan THKO ve THKP/C geleneklerinin şu ya da bu yorumunu öne sürerek kendi “devrimci” tekkelerini kurma yoluna gitmiştir. Öyle ki “68” döneminin her bir örgütünün izinden gittiğini iddia eden 10’ar 12’şer adet örgüt türetilmiştir.
Bütün eksik, hata ve zaaflarına rağmen gerek 1972-82 dönemi gerekse de hapishanelerde geliştirilen direniş süreçleri önemli deneyim ve birikimler yaratmıştır. Ancak, yaşananlar Marksist eleştiri-özeleştiri yoluyla, içten ve içeriden değerlendirilip açıkça paylaşılmadıkça, ortak bir devrimci tarih ve gelecek yaratmaktan uzak kalınacaktır.
Yakın zamanda elimize geçen, belgesel yönü ağır basan bir kitap, o dönemin pek bilinmeyen bazı yönleri hakkında değerli bilgiler içermektedir. “12 Eylül ve Filistin Günlüğü, Adil Okay, Ütopya Yay.”
12 Eylül’den sonra ülkedeki devrimci muhalefet çeşitli direnme yolları aradı, denedi ancak başarılı olamadı. Pek çok devrimci öldürüldü, binlercesi zindanlara tıkıldı, ülke, büyük bir toplama kampına dönüştürüldü. Koşullar ağırlaştıkça, zaten öteden beri sınıfla, emekçi halkla iyi bütünleşemeyen ve devrimci muhalefetini sosyalist bir dönüşüme uğratamayan bu hareketler, “geçici bir geri çekilme” yolu olarak öncelikle Lübnan ve Filistin’e sonrasında Avrupa’ya geçmeye başladılar. Yazarın anlatımıyla:
“12 Eylül 1980 darbesinden sonra yurtdışına çıkan on binlerce mültecinin bir bölümü kaçak olarak, deniz ve kara yoluyla Suriye’ye, oradan Lübnan’a Filistin kamplarına geçtiler. Kamplarda kalmayıp Suriye’ye göre daha güvenli kiralık evlerde yaşayan (haberleşme, ulaştırma vb. işlerle görevli b.n. S.B.) birkaç kişinin dışında, tüm Türkiyeli devrimciler Filistin kamplarında kaldıkları süre boyunca İsrail’e, Falanjistlere, Sait Haddat kuvvetlerine karşı kahramanca savaştılar. Özellikle İsrail’in Lübnan’ı işgalinden (Eylül 1982) sonra Avrupa’ya gidişler çoğaldı. Avrupa’ya ilticaya sıcak bakmayan, eleştiren örgütler, kadrolar, şefler de bir süre sonra Türkiye’de koşulların giderek ağırlaşması nedeniyle Avrupa ülkelerine iltica etmek zorunda kaldılar (bk. Tanıklar-Söyleşiler). Yani 12 Eylül sürecinde yüz binlerce insan yakalanır, binlerce insan öldürülürken, otuz binden fazla insan mültecilikle tanıştı.(...) Eylül 1982’de B.M. gözetiminde açılan son direniş yeri, kuşatılan Beyrut terk edilmişti. Arkada yirmi bin ölü, yüz binden fazla yaralı ve binlerce esir bırakılarak. Filistinli savaşçıların yokluğundan yararlanan Lübnanlı Falanjistlerle İsrail Sabra-Şatilla katliamını yapmış, binlerce çocuk, kadın, ihtiyar sivili kurşuna dizmişlerdi.
Bu süreçte onlarca Türkiyeli devrimci öldürülmüş, birçoğu da İsrail’e esir düşmüştü.” (a.g.y. s.23)
Adil Okay, Türkiye-Suriye-Lübnan-Filistin-Paris süreçlerinden fiziksel sakatlıkla da olsa sağ çıkabilmiş, ama daha önemlisi saf değiştirecek denli savrulmamış, duyarlılığını nasırlaştırmamış olduğu anlaşılan insanlardan biri.
Çeşitli örgütsel yapılardan birçok devrimci genç, “tarafsız kalınamayacak bir durum” ve “enternasyonal dayanışma” düşüncesiyle Filistinlilerle birlikte İsrail’e karşı savaşmışlardı. Orada yaşadıkları tecrübenin kendi ülkelerinin devrimci sürecinde “yararlı” olacağını düşlüyorlardı. Ancak Kürt yurtsever hareketi hariç hiçbir sol hareket o süreci bir “sıçrama tahtası” yapamadı. Burada irdelenmeyen şey, Ortadoğu’da varolmayı ve örgütlü yapılarını geliştirip bütünleştirip ülkeye dönmeyi sol hareketlerin neden yapamadığıdır. İsrail’in Lübnan’ı işgalinden sonraki süreçte Avrupa’ya iltica, tam da bu sol örgütlerin çoğunun önceden “eleştirdiği” gibi büyük oranda örgütsel tasfiye ve ideolojik savrulmayla sonuçlanmıştı. Savrulanların çoğu “uyum çabaları” oranında çirkefe batarken, bir bölümü direnme yolları aramaya devam etti. Sürgünlük ruh hâli birçok insanı psikolojik bunalıma itti; yoksulluk içinde hayata küsen, intihar eden birçok canlar oldu...
“Filistin Kamplarında Savaşan Devrimcileri Örgüt Ayrımı Yapmadan Anmak” başlığı altında yazar, Filistin savaşındaki zor koşullarda postallarını çıkarmadan uyuyan, aldığı üç kuruş asker aylığını da Türkiye’deki cezaevlerinde yatan siyasî tutsaklara gönderen insanlarımıza örgüt ayrımı yapmadan sahiplenmenin önemine dikkat çekiyor. Kitabın sonunda çeşitli kişilerin kitapla-konuyla ilgili görüşlerine, eleştirilerine yer veriyor ve şöyle diyor:
“Okuyucunun dikkatini çekmek istediğim diğer konu: Söyleşi yaptığım, görüştüğüm, bilgilerine başvurduğum arkadaşlar, Filistin kamplarında kalan devrimcilerdir. Onlar “Filistin Günlüğü”nün, bir dönemin canlı tanıkları, ölen-öldürülen adsız kahramanların yoldaşlarıdır. Unutmamalı ki kitapta adı geçmeyen yüzlerce 12 Eylül sürgünü de Filistin kamplarında bizim yaşadıklarımızı yaşadılar.
Elbette eksiklerim olmuştur. Unutmamalı ki profesyonel gazeteci değilim. İçerden, ev halkından biriyim. Geçmiş hataları sorgulayan, eleştiri-özeleştiri yapan ama solun parametrelerini unutmayan, zulüm gören coğrafyalarda mazlum halkların yanında yer alan ve ütopyaları olan bir sıra neferi. Gerek cezaevlerinde gerek Lübnan’da benzer koşulları yaşayan yüz binlerce insan gibi. Tek ayrıcalığım sağ kalmam ve elimde bir döneme ışık tutacak Filistin’de tuttuğum günlük, belgeler, fotoğraflar ve tarihi mektuplar olmasıdır. Bu ayrıcalığı paylaşmayı da -bedeli ne olursa olsun- görev bildim.” (a.g.y. s. 32)
Adil Okay’ın kitabı 1981-82’lerden bize doğru seslenen bir devrimci gencin sesini duyurmakla kalmıyor; o dönemi (1981-86) yaşamış, tanık ya da sanık olmuş birçok insanla da söyleşiler yaparak, anı-roman türündeki eserlerden daha gerçekçi bir sergi oluşturuyor. Görüşlerinin bir kısmına katılmasak da kitaptan etkilendiğimizi belirtiyoruz. 1972-82 dönemine ilişkin daha çok sorular sorma ve bunlara nesnel-bilimsel yanıtlar verme ihtiyacı, geleceği nasıl kuracağımız ihtiyacının bir parçası olarak hâlen yürek yakmaya devam ediyor.
Bu şartlarda ne bu yazının girişinde yaptığım yorumların ne A. Okay’ın ve anı-roman türü kitapların gerçeği bütünsel olarak yansıtmaya yettiği kanısında değilim.
Adil Okay’ın eseri, o sürecin eleştiri-özeleştirisine ilişkin kimi ipuçları içermesine karşın, bir tartışma kitabı değil, bir döneme ilişkin tanıklıklar kitabı olmayı seçiyor. Bireysel bir çabayla bu kadarını yapması da övgüye değer bir çabadır.
Ancak dönemin (1972-82) tarihsel yüzleşmesi ve gerçeklerle hesaplaşması noktalarında geniş kapsamlı, kolektif bilimsel-sanatsal çalışmalar hâlen üretilememiştir. Bunları bilince çıkaramadan mücadeleye atılan 12 Eylül sonrası sol kuşağın 1990’larda yaşadıkları ve onların uğratıldığı kıyımlardan sonra günümüz sol hareketinin perişanlığı ise ortadadır...Bundan sonraki süreç, bu üretimi gerçekleştirmek için adımlar atma sürecidir…
Temmuz 2010
