Bugün,Türkiye komünist hareketinin temel sorununun kendine “komünist“ diyenlerin bir parti çatısı altında bir araya gelmelerini sağlamaktan önce, esas olarak yapılması ve süreç içinde çözülmesi gereken çok önemli iki esas sorun vardır.
Birincisi, özellikle Lenin’in formüle ettiği iddia ve tüm komünist partilere empoze edilen bürokratik örgüt biçimine karşı kesin tavır alıp, Marksist örgütlenmeyi gerçek anlamda işçi sınıfının mücadelesi içinde inşa edilmesi.
İkincisi, işçi sınıfı hareketi ile komünist hareketinin asgari düzeyde bile olsa kaynaşmasını sağlamayı amaçlayan mücadelenin sonucun da, “komünistlerinin birliğinin” kurulmasıdır.
Sovyetler’de ve eski Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalizmin tasfiye edilmesinde, yeniden kapitalizme geriye dönüşün sağlanmasında bürokratizmin baş rol oynadığı inkâr edilemez. Türkiye’de bürokratik sözde komünist parti örgütlenmesi, Türkiyeli “komünistlerin” işçi sınıfı hareketi ile birleşmesinin önündeki baş ve en temel engeli teşkil eder.
Bürokratik örgütlülük, aynı zamanda komünist partilerin reformizme ve revizyonizme kaymasında ve burjuva partileri haline dönüşmesinde de baş rol oynamıştır.
Bunun için ilk başta komünist partilerinin bürokratik örgüt anlayışlarının yanlışlıklarını hiç bir şeyden çekinmeden, tartışmaların odak noktasına yerleştirilmelidir. Bürokratik örgütlenme biçimini ele almaktan, onun gerçek niteliğini açığa çıkarmaktan kaçınılmamalıdır. “Bunlar Leninizm’in ilkelerdir, eleştirilip değiştirilemez” görüşleri ile tabu haline getirilen bürokratik örgüt anlayışı etkisiz hale getirilmeden, Marksizm-Leninizm işçi sınıfı hareketine egemen kılınamaz.
Dönem, dönem ve koşulların zorunluluğu gereği bazı ülkelerde bürokratik “komünist partilerin” keskin Marksist söylemlerle, ( bir dönemle sınırlı olan) doğru siyasi ve stratejik bir hat izlemesine, militan işçi sınıfı mücadelesine önderlik etmesine adlanılmamalı. Mücadele zafere eriştikten sonra bürokratik yönetim ve örgütlülük, mücadelenin tüm kazanımlarını tasfiye ederek, kapitalizme geriye dönüşün baş aktörü olarak sahneye çıkar. Çünkü eninde sonunda bürokratik örgüt yapısı gereği aslına geri dönecektir ve o, sınıflı toplumun ürünüdür.
Bürokratik yönetimi ve örgüt biçimi, sınıflı toplumlardaki azınlık sömürücü sınıfa tekabül eder ve bu sınıfların egemenliğinin bir aracıdır.
Dolayısıyla, sosyalist partilerde bürokratik yönetimler tasfiye edilmedikçe, reformizmin, revizyonizmin işçi sınıfı hareketine egemen olmasının önlenmesi çok zordur.
Bürokratik “komünist partilerin” sömürücü azınlık sınıfa tekabül ettiğinin en temel göstergesi, gerek parti içinde, gerekse “sosyalist ülkeler”de azınlık diktatörlüğünü kurması ve bunu topluma da çoğunluğu oluşturan işçi sınıfının “diktatörlüğü” olarak lanse etmesidir. Oysa bürokratik “komünist partilerin”in tabanında yer alan üyelerin ve “sosyalist toplumlar”da işçi ve emekçilerin, iktidarı yönetmekte, en küçük bir fonksiyon oynamaz. İktidar için kararları “komünist partilerin” siyasi büroları ve sekreteryaları alır. Partinin ve “sosyalist toplumun” tek bir görevi vardır; alınan kararlara uymaktır .
Konumuzun içeriği sosyalist toplumda bürokratizmin incelenmesini kapsamadığı için, görüşlerimi komünist partilerdeki bürokratik yönetimlerin işleyişinin deşifre edilmesiyle sınırlıyorum.
Lenin , “sosyaldemokrat partilerinin” örgütlenme ve işleyiş şeması konularındaki görüşlerini ortaya attığında , Narodnik’lerin örgüt görüşlerinden etkilendiğini inkâr etmiyordu. Ve yine Rosa Lüxemburg ile “sosyaldemokrat parti” örgütlenmesi konusundaki tartışmalarında Rosa Lüxemburg’un kaygılarının haklı olduğunu ve bu örgüt anlayışının bürokratizm’e kayabileceğini kabul ediyordu .
Lenin, Çarlık Rusya’sı için öne sürdüğü örgüt biçiminin bir ilke sorunu olmadığının, sadece Rusya koşuları için geçerli olduğunun özellikle vurguladığı bilinmektedir. Oysa bu örgüt anlayışı Lenin sonrası formüle edilerek “komünist partilerinin örgüt ilkeleri” haline getirilerek, Komintern’e bağlı partilere empoze edildi ve bu partilerini bürokratik parti haline gelmelerine neden olundu. Lenin, öne sürdüğü örgüt görüşleri ile, işçi sınıfının en bilinçli, en fedakâr, en cesur kesimlerinin Parti’de örgütleneceklerini belirtiyordu. Gerçekten, Lenin dönemi de , (kısa bir süre de olsa ) ondan sonra da , komünist partilerinin üyelerinin Lenin’in tarif ettiği nitelikteki kişilerin oluşturduklarına tarihsel olarak tanık olundu. Ama bürokratik parti örgütlülüğü süreç içersinde komünist partilerinin bu özelliklerin ortadan kaldırarak, işçi sınıfının, en fedakâr kesiminin değil, en imtiyazlı tabaksının üye olduğu örgütler haline dönüştürdü ve dönüştürülmesi kaçınılmazdı.
Türkiye’de ise halihazırda varlığını sürdüren sözde komünist parti örgütlenmeleri, tam anlamıyla, bürokratik örgütlülüğün karikatürü biçimindedir. “Komünist örgütün” çevresinde toplanan sempatizanları yönetenler “komünist parti üyeliğini hak ediyor.” Böylece tüm “parti üyeleri yöneticilerden” oluşuyor. Kimin partiye alınacağına, partili olacağına da bu “yönetici” kesim karar veriyor. Ve o örgütün tüm siyasi taktiklerini ve stratejisini, ideolojik hattını, yöneticiler örgütünün imtiyazlı en azlığı belirliyor ve örgüt kanalıyla da sempatizanlara kararlarını pratiğe geçirilmesinin talimatı verilir. “Alınan kararların pratikteki başarısını veya başarısızlığını belirleyen kadrolardır (siz onu sempatizanlar anlayın)” laflarıyla kararı alanlar yanlışlardan yakasını sıyırır.1
Bürokratik örgütlülüğün varlığını demokratik merkeziyetçiliğin demokratikliğini ortadan kaldıran veya göstermelik hale dönüştüren sözde örgüt ilkeleri belirler.2
Oysa Marksizm, esas olarak sosyalist örgütte merkeziyetçiliği değil demokrasinin egemen olmasını savunmuştur; çünkü gerek toplumda ve gerekse bir işçi sınıfı partisinde veya kitle örgütlerinde Marksizm’in ideolojik, siyasi egemenliği ancak demokrasinin varlığı koşullarında sağlanabilinir. Marksizm, toplumun tarihsel olarak ilerleyişi karşısında en doğru görüşü savunan bir bilimdir. Bunun için Marksizm, diğer düşünceleri eninde sonunda yenecek bir niteliğe sahiptir. Objektif gerçekliğe tekabül eden Marksist düşüncenin galebe çalması ancak demokrasinin varlığına bağlıdır. Demokrasinin varlığı koşullarında işçi sınıfı, kendi sınıf ideolojisi Marksizm’e kavuşabilir.
Bunun için Rosa Lüxemburg haklı olarak demokrasinin olmadığı yerde sosyalizm olamaz, sosyalizmin olmadığı yerde demokrasi olamaz diyordu. Ve yine Rosa Lüxemburg, özgürlük diğer düşüncelere özgürlük demektir tanımıyla demokrasinin işçi sınıfı hareketinin temel unsuru olduğunu vurguluyordu.
Sosyalist partilerde her düşüncenin özgürce savunulduğu ortamlar sağlanmadıkça, o partinin işçi sınıfı hareketine ideolojik, siyasi ve örgütsel önderliği kesinlikle sağlanamaz. Sınıflı toplumların sona erişine kadar sosyalist partilerde (isterse iktidarda olsun) kesinlikle özgür düşüncelerin gereği olarak grupların ortaya çıkması ve aralarında ideolojik mücadelenin sürmesi kaçınılmazdır. Sosyalist partilerde gruplar (yani hizipler) olmaz görüşü gerçek değil.3 “Eşyanın tabiatına” aykırı olan bu durum (yani “sosyalist partiler” de gruplar, hizipler olamaz denilmesi) ya pratikte geçerliğini yitirir veya, “parti disiplini” “sosyalist partiyi” erime sürecine sokar. Durmadan “hizipleri “ tasfiye etme adına bir avuç “sadık adamı”yla baş başa kalınır.4
Sosyalist partilerde görüş farklılıkları ve gruplarının varlığı o partiye dinamizm getirir. Düşüncelerin özgürce tartışılması , Marksist bilinç’in parti tabanına ve işçi kitlelerine egemen olmasını sağlar ve böylece sosyalizm mücadelesine gönüllü ve bilinçli olarak katılan partiler, kapitalizme ve burjuvaziye karşı daha militanca bir hareketin doğmasında belirleyici rol oynar.
Sosyalist partilerde özgür tartışma ortamının var olması, parti içi demokrasi babında ne yeterlidir, ne de bürokrasinin partiye egemen olması önlenebilinir. İlk önce sosyalist partiyi sempatizanları yöneten örgüt olmaktan kesinlikle çıkarmak gerekir. Direkt işçi sınıfının içinde yer almayan, işçi ve yoksul emekçiler ile bağları olmayan, sosyal-pratikte işçi sınıfına ideolojik, siyasi ve örgütsel önderlik edebilecek vasıf’a erişmeyen, sosyalist partide “demokrasi “ sadece lüks olarak kalır.5 Parti içi demokrasinin lüks olmaktan çıkarmanın esas yolu, merkez organının yetkilerini kısıtlamaktan geçer. Sosyalist partinin esas örgütleri ve karar organları işçi ve yoksul emekçi kitleleri içinde faaliyet gösteren tabanı ve onun içinde yer aldığı parti organları olmalı. Sosyalist parti organları seçimlerle iş başına gelmeli, gerektiğinde yine parti taban örgütleri tarafında görevinden alınmalı.
İşçi sınıfının mücadelesi işinde sosyalist partinin inşa edilmesi
Yukarıda izah etmeğe çalıştığım, bürokratizmden arınmayı amaçlayan sosyalist parti ancak işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesi içinde inşa edilebilinir. 100 seneye yakın tarihsel geçmişi olduğu iddia edilen “TKP” hiçbir dönemde işçi sınıfıyla kaynaşmayı başaramadı ve işçi sınıfının gerçekten komünist partisi olma niteliğine kavuşmadı. TİP ve 1970 sonrası “TKP”, işçi sınıfının partisi olduklarını, bürokrat sendikacılara parti yönetimlerinde yer vererek sözde kanıtlamaya çalışmıştı. 1971 sonrası açıktan “TKP”ye cephe alan, onu küçükburjuva reformist-revizyonist aydın hareketi diye nitelendiren sosyalistler, “TKP”nin yolunda yürümekten kendilerin alıkoyamadılar ve ondan daha berbat bir bürokratik parti örgütlülüğünü inşa ederek, işçi sınıfı hareketinin dışında kalmaya devam ettiler. İşçi sınıfının partisi olduğunu kanıtlamak için sözde parti üyelerinin çoğunluğu işçi kökenli olduğunu ispatlamaya kalkışmışlardı. Üyeleri “işçi kökenli” ama hiç birisi fabrika işçisi değil ve fabrika içinde, partilerin etrafında oluşan işçi grubu ve hücresi yok.
Türkiye gibi kapitalizmin egemen olduğu ve 10 milyonunun üzerinde işçinin bulunduğu bir ülkede işçi sınıfının içinde komünist partisinin inşa edilememesinin nedenini, izlenen ideolojik, siyasi ve örgütsel çizgide aramak gerekir.
Aradan 100 sene geçmesine rağmen işçi sınıfının içinde komünist partisinin inşa edilme sorununun çözümü sıcaklığının koruyor. İşçi sınıfıyla organik bir bağı olmayan, işçiler ile ilişkisi bulunmayan “komünistlerin” bir araya gelmesiyle gerçekten Marksist-Leninist işçi sınıfı partisi kurulmuş olmaz.
Bugün işçi sınıfının dışında komünist partiyi kurmadan önce, işçi sınıfı mücadelesi içinde komünist partinin inşa edilmesi esas alınmalı. Bunun için ilk önce işçileri, en acil talepleri için devlete ve burjuvaziye karşı mücadeleye sokacak, Komünist Partisi’nin çekirdeklerini oluşturacak işçi örgütleri oluşturulmalı. İşçi birlikleri şeklindeki bu örgütlerde kendini Marksist addeden tüm gruplar yer almalı ve işçi sınıfına sosyalist bilinci taşımak için demokrasi platformunda faaliyet yürütülmeli. Kurulacak işçi birliklerinin ideolojik ve siyasi mücadelesini yönlendirecek haftalık merkezi bir yayın organ çıkarılmalı.
Bugün işçi sınıfının en acil görevi, kapitalizmin derinleşen ekonomik krizine karşı mücadelenin yanı sıra, 12 Eylül faşizminin gasp ettiği işçilerin grev, özgür sendika kurma ve toplu sözleşme yapabilme haklarını geri almaktır. Türkiye, 12 Eylül faşizmi sayesinde dünyanın en ucuz iş-gücünün varolduğu ülkelerin ilk sırasında yer alıyor. 10 milyon işçiden sadece 500 bin imtiyazlı işçi sendika, grev ve toplu sözleşme yapabilme hakkına sahiptir. Diğer çalışan çoğunluğun, günlük çalışmaları 8 saat’in çok üzerinde olmasına rağmen, ne grev hakkı, ne de sendika ve toplu sözleşme yapma hakkı vardır. İşçilerin faşizm tarafından gasp edilen haklarının geri alınması mücadelesi aynı zamanda komünist partisinin işçi sınıfı içinde inşa edilmesinin temelini oluşturacak.
Dipnot Açıklamaları:
1 Kararı alanlar “hiç bir zaman yanılgıya düşmez, yanlış yapmazlar!”, yanlış yapılmışsa, alınan “doğu kararları pratiğe geçirmede, beceriksiz ve yeteneksiz kadrolardır ve onlara talimatları aktaranlar, yani kadroları direkt yönetenlerdir. Karar alanın hiç suçu olamaz” çünkü o şaşmazdır!, aldığı kararların yanlışlığını sosyal-pratik ortaya çıkmasına rağmen, o doğru karar almıştır! Ama yanlış yapan “yeteneksiz kadrolardır!”
2 1970 öncesi Mehmet Ali Aybar sözde bürokratik örgüt biçimine savaş açanlardandı. Oysa TİP başkanı olduğu dönemde kendine ters düşen MDD düşüncelerini savunanları partisinden atmayı kendisi için vazgeçilmez görev addetmişti. Parti içi tartışmalarının önünü keserek, tam anlamıyla parti içi despotizmi egemen kılmıştı. Ona göre bir partide bürokratlığı belirleyen, parti yöneticileri idi. Bunun içinde parti yöneticilerinin devamlı seçilmelerine karşı çıkacak metodu gündeme getiriyordu ve böylece parti başkanın süreli seçimiyle sözde bürokratlaşmanın önünü kesecekti!..
3 Bürokratik “sosyalist partilerin” merkez organlarında her zaman işçi sınıfı kitlelerinden, örgüt tabanından gizlenen görüş farklılıkları ve de gruplaşmalar vardır. Ama oportünist uzlaşmalar ile sözümona çözüm yolları aranır, çünkü azınlıkta kalan örgütten tasfiye edilme tehdidi ile karşı karşıyadır. ?ayet bu tehdide rağmen, görüşünde ısrar eder ve örgüt içi tartışmak istese hemen partiden tasfiye edilir ve o partiye egemen olan, hemen “sol veya sağ sapmaya karşı savaş açıp”, örgütü kazanmaya çalışır. Tartışmalardan habersiz olan parti tabanı merkezi elinde tutanların ileri sürdükleri görüşleri kabul eder ve özelikle “karşı olan ne diyor” sorusunu ne yöneltebilir, ne de cevabını arar.
Serbest tartışma ortamlarının olmadığı, örgüt tabanının dışlanarak, her şeyden habersiz bırakıldığı bürokratik “sosyalist partiler” de merkezi ele geçiren örgüt egemenliğini sağlayabildiği için, klikler arası mücadelenin esası da darbeci yollar ile örgüt merkezi organlarını ele geçirme yöneliktir. Böylece merkeze egemen olan, örgüte egemen olur ve örgütü kendi istediği şekilde yönetir ve özellikle reformist ve revizyonist görüşlerini örgüte egemen kılar.
Görüş farklılıklarından dolayı, örgütten tasfiye edilme tehdidi ile baş başa olanların bazıları, bu durum karşısında yeni bir örgüt kurmak için hemen faaliyete girişir, böylece örgüt parçalanmalarının, sözde yeni örgütlerinin ortaya çıkmasının önü kesilemez.
4 Türkiye’de, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bürokratik parti örgütlenmesinin reddi adı altında biraraya gelen çeşitli “sol gruplar”ın ÖDP isimli bir parti kurdukları bilinmektedir. Ama bu partide bir araya gelenler, demokrasiye öncelik veren ve bürokratik örgüt anlayışının dışlayan düşüncelere ne sahipti, ne de bürokratik örgüt alışkanlıklarını terk etmeye hazırlardı. Her grup örgüt merkezini ele geçirerek, partiye egemen olma amacından zerre kadar vazgeçmemişti. Nitekim ÖDP’nin çoğunluğu “dev-yolculardan” oluştuğunu görenler ve parti merkezini ele geçirme “ümidini” kaybedenler hemen ÖDP’den ayrılma yolunun seçtiler. Bu şekilde hareket etmelerini belirleyen bir diğer etken, 12 Eylül faşizminin somut olarak ortaya çıkardığı Türkiye “sosyalist hareketinin” işçi sınıf ve yoksul köylülük ile direkt hiç bir bağının olmaması idi. İşçi ve emekçi kitlelerinden kopuk küçükburjuva tabakalarının oluşturduğu bu gruplardan, kurtuluşlarını sosyalizmde arayan sınıfların bürokratizme karşı demokrasiyi vazgeçilmez addeden sınıf tavır’ı beklenemezdi.
Ama her şeye ve liberal, reformist ve postmodern çizgilerine rağmen, ÖDP bugün “Türkiye sosyalist hareketi içinde” bürokratizme karşı demokrasi adına, görece de olsa yeni bir örgüt anlayışının gündeme getirdi ve sosyal-pratiğe soktu. ÖDP var olduğu kadar parti içi demokrasi sayesinde kendini yenileyebilen (olumlu veya geçici olarak olumsuz şekilde de olsa) bir yapıya sahiptir. Tüm örgüt tabanının katıldığı tartışmalar ile örgütte var olan gruplar egemen olabiliyor veya egemenliklerini kayıp ettiklerinde örgütten ayrılıp gitmiyor. En önemlisi örgüte egemen olan grup, bir diğer grubun düşünce özgürlüğünü elinden almıyor , grupların varlıkları ve düşünce farklılıkları ne ortadan kaldırıyor, ne de karşı olduğu gruba baskı uyguluyor. Bu durum, yüz seneye yakın geçmiş olduğu öne sürülen
“Türkiye sosyalist hareketinin” ilk parti içi demokrasi deneyidir. ÖDP, değişim ve dönüşüm potansiyelini bağrında taşıdığı için reformizm’e ve revizyonizm’e karşı mücadele edebilme imkânını da yakalamış durumdadır. Ama ÖDP gibi yasal olarak kuruduğu halde bürokratik örgüt yapısını pekiştirmekten öteye gitmeyen “sosyalist” parti, şeriatı dahi savunacak reformist politik ve ideolojik çizgiye sahip olmasına karşı, ne doğru görüşleri örgüte egemen kılacak bir muhalefet çıkabiliyor ve ne de parti içi özgür tartışma ortamı doğuyor. Bürokratizm bu gibi partileri her geçen gün işçi ve yoksul emekçilerde daha da kopararak erime sürecine sokar. Demokrasi platformunda değişim ve dönüşüm potansiyeline sahip olmayan “sosyalist parti” eriyip, yok olmaya mahkûmdur. Aynen Avrupa’daki benzeri Fransız, İtalyan, İspanya “komünist partileri” gibi.
5 İşçi sınıfıyla bağları olan sosyalist partinin tüm organları üyelerin özgür iradesi ve seçim yoluyla oluşturulmalı ve sosyalist partinin programını ve tüzüğünü kabul eden her işçi ve emekçi, sosyalist aydın partiye üye olabilmeli, kimin üye olacağına kesinlikle, işçi kitleleri ve emekçi yığınlar içinde faaliyet gösteren, işçi ve emekçiler ile bağları olan sosyalist partinin taban örgütleri karar vermeli, parti yönetici organlarından bu yetki kesinlikle alınmalı. Olağanüstü koşullarda ve partinin kongrelerinde veya konferanslarında yetki alınmak şartı dışında, merkez komitesi dahil olmak üzere, hiç bir parti yönetici organına partiye üye alma, partinin taban organlarını oluşturma ve yöneticiler tayin etme yetkisi tanınmamalı. ?ayet, sosyalist partiye üye alma, yönetici organlar atama yetkileri merkezi organlar da olursa, kesinlikle o, sosyalist partiye bürokrasinin egemen olması, parti içi demokrasinin ve özgür tartışma ortamının göstermelik hale getirilmesi önlenemez. Merkez organlarında bu yetkiler olduğu müddetçe, inisiyatifsiz, hantal, merkezinin iki dudağı arasından çıkacak laflara göre hareket etmeyi alışkanlık haline getiren, merkezin her dediğinin yanlış veya doğru olduğunun sorgulamayan üyelerden oluşan sözde sosyalist partinin ortaya çıkması önlenemez.
İşçi sınıfıyla bağ kurma adına egemen sınıfın ve sistemin belirlediği işçinin koşullar gereği edindiği geri bilince (egemen sınıfların sosyal varlıklarına tekabül eden bilince) “İşçinin bilinç” adı verilmesini önlemek amacıyla partinin programında Marksizm’in, Leninizm’in temel ilkelerinden en küçük taviz verilmemeli ve Parti hiç bir zaman sosyalizmi kurma, kapitalizmi tasfiye etme, burjuva devletini devrimci yoldan aşıp, burjuva “demokrasisi”nden milyon kere daha demokratik olan proletarya diktatörlüğünü kurma amacını gizlememeli ve programının esas unsuru haline getirmekten çekinmemeli.
