Kaçak Göçmenler ve Sorunları

Turgay Ulu

 

Daha çok Avrupa ülkelerine göç edenlerin, böyle bir tercihte bulunmalarının farklı nedenleri var. Kimisi politik nedenlerle göçmek zorunda kalıyorken kimisi de ekonomik nedenlerle göçmek zorunda kalıyorlar. Bunlardan farklı, çeşitli adli vakalardan kaynaklı olarak gelenler de var.

Bin bir hayallerle yollara düşüp Avrupa ülkelerine gelenler, büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. 1970'lerde, özellikle Almanya'ya yaşanan göç çeşitli filmlere konu olmuştu. O dönemlerde de Avrupa ülkeleri kendisine gelen göçmenleri ucuz iş gücü olarak kullandı. Göçmenlerin dişlerine baktı. Onlara karşı her türlü aşağılayıcı muameleyi yaptılar.

Bugünkü koşullarda kaçak göçmenler daha ağır koşullarla karşı karşıyalar. Artık Avrupa ülkelerindeki koşullar da eskisi gibi değil. Sosyalizm denemelerinin yayılmasını önlemek amacıyla, bir tedbir olarak uyguladıkları “sosyal devlet” modeli artık sonuna gelmiş bulunuyor. Çeşitli mücadelelerle kazanılmış olan sosyal haklar birer birer geri alınıyor.

Avrupa ülkelerinde ciddî bir ırkçılığın geliştiğini söylemek gerekir. Sosyalizm denemelerinin etkisi yalnızca “sosyal devlet” uygulamalarına yol açmadı. Aynı zamanda çeşitli ırkçılık eğilimlerinin gerilemesine de yol açmıştı. Emperyalist-kapitalist sistem, normal gidişinde bir kesinti yaşamıştı. Sosyalizm denemeleri geriye düştükten sonra, emperyalist-kapitalist sistem yeniden rayına oturdu ve aslında sosyalizmin yayılmasını önlemek amacıyla rafa kaldırdığı uygulamaları yeniden devreye sokmuş oldu.

Avrupa ülkelerinin yaşadığı kriz dönemlerinde göçmenlerin yaşam koşulları daha fazla çekilmez bir hâl alıyor. Zira işsizlik ve pahalılığın nedeni olarak görülüyor göçmenler. Göçmenler en pis işlerde ve en ucuz ücretlerle çalıştırılıyorlar. Göçmenler her türlü aşağılanmaya ve dışlanmaya maruz kalıyorlar.

Kaçak göçmenlerin sorunları yalnızca bunlarla sınırlı değil. Kaçak göçmenler yağmurdan kaçayım derken büyük dolulara tutuluyorlar. Bu âdeta onların kaderi olmuş durumda. Her kaçak göçmenin maceralarla dolu bir hayat hikâyesi vardır. Geçtikleri yollarda herkes onlara bir bıçak darbesi vurmaktadır.

Özellikle uzun yıllarını hapishanelerde geçirmiş olan devrimciler için kaçak göçmen olmak daha da zor. Hele yalnız başına tüm yükleri taşımak zorunda kalmışsanız, durum daha da ağır bir hâl alıyor.

İnsan kaçakçılığı dünya çapında büyük bir sektör durumundadır. Başında çeşitli sorunlar bulunan kaçak göçmenlerin bu durumu, insan tacirleri tarafından değerlendirilmektedir. Kaçak göçmenler yolunacak birer kaz olarak görülmektedirler. Bir beladan kurtulayım derken ömürleri boyunca çalışıp edindikleri paralar insan tacirlerinin acımasız kasalarına akmaktadır.

Kaçak göçmenlerin sırtından paralar kazananlar yalnızca bu işi meslek edinmiş kaçakçılar ve çetelerden oluşmuyor. Avukat, botçu, otocu, akraba vb. kesimlerden oluşan büyük bir sektör hâline gelmiş bir insan ticareti piyasasıdır bu.

İnsan tacirlerinin bir kısmı eski solculardan oluşmaktadır. Kendileri de içinden bildikleri için hukuki olarak tutuklanma tehlikesi ve ağır hapis cezalarıyla boğuşan devrimcilerden çok yüksek miktarda paralar almaktadırlar. Eğer piyasadaki normal kaçakçılar yedibin euro alıyarlarsa onlar; “biz sağlam iş yaparız, biz devrimciyiz, adrese teslim ederiz.” gibi vaatlerle on beş bin euro almaktadırlar. Aslında götürdükleri diğer kaçakları nasıl basit yollardan geçiriyorlarsa, başı dertte olan devrimcileri de aynı yollardan geçirmektedirler. Ayrı hiçbir önlem yok işin içinde. Üstelik kendi başlarının belâya gireceği korkusuyla, geçirdikleri devrimcileri daha fazla tehlikeye atmaktadırlar. Geçilecek her noktada onları yalnız başlarına bırakarak kendileri yakalanma riskinin dışında kalmaktadırlar.

Aslında yaptıkları iş çok basit. Kaçakları İstanbul'dan alıp sınır kasabalarına getiriyorlar. Bütün işleri bundan ibaret. Burdan sonrası, oralarda işsizlikten bıkmış gençlerin nehirden adam başına yetmiş euro alarak Avrupa yakasına geçirmesine kalıyor. İşin en riskli yanı bu aslında. Bunu yapanlar büyük patronlardan adam başına yetmiş euro gibi düşük bir para alıyorlar. Büyük patronlar ise hiçbir riske girmeden yedi binle on beş bin arasında değişen rakamları ceplerine atıyorlar.

Devrimci hareketin, ağır ceza riskiyle karşı karşıya kalan kadrolarını dışarıya çıkartmak için gerekli olan mekanizmaları oluşturamamasından dolayı, bu sorunla yüz yüze kalan her devrimci kadro büyük sıkıntılar yaşamaktadır.

Her an tutuklanma riskiyle yaşayan kadro çevresiyle de rahat bir yaşam ve ilişki oluşturamıyor. Çevresindeki en yakın insanlar bile ona karşı mesafeli yaklaşıyor. Uzun yıllarını hapishanelerde geçirmiş olan birisi için, çevresindeki en yakın arkadaşlarının ve akrabalarının kendisine karşı mesafeli yaklaşımından olumsuz yönde etkilenmektedir. Çevresindeki insanlar tarafından bir an önce kurtulunması gereken bir insan muamelesi görmesi bu devrimcinin moral bozukluğu yaşamasına yol açmaktadır.

Onlarca yıl hapis yatmış insanlarımız, daha dışarıya ayak uyduramadan yeniden tutuklanma tehdidiyle yüz yüze kalırken çeşitli hayal kırıklıkları yaşamaktadırlar. Dışarıdaki ilişkiler ve değer yargıları artık epeyce erozyona uğramıştır. Eski sıcak devrimci ilişkiler yerini soğuk ve inançsız bir ortama bırakmış durumda. Devrimcinin dışarıda karşılaştığı insanların büyük çoğunluğu uzun yıllar hapis yatmayı göze almanın ve bu uğurda direnmenin, bedel ödemenin gereksiz olduğunu düşünmekte ve bunu o devrimciye ifade etmektedirler. Kapitalist yabancılaştırma böylelerini çabucak esir almış!..

Her an tutuklanma tehdidi altında olan devrimcinin yurt dışına çıkması için yüksek miktarda bir para da gerekmektedir. Çevresindeki insanlar bu nedenle de ona mesafeli yaklaşmaktadır. Hukukî ve maddî riskleri göze alamayan çevresi bir an önce onu kaçakçıların insafına terketme isteklerini açığa vuruyor.

Hangi maskeyi kullanırsa kullansın, kaçakçılık işi yapan şebekelerin bütün amacı kaçırdığı insanlardan daha fazla para kopartmak oluyor. Üstelik kendilerine devrimci maskesi takan insan tacirleri durumun ciddiyetini iyi bildikleri için, mağdur pozisyonunda olan devrimcinin bu mağduriyetini suistimal ederek ondan daha fazla para almaktadırlar. Bir an önce tutuklanma riskinden kurtulmak isteyen devrimcinin talep ettikleri yüksek miktarda parayı ödeyeceğini düşünerek, diğer kaçaklardan aldıkları paranın iki katını istemektedirler. Geçmişte her hangi bir solcu örgüte mensup olanların bir kısmının doğallıkla iyi saatlerde olanlarla da bağları var.

Kaçakçılar, işin risk taşıyan yanlarını ve geçilen yolların tehlikeli noktalarını tespit etmişler. Eğer bir yerde kontrol edilme olasılığı varsa, o noktada kaçırdıkları insanları yolun kenarında bırakıp gidebilirler ya da nehirden geçerken kürekleri kaçaklardan birinin eline tutuşturup, kendileri nehrin diğer tarafında kalırlar. Bazı durumlarda da nehrin ortasında kaçakları suya döküp kaçarlar. Kaçak göçmenlerin yaşamı diken üzerindedir. Her an ölme ve yaralanma riskiyle karşı karşıya kalırlar. Daha işin başında kaçak göçmenler ölme, yaralanma ya da hapse girme riskini göze alarak yola çıkarlar. Elindeki paraların kaçakçılar tarafından alınacağını bilerek yollara düşerler. Yaşadıkları sıkıntılardan kurtulmak için imkânlarını son sınırına kadar kullanıp tüm yaşamlarını geçirdikleri mekânlarından ve bu mekânlarda yaşayan sevdiklerinden ayrılmak zorunda kalırlar.

Birkaç farklı yol ve araçla sınırdan geçirilen kaçakların büyük çoğunluğu geçtikleri ilk ülke olan Yunanistan'da yakalanırlar. Onları nehrin bu tarafından almaya gelecek olan kişiler genellikle gelmezler. Çünkü Yunanistan'da kaçakçılıktan yakalananlara verdikleri hapis cezası beş yıldan başlıyor. Alacakları insana "geldim, yaklaştım, geliyorum." diyerek onları oyalarlar ve sonunda kaçaklar yakalanırlar. Yunan polisi, Meriç nehrinin kenarında ve yakın civarlarda dolaşarak kaçak göçmenleri toplar. Onları kapalı ve havasız bir araca koyarak en yakın karakollara taşırlar. Kaçakların üzerlerindeki değerli telefon ya da başka malzemeler kaybolur.

Yunanistan karakolları ahırdan daha beter yerlerdir. Tek katlı ve uzun bir mağaraya benzer bu karakollar. Tuvaletlerinde sifon yoktur. Sıcak sular akmaz. İnsanlar üst üste yatarlar. İçeride her zaman dayanılmaz bir koku vardır. İnsanlar bitlenirler. Aylarca, belki de yıllarca yıkanmamış yatak ve battaniyelerin üzerinde yatılır. Eğer yatacak yer varsa tabi. Genellikle yatacak yer bulmak bir ayrıcalıktır Yunanistan karakollarında. Eğer Yunan polisinin istediği gibi davranırsan şiddet uygulamazlar. Ama onların istemediği gibi davranırsan şiddet uygularlar. Özellikle Meriç Nehri'nde yakalamış oldukları kaçakçılar eğer konuşmazlarsa dayak yerler. Bunların canlı tanığıyız. Bu uygulamalara itiraz edersen hemen polisler gerçek yüzünü gösterirler. Haksız uygulamalara itiraz etmek, açlık grevi türü eylemler yapmak polisin şiddetli cevabıyla karşı karşıya bırakır. Eşyalar Türkiye'deki polisleri aratmayacak tarzda yerlere atılır, kelepçeleri iyice sıkarlar, şeker ve tuz vermezler. Hele direnişin örgütleyicisiyseniz, sizin için özel muamele yaparlar. Atina merkezinden özel psikoloklar getirirler. Marksizmi bilen görevliler gelip sizinle tartışmaya girerler. Hakkınızda "direnişin lideri" diye raporlar tutup merkezi kurumlara bildirirler. Kanun ve uygulamalar duruma göre değişir. İstediklerini bir günde istemediklerini altı ayda tahliye ederler. Ama direnişinizi sürdürür ve geri adım atmazsanız onlar geri adım atmak zorunda kalırlar ve fiilen tahliyenizi alırsınız.

Atina sokakları Tahtakale'yi andırıyor. Omanya bölgesinde toplanmış olan kaçak göçmenler tam bir sefalet yaşıyorlar burada. İşsiz, yoksul ve aç insanlar uyuşturucunun kıskacına düşmüşler. Omanya'da yabancılara karşı ırkçı saldırılar yoğun olarak yaşanıyor. Bir ayda altı yabancının öldürüldüğüne tanık olduk.

Avrupa'da ırkçılık ve ayrımcılığın yaşanmadığı hiçbir ülke bulamazsınız. İşte Avrupa Birliği'nin en merkezi ülkelerinden biri olan Almanya. Burada da her türlü ayrımcılık var. Kaçak göçmenlerin kalmakta olduğu kamplarda yapılan ayrımcılık her gözün görebileceği açıklıkta yapılmaktadır. Buraya Rusya'dan gelmiş ve iltica başvurusunda bulunmuş olanlara tüm imkânlar seferber edilmiş. Fakat Afgan, Kürt, Arap vb. göçmenler Rusların yararlandırıldıkları imkânlardan yararlandırılmıyor. Kampta bulunan internet kafeye Ruslar dışındakiler sokulmuyor. Eğer girerseniz polis gelip dışarı atıyor. Bu uygulamaya fiilî tavır aldığımızda bizimle görüşen yetkililer, buraya gelen Rusların 1945 yılında Rusya'da kalmış olan Almanlar olduğunu söylüyordu. Böyle olsa bile kendi ağızlarıyla bir ayrımcılığın ve ırkçılığın söz konusu olduğunu kabul etmiş oluyorlar. Bu ayrımcı uygulamalara itiraz eden pek çıkmaz. Yunanistan'da ya da Almanya'da bu tip uygulamalara elbette itiraz edecek ve direnecektik. Biz de öyle yaptık. Bu sefer hakkımızda tutanak tuttular. Ama her iki yerde de çeşitli direniş yöntemleriyle haklarımızı kısmen aldık. Belki biraz kişisel bir kazanım oldu ama başka katılan olmadığı için bu böyle oldu. Yunanistan'da on bir kişi daha açlık grevi eylemimize katıldığı için kazanımımız da hep beraber olmuştu. Görüldüğü gibi dünyanın her yeri aynı. Hiçbir hak bahşedilmiyor. Ayrımcı uygulamalar her yerde değişik biçimler altında devam ediyor.

Kaçak göçmenler Avrupa'nın tüm ülkelerinde denetim ve aşağılanmayla karşı karşıyadır. Kaçak göçmenlerin neredeyse burada geçen ömürleri evrak işlerinin peşinde koşturmakla geçiyor. Evrak işleri yüzünden intihar edenlerin olduğu anlatılıyor. Kaçak göçmenler buralarda ömürleri boyunca denetim ve gözetim altında tutulurlar. Eğer denetim dışına çıkarlarsa hemen karın doyuracak ve nefes alacak kadar verdikleri olanaklardan kesintiler yaparlar.

Almanya'da yerleşmiş bir önyargı var. Doğu istikametinden buralara gelen kaçak göçmenler, "geri" insanlar olarak görülüyorlar. Bildiğimiz ilerlemeci ve medeniyet sevici bakış açısı buralarda yerleşmiş durumda. Almanlar köpekleri çok seviyorlar. Köpeklere harcanan yiyecek tutarıyla Afrika'daki açları doyurmak mümkündür. Bu toplumdaki insanlar yanlızlıklarını köpeklerle gidermeye çalışıyorlar. Eskiden Türkiye'den buralara göç etmiş insanlar uzun zaman boyunca köpekler için satılan etlerden alıp yemişler. Onların köpekler için satıldığını bilmeyen insanlar ucuz olduğu için köpekler için satılan etleri alıp yerlermiş.

Kimin zeki ya da iyi olduğu bakış açısına göre değişir. Burada da bir sınıfsallık söz konusudur. Buraların kurallarına uyanlar genellikle “iyi” olarak tanımlanır. Buraların kurallarına karşı gelenler ise “akılsız” ve “kötü” olarak tanımlanır. Yoksullar ve emekçiler için ise bu normların tam tersi geçerlidir. Aslında son zamanlarda gerek Arap coğrafyasında yaşanan isyan ve direnişler, gerekse de Avrupa ülkelerinde yaşanan isyan ve direnişler emekçi halkların hiç de akılsız ve geri olmadıklarını tüm dünyaya kanıtlamış oluyor. Şu anda İngiltere sokakları ateşler içinde. Polisin bir esmeri vurarak öldürmesine tepki duyan halklar sokaklara döküldüler. Birikmiş olan sorunlar bu vesileyle bir patlamaya yol açmış oldu. Gittikçe emekçi sınıfların yaşam olanakları kısıtlanıyor. Hakları ellerinden alınan ve gün geçtikçe yoksullaşan emekçiler artık her vesileyle isyan edeceklerdir. Daha önceki zamanlarda da bu tip cinayetler olurdu. Ancak kitleler bu kadar öfkeyle sokaklara çıkmazlardı. Şu anda sokakları yakmalarının nedeni birikmiş sorunların patlamaya zemin sunmasından kaynaklanıyor. Gündelik hayatı yaratanlar bu hayatın nasıl değiştirileceğini de bir gün öğreneceklerdir. Sırtlarından geçindikleri halde onları küçümseyen asalak sermaye sınıfına güçlerinin nelere kadir olduğunu bir gün göstereceklerdir.

Sokakları ateşe verenler “başı bozuklar” olarak tanımlanıyor. Elbette hedefsiz ve gereksiz yere etrafa saldırmak savunulmaz. Ama kitlelerin bu kadar öfkeli olmasının nedeni sermaye sınıfıdır. Yağmalardan onlar sorumludur. İnsanları bu kadar çaresiz ve yoksul hale getiren onlardır çünkü. Emperyalist-kapitalist sistemin kendi ucubelerini nasıl yarattığı Norveç’deki katliamı gerçekleştiren şahsın kimliğinden ortaya çıktı. Henüz saldırganın kimliği belli değilken gene egemen medya aygıtları, göçmenleri suçlayan haberler yaptılar. Oysa saldırgan göçmen ya da müslüman değildi. Tam tersine Avrupa’da yetişmiş, buraların kültürüyle beslenmiş birisiydi. Bu türden katliamların yanında, halkın burjuvaziye duyduğu tepkiden dolayı ortalığı yakıp yıkması masumane bir eylem sayılır.

Kaçak göçmenler geldikleri Avrupa ülkelerinde tam bir kültür karmaşasının ortasında buluyorlar kendilerini. Ne tam Avrupa kültürüne ayak uydurabiliyorlar ne de geldikleri yerin kültürünü tam koruyabiliyorlar. Bir arakültür oluşuyor göçmenlerde. Gündelik yaşamlarından, kılık kıyafetlerinden bu hemen anlaşılıyor. Bir yandan saçlarını jöleleyip, renkli kıyafetler giyerlerken, bir yandan yere çarşaf serip üzerinde bağdaş kurarak yemek yiyorlar. Yapmak istedikleri hiçbir şeyi tam yapamıyorlar. Almanlar ve Ruslar onların otantik kültürlerini “geri” olarak nitelendirip alay ediyorlar.

Arap ve Kürt coğrafyasından buralara gelenlerde bir İbrahim Tatlıses hayranlığı var. Onun arabesk müziğini “batıcı ve ilerici” sanıyorlar. İbo dinleyerek ve modaya uyayım derken bellerinden sarkan pantolanlarla “geri” olmadıklarını çevrelerine ispatlamaya çalışıyorlar. Gençler geneleve gitmek istiyorlar ama ceplerinde para yok. Karşı cinsle ilişki kuramıyorlar çünkü onlar hastalıklı ve zararlı olarak görülüyorlar, suçlu olarak görülüyorlar. Artık nüfus olarak görülüyorlar ve kendilerini fazlalık olarak hissediyorlar.

Avrupa ülkelerinde iltica başvurusunda bulunup kamplara gelen bayanların çoğunluğu hamile olarak geliyor. Belli ki bu bilinçli bir ayarlama sonucunda oluyor. Hamile olarak gelenler daha kolay oturum alıyor. Diğer yandan meselâ Almanlar çocuk yapmıyorlar. Yaşlı nüfus artıyor. Çocuk yapılmasını teşvik edici uygulamalar yapıyorlar.

Kaçak göçmenler Avrupa’da yalnızca nefes alıp verecek kadar bir çerçeve içinde yaşayabiliyorlar. Bunun dışında seyahat etmek, kültürel ihtiyaçlarını karşılamak gibi olanakları yoktur onların. Bir çeşit hapishane yaşamı sürdürülüyor aslında. Bazı ülkelerde karnını doyuracak kadar dahi imkân sağlanmıyor. Meselâ Yunanistan’da “rozkart” dedikleri kimlik gibi geçici bir kâğıt verip sokağa salıyorlar. Bu insanlar nasıl yaşayacak, akşam nerede yatacaklar bunlar hiç umurlarında değil. Omanya’da çatı pervazlarının altına battaniye serip yatanlara, parkta yatanlara rastlamak her zaman mümkündür. Duraklarda beklerken çok sayıda insan gelip sizden bir euro ister. Dilencilik çok yaygındır buralarda.

Uzun yıllar hapishanelerde yatıp ardından buralara gelmek hiç de tercih edilecek bir seçenek değil. İçeriden çıkan insanlar daha neyin ne olduğunu anlamadan çevreleri tarafından buralara itekleniyorlar. Her koşul altında kendi bulunduğun coğrafyada kalıp mücadele etmek en güzel seçenektir. Sonu hapis de olsa güzel ve gerekli seçenek budur. Buralardaki yaşam da bir çeşit hapishane sayılır. Hatta bazı yönleriyle oralardaki hapishanelerde daha verimli politik bir yaşam sürdürmek olanaklıdır. Kaçak göçmenlik yollarında ve duraklarında politik gündemi sıcağı sıcağına takip etme olanağı bulunmuyor. Bazen aylarca dünyada ne olup bittiğinden haberdar olamıyorsunuz. Gündemlerden koptuğunuzu ve politik olarak gerilediğinizi hissediyorsunuz. Türkiye hapishanelerinde bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliği gibi tüm alanlardaki gelişmeleri takip etme şansınız vardır. Yoğun olarak kitap okuyabilirsiniz. Yeni çıkan her kitaptan ve yeni olarak tartışılan her konudan anında haberdar olabilirsiniz. Ancak göçmenlik yaşamında bunların hiçbirini yapma şansınız bulunmuyor. Sıkıştırılmış bir hayatın içindesiniz. Sevdiğiniz ve kullandığınız bir müzik aletini edinme ve kullanma şansınız yoktur. Yeni çıkan müziklerden haberdar olamıyorsunuz. Sinema filmi izleyemezsiniz. Hangi yeni filmlerin çıktığından haberiniz olmaz. Kültürel gündemlerle ilgili yorum yapabileceğiniz kadar bir bilgiye ulaşamıyorsunuz.

Yalnızca nefes alıp vermek bizim için yaşamak değildir. Bizim için politik ve sanatsal gündemlerden haberdar olmamak bitkisel bir hayattır.

Ancak devrimci kadro her koşul altında mücadele etmenin ve örgütlenmenin yol ve yöntemlerini bulmak zorundadır. Buralarda dünyanın her yerinden insanla tanışma imkânı var. Onlarla ortak işler yapma imkânı var. Yunan hapishanelerindeki insanlık dışı koşullara karşı, birbirimizin dilini bilmediğimiz halde örgütlendik ve aynı Türkiye hapishanelerinde yaptığımız gibi, kırmızı bir tşörtü yırtıp alınlarımıza bağlayarak açlık grevi eylemi yaptık ve hakkımızı aldık. Kurduğumuz yoldaşlaşmayı bozamadılar. Direnişi kırmak için rüşvet teklif ettiler ama geri tepti. İnsanlık dışı koşullarda insanları haksız yere hapiste tuttuklarını teşhir ettik. Basında ve uluslararası kurumlarda bu gerçek gündeme geldi. Gelip bizimle röportajlar yaptılar. Polisler dışında herkes bizim haklı olduğumuzu ve güzel bir tepki verdiğimizi söyledi. Emekçi inanlardan, yetkililerle yaptığımız tartışmalara tanık olanlar bizim için ağladılar ve destek mesajlarını ilettiler. Hümanist avukatlar davamıza ücretsiz baktılar. Bizim için gerekli olan tüm işlemleri yaptılar. Her hafta ziyaretimize geldiler. Geceleri sınırlardaki otellerde sabahlamayı göze aldılar.

Uluslararası Af Örgütü’nden Türkiye’deki dosyamızı bilen ekipler gelip röportajlar yaptılar. Bize duydukları saygıyı ifade ettiler. Zaten iki talebimiz vardı. Saygınlık ve hürriyet istiyorduk. İkisini de uzun tartışmalar ve on günlük eylem sonucunda söküp aldık. Yunan polisi hakkımda; “Direnişin lideridir.” diye rapor tuttu. Bu rapor hakkındaki fikrimi sordular. “Problem değil, nerede bir zulüm varsa orada direniş bir haktır, bunu örgütledim, yaptım, savunuyorum, arkasındayım, tüm sorumluluğu alıyorum.” cevabını aldılar. Polisler içinden de bir vardiya bizi destekleyen mesajlar ilettiler. Bize tuz, şeker ve su getirdiler. Sağlık çalışanları kendi işlerini riske atarak bize yasak edilen malzemeleri sağladılar.

Her yerde sınıflar var ve her yerde sınıf mücadelesi var. Şimdi buralardayız, günlük yaşam içinde her türlü ayrımcılık var. Biz de bunlara karşı sınıfsal devrimci refleksimizi gösteriyoruz. Bizi “Akılsızsın rahat durmuyorsun.” diye kınayanlar oluyor. Ama sonunda bazı somut ve manevî kazanımlar sağladığımızda bize hak veriyorlar ve etkileniyorlar.

Biz mülksüzler ve proleterler olarak neyi kaybetmekten kaygılanacağız ki? Bizi yaralayan sermaye sınıflarının yaptığı zulümler değil. Onlarınki normal, herkes sınıfsal konumunun gereğini yerine getiriyor. Ama bizim tarafta durduğunu iddia eden avukat ve diğer devrimcilik maskesiyle dolaşanların yaptığı çirkinlikler bizi yaralıyor. Elimizin kolumuzun bağlı olmasından faydalananlar bilmeliler ki bir gün hava değişir, bizden yana eser rüzgârlar, o zaman onlar utançlarından ne yapacaklar? Bizim şefkatimiz de gazabımız da korkunçtur. Bir gün adalet terazisini kuracağız ve herkes meydanda hesabını vermek zorunda kalacak. Adil ve özgür bir dünya kurana dek, adaletsizlerin ve vicdansızların kurulu sistemlerini ve dünyalarını başlarına yıkacağız. İşte başladık. Arap coğrafyasından, Yunanistan’dan, İspanya’dan, İngiltere’den geliyoruz. Bekleyin bizi. Daha yeni başladık. Varsın bize barbar desinler. Evet biz barbarız, hile bilmeyiz. Akıllı ve medeni olanların, ilerici olanların çarklarına ot tıkadığımız için bizi barbar olarak nitelendiriyorlar. Sömürü ve yalan dünyasına boyun eğerek “medeni” olacağımıza, bunlara karşı mücadele ederek “barbar” oluruz daha iyi. Kurulu düzeninizle ve hilelerinizle yataklarınızda rahat uyuyamayacaksınız.

 13 Ağustos 2011

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.