İçinden geçtiğimiz şu 2008-2009’lu yıllarda, burjuvazinin işlerini yürütmekle görevli olan icra komitesi olan hükümet ve kapitalist devletin çeşitli kurumları, bir “açılım” sözüdür tutturmuş gidiyor. Peki, ama neden? Kapitalist Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğundan beri “tek ırk/millet, tek dil, tek din/mezhep” söylemini destur edinmiş ve bu ısrarını uzun yıllardan beri sürdürmekteydi. Ancak, son yıllarda temel olan bazı alanlarda söylem düzeyinde de olsa bazı “açılımlardan” söz edilmektedir.
Devletin Türk ve Sünni mezhebi dışındaki halkları ve halk kesimlerini, Türklük-Sünnilik ekseninde asimile etme politikası İttihat Terakki’den bu yana sürmekteydi. İttihat Terakki Partisi döneminde uygulanan zorunlu iskân politikası gereği; Kürtler, Aleviler, Lazlar, Çerkesler vb. halklar ve halk kesimleri; iki Sünni-Türk köyü arasına bir Kürt veya Alevi köyü yerleştirerek asimile edilmek istenmiştir. Asimilasyon (farklı olanı kendisine-Türk ve Sünni’ye- benzetme) politikası yalnızca zorunlu iskân politikasıyla yapılmamıştır. Asimile edilemeyenlere de tecrit, tehcir, inkâr, imha politikaları uygulanarak, üzerinde yaşadığımız coğrafya, emekçi halklar hapishanesine çevrilmiştir. Gerçekleştirilen kırım ve kıyım politikalarının ne türden trajediler yarattığı biliniyor.
Tüm yöntemlerin uygulanmasına karşın asimilasyon politikasının tamamıyla başarı sağladığı söylenemez. En azından Kürtler, Aleviler vb. üzerinde gerçekleştirilen asimilasyon politikaları tam başarıyı getirmedi. Halkların ve halk kesimlerinin yarısı asimilasyondan etkilendiyse de geriye kalan diğer yarısı, tam tersine, kendi kültür yapısına daha fazla sarıldı.
Yakın zaman öncesine kadar “dağda karlar üzerinde yürürken kart, kurt sesinin çıkmasından dolayı kendine Kürt diyen Türkler” olarak tarif edilen Kürt halkı, uzun yıllar süren ısrarlı mücadeleler, isyanlar ve ödenen çok ağır bedeller sonucunda artık kendisini kabul ettirmiş oldu. “Kürt diye bir insan topluluğu yoktur” biçiminde mahkeme tutanakları hazırlayan savcıların söylemleri artık birer komedi örneği arz etmektedir.
Kapitalist T. C. Devleti hem asimilasyon politikalarının bundan daha ileriye gitmediği gerçeğinden hareket ederek, hem de dünyanın içinde bulunduğu durum ve dünyanın bu coğrafyasındaki devletlerin konumlarına atfedilen ehemmiyetten dolayı, yeni bir strateji izleme kararı almak zorunda kalmıştır. Bu yeni stratejinin “tek ırk/ulus, tek dil, tek din/mezhep” biçiminde kapitalist T. C. uluslaşmasının, başından beri sürdürülen politikadan farkı şudur: Eski stratejide diğer farklı kesimlerin yok edilerek asimile edilmesi hedeflenirken; yeni stratejide farklı ulus, kültür ve mezheplerin varlığı kabul edilmiş (inkârdan vazgeçilmiş), ancak bunları sistemin istediği biçimlere sokmak için, kendine benzeterek, yeniden asimile etme yöntemi devreye sokulmuştur. Aslında kısaca şu da söylenebilir: “Tek ırk/ulus, tek dil, tek din/mezhep” politikası çatırdamıştır ve rejimin tüm yamama çabaları boşa çıkmıştır. Artık yırtık dikiş tutmamaktadır. “İnkâr ederek asimile et” politikasından, “kabul ederek asimile et” politikasına geçilmiştir.
Kapitalist Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürt/Kürdistan ulusal meselesi, Alevi meselesi vb. meselelerle ilgili “açılım” diye tutturduğu şeylerin altında, yukarıda sözünü ettiğimiz stratejiyi değiştirme ihtiyacı yatmaktadır. Yoksa propaganda edildiği gibi, bu “açılım” dedikleri şeylerin hangi partinin, nasıl gündeme getirdiği o kadar önemli değil. Mesele rejimin izleyeceği siyaset meselesidir.
“Açılım” tartışmaları ya da bu yönde atılan adımlar göz önüne getirildiğinde, rejim tarafından belirlenmiş bir Kürt, rejim tarafından belirlenmiş bir Alevilik formatı uygulamaya konulmuştur. En başından beri toplumsal hareketlere yön verme konumunda olan ve kapitalist devletin izlediği siyasete destek veren kurumlar öncelikli olarak öne çıkartılmaktadır. Öte yandan, kapitalist devletin, egemen burjuva resmî ideolojisinin ve egemen burjuva resmî tarihinin karşısında konumlanan kurumlar da hizaya getirilmek istenmektedir. Egemen burjuva resmî ideolojinin, tarihi yeniden yazmak için yıllardan beri sürdürdüğü propaganda artık yeni biçime büründürülmek istenmektedir. Kızılbaş-Alevi kitlesinin bir bölümü, egemen burjuva resmî ideolojinin çizdiği hatta durmaktadır. Bunların en başında İzzettin Doğan ve onun grubunun oluşturduğu kurumlar gelir. Kapitalist devletin Kızılbaş-Alevi Hareketi’ne biçmek istediği kıyafet (kefen) İzzettin Doğan çizgisidir. Bu çizgi ezelden beri egemen sınıfların oluşturmak istediği çizgidir. Kızılbaş-Alevi Hareketi, yerleşik ve egemen sınıf dini olan Sünni-İslâm çizgisi içinde eritilmek istenmektedir. Gerçekte ise, Kızılbaş-Alevi Hareketi, egemen sınıf ve egemen sınıfların anlayışı olan Sünni-İslâm çizgisine karşı bir içerik taşımaktadır. Hem genel olarak İslâm ve tüm tek tanrılı dinlerden öncesine dayanır, hem de egemen sınıfların savunageldiği Sünni-İslâm anlayışıyla sürekli savaşım içinde olmuş bir çizgidir. İzzettin Doğan’ın temsil ettiği elit kesim, Kızılbaş-Aleviliği devletçi ve Sünni bir çizginin içine hapsetmek için uğraş vermektedir. Kızılbaş-Alevi düşüncesinin orijinalliğine daha yakın duran Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu vb. kurumlar da belli ölçülerde egemen burjuva resmî ideolojiye tavırlı olsalar da tam/bütünlüklü olarak, egemen burjuva resmî ideolojisinden kopamamışlardır. Bunların çoğunluğunun üzerinde çok ciddî, egemen burjuva resmî ideolojisinin/Kemalizm’in etkisi bulunmaktadır.
Egemen burjuva resmî ideolojisi Kemalizm’in Kızılbaş-Alevi Hareketi üzerinde bu kadar kalıcı etkiler bırakmasının tarihsel, toplumsal ve psikolojik nedenleri vardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde korkunç katliamlara maruz kalan Kızılbaş-Alevi Hareketi’nin, ‘cumhuriyet’e ve dolayısıyla Kemalizm’e yaklaşmasının/sarılmasının nedeni bu yaşanmışlığın oluşturduğu bir travmadır. Kızılbaş-Alevi Hareketi, ‘cumhuriyet’ten umduklarını bulamadıkları gibi, inkâr, imha, asimilasyon politikalarına tâbi tutuldukları halde, bu travmayı hâlâ atlatamamışlardır.
Kapitalist devlet bu süreci hızlandırmak istemektedir. En son olarak AKP Hükümeti, cem evlerinin yasal ibadethane statüsüne kavuşturulması, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkartılması ve Diyanet’in kaldırılması değil ama Diyanet’in işleyişinde daha esnek bir yapılanmaya gidilmesi yönünde tartışma başlatmış oldu. Bunlar zaten Kızılbaş-Alevi Hareketi’nin eskiden beri maddeleştirdiği talepleridir. Her ne kadar bazı Kızılbaş-Alevi kuruluşları, devletten herhangi bir yardım almanın etik anlayışlarında yeri olmadığı yönünde fikir belirtmiş olsalar da, bu tartışma maddeleri genel talepler eksenindedir.
Bu yeni “açılımlarla” hedeflenen, sermaye iktidarıyla barışık bir kitle oluşturmaktır. Aslında bir bakımdan yumuşatılmış bir Alevi düşüncesinin, sermaye ve hatta uluslarötesi sermaye için daha uygun olacağı düşünülmektedir. Son yıllarda Mevlana törenlerinin dünya çapında bu kadar yaygın ve önemle üzerinde durulması düşündürücüdür. Radikal Sünni-İslâm çizgisi, emperyalist projelerle çatışmalı bir hal alabilmektedir. El Kaide, Taliban gibi hareketler bunun en çarpıcı örneklerindendir. Mevlana düşüncesinin dünya çapında yaygınlaştırılmasının bir nedeni de Radikal Sünni-İslâm karşısında, ılımlı bir alternatif inanç biçimi geliştirilmek istenmesi olabilir. Çünkü Mevlana çizgisi, Kızılbaş-Alevi öğretisinin egemen sınıflardan yana yorumunu temsil etmektedir. Mevlana çizgisi, içinde egemen sınıf iktidarlarını rahatsız etmeyecek ögeleri taşımaktadır. Barış, hoşgörü, çatışmasızlık gibi tam da egemen sınıfın karşısında bulunan emekçi halk kitlelerine vermek istedikleri özelliklerdir. “Ne olursan ol gene gel” veya “birisi sana bir tokat vuracak olursa öbür yanağını da uzat” biçimlerinde formüle edilen anlayış emekçi halk kitlelerinin beyinlerine zerk edilmek istenen anlayıştır. Aynı paralelde, Kızılbaş-Aleviliği egemen güçlerden yana yorumlayan İzzettin Doğan’ın kalkıp, “Fethullah Gülen’in büyük bir düşünür-filozof olduğu” yönünde açıklamalar yapması düşündürücüdür.
Sanat, felsefe, bilim, din vb. kültürel ögeler egemen sınıf iktidarları tarafından, içinde bulunulan sürece uygun olarak hep yeni biçimlere sokulmak istenmiş; yeniden biçimlendirilmiştir. Nasıl ki feodalizmin içinden gelen burjuvazi, ilk süreçlerinde dine karşı yaygın bir savaş açıp, iktidarı ele geçirdikten sonra ise, dini halkı dizginleyen önemli bir etken olduğu nedeniyle yeniden geri çağırdıysa; kapitalist-emperyalizm döneminde de yeni din biçimleri veya yeni din yorumları yapmak ihtiyacı duymaktadırlar.
Bu süreçte ‘iktidar’ olan AKP hükümeti aracılığıyla kapitalist devlet, Kızılbaş-Alevi kitlesine yeni bir şekil vermek istiyor. ?imdiye kadar inkâr, imha, asimilasyon, zor yöntemlerini kullanarak, Kızılbaş-Alevi kitlesini yok etmek yolunu izliyordu. Ancak bu kitle yok olmadı. Hatta kapitalist devletin kullandığı zor yöntemi Kızılbaş-Alevi kitlesinin kendi öğretisine daha fazla sarılma eğiliminin diri kalmasını koşulladığı da olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve daha öncesinde de Abbasiler ve Emeviler döneminde Sünni-İslâm ideolojisiyle biçimlendirilen egemen sınıf iktidarlarının acımasız kıyımlarını yaşamış olan Kızılbaş-Aleviler, öğretilerini gizli olarak sürdürmek ya da takiyye yapmak durumunda kalmışlardır.
‘Kemalist Cumhuriyet’ döneminde ise Kızılbaş-Alevi kitlesinin büyük çoğunluğu, eski dönemlerde mollalardan gördükleri zulümlerden kaynaklı olarak, Kemalizm’i bir kurtarıcı olarak gördüler. Üstelik Alevi-Bektaşi kitlesinin bir kesimi de Mustafa Kemal’i Hz. Ali’nin don değiştirerek yeniden gelmiş hali olarak gördüler.
Ne var ki 1938 Dersim Kıyımı, Mustafa Kemal döneminde ve kapitalist devletin merkezi kararıyla gerçekleştirilmiştir. Daha sonraki süreçlerde yaşanan Çorum, Maraş, Sivas, Gazi vb. kıyımları da gene aynı burjuva/kemalist devlet tarafından, dolaylı veya dolaysız güçleri vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir.
Açıktan yaşanan bu kıyımlar, Türkiye coğrafyasındaki Kızılbaş-Alevi kitlesini egemen burjuva resmî ideolojisi kemalizm savunusundan vazgeçirmeye yetmemiştir. Ancak diğer yandan Kızılbaş-Aleviler kendi kültürlerini gizlice de olsa günümüze kadar korumayı başarmışlardır. Kendisini en orijinal biçimiyle koruyan Kızılbaş-Alevi kitlesi daha çok dışa kapalı olarak yaşayan bölgelerde olmuştur. Meselâ, Dersim, Tokat’ın bazı bölgeleri, Elbistan, Erzincan vb. bölgeler bunlardan bazılarıdır. Dışa açık ve kapitalist ilişkilerin daha yoğun biçimde yaşandığı bölgelerde ise Kızılbaş-Alevi kitlesi, kendi öğretisinden daha fazla uzaklaşmıştır. Bir kısmı “mahalle baskısı”nın yarattığı atmosferden dolayı Sünni-İslâm anlayışına göre yaşamını düzenlemiş, bir kısmı ise gündelik hayatın akışı içinde Kızılbaş-Alevi öğretisinin etki alanının dışına çıkmıştır.
Gerek dünya koşulları, gerekse de Türkiye coğrafyasının içinde bulunduğu sosyal, sınıfsal ve ulusal atmosfer gereği sermaye devleti Kızılbaş-Alevileri, daha kalıcı bağlarla kendisine bağlamak istiyor. Öte yandan Kızılbaş-Alevi Hareketi’nin içinde bulunduğu sınıfsal mücadeleler, sermaye devletini adımlar atmaya zorlamaktadır. Kızılbaş-Alevi Hareketi’nin her dönemde direniş ve mücadelelerle kendini var ettiği gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.
Kızılbaş-Alevi Hareketi’nin talepleri arasında olan cemevlerinin yasal ibadethane veya kültür evi olarak kabul edilmesi, diyanetin kaldırılması, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması vb. taleplerden bazılarının kabul edileceği yönünde bir eğilim var. Ancak bu adımlarla Kızılbaş-Alevi Hareketi’nin bölünerek zayıflatılması, Sünni-İslâm biçiminde bir Alevilik yorumunun en geniş Alevi kitlesine kabul ettirilmesi gibi bir hedef her zaman olacaktır.
Kızılbaş-Alevi kitlesinde yaşanan farklı anlayış ve yorumlayışların sınıfsal bir temeli de vardır. Meselâ; İzzettin Doğan grubu, daha çok burjuva sınıfının çıkarlarına göre bir konumlanış içindedir. Doğal olarak Kızılbaş-Alevi öğretisine getirdikleri yorum da bu sınıfsallığa uygun bir yorum olmaktadır. Yeni “açılımlarla” kapitalist devlet, Kızılbaş-Alevi Hareketi’ne istediği biçimde bir şekil vermek için çeşitli avantajlara sahip olacaktır. Oysa şu anda hükümette olan AKP, geçmişte yaşanan Kızılbaş-Alevi kıyımlarını gerçekleştiren anlayışların devamı niteliğinde olan bir partidir. Dolayısıyla geçmişte yapılan kıyımların muhasebesi yapılmadan, bu katliamlarından dolayı köklü bir özeleştiri vermeden Alevilikle ilgili yaptığı “açılım” sözleri samimi olmaz.
“Açılım” söylemiyle kastedilen şey, Kızılbaş-Alevi Hareketi’nin kapitalist devletin ve sermaye düzeninin isteğine ve ihtiyaçlarına uygun bir formasyona sokulmasıdır. Kızılbaş-Alevi Hareketi’nin çağın en eski dönemlerinden beri, içinde bulunduğu toplumların çok çok ilerisinde bir düşünce ve hayat biçimi geliştirebilmesinin nedeni, iktidarlara karşı mesafeli durmasıdır. Bugünde eğer Kızılbaş-Alevi Hareketi kapitalist devlet ve diğer iktidar odakları karşısında bağımsız karakterini tehlikeye atacak maceralara girerse, kısmen korumakta olduğu temel öğretisinde çeşitli bozulmalar yaşayabilir. Kapitalist devlet ve burjuvazinin işlerini yürütmekle görevli olan komiteden başka bir şey olmayan hükümet, ne türden “açılımlar” yaparsa yapsın, Kızılbaş-Alevi Hareketi esas varlığını kendi bağımsız sınıfsal örgütlemesiyle garanti altına alması gerekir. Aksi durumda, esas temelinde çatlaklar derinleşir.
Aynı şeyler Kürt Ulusal Hareketi için de geçerlidir. Kürt Ulusal Hareketi ile ilgili, kapitalist devlet kurumlarının “açılım” söylemleri her dönemde söylenegelmiştir. Ancak tüm bu süreçler içinde kapitalist devletin temel politikası olan inkâr, imha, asimilasyon ve tasfiye politikası daima yürürlükte olmaya devam etmiştir. Tarihten bugüne yaşanan onlarca Kürt isyanı sonucunda artık Kürt diye bir gerçekliğin olduğu iktidarlar tarafından kabullenilmek zorunda kalınmıştır. Ancak bu kabulleniş, Kürdün kendi tanımlamasının dışında olan bir kabulleniştir.
Kürt Ulusal Hareketi’ne dönük olarak izlenen politikalar, Ortadoğu gibi çok karmaşık güçlerin satranç oynadığı bir bölgedeki etkenlerden bağımsız değildir. Bu kaotik durum güç odaklarına, çok uzun vadeli ve belirsizliklerle dolu pragmatik bir politika hattı izlemelerini dayatmıştır. Her an değişebilecek dengelere göre, her an değiştirilebilecek politikalar izlenmesi zorunlu olmuştur.
Kürt Ulusal Hareketi, ilk dönemlerinde, daha çok devrimci hareketlerden ve Sovyetler Birliği deneyim ve varlığının yarattığı dalgalardan etkilenmiş bir hareketti. Dünya koşullarının değişmesi ve ulusal kurtuluş hareketlerinin başarı kazanması için gerekli olan dayanaklardan yoksun olması sonucu, Kürt Ulusal Hareketi farklı bir konumlanışa sürüklenmiştir. Neredeyse ölü durumda olan Kürt ulusunu/emekçi halkını ayağa kaldırıp diriltmiş ve bu anlamıyla devrim niteliğinde bir sıçrama yaratmış olan Kürt Ulusal Hareketi, artık farklı bir ideolojik-politik hattın içindedir. Kürt Ulusal Hareketi de Ortadoğu’daki diğer hareketler gibi, durum ve dengelere göre politikalar belirleyen bir niteliğe bürünmüştür. İçeride de egemen burjuva resmî ideolojisi Kemalizmi yeniden keşfetmeye girişerek, ilk dönemlerindeki Kemalizm karşıtlığı konumundan farklı bir noktaya gelmiş bulunuyor. İdeolojik olarak da kapitalizm karşıtı ve emperyalizm karşıtı denilemeyecek bir konumdadır. Kapitalist/sömürgeci devletin varlığıyla uğraşmayan, kendi içinde komünal özellikte bir var oluş tanımından giderek uzaklaşarak, belirsiz ve hayali, anarşizan bir çizgi üzerinde yürümek istiyor. Kürt Ulusal Hareketi’nin ideolojik olarak devrim iddiasından uzaklaşmasının ve bir nevi ideolojik yenilgi yaşamasının birçok nedeni var. Ezen ulus proletaryasının/sınıf partisinin desteğini alamadı, bir sosyalist sistemin enternasyonal desteği yok. Ancak Kürt Ulusal Hareketi’nin bu coğrafyada yarattığı etki, hiç bir şeyin en başa döndürülemeyeceği bir başkalaşıma, dönüşüme yol açmıştır. Bundan sonrası sınıfsal örgütlenmelerin durumuyla bağlantılı olarak şekillenecektir.
Tam gün Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalının açılması kararı da kapitalist devletin kendi istediği nitelikte bir Kürt realitesi yaratma projelerinden biridir. Zaten Kürt Ulusal Hareketi kendi medya ağını kurmuş bulunuyor. Tam gün Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalının açılması, aynı zamanda Kürtlerin kendi medyalarının etkisini kırmak içindir.
Kısaca söylemek gerekirse, kapitalist devlet ve hükümet kurumlarının dillendirdiği “açılımlar”, hiza dışı hareketleri hizaya getirme projeleridir. Kapitalist devlet, içinden geçilmekte olunan bu süreçte dünya kapitalist pazarında bir basamak üste sıçramayı hedeflemektedir. Bunun bir ayağı iç toplumsal yapıdaki hiza dışı yapıları yola getirme çalışmasıdır. Bugüne kadar izlenen sopayla hizaya getirme harekatlarının bir devamı olarak, “açılım” projeleri gündeme getirilmiştir. Aynı süreçte yaşanan “laik-antilaik” suni saflaşması ve diğer operasyonlar, bu temel amaca hizmet etmesi için oluşturulmuş gündemlerdir.
2 Nolu F Tipi Cezaevi Kandıra-Kocaeli
30 Haziran 2009
