Uzun bir dönemdir olumlu bir dünya, bölge ve coğrafya koşullarında yaşamıyoruz. 1990 ve sonrası yıllar reel sosyalizmin yıkıldığı, sosyalizmin prestij kaybettiği, sınıf mücadelesinin gerilediği, ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerinin zayıfladığı, üretimin yapısında önemli değişikliklerin yaşandığı ve emperyalizmin iyice pervasızlaştığı bir süreç oldu.
Reel sosyalizmin yıkılmasından sonra bölgemiz emperyalizmin yeni düzenlemelerine maruz kalarak kan gölüne çevrildi. Bölgemizin devrimci ve ilerici dinamikleri emperyalizmin azgın saldırıları sonucunda önemli gerilemeler yaşadı/yaşamaya devam ediyor.
Yaşadığımız coğrafyada da son 30 yılda ekonomik, sosyal ve siyasal alanda ciddî değişmeler yaşamıştır. 1980’lerle birlikte Türkiye kapitalizmi uluslararası işbölümüne uygun şekilde dışa açılmış, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle sol* ezilmiş, sınıfın politik, sendikal ve diğer örgütlülükleri dağıtılmıştır.
Dünyada, bölgemizde ve coğrafyamızda yaşanan bu toprak kaymasının solu etkilememesi düşünülemezdi; yaşanan nesnellik, solun tüm eğilimlerini etkiledi, etkilemeye devam ediyor. Nesnelliğin bu etkilerinin yanında yaşanan sürecin doğru kavranılmaması ve solun farklı eğilimlerinin yaşanan değişmelere uygun kendilerini yapılandıramamaları sonucu bir “doldur-boşalt” süreci yaşanıyor. Yaşanan ağır darbelerin ardından sınırlı sayıda kadronun çabalarıyla toparlanmaya başlayan bir sol yapı bir süre sonra gelişmenin bir sınırına gelerek duraklamaya başlıyor. Bir süre daha geçince birer ikişer kopmalar ya da örgütsel ayrılıklar gündeme gelmeye başlıyor. Ve o sol yapı tekrar boşalmaya başlıyor. İddia ile yaşananlar arasındaki açı farkı (iddianın büyüklüğü ve müdahale gücünün zayıflığı), örgütsel, politik ve ideolojik sorunlarla bütünleşince devrimci yapılar krize sürüklenmekte ve sonuçta örgütsel ve politik zeminde ciddî bir güç kaybederek var olma yok olma noktasına sürüklenmektedir. Sonuç olarak şunu söylemek yanlış olmayacaktır: Reformist ve devrimci eğilimleriyle coğrafyamız solu belki de tarihinin en derin krizini ve en kötü dönemini yaşıyor.
Yaşanılan kriz kendini kadrolardan beklenen verimin düşmesinde, kitlelere ulaşma, ulaşılan kitleleri politik faaliyete sokma, kadrolaşma, temsiliyet, uzun vadeli hedeflerle taktik hedefleri birleştirmede yaşanan sıkıntılar ile mali alanda kendini göstermektedir.
Solun yaşadığı krizin boyutunu görmek açısından on yıllık ayraçlar iyi birer gösterge olabilirler: Örneğin son 30 yılı temel aldığımızda solun tablosunun 1979’lardan 1989’lara; 1989’lardan 1999’lara ve 1999’lardan 2009’lara nerelerden nereye geldiğini somut olarak görebiliriz. Daha kısa bir dönem olarak reel sosyalizmin yıkılışından bu yana geçen yıllarda solun örgütsel ve politik gücünün nasıl eridiğini, iktidar perspektifini nasıl yitirdiğini, … daha net görebiliriz.
Solda Yaşanılan Tıkanıklık
Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir: Solun yaşadığı tıkanıklık coğrafyamız soluna özgü bir durum olmamakla birlikte, coğrafyamız sol hareketinin bunu daha derin yaşadığının altını çizmemiz gerekiyor. Reel sosyalizmin yıkılışı dünyadaki Marksist solun tüm eğilimlerini olumsuz etkilemiştir ve değim yerindeyse Sol, bu yıkıntılarının altında kalmıştır.
Coğrafyamız solu ise reel sosyalizmin yıkıntılarının ağırlığını yaşamadan yıllar önce 12 Eylül 1980 Askeri Faşizmi tarafından -özellikle- örgütsel ve politik olarak ağır şekilde darbelenmiştir. 1986’lardan itibaren tekrar toparlamaya başlayan Sol, ne yükselen sınıf hareketinin (bahar eylemliliklerinin) ihtiyaçlarına yanıt olabilmiş ne de Kürt hareketinin açtığı kanala yeni bir kanal açabilmiştir. Sol’da tıkanma eğilimlerinin açığa çıkmaya başladığı bir koşulda reel sosyalizmin çökmesi, Sol açısından ikinci ağır bir darbe oldu. Böylece 12 Eylül askeri faşizminin örgütsel ve politik darbeleri, reel sosyalizmin yıkılışının ideolojik darbeleriyle bütünleşti. Sınıf hareketinin Mengen’de kırılması işin tuzu biberi de oldu… 1995 Gazi süreci, ölüm oruçları ve 1996 1 Mayısı geçici bir yükselmeye yol açtıysa da o günden bugüne değin Sol, genel bir gerilemenin içinde oldu. Kürt hareketinin 1990’ların başında yaşadığı tıkanıklığın, PKK lideri Öcalan’ın 1999’larda emperyalist komployla yakalanıp TC’ye teslim edilmesiyle ideolojik ve stratejik kırılma yaşamasının ağırlığı yeni bir tasfiye dalgası yaratmıştır. 19 Aralık cezaevleri saldırısı ve sonrası yaşanan gelişmeler tasfiyecilik dalgasını iyice geliştirmiştir.
* * *
12 Eylül Faşizminin yarattığı tasfiyeciliği bir kenara koyarsak Sol, son 20 yılda iki önemli tasfiyeci süreci yaşadı. Birincisi, reel sosyalizmin çökmesiyle yaşanan tasfiyeci dalga, ikincisi Kürt hareketinin yaşadığı kırılma ile hemen ardından yaşanan cezaevleri saldırısının ortaya çıkardığı tasfiyeci dalga.
Birincisi; Gorbaçov’un iktidara gelmesinden hemen sonra başladı. Gorbaçov’un iktidara gelmesinden sonra SBKP’yi merkez olarak gören solun reformist eğilimi içindeki kimi hareketler Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroykasına bağlı olarak kendi Glasnost ve perestroykalarını yapmaya başladılar. Gorbaçov “Dünyamız ve çağımız değişti”, “Proletarya diktatörlüğü artık geçerli değildir”, “Proletarya artık devrimlere öncülük edemez; artık klasik proletarya tarih oldu. Bilgisayar teknolojisi gelişti, sınıfı değiştirdi”, “Proletaryanın çıkarı artık devrimde değil”, “Devrimler tarihe karıştı”, “Politikanın bir aracı olan savaş tarihe karıştı.”, “Bolşevik tarz örgütlenme artık geçerli değildir, Bolşevik örgütlenme ‘monolitik’ bir yapıdır ve çağa uygun değildir”, “Hepimiz aynı geminin içindeyiz. Ya hep birlikte batacağız ya da hep birlikte hareket ederek gemiyi kurtaracağız” dedikçe solun reformist kesimi dünyadaki bu rüzgârı arkasına alarak “Yeni Açılım”ıyla, “Dünyaya Bakış”ıyla, sonraları “Marksizm ve Gelecek”iyle bu tezleri gündemleştirdi ve TBKP’yi oluşturdu.
Reel sosyalizmin yıkılmasından sonra 12 Eylül öncesinin kitlesel devrimci örgütleri peşi sıra reformist cenaha aktılar ve bir kısmı TBKP’yi oluşturan kesimlerle ÖDP’ye evrilecek sürecin içine girdiler. Bunun dışında kalan kısmı kendilerince farklı süreç yaşayarak kendi tasfiyeci süreçlerini yaşadılar.
1999-2009 arası süreç yeni bir tasfiyecilik sürecidir. Bu tasfiyecilik sürecini besleyen etmenlerin başında emperyalizmin reel sosyalizmin yıkılmasından sonra nispeten zayıf halka konumunda olan ülkelerdeki devrimci hareketleri yok etme ya da sistem içine çekme çalışmasıdır. Coğrafyamız açısından bunun anlamı Kürt hareketinin zapt-ırapt altına alınması ve Coğrafyamız solunun devrimci kanadının tasfiyesi girişimidir. Kürt hareketinin liderinin emperyalistler tarafından yakalanarak Türk egemen güçlerine teslim edilmesi ve sonrasında Kürt hareketin de yaşanan ideolojik ve stratejik kırılma -ki 1993’lerde taktik olarak başlayan süreç Kürt hareketinin liderinin yakalanmasıyla stratejik bir kırılmaya dönüşmüştür- ile 19 Aralıkta ifadesini bulan -ve sonrasında devam eden- süreçte solun devrimci eğiliminin örgütsel tasfiyesini hedefleyen katliam ve diğer girişimlerdir. Bu süreçte solun devrimci eğilimi önemli ölçüde zayıflatılmıştır.
Son tasfiyecilik dalgası sürecinde solun reformist eğilimi önceki on yılın şaşaalı günlerini geride bıraktı. Önceki on yılda ÖDP’de somutlaşan solun reformist eğiliminin birliği, yeni sürecin ihtiyaçlarına yanıt olamadığı oranda hızla parçalanmaya ve güç kaybetmeye başladı. ÖDP’yi oluşturan örgütler yeni dönemde ÖDP’den kopup kendi partilerini, örgütlerini oluşturdular. Ayrılanların bir kısmı tekrardan ayrışma süreci yaşayarak politik etkilerini iyice yitirdiler.
Sanırız, son 10 yıl için şunları söylemek abartı/yanlış olmayacaktır:
- Solun reformist ve gelenekçi-devrimci tüm eğilimleri/kesimleri, son on yılda kan kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor.
- Solun reformist kesiminde zaten var olmayan taktik ve strateji arasındaki ilişki, solun gelenekçi-devrimci kesiminde de kaybolmuştur.
- Gelenekçi-devrimci yapıların ideolojik-teorik söylemleriyle pratikte yaptıkları arasında çok ciddî bir açı farkı bulunmaktadır. Ve her geçen gün bu açı farkı daha da açılmaktadır. Ayrıca gelenekçi-devrimci eğilimindekilerin önemli bir kısmı sisteme karşı konumlanışını büyük oranda yitirmiştir.
- Gelenekçi-devrimci yapıların politikayı yürütüş biçimi, iddialarının tersine açık alan üzerinden ve platformsal tarzda yürütülüyor. Bu gerçeklik pratikte devrimci-gelenekçi eğilimlerle reformist eğilimler arasında çizgiyi silikleştiriyor.
Sonuç olarak solun tüm eğilimlerinin bir tıkanıklık yaşadığı görülmektedir.
Tıkanıklığın arka planı ve çözümler
İdeolojik alan
Reel sosyalizmin yıkılmasıyla birlikte yeni bir döneme girildiği dünya ve coğrafyamız solunun hemen hemen tüm güçlerince kabul edilmektedir. 1970’li yıllardan başlatılan bu sürecin reel sosyalizmin yıkılmasıyla tamamlandığını ve o günden bu yana olan süreci -farklı kavramlarla ifade edilse de- yeni bir süreç, yeni bir dönem olarak tanımlandığı biliniyor. Ancak daha önce bir çalışmamızda belirttiğimiz gibi yeni dönemin kavranılması noktasında da solun bütününü ifade eden ortak bir yaklaşımın, bileşkenin olmadığı da biliniyor. Kimileri emperyalist kapitalist ilişkilerin değiştiğini, bilgisayar teknolojisinin üretim sürecinde yaygın olarak kullanılmasıyla -özellikle Japonya’da kimi sektörlerde robotların etkin kullanımı gibi- birlikte, sınıfa yüklenilen “eski” yaklaşımların (öncü, devrimci sınıf gibi) geçerli olmadığı iddiasıyla sınıfın devrimciliğini ve bununla aynı anlama gelen devrimciliğin bir kenara bırakılması gerektiği anlayışı ortaya çıkmaktadır.
Kimileri yaşanılan sürecin emperyalizm-kapitalizmden farklı olduğunu, bunun yeni bir üretim tarzı olduğunu ifade etmektedir. Bu yaklaşımla küreselleşmenin tarihsel ilericiliğinden, AB’ye katılmanın olumluluğundan vb. bahsedilebilmektedir.
Kimileri de toptancı ve genel bir emperyalizm tahlili yaparak emperyalist-kapitalist ilişkilerde yaşanan değişmeleri (1900’lerin başından günümüze kadarki süreci) yeterli ölçüde dikkate almayan yaklaşımlar sergilemektedir.
Reel sosyalizmin yıkılmasıyla yeni bir sürecin başladığı ve bu sürecin önceki süreçten ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkilerde bazı değişiklikleri içerdiği tartışma götürmez bir gerçektir. Siyasal açıdan bakıldığında emperyalist güçlerle sosyalist güçler arasındaki ilişkilerde, sosyalist güçlerin kendi aralarındaki ilişkilerinde, emperyalistler arasındaki ilişkilerde, emperyalist ülkelerdeki egemenlerle emekçiler arasındaki ilişkilerle, emperyalistlerle bağımlı ülkeler arasındaki ilişkilerde önemli değişmeler yaşandığı görülmektedir. Aynı şekilde üretim süreçlerinde de yaşanan değişmelerin üretim sürecini parçaladığını, bunun sonucunda işçi sınıfı ve emekçilerin daha hızla yoksullaştığı, sınıf ve sendikal hareketin zayıfladığı görülmektedir.
* * *
‘Eğer durum değişmişse ve bizde başka türden sorunları çözmek zorundaysak, böylesi ortamda geriye bakmamak, sorunları dünkü yöntemlerle çözmeye kalkışmamak gerekir. Uğraşmayın çözemezsiniz!’ (LENİN)
1990’lardan itibaren dünyada, bölgemizde ve coğrafyamızda önemli değişmelerin yaşandığı ve dönemin karşımıza yeni sorunları çıkardığı biliniyor. Sol, bu değişimleri kavramak, sorunları bilince çıkartmak, coğrafyamız üzerindeki etkilerini görerek ona göre politika üretmek ve konumlanmak tarzında bir yöntem izleneceğine iki uçta salınan bir süreç izlemiştir. Solun reformist kesimi geçmişi nihilist tarzda inkâr ederken, solun gelenekçi-devrimci kesimleri, -en azından ilk başlarda- sanki dönemsel değişmeler yokmuş gibi, bu değişmeler karşısında kendisinin de buna uygun değişmesi gerekmiyormuş gibi hareket etti. Karşılaştığı tıkanıklıkların kaynağına inmek yerine kişilere havale eden yaklaşımlar içinde oldu. Ancak gerçekler inatçıydı ve gelenekçi-devrimci yapılar bu gerçeğin duvarına toslamaya başlayınca işlerin artık eskisi gibi sürmeyeceğini, bir takım değişmelerin kaçınılmaz olduğu görmeye başladılar. “Yenilenme” söylemi de genellikle bu aşamada kendini gösteriyordu. Gelenekçi-devrimci solun yenilenme söylemi, örgütsel tasfiye ya da örgütsel bölünme dönemlerinde gündeme geldiği için sorunlu bir yenilenme olarak ortaya çıkmıştır. Sorunlu bir yenilenme olarak nitelendiriyoruz; çünkü yenilenmenin ufku hareketin yaşadığı bunalımın/tasfiyenin aşılmasıyla bağlantılıydı. Yani soruna bütünsel değil, tamamıyla karşılaştığı pratik sorunlar üzerinden bakmıştır. Pratik olarak kendini dayatan sorunun çözümüne ilişkin de genelden değil, bulunduğu konum üzerinden çözmeye çalışmıştır. Oysa bulunduğu konum sorunu üreten bir konum olduğu için sorunu çözememekte ve yeni sorunların kaynağına neden olmaktadır. Belki sorunun kimi noktalarına vursa da bütünsel olmaktan uzak kalmaktadır
Sonuç olarak Coğrafyamız Sol hareketinin yaşadığı tıkanıklığın arka plânında sayabileceğimiz ilk neden ideolojik nedendir. Gerçekte bu söylediğimizin karşılığı, solun devrimci tarzda yenilenememesidir. Devrimci yenilenme, geçmişimizden dersler çıkarmak, dönemi kavramak ve bu gelişmelere uygun yeniden konumlanmaktır.
Geçmişimizden dersler çıkarmak, genelde Komünist hareketin 150 yıllık tarihi, Coğrafyamız komünist hareketinin 90 yıla yaklaşan tarihimizin irdelenerek doğru ve yanlışlarıyla hesaplaşmayı; doğrulara sahiplenmeyi, yanlışlıkları da aşılmış tarihimiz olarak görmemiz olarak anlaşılmalıdır. Daha özelde her devrimci grubun geçmişiyle yüzleşmesi anlamına gelmektedir.
Dönemi kavramak; geçmişle bağlantısı kurularak ama özellikle son 35 yılda emperyalistler arasındaki ilişkilerde, emperyalist sömürünün sürdürülüş biçiminde, emperyalistlerle bağımlı sömürge ve yeni sömürgeler arasındaki ilişkilerde, emperyalistlerle emperyalizme karşı olan güçler arasındaki ilişkilerle ve sosyalistler arasındaki ilişkilerdeki değişmeleri saptamayı, bu değişmelerin sınıfları ve devrimci hareketi nasıl etkilediğini açığa çıkartması ve bu değişikler karşısında devrimci güçlerin nasıl konumlanması gerektiğinin açığa çıkarılması olarak anlaşılmalıdır.
Politik nedenler
Tıkanıklığın arka plânında sayabileceğimiz ikinci neden politik nedenlerdir.
Öncelikle şunun altını çizmemiz gerekiyor: Devrim, halkın devrimci girişimiyle egemen devlet cihazının parçalanarak politik iktidarın ele geçirilmesidir. Devrimci mücadele politik iktidarı ele geçirmek için yürütülen mücadeledir. Devrimci mücadelenin literatürdeki karşılığı politik mücadeledir. Yani politik mücadele, sistemi ve egemen iktidarı cepheden hedef alan bir faaliyettir. Sistemi hedef alan faaliyet ise (mücadele biçimlerinden bağımsız olarak) esas olarak özgür alan faaliyetidir. Dolayısıyla politik faaliyet esas olarak sendikalar ya da kitle örgütleri üzerinden verilmez. Bunlar sistem tarafından her an kapatılabilirler ya da işlevsiz hale getirilebilirler. Eğer politik faaliyet esas olarak bunlar üzerinden yürütülürse baskı dönemleri yoğunlaştığında ya politik faaliyeti sürdürmek olanaksız hale gelir ya da politik faaliyet, politikanın başka araçlarla yürütülmesine indirgenir ki, her yaklaşım farklı sıkıntıların kaynağı haline dönüşür.
Politik faaliyet bütünlüğü içinde genel olarak kitle örgütleri özel olarak da yasal kitle örgütleri vardır. Kitle örgütlerindeki faaliyet sadece o kitle örgütü içinde örgütlenmiş ya da örgütlenecek olan kitlenin güncel, özgün taleplerini ve buna karşı mücadelelerini içermez. Aynı zamanda bu sorunların kaynağı olan sistemi hedef noktasına koyar. Dolayısıyla güncel talep ve mücadeleler sistemi hedef alan talep ve mücadelelerle bütünleştirilmek durumundadır (yani kitle örgütleri devrim mücadelesinin bir parçası olmak durumundadırlar). Ama Kitle örgütlerindeki faaliyet esas olarak özgür alan faaliyetleri değildir. Ve politik çalışmalar esas olarak bunlar üzerinden yürütülemez.
Reformist solun devrim gibi bir iddiası yoktur. Devrimci olarak nitelendirmeyişimizin nedeni devlete ve politik iktidara yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Devrimden umudunu kesen reformist sol demokrasiyi kazanmak adına güncel talepleri/hedefleri yüceltir, yüceltmektedir.
Son 10 yıl açısından baktığımızda solun devrimci eğilimi de iktidar hedefini büyük oranda yitirdi; ideolojik teorik söylemlerinde devrimden, siyasal iktidarın devrimci bir tarzda ele geçirilişinden bahsetse de pratikte reformistlerle olan ayırım çizgisi iyice silikleşti. Gerçekte yürüttüğü mücadele, sistemi ve politik iktidarı cepheden hedef alan bir mücadele olmadığı gibi kullandığı mücadele araçları da sorunludur. Bilinmelidir ki, platformlar, kültürel, sanatsal merkezler üzerinden iktidar hedefli bir mücadele verilemez.
Gelenekçi devrimci yapıların iddialarıyla pratikte yaptıkları arasındaki açı farkı bir türlü giderilmeyen tıkanıklığa yol açmakta, kadroları yormakta ve birer ikişer kopmalara ya da örgütsel ayrışmalara neden olmaktadır.
Gelenekçi-devrimci kesim politikayı sistemi ve politik iktidarı cepheden hedef alan bir mücadele olarak almadığı için yürüttüğü mücadele lokal düzeyde kalmaktadır.
Örgütsel nedenler
Tıkanıklığın arka plânında sayabileceğimiz üçüncü neden, örgütsel nedenlerdir.
Örgütsel nedenler denildiğinde ortaya çıkan ilk şey, kolektif liderlik yerine, şefliğin egemen olmasıdır… Buradaki liderlik anlayışında (gerekçeler ne olursa olsun) liderlerin konumu olağanüstü şekilde abartılmıştır. Liderler ulaşılmaz varlıklar olarak, parti/örgüt/hareket tüzüğünün üstünde bir yer almışlardır. Bunda verili nesnel durumun payı olsa da, öznelerin ve liderlerin payının da en az nesnel koşullar kadar belirleyici olduğunu belirtmek gerekir. Liderliğin şeflik kurumuna dönüşmesi sadece niyetlere bağlanamaz. Zaman zaman niyetler, suiistimaller olsa da lider konumundakilerin çoğu kendi yapılarının bir dönemine damgalarını vuran ideolojik, teorik ya da pratik etkinliği en güçlü kadrolardır. Yani zannedilenin tersine liderlerin tamamına yakını ayak oyunlarıyla değil, bir dönem yaptıklarıyla diğer kadrolardan sıyrılıp işin başına gelmişlerdir. Ancak örgütsel yapıların tasfiyeci niteliği kolektif liderliğin ortaya çıkışını engellemekte ve sonuçta liderlerin her birini vazgeçilmez duruma getirmektedir.
Örgütsel nedenler denildiğinde ortaya çıkan ikinci sorun, gelenekçi-devrimci sol eğilimin tasfiyeci bir örgüt anlayışına sahip olması ve bu örgüt anlayışının özellikle orta kadroların tasfiyesine neden olduğu gerçeğidir. Orta düzey kadroların tasfiye olması beynin küçülmesine ve bünyenin beyine göre gelişmesine neden olmaktadır. Bu sorun ileri sempatizanların kadrolaşmalarıyla giderilmeye çalışılmakta. Ki, bu yaklaşım beraberinde yeni sorunları üretmektedir. Böylece bir kısır döngü yaşanmaktadır.
Reformist ve gelenekçi devrimci solun son yirmi, yirmi beş yılında yaşanan ayrışmalara baktığımızda hemen hemen gerekçelerin aynı olduğunu görebilmekteyiz. Ayrışmalar ideolojik nedenlerden çok, örgütsel, politik nedenlere dayanmaktadır. Kendimizi biraz zorlayıp şunu söyleyebiliriz: Örgüt isimlerini çıkarıp gerekçelerini yan yana koyduğumuzda hangi ayrışmanın hangi örgütten olduğunu tespit etmek zorlanabileceğimiz düzeydedir. Konumuz açısından ayrışmalardan çıkarabileceğimiz en önemli sonuç, orta düzey kadroların yitirilmesidir.
Örgütsel nedenler denildiğinde ortaya çıkan üçüncü sorun örgütlenme içinde katılımın sağlanmamasıdır. Leninist örgütlenme anlayışında yapının alacağı kararlara kadroların/organların katılımı sağlanır. Eylem birliği çağrıları yapılmadan önce kadroların, tartışmaların ve çeşitli önermelerin en geniş ve en özgür biçimde tartışılıp kararlaştırılması olanağı tanınır. Lenin, "Her Sosyal Demokratın görevi parti içinde teorik ve pratik sorunlar üzerinde ideolojik mücadelenin mümkün olduğunca açık, geniş ve özgür biçimde yürütülmesine ve fakat yine de bu mücadelenin hiçbir şekilde Sosyal Demokratların proletarya devrimci eylem birliğini engellemesine, ona zarar vermemesine çabalamalıdır".1 "Parti basınında ve parti toplantılarında kişisel görüşlerini açıklamak ve farklı düşüncelerini savunmak için herkese tam özgürlük sağlanmalıdır."1 (abç)
Gelenekçi-devrimci sol yapılarda ‘teorik ve pratik sorunlar üzerinde ideolojik mücadelenin mümkün olduğunca açık, geniş ve özgür biçimde yürütülmesi’ mümkün olmadığı gibi parti basınında kişisel düşüncelerin açıklanması ve farklı düşüncelerin savunulmasının da imkânı bulunmamaktadır. Bunlar yapıldığında çoğu zaman karşılaşılan manzara hizip suçlamaları ya da örgütü ve merkezi küçük düşürmekten kaynaklı soruşturmalar olmaktadır.
Bu yaklaşımdan iki sonuç çıkar. Birincisi, Gelenekçi devrimci sol yapılar sık sık kadrolarının teorik üretim yapmamalarından şikâyet eder ama bu yönde üretim yapanları da (birebir merkezin düşüncelerini tekrarlamıyorsa) engeller. Dolayısıyla burada bir kısır döngü yaşanır. İkincisi, örgütün alacağı yanlış kararlara karşı ideolojik mücadele vermesi engellenir. Dolayısıyla ‘güvenlik’ ya da başka gerekçeler arkasına sığınılarak örgüt içindeki olumsuzluklar ve alınan yanlış kararların tartışılıp bilince çıkartılması engellenir.
Örgütsel nedenler denildiğinde ortaya çıkan en önemli sorunlardan biri de örgüt merkezinin hesap vermemesidir. Leninist örgüt anlayışında yapıların örgüt merkezi iki kongre arası süreçlerde yetkilidir. Bu süreçler o yapıların tüzüklerinde belirlenen zamanla sınırlıdır. Ancak gelenekçi-devrimci sol yapılarda kongreler, konferanslar pek yapılmadığı için merkezler çoğu zaman sonu belli olmayan süreçler için de yetkili olmaya devam ederler.
Sonuç
Solun tablosunu kısaca da olsa değerlendirmemizin nedeni sürecin ihtiyaçlarına yanıt verebilecek siyasal bir özneye olan ihtiyaçtır. Yaşadığımız siyasal coğrafya belki de dünyada en çok "devrimci", "komünist" sıfatını taşıyan/iddiasında bulunan örgüte, çevreye, harekete, partiye sahip coğrafyaların başında olmasına karşın devrimci özne sorununu çözememiştir. Sonuç açısından bakıldığında bugün akılda tutmakta zorlanabileceğimiz kadar parti, örgüt, hareket, çevre oluştu. Bu noktada kimsenin samimiyeti sorgulanabilecek durumda değil. Her kesim -ve içlerindeki kadrolar- inandığı çerçevede bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ancak bunların hiçbiri sürece müdahil durumda değil. Ve öyle anlaşılıyor ki, Devrimci hareketin iddiası sadece kendisine ait bir iddia olduğu sürece benzeri sorunları yaşamaya devam edecek. Bu makalemiz solun reformist ve devrimci gelenekçi eğiliminin yaşadığı tıkanıklığı ve bunun arka plânını kısaca da olsa irdeleyerek sürece katkı sağlamayı hedeflemiştir.
3 Mart 2009
Dipnot Açıklamaları:
* Burada kastettiğimiz sol farklı eğilim ve renkleriyle kendini “marksist” olarak gören soldur.
1 V. İ. Lenin, Örgütlenme Üzerine, s. 88, İnter Yn.
2 V. İ. Lenin, Örgütlenme Üzerine, s. 104, İnter Yn.
