Parlamento seçimleri yapıldıktan sonra, sosyalistler ve Kürt demokratları tarafından daha önce de dile getirilen birleşik parti girişimleri alevlendi. Seçim partisi, Çatı partisi adları ile anılan ve kurulması yıllara serilen ve söndürülen parti kuruluş çalışmaları; “milletvekili” seçimleri sonrası, yeni bir aşamaya ulaştı. Yeni dönemde, parti kuruluş çalışmalarına sosyalist gruplar daha sıkı sarıldılar. “Kongre hareketi girişimi” adıyla yeniden başlatılan birlikte örgütlenme faaliyetinin adı, ilk genel toplantı sonunda, “Halkların Demokratik Kongresi” olarak yenilendi.
Kongre hareketi girişimi genel toplantısı başlamadan önce “eksik” bırakılan bir eylem tamamlandı; Emek, demokrasi, özgürlük bloğu milletvekilleri düzene bağlılık yemini ederek parlamento çalışmalarına başladılar. Ne oldu da, şatafatlı boykot tavrından vazgeçildi. Boykot gerekçesi olarak sıralanan bir dizi istek karşılandı mı? Hayır. O halde CHP’nin yemin etmeme tavrını sonlandırmasını “tu kaka” diye nitelendirenlerin BDP’nin gerekçesi oluşmadan “boykot” tavrından vazgeçmesini sessizce geçiştirmesinin anlamı nedir? Küçükburjuva siyasanın “parlak” söylevler örtüsü altında yapıp yapacağı ancak bu olabilir.
Bloğu oluşturan parti ve bireylerin küçükburjuva vasfının, boykot tavrının sürdürülmesine izin vermeyeceği açıktı. Fevri çıkış, sönüş ve yön buluş durumu, doğrudan, bloğu oluşturan unsurların küçükburjuva yapısıyla ilintilidir. Bireylerin seçim sürecine katılımının milletvekili olmak üzerine kurulduğu yerde, parlamento dışında kalmak, bireyin en büyük düşünü yıkmayı göze almasını gerektirir. Çoğu bireyin blok faaliyetine katılma dürtüsünü milletvekili olmak istenci ateşledi. Harekete bir nefer olarak katılmayanlar, hareket içerisinde nefer olmayı da göze alamadılar. Büyük baş hayvanın içgüdüsünü, ahır kokusu yönlendirir. Parlamentonun reddi ise, düzen dışı faaliyetin kapısını aralar. “Demokrasi” savaşçılarının çığlığı, bu kapının önünde söndü.
BDP’li milletvekillerinin parlamento faaliyetlerine katılım sürecini “iyi” okumanın ilk adımı, BDP’li milletvekillerinin ideolojik, siyasî konumlarını doğru değerlendirmekten geçiyor. Bu milletvekillerinin attıkları her “ikircikli” adımda kendi sınıfsal vasıflarının etkin rol oynadığı açıktır.
“Birleşik (Çatı) Parti” Olmadı, Adı Kongre Olsun!
Kongre hareketi girişimi nedeniyle, devrimci sosyalistlerin, tartışması gereken sorun, sosyalist ve demokratların parti ya da cephe kurması değil. Kuşkusuz herkesin, parti, cephe ve kongre girişiminde bulunma hakkı var. Ancak sorun bu tür örgütlerin kurulması için sarf edilen çalışmanın ve çabanın, İşçi Sınıfının Devrimci Partisi’nin oluşturulma/inşa/kurulma potansiyeline verdiği zarardır. Çünkü bu tür örgütlerin kurulma çalışmaları; işçi sınıfı partisine gereksinim duyan birey ve grupların hedefinin arka plana itilmesine katkı verdi.
Parti kurma çalışmalarına taşıyamayacağı “sorumluluk” yüklendi. Bu parti girişimleri toplumsal sürecin ağırlığı altında ezilince de şok ve olumsuzluk peş peşe yaşandı. Parti kuruluşu, girişim aşamasında sönüp gitti ya da girişim işlevsizleşerek içi boş bir organizasyona dönüştü. Kuşkusuz, bu süreç yüzlerce iyi niyetli insanın zaman ve eforunun sönmesine neden olduğu gibi, genel bir umutsuzluğa katkı sundu. Umulanın ve hedeflenenin gerçekleşmesi önünde, bu parti girişimlerinin varoluş süreci barikat oldu. Biraraya gelen grup ve bireyler arasında kan uyuşmazlığı “birlik” sürecini engelledi. Kongre hareketi girişimi için de aynı kan uyuşmazlığı söz konusudur. Bu durum, kongrenin varoluşuna yüklenen anlamın, yaşamsal karşılık bulamamasının zemini olacaktır.
Öncelikle belirlenmesi gereken; kongre hareketinin omurgasını teşkil eden Barış ve Demokrasi Partisi’nin içerisinde, birbiriyle kan uyuşmazlığı olan birey ve grupların var olduğudur. Bu grup ve bireyleri aynı parti çatısı altında tutan “Kürt” ulusal kimliğidir. Ya yoksa bugün, parti içerisinde, birbirinden ayrı konumlanmaya ve örgütlenmeye açık, burjuva düzen içi her akımın ifadesi olan gruplar mevcuttur. Dindar, milliyetçi, demokrat ve liberal, küçükburjuva unsurlar aynı parti içerisinde yer almaktadır ve bu akımların birbiriyle uzlaşması, gönüllülüğü dışlayan ve “ulusal kimlik” aşkına “tahammüle” bağlıdır. Barış ve Demokrasi Partisi, küçükburjuva demokrat bir partidir. Partinin Kürt ulusal sorununun çözümünü isteyen parti olması ona demokratik rengini verdi; Ama içerisinde barındırdığı siyasî unsurların sınıfsal vasfı ve programsal eğilimleri, bu partinin küçükburjuva niteliğini belirlemektedir. Partilerin örgütsel işleyiş biçimi de onun sınıf vasfının göstergesidir. Bugün bir araya gelen parti ve grupların merkezi bürokratik yöntemle toplanması ve örgütsel işleyişin anti-demokratik yapılandırılması; “geleneksel” bir tutumdur. Küçükburjuva parti ve grupların bu işleyişe sahip olması normaldir. Eğer kongre örgütlenmesi demokratik olsa idi; kongrenin bileşeni olan parti ve grupların küçükburjuva vasfına aykırı davrandıkları söylenebilirdi.
Kongre hareketi girişiminin, bir partiden çok cephe örgütlenmesi olduğu açıktır. Kuşkusuz, demokrat partilerin tek cephe içerisinde bir araya gelmesi olumludur. Ancak unutmamak gerekir ki “cephe”; farklı sınıfların bir eylem programı altında bir araya gelmesiyle gerçekleşen organizasyondur. Kongre hareketinde yer alan sosyalist parti ve grupların, işçilerin ya da yoksul köylülerin temsilcisi olması; Kürtlerin temsilcisi bir partiyle cephe kurmayı anlamlı kılabilirdi. Sosyalistlerin işçi sınıfının örgütü olmadığı yerde kurulan organizasyon cephe olmaz; tek tek bireylerin toplamı olan grupların Kürt partisinin çatısı altında toplanması olur. Dolayısıyla bu siyasî oluşumun ideolojik ve politik çizgisini de sözde “cephe” örgütü içerisinde ağırlığı olan parti belirler. Kongre girişiminde de olup olacağı budur. BDP’nin küçükburjuva politik vasfı; kongre hareketine ideolojik, politik rengini verecektir
Legal Kürt partilerinin, Kürt sorununu çözüm programı; stratejik olarak devletin demokratikleşme sınırlarını aşamadı. Bu nedenle BDP düzen içi bir partidir ve “devrimci” kimliği yoktur. Barış ve Demokrasi Partisi “sosyalist” bir parti de değildir. Barış ve Demokrasi Partisi’nin varisi olduğu Kürt kimliğine sahip partilerin, hiçbiri “sosyalist” olmadı. BDP’nin kurmayları da kendi partileri için bu adlandırmadan ve parti içerisinde görev alan sosyalist kimliklerden, özel olarak uzak durdular. Bugün BDP’yi “Sosyalist Parti” olarak tanımlamak; “düzen içi sosyalist olma” sürecini, parlamento seçimleriyle “tamamına erdiren” küçükburjuva oportünist unsurların, kongre girişimine anlam kazandırmak için kullandıkları avutucu bir tanımlamadır. Bu tanımlamanın gerçeklikle hiçbir ilintisi yoktur. Bu durumu nedeniyle; Barış ve Demokrasi Partisi’nin ağırlıklı bir kısmı “Türk sosyalistleriyle” aynı parti içerisinde beraber olmaya karşı çıkmaktadır ve “özel” toplantılarda bu tutum sıklıkla dile getirilmektedir. “Sosyalistlerle aynı çatı altında birlik gereklidir” diyenlerin çoğu da; düzen içi (demokrasi) faaliyetleri yürütürken, “devletle barışma zamanı” vitrinde bu türden unsurlara gereksinim olduğu düşüncesiyle hareket etmektedirler. Milletvekili seçimlerinde “popüler” isimlerin tercih edilmesi bu durumun bir göstergesidir. Bu tavır öteden beri mevcuttur. Bu tavrın kırılması mümkün değildir.
Türk sosyalistlerinin BDP aşkının seçim dönemlerinde depreşmesi de düzen içi hareket olma istençleriyle doğrudan ilişkilidir. Düzen içinde varlık göstermek için, Kürt partilerin etkisinde olan kitlelerin varoluşuna gereksinimi olan küçükburjuva sosyalistler, seçim öncesi “kurulmayan parti” girişimlerine hararetle katıldılar. Bir önceki parlamento seçimlerde iki ve son seçimlerde üç küçükburjuva sosyalist birey milletvekili seçilince, oportünizmin Kürt aşkı daha da yoğunlaştı!
2000 yılı öncesi, bırakın, Kürt hareketiyle bir araya gelmeyi; harekete sempati bile duymayan küçükburjuva sosyalistler; ne değişti de, bugün Kürt hareketiyle kucaklaştılar. Küçükburjuva sosyalistlerin Kürt hareketine ilişkin görüşleri mi değişti. Hayır. O halde değişen ne oldu? 2000 yılı öncesi, Kürt Partiler‘in söylemi “devrimci” idi ve küçükburjuva ulusalcı hareket kendini legal zeminde ifade etme olanağı bulamadığı için, “düzen dışı” bir görüntüye sahipti. Bu görüntü, küçükburjuva sosyalistlerin politik faaliyet yürütürken, Kürt hareketinden ayrı durmasının ve farklı olduğunu ısrarla vurgulamasının gerekçesi oldu. Marksistler, kayıtsız şartsız Kürt özgürlük hareketinin yanında yer alırken; oportünist akımlar, Kürt hareketinin yürüttüğü savaşın ulusal demokratik özgürlük savaşı olduğu konusunda kanaat belirtmeksizin; toptancı bir yaklaşımla bir “kirli savaşın” var olduğunu ve bu kirli savaşı durdurmak için “barış ve demokrasi” gerektiğini özel önemle açıkladılar.
Bugün de aynı kanaat devam ediyor. Ama şimdi Kürt hareketinin görüntüsü ve söylemi değişti. Devrimci ulusal kurtuluş söylemi yerini, barışçıl, demokratik ve düzen içi çözüm söylemine ve bu söyleme uygun görüntüye bıraktı. Bu söylem ve görüntüye ‘dostça’ itiraz eden Marksist grup ve bireylerle ilişki sona erdirildi. Yeni döneme ilişkin atılan her adımda Devrimci proleter unsurlardan uzak durmaya özel önem verildi. Bu genel görüntü küçükburjuva sosyalistleri tatmin etti. “Barış çığlıkları” bağımsızlıkçı Kürt hareketinin, bugüne kadar özgürlük için ödediği bedelinin üstünü örtecek denli büyük atıldı. Küçükburjuva sosyalistler, Kürtlerin kendilerinden bağımsız bir güç olmayı başarması nedeniyle yaşadıkları kompleksi dindirecek “politikayı” nefes boruları yırtılırcasına seslendirdiler. Bu baylar, bugüne kadar, Türkiye işçi sınıfı hareketine katkıları neyse; bugünde aynı katkıyı; Kürt özgürlük hareketine vermek için tüm çabalarını sarf ettiler.
Türkiye işçi sınıfı hareketini düzen içinde tutmak, işçi sınıfının özgürlüğü için zorunlu olan devrim ihtiyacını bilinçaltına itmek ve devrimci yürüyüşe sekte vurmak için elinden geleni yapan küçükburjuva sosyalist unsurlar; Kürt hareketini de, geldiği noktada, düzen içinde tutmak istiyorlar. Bu istencin uygulamada karşılığını bulacağı da görülüyor. Kuşkusuz, Kürt özgürlük hareketinin “düzen içi konuma gelmesinde” küçükburjuva sosyalistlerin katkısı “dışsaldır”. Hareketin bu noktaya gelmesinde asıl pay, Kürt ulusal demokratik hareketi içerisinde yer alan unsurların iç faaliyetlerine aittir. Özellikle 2000’li yıllarda, siyasî alandaki değişimler ve Kürt özgürlük hareketinin “yorgunluğu”; hareket içerisinde yer alan düzen içi çözümcülerin önünün açılmasına vesile oldu. Düzen içi çözümden yana olan Kürtler, açılan gedikten kendi istençlerini daha yüksek sesle dillendirmek için yararlandılar. Özellikle de dindar Kürtlerin, hareket içerisinde sesleri daha da yükseldi. Devletin yeni çözüm stratejisi ile paralel yürüyen bu gelişme Kürt ulusal kurtuluş hareketi içerisinde “devrimci” söylemin tedricen sönmesini sağladı. Bugün gelinen noktada; PKK’nin stratejik değişim sürecine denk ve değişim sürecine doğrudan bağlı bir biçimde, BDP de değişti. PKK’nin taktik anlamda silahlı mücadele yöntemlerini kullanıyor olması; bugünkü siyasî vasfının reformist olmadığının kanıtı sayılamaz.
BDP, dün AKP yardakçısı olan Kürt dindarların ve Kürt özgürlük hareketine uzak durmak için özel gayret sarf eden küçükburjuva sosyalistlerin ilgisini üzerine çekecek kıvama geldi. Kongre hareketi bu kıvamdaki zemin üzerinde politik yönünü belirledi. Küçükburjuva siyasanın sefaleti bu noktada daha da belirgin hal aldı.
Bu gerçekliği görmeden bugünkü, Kürt özgürlük hareketini söndürme girişimlerini anlamak mümkün değildir.
Girişimin programı açıktır ve program “düzen içi” olmayı meşrulaştırma istenci üzerine oturmaktadır.
“1. Bizler, halklarımıza yöneltilmiş tüm baskı ve haksızlıkları ortadan kaldırmak, barış içinde ve insanca yaşayabileceğimiz bir Türkiye’yi kurmak üzere bir araya geldik.
2. Türkiye’nin baskı ve sömürüye dayalı sistemi, egemenlerin iki ana siyasal akımı tarafından sürekli olarak yeniden üretilmekte, buna karşı mücadele eden tüm toplumsal direniş odakları ise baskı altında tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak her dilden ve kültürden Türkiye halkları, mevcut sistemin ömrünü uzatmak için birbiriyle yarışmakta olan bu iki akım arasından birini; egemenlerin dayattığı neoliberal ve anti-demokratik düzen içinde, Türk-İslâm sentezci veya ulusalcı anlayışlardan birini tercih etmek zorunda değildir.
NE YAPACAĞIZ?
(…)
9. Kongremiz, Anadolu ve Mezopotamya’nın tarihsel ve toplumsal dokusunun inkârına dayalı, tekçi ve asimilasyoncu ulusal egemenlik anlayışına karşı, Türkiye’de yaşayan tüm halkların kültürlerinin ve kimliklerinin tanınmasını demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak görür. Kongremiz, halkların, başta anadilinde eğitim hakkı olmak üzere eğitim ve kültür politikalarının hazırlanmasına ve uygulanmasına katılımının hayata geçirilmesi için mücadele eder.
10. Kongremiz, mevcut anti-demokratik siyasal sisteme/düzene itirazı olanların gücünü açığa çıkarmayı ve bu gücü örgütleyerek, demokratik bir toplum yaratmayı amaçlar.(…)
11. Kongremiz, emperyalizmin bölgemiz halkları başta olmak üzere, dünya halkları üzerindeki egemenlik ve baskı politikalarına, onların askerî üslerine, ekonomik, siyasî anlaşmalarına ve kurumlarına karşı mücadele eder. Sömürgeciliğe, işgallere ve benzeri müdahalelere karşı çıkar, ezilen halkların direnişlerinden yana tutum alır. Uluslararası sermaye kurumlarının dayattığı neoliberal sömürü, soygun ve talan politikalarına karşı mücadele eder.
(…)
13. Kongremiz, ezilen ve sömürülen halkların, işçi ve emekçilerin, kadınların ve gençlerin bugüne kadar verdikleri ekonomik, sosyal ve siyasal mücadeleleri kendi mücadelesi ve deneyimleri olarak görür. (…) Kongremiz, askerî ve bürokratik vesayete; otoriter, katı merkeziyetçi siyasî/idarî yapılanmaya ve hukuk adı altında dayatılan anti-demokratik yasalara, uygulayıcı kurumlara ve yerel idarelerin piyasaya terk edilmesine karşı mücadele yürütür.
14. Kongremiz merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki vesayetini, demokrasinin kazanılmasının önünde önemli bir engel olarak görür. Askerî-sivil bürokrasinin egemenliğine karşı, halkın kendi kendini yönetebileceği mekanizmaların geliştirilmesini savunur ve bu uğurda mücadele eder.
(…)
16. Kongremiz, baskı ve şiddeti bir yönetim tarzı olarak benimseyen devletin yetkilerini sınırlayarak, düşünce, basın, ifade, örgütlenme ve eylem hakkı başta olmak üzere, temel hak ve özgürlüklerin hayata geçirilmesini savunur.
(…)
20. Kongremiz, tüm kimliklerin farklılıklarıyla varlığını korumayı savunur; eşit ve özgür yurttaşlık hukuku içerisinde yaşama hakkına sahip olduklarını, temel bir ilke olarak kabul eder. (…) Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana çözümsüzlüğe mahkûm edilen Kürt sorununun, barışçıl demokratik ve eşit haklara dayalı çözümünü savunur, bunun için mücadele eder. Kongremiz, Kürt halkının Demokratik Özerklik kararını, Kürt sorununun çözümünde önemli bir girişim olarak değerlendirir. Demokratik Özerkliğin, aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesinde, halkların özgür ve gönüllü birliğinde önemli bir rol oynayacağını savunur.
(…)
21. Kongremiz, kapitalizme, emek sömürüsüne, yolsuzluk ve talana; gelir dağılımındaki uçuruma, açlık ve yoksulluğa karşı mücadele eder. Kongremiz, güvencesiz ve sigortasız, güvensiz ve sağlıksız ortamlarda insan çalıştırmaya; sendikasızlaştırmaya, taşeronlaştırmaya, kazanılmış hakların gaspına karşı, emekçilerin haklarını savunur ve kazanımlar için mücadele eder. (…) Tüm kimlik ve inançlardan işçi ve emekçilerin siyasete daha güçlü ve örgütlü müdahalesinin olanaklarını yaratmak ve emeğin örgütlenmesinin önündeki tüm engelleri kaldırmak için çaba gösterir.” (KONGRE GİRİŞİMİ Program Çerçeve metni)
Ana hatlarıyla özetlenen program taslağında kongre hareketi girişimi “direniş ve mücadeleden” sıkça söz etse de bu mücadele ve direnişin; “baskı ve şiddeti bir yönetim tarzı olarak benimseyen devletin yetkilerini sınırlayarak,” onu, baskıcı ve zalim vasfından arındırmak için yapıldığı önemle vurgulanmaktadır. Bu çerçeve metnin tümünde “emeğin kurtuluşunu gerçekleştirmenin emekçilerin kendi iktidarı ile mümkün olacağına ilişkin tek bir cümlenin olmaması tesadüfi değildir. Programda yer alan;”(…) tüm baskı ve haksızlıkları ortadan kaldırmak, barış içinde ve insanca yaşayabileceğimiz bir Türkiye’yi kurmak üzere bir araya geldik”, cümlesi bilerek kullanılmış, sosyalizm idealinden kaçış cümlesidir. Kuşkusuz,”(…) kapitalizme, emek sömürüsüne, yolsuzluk ve talana; gelir dağılımındaki uçuruma, açlık ve yoksulluğa karşı mücadele” şiarı; proleter devrim istenciyle tümlenmediği taktirde; burjuva demokrat (sosyaldemokrat) her partinin ve kurumun programında yer alabilir. (“Türkiye’nin demokratikleşmesi”) hedefi de metnin neden her burjuva demokrat örgüt programında yer alabileceğini açıklar. Burjuva devletin idari ve siyasî yapısında, Kültürel özerklik ya da federasyon şeklindeki bir değişim istemi de; burjuva demokrat mücadele hattını aşmanın göstergesi değildir. Bu program metnindeki “Kürt halkının demokratik özerkliğe kavuşması” ve “halkların, başta anadilinde eğitim hakkı olmak üzere eğitim ve kültür politikalarının hazırlanmasına ve uygulanmasına katılımının hayata geçirilmesi” istencini de, her burjuva demokrat parti programı kapsar ve her burjuva demokrat kongrede bu istem dillendirilir. Çünkü ezilen ulusun “demokratik özerklik” ve “anadilde eğitim” istemi; burjuva devletin, iktidar aygıtı olma durumu zayıflamadan gerçekleştirilebilecek bir değişimi öngörür.
Program metni; bir partinin sınıfsal zihniyeti (ideolojisi) ve politik vasfının açıklanmasıdır. Bireylerin kendilerini sosyalist ya da devrimci olarak nitelendirmesi, onları “sosyalist” yapmaz. Örgütlü topluluğun ya da bireyin eylemine ilişkin programı, onun sınıfsal vasfı hakkında kesin bilgi verir. “Demokratik cumhuriyet” programa sahip olmak, parti ve bireyin siyasî kimliği ve (ideolojik) sınıfsal niteliğinin burjuva olduğunun ifadesidir.
Devrimci Proleter Parti Umudun,
Küçükburjuva Parti Umutsuzluğun Dilidir
Ezilen, sömürülen emekçilerin sözcüsü konumundaki bir partinin sosyalist ideolojik programı ve dili terk etmesi; emekçilerin kurtuluşu idealinden vazgeçmesi anlamı taşır. Emekçilerin kurtuluşu isteminden ve işçilerin sınıf iktidarının kurulması hedefinden vazgeçmek; burjuva saflarında konumlanmak demektir. Kongre kuruluşuna katılan küçükburjuva sosyalistlerin içerisine düştükleri konum budur. Böyle bir politik konumlanışa sahip partilerin ve bireylerin, söylevlerinde “devrimci“ lafızları kullanması emekçileri aldatır.
Devrimci proleter sosyalist partinin ayırt edici ve en önemli vasfı; parti literatürünün ve kuşkusuz buna bağlı olarak eyleminin “devrimci” olmasıdır. Bu vasfı ise parti programında ifade edilir. Partinin legal olup olmaması veya silahlı mücadele araçlarını kullanması durumunun belirlenmesi, doğrudan, partinin programına ve literatürüne bağlıdır. Programı gerçekleştirme pratiğine olanak sağlama durumu; partinin legal olup olmamasının gerekçesidir.
Devrimci Sosyalist (Komünist) partiyi diğer küçükburjuva demokrat partilerden ayrı kılan onun ideolojik politik dilidir. Bir partinin düzen dışı konumlanışı; partinin program ve literatürünün niteliği ile doğrudan ilişkilidir. Devrimci sosyalist partinin ilke ve politikaları; burjuva düzenin, emeğin kurtuluşu için umut ışığı verdiğine dair en küçük algıyı yaratamaz. Emekçilerin kurtuluşunun, kapitalist sistem içerisinde de gerçekleşebilir bir durum olduğuna ilişkin en küçük bir kanaate yol açıyorsa; bu program ve dili kullanan parti düzen içi partidir. Bir devrimci sosyalist parti, demokrasi mücadelesi nedeniyle legal olanakları ve örgütlenme araçlarını kullanabilir ama asla devrimci dili terk edemez. Sistemin, sömürücü, baskıcı, ırkçı, statükocu olduğundan bahisle, en keskin üslubu kullanmak (silahlı mücadele araçlarına başvurmak) devrimci parti olmaya yetmez. Baskıcı ve ırkçı niteliklere haiz düzenin “demokratikleştirilebileceği” gerçeğinden hareketle; “demokrasi için” mücadelenin; devletin, egemen sınıfın iktidar aygıtı yapan vasfından “arınmasını” sağlayabileceğine ilişkin en küçük bir ima; “devrimci” lafızları yerle bir eder. Devrimci Sosyalist parti; burjuva iktidarının biçim değiştirebileceğini her zaman açıklar ve bu değişimin emekçilerin “zor” kullanımına bağlı gerçekleştireceğini bilince çıkarır. Devrimci Sosyalist (Komünist) parti; emekçilere de olanaklar sağlayacak düzen içi değişimin, sömürücü sınıf düzenini sarsmayacağı ve hatta onu güçlendireceği; emekçilerin kurtuluşunu asla sağlayamayacağı gerçeğinin unutulmasına bir an olsun izin vermez. Devrimci proletarya partisi, programında, işçilerin, “Türkiye’nin baskı ve sömürüye dayalı sisteminden”, kurtuluşunun ancak devrimle ve kendi iktidarının kuruluşuyla mümkün olduğunu vurgular. Devrimci eylemin yolunu açan bu söylemiyle; proletarya partisi küçükburjuva demokrat partilerden ayrılır ve bu nedenle devrimci sosyalist parti düzen dışı örgüt vasfını kazanır.
Bu gerçekleri açıklamak; legal sosyalist partinin önemini ve Kürt ulusal hareketiyle birlikte olmak gerekirliliğini ilkesel olarak reddetmek anlamına gelmez. Kuşkusuz legal sosyalist parti kurulabilir. Ancak legal sosyalist partinin devrimin siyasî merkezi olmasının mümkün olamayacağını belirlemek gereklidir ve Sosyalist bir parti kurulurken, elbette etnik kimliğine bakılmaksızın tüm sosyalistler, parti kuruluşunda eşit koşullarda yer almalıdır. Bu partinin programı, emekçilerin kurtuluşu için, işçi sınıfının sosyalist iktidar perspektifi eksenine oturmalıdır. Bu inkâr edilemez. Güncel politik çıkarlar, bireylerin kimliğini parlatma ve “kitle kazanma” derdine düşerek, sosyalist partinin küçükburjuva demokrat partiyle aynı çatı altında “partileşmesi” siyasî zorlamadır. Bu zorlama, parti programının dilini etkiler ve revize eder. Küçükburjuva partiyle aynı çatı altında olmak; sosyalistler açısından bir sınıfsal uzlaşma demektir. Bu uzlaşma kendi dilini yaratır. İdeolojik netlikten uzak bir siyasî oluşumda (ki genellikle “kitle partisi olmak”, gerekçesinin arkasına sığınılarak bu yapılır.) devrimci sosyalist programdan uzaklaşılır; burjuva demokrat (demokrasi mücadelesine endeksli) hat üzerinde yürünür.
Kuşku yok ki; devrimci sosyalist parti, somut koşulların gerektirdiği yerde, dönemsel ve taktik olarak, gerçek anlamda işçi sınıfının örgütü sıfatıyla, küçükburjuva demokrat partiyle birlikte yürüyebilir. Devrimci sosyalist parti ile burjuva demokrat partilerin aynı cephe içerisinde yer aldıkları özel durumlar ve dönemler var olacaktır. Bu yadsınamaz, ancak bu bir arada olmayı; aynı parti çatısı altında birlikte yer alma noktasına çekmek ve aynı cephe içerisinde bir arada yürürken, devrimci sosyalist ilkeleri, emekçilerin sınıfsal kurtuluşuna ilişkin politikaları dillendirmekten vazgeçmek; devrimci sosyalistler açısından, siyasî sefalete savrulmaktır, İntihara yürümektir.
Küçükburjuva sosyalist faaliyetin, devrimci proleter hareketin yürüyüşüne vereceği zararı en aza indirmek için, devrimci proletaryanın siyasî örgütlüğünü sağlamak elzemdir.
Sınıflar Arasındaki Çatışmanın Durumu Eylem Biçimini Belirler
Bir sınıfın egemenliğinin ifadesi olan toplumsal sisteme onay vermemek; o sistemin kendine sunduğu hayata razı olmamak hakkının kullanılmasıdır. Egemen sınıf tarafından ezilen sınıfların, bu sınıfsal egemenlik sistemini yıkmak için rejim dışı organize olması da bu hak kapsamındadır. Bu hak yasalarla tanımlanan bir hak değil; insanın eşit ve özgür olma istemiyle doğrudan ilintili bir haktır.
Birey ve sınıfın yasalarla tanımlanan burjuva demokratik hak istemi, yönetilenleri fiilen baskı altında tutan sınıf iktidarından istenen haktır. Bu hak istemi, var olan iktidarın egemenliğini kabul üzerinden ve onun tarafından verilmesi istenilen bir haktır ki, bu “hak” insanın “özgürlük istencini” kapsamaz.
Özgürlük ise, ezilen sınıfın ya da bireyin, egemen sınıf iktidarından talep ettiği “hak” olamaz. Çünkü ezilen sınıfın ve bu sınıfın üyesi olan bireyin, sınıf egemenliğinin ifadesi olan bir sistemin sunduğu zeminde özgür olması mümkün olmadı, olamaz da. Ezilen sınıfın özgürlüğü; onu sömüren, esir eden, iradesini baskı altında tutan ve kendisi için var olma bilincini körelten sınıf iktidarına karşı gerçekleşen devrim yürüyüşü kapsamında bir sorunudur. Egemen sınıflar için sömürü sistemi hayatî önemdedir. Burjuvazi, sömürü sisteminin “kendiliğinden sona ermesine asla izin vermez. Bu nedenle burjuvaziye karşı “zor” kullanmak elzemdir. Ezilen ve sömürülen halkların, sınıfsal kurtuluşları için, burjuvazinin kurduğu sistemi parçalamak doğrultusunda savaş açmaları normal bir durumdur. Ezilen sınıflar, özgürlüklerini; ancak ezen ve sömüren sınıf iktidarına karşı savaşla kazanabilirler. Burjuva sınıf iktidarına karşı savaşı göze alamayan sınıflar ise köleliği kabullenirler. Egemen sınıfların kölesi olmakla yetinmeyip, egemen sınıf iktidarının emrinde savaşa katılmayı kutsal görev sayan toplumsal unsurlar; ezilen halkların, burjuva devlete karşı yürüttükleri savaşın, insani var olma hakkı olduğunu görmeyecek kadar körelmiş algıya sahiptirler.
Sömürücü sınıf sistemi; kendisi için sınıf bilinciyle, mücadele eden emekçi unsurların var olma zemini olduğu gibi, kendisi için var olma bilinci körelen ve egemenlere biat eden emekçi unsurların da varoluş zeminidir. Toplumsal barış döneminde olduğu gibi savaş döneminde de burjuva egemenliğinin en önemli koruyucusu; kendisi için var olma bilinci körelen halk oldu. Barış döneminde burjuva iktidarına rıza gösteren halklar, savaş döneminde de burjuva sistemin korunması için silah kuşanmakta tereddüt etmediler. Dolayısıyla denilebilir ki; barış ve savaş dönemlerinde kendi sınıfsal kurtuluşu önündeki en büyük engeli halk ördü. Bu böyle olmasaydı; bir avuç azınlık olan egemen sınıfın, toplumun büyük çoğunluğunu sömürmesi ve köleleştirmesi mümkün olamazdı.
İnsanlık tarihi boyunca sömürücü egemenlerin savaş örgütünün omurgasını halk oluşturdu. Soyluların komuta ettiği tüm savaşlarda halk, aktif unsur olarak rol aldı. Emekçilerin burjuvaziye karşı yürüttüğü devrimci mücadelenin önünde barikat kuran ve savaş zamanı, “sınıf kardeşlerine“ karşı ön saflarda çarpışan da halkın içerisinden çıktı. Bilinç yanılsaması nedeniyle; egemen sınıfların emir eri olan emekçilerin büyük çoğunluğu, küçükburjuvazinin yanında, sömürücü sistemi koruma, kollama eylemine katıldı. Sınıf kardeşlerinin yürüttüğü kurtuluş mücadelesine karşı direnen halk kesimleri, soyluların çıkar çatışmasının tezahürü olan savaşın kazandırdığı “onuru” yüreğinin üzerinde taşıdı. Egemen sınıfın çıkarları için savaşan kölelerin kazandığı “onur”, her dönem efendilerin kâr hanesi yazıldı ve köleler savaş meydanlarına isimsiz gömüldü. Soyluların çıkarı uğruna çocuklarını davul zurna ile savaşa gönderecek denli yanılsamalı bilince sahip halk, evlatlarının, isimsiz ölüler listesine dâhil olması karşısında metanetle ayakta duramadı. Ölüm, kapı önüne gelince, sömürücü sınıfların çıkarlarını koruyan burjuva devletin neferi olmaktan gurur duyanların dizlerinin bağı çözüldü. İç iniltisi, aklının önüne geçen zavallı köle; “kardeşin kardeşi kırma” yazgısına karşı öfke kusarken; bu yazgıyı biçimlendiren sınıfa “biat etmenin” lanetlenmesi gereken olgu olduğunu görmeme gafletiyle “asilere” lanet okumayı sürdürdü.
Burjuva iktidara karşı yürütülecek savaş; kaçınılmaz olarak sınıf bilinçli emekçilerin; kaderini burjuvazinin kaderine bağlamış emekçilere rağmen yürüttüğü bir savaş olacaktır. Burjuva iktidarına karşı yürütülen bu savaş, nitelik itibarıyla bir “iç savaştır”. Kuşkusuz, devrimci emekçilerin; burjuva ordusunda konumlanan emekçilerle çatışması biçiminde gerçekleşecek iç savaşı başlatmak, zor alınacak bir karardır. Halkın unsurları arasında gerçekleşmesi kaçınılmaz olan bir savaşa başlamadan önceki dönem içerisinde; emekçilerin, savaşa, burjuva saflarda katılımını en aza indirmek ve devrim cephesine çoğunluğun katılımını sağlamak zorunludur. Devrim öncesi bu türden bir süreç gereklidir. Ancak, “Halk unsurlarının birbiriyle çatışmasını” göze alamayanların devrim istemini dillendirmeleri de abesle iştigaldir.
Devrim, sömürücü sınıflar iktidarının parçalanmasıdır. Ki bu yıkıcı eylem, toplumsal yaşamın tüm alanlarında gerçekleşecek bir parçalanmadır. Egemen sınıf rejimini onaylamayan sınıf; organize bir güç olarak, elindeki tüm olanakları ve araçları kullanarak savaş alanına girer. Devrimci sınıf, burjuva ordularının halkın unsurlarından oluştuğu gerçekliği karşısında, savaşa girerken ikircikli davranamaz. Devrimci savaşa katılan sınıf ve birey; var olan burjuva devleti yıkmak üzere harekete geçtiği anda; sistemin de kendini korumak için harekete geçeceğini ve düzen dışı gücü ezmek ve yok etmek için elindeki tüm olanaklarını ve emrindeki köleleri kullanarak karşı saldırıya geçeceği gerçeğini görmek zorundadır. Her toplumsal organizasyon bir canlı varlık gibi hareket eder; hayatını kastedene karşı her aracı ve olanağı kullanarak yanıt verir; saldırır. Toplumsal bir sistemi yıkmak için organize olan sınıf; egemen sınıfın tüm toplumsal alanlarda cisimleşen iktidar organlarıyla gerçekleştireceği saldırısını göğüsleyecek durumu yoksa savaş alanına girmez ya da karşı sınıfın savaş alanına inmesi için davetiye çıkarmaz.
Yaşamsal tehdit olarak gördüğü güce karşı saldırıya geçen bir sınıf; karşı tarafın elindeki tüm olanakları ve araçları kullanarak kendine saldırmayacağı kanısı taşıyorsa; ya aptaldır veya intihar ediyor demektir. İntihar etmek de haktır. Ancak intihar eylemini gerçekleştiren sınıfın ya da grubun, eyleminin yazgısını öteki sınıfın davranışına bağlaması yanlıştır. Eyleme girişen gücün, karşı tarafın yok etme saldırısının gerçekleşmeyeceğini sanması ve karşı tarafın toleransına sığınması, kendi idam fermanını imzalaması demektir.
Sınıf savaşımı nezaket kurallarını dışlar. Efendi köle ilişkisi kendi kurallarını koyar. Egemen sınıfın baskı altında tutma ve zor kullanarak iktidarını sürdürme eylemi kadar; egemen sınıfa karşı ezilenlerin başkaldırı eylemi de iradidir ve bu eylemlilik duygusallığı dışlar. Egemen sınıfı savaş alanına davet eden sınıf, başkaldırının getireceği tüm sonuçsal durumu göğüslemekle yükümlüdür. Başkaldırıyı bastırmak için egemen gücün, tüm gücüyle savaş alanına girmesi halinde; Başkaldıran bireyin, grubun, örgütün, sınıfın; “Egemen sınıfın bu denli zulüm yapacağını tahmin etmezdik”, “Çok acımasızca saldırdı”, “Savaşırken kirli yöntemlere başvurdu” demesi; egemen sınıfın insaflı davranmasını bekleyecek kadar saflıktır. Bu saflık; burjuva demokrasi tapınıcısı olmanın pratik ve ideolojik kabulüdür. En demokratik cumhuriyet dahi kendini korumak için savaşır ve savaşın “kirlisi, temizi, insaflısı, insafsızı, makulü” olmaz. Tüm sınıfsal savaşlar olabildiğince acımasız, katı ve serttir.
Bir başkaldırı durumunda, burjuvazinin, demokrasi sınırları içerisinde kalacağını beklemek; barış zamanında, burjuva demokratik kurallar çerçevesinde iktidarını sürdürebilen egemen aygıtların kendi içerisinde tutarlılık göstermesini savaş halinde de beklemektir. Bu olanaksız durumu olabilir sanmak, barış döneminin yarattığı yanılsamadan kurtulamamaktır. Burjuvazi, “barış dönemlerinde”, sömürülen sınıfların kapitalist sisteme rızasının sürekliliğini sağlamak için ve sömürülen/ezilen sınıfların burjuva devleti kendi devleti gibi görme yanılsamasının sürmesi için; kurallarını kendisinin koyduğu “demokrasi” çerçevesi içerisinde kalarak “tutarlılık” gösterir. Ancak açık çatışma hali, başkaldırı ve savaş durumu; burjuvazinin, demokrasi kurallarına riayet etme koşullarını ortadan kaldırır. Egemen sınıf; burjuva devletin yıkılmasına, kendine hayat veren koşulların ortadan kaldırılmasına karşı, tüm savaş olanaklarını ve araçlarını kullanarak bütün gücüyle savaş alanına girer. Sınırlarını belirlediği demokrasi kurallarını çiğneme konusunda tereddüt etmez. Bu da başka bir yönüyle tutarlılıktır. Bir canlının olduğu kadar bir toplumsal varlığın, kendini yok etmek isteyen güç karşısında eyleme girmesi tutarlılıktır. Ya yoksa bir toplumsal grup, kendi hayatına kasteden bir güce karşı tüm olanakları kullanarak eyleme geçmiyorsa; kendi varlığının sürmesine ilişkin tutarsız davranıyor demektir. Politik tutarlılığa başka anlam yükleyerek; “siyasî demokrasi” uğruna zor araçlarını kullanmaktan vazgeçen sınıf gücü, burjuva sınıfın zor kullanımına açık hale gelir.
Toplumsal ilişkilerin karakterini belirleyen temel yasa şudur; Devlet, kuyruğunun çekilmesine hoşgörü gösterecek kadar “güçlü” olduğu gibi; aynı zamanda, kendini öldüresiye yaralayacak ve yok edecek bir saldırı karşısında, dişiyle tırnağıyla savaşa girecek kadar vahşidir. Ama hangi durumda olursa olsun devlet, sahibine sadakatle bağlı kalır ve gerçek sahibinin yararını, yasa düzeyinde içselleştirir. Sahibi karşısında yer alan her toplumsal gücü düşman ilan eder. Düşmana karşı savaş halini her dönemde sürdürür. Devlet sınıflar arası savaşımda etkin rol alan “zor” aygıtıdır.
Öteki sınıfın yok etme eylemine karşı eyleme başvurmayan bir toplumsal grup ya da sınıf; saldırıya geçen organizasyonun, kendini yok etme gücüne sahip olmadığına ilişkin somut kanıtlara ve dolayısıyla bu verilere oturan fikre sahiptir. Ya da savaş daveti yapan gücün, sözü ile eylemi arasında çelişki olduğu konusunda somut verileri vardır ve öteki gücün “yıkıcılığı” konusunda ikircikli bir tutum sergiler. Ancak bu durumun da geçici olduğu görülmelidir. Her ne olursa olsun bu geçici dönem sonunda, toplumsal grup, karşı gücün eyleminin yıkıcı vasfı konusunda belirtiler görür görmez karşı saldırı düzenlemekte gecikmez.
Bu pratik gerçeklik bize şunu öğretir; Bir sınıf iktidarına karşı savaşacak sınıfın da bu iktidarı parçalayacak güçte ve yeterlilikte olması gerekir. Dolayısıyla devrimci partiler doğrudan ve fiilen sınıfın partisi olmalıdır. Bu olmazsa olmaz, “işçi sınıfı adına” hareket eden parti ve gruplar, silahlı savaşım konusunda ne kadar yetenekli ve profesyonel olurlarsa olsunlar; sınıf organizasyonun parçası, nüvesi değillerse yenilgileri kaçınılmaz gerçekleşir. İnsanlık tarihi boyunca “özgürlük” bayrağını açarak egemen sınıf iktidarına karşı savaşan gruplar; sınıfsal bir organizasyonun pratik ifadesi olamamanın bedelini çok ağır ödediler ve acımasızca ezildiler.
Bu genel durum, yalnızca karşıt sınıflar arasındaki savaşta değil; sınıfların kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan çatışmalar anında da geçerlidir. Aynı sınıfın çıkarlarının savunulması konusunda, birbirinden ayrı fikri ve politik eylemliliği benimseyen gruplar da, birbirleriyle çatışma durumuna geldikleri anda, yaşamsal gerekçeleri haline gelen politik eylemlerin ifasında, katı ve sert oldular. Bu durumda da muharebenin tüm yöntem ve araçları kullanıldı. Muharebeyi kaybeden taraf, karşı tarafın eziyetine maruz kaldı. Bu savaşımda kazanan kendi hukukunu oluşturdu ve meşruiyetini bu hukuka dayandırdı. Dolayısıyla kaybeden grubun eylemi; oluşan hukuk karşısında gayrı meşru olarak nitelendirildi. Savaşı kaybeden hukuk dışı ilan edildi ve “cezalandırıldı”.
Kesin bir çatışmaya giren tarafın yenilgi halinde; her türlü cezanın ve aşağılanmanın kendisine yönelmesini beklemelidir. Burjuva demokrasisini ortadan kaldırmak isteyen burjuva grup; demokrasiye sığınma hakkını da kaybeder. Savaş hali kendi hukukunu yaratır. Savaşa giren taraf, kazandığı an, “otorite sahibi ve erdemli, kahraman”; yenilgi halinde ise, “sefil, düzen düşmanı, hain” olur. Esir bir topluluğun ve bireyin düşeceği durum konusunda algısal eksikliğe sahip olanlar; savaşı, çelik çomak oyunu sanan zavallılardır.
Burjuva sınıfın katmaları arasında gerçekleşen bir çatışmanın sonucu yenilen tarafın, durumu kabul ederek, siyasal sistemi kendi lehine kullanmak amacını taşıdığını açıklaması ve bu amaca ulaşamadığı için, karşı olduğu burjuva kurumun yargısını metanetle karşılaması beklenir. Ancak burjuva fraksiyonlar çoğunlukla bu duruşu gösteremezler. Burjuva güçler, yenilgi anında, büyük bir ikiyüzlülükle, “sistemi kendi lehine değiştirmek istedikleri” iddiasının gerçek dışı olduğunu ifade etmeği “politik” manevra sayarlar. Hedefine ulaşamayan burjuva gruplar, siyasî iktidarı ele geçirme istencine sahip oldukları gerçeğini inkâr etme konusunda ustadırlar. Burjuva kurum ve gruplar arasında gerçekleşen çatışmanın sonunda genellikle bu şekilde bir tutum takınılması kaçınılmazdır.
Burjuva grupların inkârcı ve ikiyüzlü tavrının aksine, devrimci sosyalistler, hemen her zaman burjuva sistemi yıkmak istediklerini ve emekçilerin kurtuluşu için kapitalizmin kökünün kazınması gerektiğini açıklarlar. Kuşkusuz bu devrimci duruş ve söylem yenilgi döneminde de sürdürülür. Bu amaç doğrultusunda hareket edildiği ama başarılamadığı açıkça ifade edilir. Bu devrimci duruş ve söylem, devrimci sosyalistlerin diğer tüm burjuva, küçükburjuva grup ve bireylerin duruşundan farklılığının pratik ifadesidir.
Ezilen sınıfların fiilen savaş alanına girme gücünün olmadığı yerde, devrim idealinden vazgeçerek, burjuva demokrasisinin en çıkar yol olduğuna ilişkin söylem; sömürücü sınıfların egemenliğine biat etmektir. Devletin “demokratik” vasfını görerek, toplumsal ilişkilerinde “yasa tapınıcılığına” kayan birey ve toplulukların; egemen sınıfın, asalak ve sömürgen oluşuna göz yumarak ve sınırları egemen sınıf iktidarı tarafından çizilmiş “özgürlüklere” razı olarak; devletin baskısını, hafif yaralarla savuşturmaları mümkündür. Ancak sınıf çatışmasının, açık savaşla sonuçlanması anında, egemen sınıf devletinin acımasız ve vahşi saldırısını, ezilen sınıflar, “hafif yara alarak” savuşturamazlar. Bu türden zamanlarda, “rahatı kaçan” yasa tapınıcı birey ve topluluklar, zorunlu olarak hayal kırıklığı yaşarlar.
Gerçeği olduğu gibi değil; görmek istedikleri gibi algılayarak, kendilerini bekleyen acı son geldiğinde dahi, durumu; hâlâ görmek istedikleri biçimde yorumlayanlar için hayal kırıklığı kaçınılmazdır. Ancak hayal kırıklığı yaşayanlar; çoğunlukla, başlarına gelenin, gerçeği kavramaktan aciz olmanın zorunlu sonucu olduğunu görmezden gelmeye devam ederler. Bu durumda “kara yazgının” kendilerine sunduğu ölümcül acıyı çekmeyi erdemlilik kapsamında ele alan bu baylar; kendilerini “bir acı hikâyenin” kahramanı sayarak avunurlar.
Devrimci sınıfların avuntuya değil; “kara yazgıyı” değiştirecek güce gereksinimi var. Kuşkusuz, emekçilerin devrim gücünün organizesinde görev alacak Marksistlerin, devrimci dili ve örgütlü eyleminin, devrim yürüyüşünün diri kalmasındaki rolü çok önemlidir.
21 Ekim 2011
