Politika Cephesi

Sırrı Öztürk

Kürtler - Aleviler - İşçiler Talepleriyle Alanlarda…

Kütlesel Çıkışlar Neyi İşaretliyor?

Sınıflı toplumlardaki kütlesel çıkışlar kapitalist anarşideki her türden rahatsızlıkları ve ona karşı sosyal muhalefet odaklarının taleplerini yansıtıyor. Yaşadığımız coğrafyadaki sosyal muhalefet dinamikleri tüm süreçlerde, şu ya da bu biçimde sesini yükseltmiştir. Tarihselden güncele bir tahlil yaptığımızda bunun özgün örneklerini görebiliriz. İşçi sınıfı, emekçiler, gençler, aydınlar, yoksul köylülük talep ve ihtiyaçlarını dile getirmek için zaman zaman isyan etmiş, başkaldırmış-ayağa kalkmıştır. Tarihimizde de ayaklanma, isyan, başkaldırı, direniş gibi halk hareketleri dönem dönem öne çıkmıştır.

Böylesine anlamlı gelenek ve göreneklerimizi, kültürel zenginliklerimizi incelediğimizde kendi sentezimizi üretme konusunda pek çok malzemeyle karşılaşıyoruz.

Modern sosyal sınıfların ortaya çıkışıyla halk hareketleri daha net sınıfsal nitelikler kazanmaya başlamış, işçi sınıfı doğrudan demokrasi ve doğrudan grev silahını kullanmaya başlamıştır. Coğrafyamızda bu deneyimlerin en görkemlisi henüz aşılamayan 1970 -15/16 Haziran Direnişi’dir.

Hâkim gerici sınıfların işçi sınıfına, emekçi halklara uygulayageldiği devlet terörü, baskı, sömürü, hak ve adalet ihlalleri boyutlandıkça grev silahına başvurulmuştur. Bu memlekette her ne kadar genel grev, siyasî grev, hak grevi göstermelik hukuksal düzenlemelerle garanti altına alınmış gibi görünse de uygulamada resmen ve fiilen yasaktır.

İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği gibi çok önemli bir kurumsallaşma geleneğinin büyük darbeler aldığı süreçlerde de grev silahı kullanılmıştır.

Yazının başlığında kütlesel çıkışlardaki halk desteğini-katılımını hesaba katarak “Kürtler-Aleviler-İşçiler” gibi bir sıralamayı uygun bulduk. Coşku, heyecan, korkusuzluk, atılganlık, özveri, militanlık ve katılım olarak bu türden bir sıralama yerine İşçi Sınıfı temelindeki inisiyatifleri başa almayı çok arzu ederdik. Fakat “nesnel gerçeklik” hiç de öyle değildir. Nedenleri ayrıntılı tartışma konusudur. Komünistler “nesnel gerçeklik” tariflerine asla biat etmez, Kolektif ve organik ilişkili devrimci-iradî müdahalelerle sürece sınıfsal damgasını vurur.

İdeolojik ve politik duruşlarıyla “işçi sınıfı” temelinde bir tarz-ı siyasette bulunan “sol” grupların, örgütsel konumlarıyla sosyal muhalefet dinamiklerine kurmaylık edebilecek bir durumda olmadığını biliyoruz; sosyal pratikleriyle de bunu kanıtlamaktadırlar.

İdeolojik ve politik duruşlarıyla ve lafzen “işçi sınıfı” denilmesi, ya da bir iki sendikada görevli veya “uzman” olarak bulunmak hiçbir şeye yaramıyor.

Siyasî faaliyetlerde asıl önemli ve belirleyici olan birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı İşçi Sınıfı Partisi (İSP)’nin kurmaylığında tutarlı bir işçi-kitle çalışması yapılmasıdır. Üretenlerin kurullarda yönetime gelmesini sağlamaktır. Yanı sıra işçi sınıfının kendisi için sınıf olma mücadelesinde kurumsal merkezi disiplinli İSP’nin kütlelerden oksijen almasıdır.

İşçi sınıfının sendikal birliğini, Birleşik İşçi Cephesini (BİC) yaratamayan “işçi” ve “komünist” isimli örgütler parti olmayı asla hak etmemiştir. Aynı zamanda Faşizme Karşı Savaş Birliği’ni (FKSB) örgütleyemeyen örgütler de parti olmadıkları halde parti imiş gibi hareket edemezler. Etmeye yelteniyorlarsa orada henüz aşılamayan ideolojik, politik ve örgütsel onulmaz rahatsızlıklar var demektir.

Kürt ulusal hareketi ile Alevi hareketinin talepleriyle sosyal pratikte “başat” bir rol üstlenmesi ve kütlesel çıkışları denemesi karşısında gönül isterdi ki; sosyal muhalefet dinamikleri taleplerini dile getirirken onları tutarlı-somut-amaçlı hedeflerde sevk ve idare edebilecek İSP işbaşı yapabilmiş olsun.

Ne yazık ve ne hazindir ki, kütleleri iktidar projesiyle seferber edebilecek bir İSP’miz henüz oluşturulamamıştır. İSP’nin henüz oluşturulamadığı şartlarda ise, ne BİC, ne de FKSB’nin ne ifade ettiği bilince çıkarılabilmektedir. “Tutarlı bir demokrasi mücadelesinde” devrimci esnekliği gözeten taktiklerimiz de İSP’nin eksikliğinde âdeta güme gitmektedir. Arkasındaki burjuva desteği ile  sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünizm asıl gündemin saptırılmasında uğursuz roller üstlenmiştir.

Hâkim gerici sınıfların iktidarı, baskı ve sömürüsü İSP’nin oluşturulamayışı ve bu eksiklik nedeniyle ne geriletilebilmekte ne de aşılabilmektedir.

Kapitalizmin yapısal krizini sistem partileri aşamayacaktır. Kriz döneminde iktidarı almaya aday güçler sendika bürokratlarının, işçi aristokratlarının ve mevcut “sol” örgütlerin de içinde yer aldığı “platform” eylemleriyle değil, iktidar perspektifli İSP’nin kurmaylığında bir anlam kazanabilecektir.

Genel anlamıyla Sol “cenahımızın vukuatı” (hepimizin vukuatı), yani İSP’nin henüz oluşturulamayışı yüzünden işçi sınıfı hareketi ile emekçi halk hareketlerinin kütlesel çıkışları iki basamak ileri sıçrayamadan sönümlenmektedir.

Bir kez daha tekrarında yarar görüyoruz: İSP’nin oluşturulması ve anlamlı ileri bir adım atma (Komünistlerin Birliği-Komünist Birlik’in gerçekleşmesi) şartına bağlı olarak sıralanan sosyal muhalefet dinamiklerinin iki basamak sıçrama göstereceği açıktır.

Kolektifimiz’in işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin gerçekleştirilmesi ile İSP’nin gecikmeden oluşturulması davasını birinci ödev olarak gündeme taşıması sebepsiz değildir. Bu yoldaki etkinliklerimiz özenle izlenmekte ve Marksizm-Leninizm-Proletarya Enternasyonalizmi temelindeki grup, çevre ve örgütleri yakıcı biçimde etkilemektedir. Aynı zamanda Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi’ sorunsalının ne anlama geldiğini kavrayan kadrolarla aranan diyalog ve ilişkiler de gelişip güçlenmektedir.

“Dar grup kültü” ile hareket edenlerle hâlâ sosyal pratiğin reddettiği programını tekrarlayan ve “kendi amentüsünü” okuyan örgütler çağının tükendiğini hayat ve mücadele büyük acı ve kayıplarla herkese öğretmiştir. Ne hazin ki bazıları hâlâ öğrenmemek için mürit edasıyla davranmaktadır.

Uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortağı, işbirlikçisi ve taşeronu olan sağlı “sol”lu burjuva partileri sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halklar gerçekliği yerine din, tarikat, cemaat, milliyet, etnisite vb. argümanları boşuna propaganda etmiyor. Kara gerici, ırkçı, şoven politikalarla insanımızın oyalanacağını ve yaklaşan mahalli seçimlerde burjuva partilerine çeşitli gerekçelerle oy vereceklerini umuyorlar. Sol “cenahımız” bu oyunu tersyüz etmekle mükelleftir.

Mahallî seçimler bir yanıyla önemlidir. Diğer yanıyla salt “seçim”e ve AKP’nin geriletilmesine odaklanan reformist politikaların aşılması önemlidir.

Sözün özü: Burjuvazi; birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İSP’nin örgütlenerek işbaşı yapmasından, işçi sınıfı ile emekçi halkları örgütlemesinden, tutarlı-somut-amaçlı bir iktidar projesiyle iktidara talip olmasından korkuyor. Kükreyip aslan kesilmelerinin, tehditlerinin, üslup ve olmayan siyasî terbiyelerinin bozulmasının asıl nedeni budur. Sistemin kendi yasal ve anayasal konumunu çiğnemesi, keyfî ve fiilî infazlarla kitleleri sindirmek istemesi boşuna değildir.

Burjuva ve küçükburjuva “sol” avantürye takımının bu süreçte örgüt kurup parti çağrışımı yapması ve henüz sınıfsal çıkarlarını göremeyen kitleleri oyalaması burjuvazinin işini kolaylaştırmaktadır.

                                                            *   *   *

Birinci olarak andığımız; Kürt ulusal hareketi giderek siyasallaşmaktadır. Aynı zamanda gerçekleştirilen eylemleriyle hesaba katılması gereken bir güç olduğunu göstermiş önemli bir kütle tabanına sahip olduğunu kanıtlamıştır. Mahalî seçimler nedeniyle DTP’nin Kürt illerinde gerçekleştirdiği eylemler devlet terörüne rağmen, oldukça coşkulu biçimde gerçekleştirilmiştir. DTP sözcüleri bu anlamlı halk hareketini “başkaldırı” olarak nitelemekte ve desteklemektedir. Yüzyılların biriktirdiği sorunların çözümsüzlüğü Kürtlerin “başkaldırı” eylemlerini tetiklemiş ve sistemi düşündürmeye başlamıştır. Sistem Kürt talepleri karşısında gerici reform dahi yapamayacak durumdadır.

PKK ve DTP’nin izlediği politika; “barış, demokrasi ve halkların kardeşliği” söylemlerine indirgenen “Kürt Sorunu”nu çözüme kavuşturamamıştır. Ajitasyon değeri olan fakat politik açıdan içi doldurulamayan DTP politikalarının nereye varacağı bilinmektedir. Aleyhteki ideolojik, politik ve örgütsel pek çok faktöre rağmen, Kürtler haklı talepleriyle AKP iktidarını ve sistemi silkelemektedir. Bu durumda gerçekleştirilen eylemlilik (ve mahallî seçimlerde alınacak olumlu sonuçlarla) DTP’nin daha önemli bir mevziiye sıçramasını getirecektir. DTP Kürt illerindeki bu siyasallaşma sürecini doğru kanalize etme yeteneğini gösterir/gösterebilirse, sistemin inkâr, imha ve asimilasyona dayalı politikası daha da açığa vurulacak ve geriletilebilecektir. Acaba geriletebilecek midir? Bu konu tartışmalıdır. DTP’nin politikasızlığına rağmen, Kürt illerindeki diğer sosyal muhalefet dinamiklerinin amasız-fakatsız DTP’ye omuz vermesi ve haklı taleplerini desteklemesi, tabandaki emekçilerin yeni nitelikler kazanabilmesi hayatî bir öneme sahiptir. AKP’nin Kürt illerindeki belediye başkanlıkları, il genel meclis üyelikleri ve muhtarlık seçimlerini kaybetmesi oldukça anlamlı olacaktır. Fakat bu durumda “Kürt Sorunu” yine çözümsüzlüğe bırakılacaktır.

Sol “cenahımızın” Kürt ulusal hareketini yerinde tahlil edip değerlendirerek tutarlı-etkili-somut bir politika ürettiğini söyleyemiyoruz. Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin diyalektik bütünlüğünü kavramış, yerel (mahallî), ulusal, sosyal (sınıfsal) ve evrensel (enternasyonal) diyalektik birliği temelinde burjuvaziyi karşıya alacak, onunla tarihsel ve sosyal hesaplaşmasını yapacak bir İSP’nin oluşturulamadığı şartlarda Kürtlerin taleplerinin de gerçekleşme “şansı” yakalayamayacağı açıktır.

İkinci olarak andığımız; Alevi hareketi de Kürt ulusal hareketi gibi siyasal örgütlenme güvencesinden yoksun olmasına rağmen, çeşitli, dernek, vakıf, vb. kurum ve kuruluşlarıyla 9 Kasım 2008 tarihinde Ankara’da 130 bin kişilik anlamlı bir miting gerçekleştirmeyi başarmış, taleplerini dile getirmiştir. Aleviler de haklı demokratik talepleriyle ve meşreplerince AKP’yi ve sistemi silkelemiştir.

TC devletinin kara gerici ve ırkçı “türk islâm sentezi”, “sünni-ılımlı (amerikancı) islâm” proje ve tezlerine karşı Alevilerin kütlesel çıkışı da çok anlamlı olmuştur. Demokratik kültür,  inanç, gelenek ve görenekleriyle Aleviler bu kez “ılımlı (amerikancı) Alevilik” saldırısı ve kuşatması altındadır. TC devletinin boy hedefi yaptığı Kızılbaş-Alevi-Bektaşi kültür ve geleneği çeşitli vaatlerle hedefinden saptırılmaya çalışılmaktadır. Sol “cenahımıza” daima “taze kan” veren Alevilerin bir kez daha sağlı “sol”lu burjuva partilerine kanalize edileceğinin işaretleri de alınmaktadır. Sol “cenahımızın” Alevi canlarımıza, onların talep ve ihtiyaçlarına ilişkin tutarlı bir projesi yoktur. Olmamıştır. Alevi örgütlerinin yeni nitelikler kazanması kimi “sol” grupların faydacı niyetleriyle amacından saptırılmak istenmiştir. Tasfiyeci, liberal, postmodern, yeni “sol”, radikal geçinen “sol” ile reformist, sosyalreformist, şoven ve sosyalşoven “sol” örgütlerin Alevi hareketine olumlu yönde yapacağı bir katkı da söz konusu değildir. Alevi örgütlerinde yaygınlaştırılmak istenen idealist-metafizik görüşlere karşı çok yönlü mücadele içindeki Marksist kökenli insanlarımız burjuva ve küçükburjuva “sol” yöneticilerin kuşatmasıyla karşılaşmakta ve çabalarının daha da işlevsel olması önlenmektedir.

AKP’nin Alevi kurum ve önderlerini “satın alma” hilesi şiddetle geri teptirilmiştir. Burjuvazinin ikiyüzlü ve kirli politikalarına karşı bu türden direngenlikler de çok önemlidir.

Üçüncü olarak andığımız; işçi sınıfı hareketi de önemli eylemliliklere aday olduğunu göstermiştir. Kapitalizmin yapısal küresel krizi işçi sınıfının hem sendikal birliği hem de siyasal birliği davasını tetiklemiştir. Kriz yüzünden işyerleri kapanmakta, işçiler kütleler halinde işten atılmakta, bazı iş kollarında işçilere ücretli-ücretsiz izin verilmektedir. Mevcut sendikalar (sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisi) işçi sınıfının giderek politikleşmesi karşısında artık “baraj” olamamaktadır. Tutarlı  işçi-kitle çalışması yapan Devrimci ve Marksist Kadroların öncülüğünde tabanda örülen kütlesel çıkışlar yaygınlaşmaktadır. İşçi sınıfının işsizliğe, hayat pahalılığına ve tüm felâketleri yaratan kapitalist anarşiye, ABD’ci, AB’ci, NATO’cu politikalara karşı bilinci yükseltilmektedir. 29 Kasım 2008 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen 100 bin kişilik eylemi DİSK ve KESK örgütlemiş, TMMOB, TTB ve benzeri çeşitli meslekî kuruluşlarla Sol’un tüm örgütsel renkleri sendikaların çağrısına uymuş, pankartını alan eyleme katılmıştır. Tek başına bu olgu bile Sol “cenahımızın” kütlesel çıkışlarda öncülük yapamadığını, bu konumlarıyla da yapamayacağını, sendikaların kuyruğuna takılarak ve de ancak “varlıklarını” dosta-düşmana karşı koruyabilmekte olduklarını göstermiştir.

Kürt ulusal hareketi ile Alevi hareketinin alanlara getirdiği katılımlarla 40’a yakın “sol” örgütün, sendikaların, kitle örgütlerinin 29 Kasım Ankara eylemine getirdiği katılım mukayese edildiğinde Sol “cenahımızın” içine düştüğü/düşürüldüğü zaaflar daha net olarak anlaşılmaktadır.

Bu türden örgütsel öncülük, zaaf ve eksikliklerine rağmen, coşkulu ve militan işçi sınıfı müttefikleriyle, mücadele arkadaşlarıyla buluşmanın tadına varmış ve bir deneyim daha kazanmıştır.

Bu eylemde bazı küçükburjuva “sol” grupların “bireysel terör” anlayışı ile kütlesel çıkışları amacından saptırma çabaları engellenmiştir. Polis terörü de görece engellenebilmiştir.

AKP iktidarını ve sistemi açığa vurmaya aday kütlesel çıkışların alabildiğince demokratik, alabildiğince geniş ve tüm sosyal muhalefet güçlerini kucaklaması esastır. Bu gerekliliği gözetemeyen küçükburjuva “avantürye” grupların izolasyonu da çok önemlidir.

İşçi sınıfı içinde tutarlı işçi-kitle çalışması yapan kadroların 15/16 Haziran Direnişi öncesindeki çalışmalardan büyük ölçekte yararlandığı da anlaşılmaktadır. Yüz yıllık sınıflar mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimiz arasında yararlanacağımız pek çok deneyim vardır.

Kocaeli ve Gebze’deki “İşçi Birliği”, ‘Gebze Sendikalar Birliği’  deneyim ve arayışları, sendika ve siyasî grup farkı gözetemeden işçileri tutarlı-amaçlı kütlesel çıkışlara hazırlayan örgütlemeler örnek alınmalıdır.

Gebze Sendikalar Birliği’nin düzenlediği mitinge 4 bin insanımız katılmıştır. İşsizliğe, yoksulluğa, zamlara ve işten çıkarmalara karşı “krizin faturasını ödemeyeceğiz!” şiarlarıyla anlamlı bir miting gerçekleştirilmiştir.

30 Kasım 2008 tarihinde Gebze’deki işçi-kitle eyleminde; 1967 öncesi ve daha DİSK kurulmadan Kocaeli’nde oluşturulan SADA (Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşması)’ya benzer örgütlenmelere başlanılmıştır. 15/16 Haziran Direnişi’ni tabanda ören kadroların deneyimlerini örnek alan çalışmalar oluşturulmaya başlanmıştır. Bu olgu da sevindirici bir gelişmedir.

Kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleme yeteneğine sahip nüvelerin tabandaki çabalarını sahipleniyoruz. Sosyalizmin asıl sahibi işçi sınıfı ve emekçi halkların içinden çıkacak kadroların öncülüğü burjuva ve küçükburjuva “sol” eğilimlerin karşısındaki yerini almışsa ki almıştır; bu sevindirici bir gelişmedir. Devrimci ve Komünist olmanın ölçütü bu eylemlerin içinde olmaktır.

Yunanistan’da da Sistem ve Kapitalist Anarşi Sorgulanıyor

Sağlı “sol”lu burjuva basını Yunanistan’da baş gösteren isyan ve başkaldırı olaylarını ideolojik ve sınıfsal konumlarına göre insanımıza sunmuştur.

15 yaşında, temiz yüzlü bir öğrencinin (Aleksandros Andreas Grigoropulos) göğsünden vurularak polis kurşunuyla katledilmesinin tetiklediği olaylarda kitlesel eylemler sürekliliğini korumuş ve yaygınlaşma istidadı taşımıştır. Ekonomik, politik, sosyal, kültürel açıdan binbir sorunlar boğuşan Yunanistan gençliğine sıkılan ilk kurşun değildi bu. Kapitalist avanta ve yağma düzeninin  birikmiş sorunlarına devrimci bir öfkeyi gündeme taşıyan gençlik Yunanistan’ın belli başlı kentlerini cayır cayır yakmaya başlamıştır. Öğrenci gençliğin başını çektiği eylemler işçi sendikaları ile sol partileri de harekete katmıştır.

Kütlesel çıkışlarda kitlelerin beyninde için için birikmiş isyan, başkaldırı, ayaklanma gibi duygular öğrenci gencin katledilmesiyle “bardağı taşıran son damla” işlevi görmüş ve kitleler alanları fethetmeye başlamıştır. Gerici iktidar partisi YDP’yi ve sistemi sorgulayan kitleler doğrudan polisi, karakolları, devlet dairelerini, parlamentoyu, bankaları, büyük mağazaları, özel araçları hedef almış, okulları işgal etmiştir. Bu türden hedeflerin seçilmesi olayın ne denli önemli olduğunu işaretlemektedir.

Başkaldırı ve isyan eylemin malî portresinin 2 milyar doları geçtiğini öne çıkaran burjuva basını kütlesel çıkışları yaratan ABD’ci, AB’ci, NATO’cu baskı ve sömürüyü, kapitalist anarşiyi, katiller kapitalizmini, avanta ve yağmaları hiç sorgulamamıştır. Kütlesel çıkışlara terini ve kanını feda edenlerin konumu ile olayların ana nedenleri araştırılmadan sistemin suçu gizlenmiş, başkaldıran, isyan eden kütle hemen “anarşist” nitelemeleriyle damgalanıp mahkûm edilmek istenmiştir.

TC’nin tarihinde de haklı talepleriyle kütlesel çıkışları deneyenlere aynı mantıkla karşılık verilmeye çalışılmıştır (TC’de Kürt çocuklarına verilen cezalar öyle umuru adiyeden değildir. Yılda 30 insanımız keyfî-fiilî infazlarla katledilmektedir). Yunan polisi ile TC’nin polisi aynı kapitalist hamurun, aynı mantığın-sistemin polisidir. TC; tekelci militarist polis devleti kimliği ile haklı talepleriyle öne çıkanları alnından vurmada Yunan polisinden daha ileridedir.

Yunanistan gençliği küresel kapitalizmin kendisine işsizlik, pahalılık, her türden yoksunluk ve geleceksizlik demek olduğunu görmüştür. Üretmeyen, sanayileşemeyen bir ülkede bu türden kütlesel çıkışlar sosyal patlamalara adaydır. Her kapitalist ülkede olduğu gibi Yunanistan’da da eğitim, sağlık ve işsizlik gibi temel uygulamalar kapitalizmin sömürüsünü yansıtmaktadır. Gençliğin ayağa kalkışında asıl faktör bu sorunların çözülmeyişinde yatmaktadır. Polis kurşunu, sosyal rahatsızlıkları açığa vuran bir vesile olmuştur.

Yunanistan’daki düzene karşı eylemlerin niteliği, örgütlülüğü ve hedefi tartışılmaktadır. Kriz, sağlı “sol”lu burjuva partileri YDP ile PASOK’un işçi ve emekçi düşmanı politikaları dışında devrimci-dönüştürücü -iktidar perspektifli- proje ve örgütlülükle ancak aşılabilecektir. Gençliğin aktivitesi bu alana kanalize edilebildiğinde eylem hedefine ulaşabilecektir.

Tekelci sermayenin küresel birliği deneyimi olan AB’nin önemli bir üyesi Yunanistan’daki kapitalist anarşi kitlelerin ayağa kalkışını getirmiştir. Tek başına bu olgu bile TC’de allanıp pullanarak göklere çıkarılan AB tellallarının işini büyük oranda zorlaştırmıştır. Emperyalist-kapitalizm her ülkede insana ve insanlığa karşı sömürücü yüzünü artık gizleyememektedir.

Yunan halkının kütlesel çıkışıyla açığa vurulan kapitalist anarşiye karşı İtalya, Fransa, İspanya, Danimarka ve Almanya’da Yunanistan’daki isyan ve başkaldırıyı destekleyen kitle eylemleri gerçekleştirilmiş, Enternasyonal dayanışma eylemleri de yaygınlaşma istidadı göstermiştir.

Bu türden olay ve olguların gezegenimizde daha da yaygınlaşacağının işaretleri alınmaktadır. Tutarlı-somut-amaçlı anti-emperyalist ve anti-kapitalist projeleriyle Devrimciler, Komünistler kütlesel çıkışlara öncülük yapmalıdır. Bu türden bir öncülüğe sahip olmayan kütlesel çıkışların başarı şansı yoktur. Olmamıştır.

Yunanistan’daki gelişmeleri farklı eylemliliklerine rağmen, 1968 Fransa’daki başkaldırılarla örnekleyen anlayışlarla da karşılaşmaktayız. Her iki ülkede de KP gelenekleri ile bu geleneklere bağlı işçi sendikaları ve kitle örgütleri bulunmaktadır. KP’ler ideolojik, politik ve örgütsel donanımlarına göre de olayları değerlendirmektedir.

Batı’daki KP’lerin; tarihlerindeki devrimci geleneklerinin uzantısı olduklarını, parti isim ve sıfatlarını, Enternasyonalin renklerini ve simgelerini kullandıklarını biliyoruz. Anılan KP’lerin giderek kendilerini vareden tarihlerinden, devrimci ve dönüştürücü çizgilerinden uzaklaştığını, sağ teslimiyetçi bir konuma evrildiklerini, sosyal meşruiyetleriyle devrimci yasallıklarını büyük ölçüde yitirdiklerini de biliyoruz. Böyle oluşlarına rağmen, KP’leri Marksist Eleştiri’den muaf tutamayız. Hele SSCB deneyiminin, Sosyalist Sistem’in çözülmesinden sonra bu konular üzerindeki sorumluluklarımızı iyi tartmalıyız. Burjuva ve küçükburjuva “sol” eğilimlerinin mevcut KP’leri değerlendirmesi ile Devrimci ve Marksist Sol Kadroların değerlendirmesi temelden farklı olacaktır.

Yunanistan Komünist Partisi (YKP) öğrenci gençliğin başını çektiği eylemleri öteki burjuva partileri gibi “anarşi ve terör” nitelemeleriyle karşıya almış, neden sonra üç günlük genel grev kararıyla kütlesel eylemlere katılmıştır. Sendikalar ve kitle örgütleri de buna uymuştur. YKP’nin geleneksel bir tabanı bulunmakta,  ulusalcı bir siyasî çizgi izlemekte, parlamentonun açılışını yapan dinsel törenlere uymakta ve yer yer sosyalşoven çizgilere evrilmektedir. YKP’nin sistemi aşma (iktidar) projesi bulunmamaktadır. Bizdeki SİP-TKP, EMEP, ÖDP gibi örgütlerin kongrelerine sözcü-delege göndermekte bir sakınca görmemektedir. Aynı yöntemi  Kuzey Kore KP, Vietnam KP ve Küba KP’de uygulamakta, anılan örgütlere parti muamelesi yapmakta bir sakınca görmemektedir.

Burjuva sol PASOK sağcı iktidar partisi YDP’yi istifaya ve derhal seçim kararı almaya zorlamıştır. YDP ise, polisiye yöntemleri daha da artırmıştır. Kütlesel çıkışlar dinmemiş, yaygınlık göstermiştir. Fakat sıkıyönetim uygulayarak askerler göreve çağrılmamış, “sarı alarma” geçirilmiştir.

Yunanistan’da sistemi devrimci-dönüştürücü yol ve yöntemlerle aşmaktan yana olan güçler, YKP dâhil ideolojik, politik ve örgütsel konumlarıyla tüm sol örgüt/partiler son derece tartışmalı bir durumdadır.

ABD ile AB’ye bağımlı NATO’cu Yunanistan’ın statüsünün değişmemesi için dış dinamikler harekete geçmiştir.

TC’de ise, Marksist Eleştiri yöntemiyle ele aldığımız YKP benzeri bir KP ve onun kurmaylığında hareket eden  sendikaları ve kitle örgütleri dahi yoktur.

Görünen odur ki; tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, Yunanistan’da ve Türkiye’deki krizin verdiği mesaj: Kapitalist anarşi döneminin “küreselleşme”, “sosyal devlet”, “liberalizm” masallarının artık kapandığını anlatmaktadır. Kapanan dönemin perdesini sosyalizm indirecek ve yeni bir dönemin perdesini açacaktır.

Resmî İdeoloji ile Kükreyen Gericiler

Liberal Sol Aydınları Tehdit Ediyor!

Burjuva resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojisi ile beslenip beyinleri yıkanmış gericiler liberal solcu aydınları tehdit etmeye başlamıştır. Bu tehditler Hrant Dink’in trajik sonunu hatırlatırcasına yaygınlaştırılmaktadır. Sistemi “lisanı münasiple” düşündürmeye yönelen mücadelesi Hrant Dink’in (devletin resmî kurumlarınca bilinmesine rağmen) katledilmesiyle sonuçlandı. Bu katliamda sistemin-devletin suçlu olduğu maddî delillerle belgelendi. TCK’nın 301. Maddesine göre yargılanan araştırmacı-yazar Temel Demirer’in de sistemi-devleti sorgulayan tavrı karşısında Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in mevcut yasaları çiğnercesine yargı kararını etkileyici ve yazarı hedef gösterici bir beyanda bulunduğu görüldü. Temel Demirer de “Türk milleti adına” keyfî-fiilî infaz yöntemlerini benimseyen/benimsetilenlerin âdeta “boy hedefi” yapılmak istenmektedir. “Resmî”lik o düzeyde yaygınlaştırılmıştır ki, sanki kimilerinin ruhuna ve genlerine işlemiştir.

Burjuvazi ile “hukuk yoluyla mücadele” etmenin önemi bu olaylarla daha da somutlanırken sistemin hangi düzeyde çürümüş olduğu da ortaya çıkmıştır.

“Devleti” olumlayan, kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerine dokunmayı düşünmeyen, aksine “devlet”in güçlenmesini isteyen liberal solcu aydınlar 1915 “Ermeni Tehciri” (“Büyük Felâket”) yüzünden TC devletinin “Türk milleti” adına yapamadığını “Türk aydını” olarak yerine getirerek “Ermenilerden özür diliyoruz…” amaçlı bir bildiriyi internette ortak imzaya açmıştır. Anılan aydınlar kendilerini sosyalist olarak tanımlamakta, fakat siyasal-sosyal devrimleri reddedip, gerici reform dahi yapamayan burjuva düzenini kutsamaktadır.

Daha sonra, burjuva resmî tarih anlayışı ve resmî ideoloji ile beslenip beyinleri yıkanmış bilcümle gericiler, Türk milliyetçileri, almış oldukları ırkçı, faşist, şoven ve sosyalşoven eğitimlerinin uzantısında  “Türk milleti” adına bu “Türk aydınlarına” sataşmaya ve onları en iflah olmaz küfürlerle tehdit etmeye başlamıştır. Bununla da yetinmeyip “özür” dileyenlerin karşısına, aynı internet yöntemiyle, “özür dilemiyoruz” yollu kampanya açmıştır.

“Üstün ırk” teorileri sömürücü-sömürgeci sistemlerin (emperyalist-kapitalizmin) en önemli silahıdır.

Devrimcilerin-Komünistlerin “üstün ırk” teorilerine karşı tutarlı tavrı herkesçe bilinmektedir. Keskinleşen sınıflar mücadelesinin nereye varacağından haberli bilcümle liberal, tasfiyeci, reformist, özgürlükçü, yeni-sol, postmodern solcuların “özgürlük” bahsindeki tavırlarını biliyoruz. Kimsenin “özür dilemesi” eylemine karışılmaz. Dileyen diler, dilemeyen dilemez. Devrimci ve Marksist Entelektüel birikim düzeyinin çok geri olduğu Sol “cenahımızda” sınıfsal bakış açısıyla bilimsel tahlillerin yapılmasını arzu ederiz.

Bu bağlamda hâkim gerici sınıfların kara gerici, ırkçı, şoven, faşist baskı ve terörünü şiddetle karşıya alırken, liberal solcu aydınlar özgürce haklarını kullanırken, “asıl meseleyi” çarpıtmaya yeltendiklerinde onlara da münasip şeyleri söylemekten geri durmayız.

Bazı liberal solcu aydınlar 12’li askerî faşist darbeler döneminde de ortak bir “bildiri” kaleme alarak sözde “aydın sorumluluğunun” gereğini yapmaya yönelmişlerdi(!) Başını Aziz Nesin, Yalçın Küçük vb.lerinin çektiği “bildiri” yayınlama anılan aydınların sosyalizm anlayışındaki “vukuatını” örtmeye yetmemektedir. Komünistlerin “aydın” tanımı ise bilinmektedir. Burada ayrıntıya girmiyoruz.

Konuya tarihselden güncele baktığımızda liberal solcu aydınlar Komünizm ve Kürt düşmanlığına endeksli politikalar karşısında da suskun kalmışlardır. “Kürt Sorunu” ve öteki etnisitelerin can alıcı sorunları karşısında da kararlı bir tavır içinde olmadıkları görülmektedir. Onlar; bu türden “bildiri”leriyle vicdanlarını rahatlatmış, güncel soykırımları bir yana bırakıp âdeta burjuva resmî ideolojisine “meşruiyet” kazandırmaya yönelmiştir. Günceli bırakıp geçmişi irdelemek biraz kaçak güreşmeye benzemektedir. Kürt katliamları, Kızılbaş katliamları, Komünist katliamları karşısında suskun kalanların “Ermenilerden özür dilemesi” tüm inandırıcılığını kaybetmiştir.

Komünistler açısından Türk, Kürt, Arap, Fars, Ermeni, Çerkes, Laz, vb. proletaryası ile emekçi halklarının sınıfsal çıkarları, sosyal/evrensel kurtuluşu bir ve aynı yerdedir. Büyük bir hamasetle vatan, millet, milliyet, ülke, yurt, ırk, cins, din, cemaat, tarikat, vb. ayrımları öne çıkaranlar ve de politikayı bu temelde algılayan tüm anlayışları Komünistler karşıya alır.

Komünistlerin; burjuvazi ile küçükburjuva “solcu” aydınların resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojileri “başat politik argüman” yapmaları boşuna değildir.

Sınıfsal aidiyetleri yok sayıp millet-milliyet olgusunu öne çıkarıp sistemin vukuatını üzerlerine alarak “özür” dileyen liberal solcu aydınlar; AB’ye göz kırparak ne denli modern olduklarını kanıtlamaya çalışmaktadır. Bu “görevlerini” yerine getirirken de sistemin yaşadığı krizi azıcık yumuşatacağını ifade ederek burjuva düzenine koltuk çıkmakta, fakat sınıflar mücadelesindeki işçi kıyımlarında burjuva diktatörlüğünün kan emici sömürüsüne ise duyarsız kalmaktadır.

Gündemi saptırmakla görevli “servis” basını da anılan liberal solcu aydınların eylemini desteklemiştir.

Kapitalist anarşiyi ve onun çıkarlarını koruyan devleti ve giderek devlet olgusunu yıkıp sönümlendirecek konumdaki Devrimci ve Marksist Sol Kadrolarla ya da onların tezleriyle karşılaşınca, anılan kesimler; “Türk milleti” adına sataşma, tehdit ne kelâm bizimkileri nallamaya kalkacak düzeyde beyinleri yıkanmış ve kışkırtılmıştır. Onların katında Devrimcilere, Komünistlere asla göz açtırılmamalı, isyan, başkaldırı, ayaklanma, direniş, doğrudan grev, doğrudan demokrasi haklarını kullanma ve düşünme-örgütlenme özgürlüklerini kullanmaya yeltenenler sistematik işkencelerden, meydan dayağından geçirilmelidir! Keyfî-fiilî infazlarla yok edilmeli, siteme biat etmeyenler darağaçlarını süslemeli, hapsedilmeli, işsizliğe ve açlığa mahkûm edilmelidir! Kapitalist anarşinin mantığı böyle çalışmaktadır. 10 Eylül 1920’lerden bu yana tarihsel ve güncel örnekleri hafızamızdan asla silinmedi…

Liberal solcu aydınların kendilerine yapılan tehdit ve saldırıları doğru değerlendirmelerini, Devrimci ve Marksist Sol Kadroların tahlil ve öngörülerine kulak vermelerini, bir “serap” gibi gördükleri kapitalist devleti (becerebilirlerse) ideolojik ve sınıfsal kimliği ile öğrenmelerini öneriyoruz.

Komünizm ve Kürt düşmanlığına endeksli burjuva politikalar böylesine kışkırtılmış “sürü”leri çok rahatlıkla hareketlendirebilmekte, sevk ve idare edebilmektedir.

Yerli liberal solcu aydınlarımız; Nazi-Hitler’le Faşist-Mussolini’nin tarihsel sosyaldemokrat partilerin devrimci geleneklerine, kitlesel tabanlarına, büyük oy potansiyellerine, eğitilmiş bilinçli kadrolarına ve nitelikli devrimci önderliklere sahip olmalarına rağmen, her türden ırkçı, şoven ve sosyal demagojilerle nasıl iktidara geldiğini, insanın ve insanlığın nasıl yere düşürüldüğünü yeniden bir okumalıdır. Almanya Komünist Partisi’nin (Friedrich Engels  Enstitüsü’nün) tam 45 yılda hazırladığı ve eğitim aracı olarak okuttuğu Marksist-Leninist Parti’nin Temel Eğitim Dersleri kitabımızınAlmanya Kasım Devrimi ile ilgili bölümünü -sosyaldemokratların tarihsel ihanetlerini- defalarca okumalarını öneriyoruz. Ayrıca bir “özür dileme” gerekiyorsa ya da “özür dileme” her şeyi halletmeye yetiyorsa anılan aydınların Devrimci ve Marksist Sol Kadrolardan, onları vareden “Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi” çizgisinden saptıkları için “özür” dilemeleri gerekir. K. Marx ve Marksizm tartışmalarında olduğu gibi, siyasal-sosyal devrimlerini gerçekleştiren ülkelerin “sosyalizm uygulamalarında” yaşanılan hata, yanılgı ve yanlışların nasıl aşılacağına ilişkin burjuvaziye yarayan “tez”lerinden vazgeçmelerini, Marx-Engels-Lenin sürecini doğru okuyup öğrenmelerini bekleriz.

 Ahmet İnsel, Cengiz Aktar, Ali Bayramoğlu, Baskın Oran, Ahmet Kaboğlu, vb liberal solcu aydınlar; “derin devlet”in, avanta ve yağmanın, haksız ve kirli savaşların, “iç savaş”ın, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarının, keyfî ve fiilî infazların (onlar ‘yargısız infaz’ diyor!), artı-değer sömürüsünün, asıl-sınıfsal nedenlerini es geçip sorgulamadan Ermeni, Rum, Yahudi, Kürt tehcir ve katliamlarının, komünizm düşmanlığının insanlıkla, vicdanla, adalet duygusuyla  bağdaşmadığını dillendirmekte ve şeffaf, demokrat fıstık gibi bir devlet-ülke-memleket hayalini kurmaktadır!

Emperyalist-kapitalizm işçi sınıfı ve emekçi halkları birbirine karşı kullanıp/kırdırıp terörist, sömürücü ve sömürgeci kimlik ve niyetlerini gizlemektedir. Haksız ve kirli savaşlar çıkarmaktadır. Emperyalist-kapitalizm ile hesaplaşmak ve yarattığı siyasal-ekonomik, sosyal ve kültürel kirlilik ve vahşetlerle yüzleşmek doğrudan emperyalist-kapitalizmi karşıya almakla mümkündür. Bu da ancak tutarlı-amaçlı ve somut bir iktidar mücadelesini önüne koymuş program-parti-kadro ve politikalarla gerçekleşecektir.

Liberal solcu aydınların basın yoluyla işlediği ve gündemleştirdiği bu türden söylemler temelindeki “mücadelesi” Sol “cenahımızın” derlenip toparlanmasını belli açılardan aleyhte etkilemekte, Kürt ve Alevi hareketi ile işçi sınıfı hareketindeki bilinçlenmenin önünü kesmektedir. İnsanımızın tutulacak “Ana Halka” yerine burjuva politikalarıyla oyalanmasını propaganda etmektedir.

Kulağa hoş gelen, ayrıca belli ölçülerde ajitasyon değeri olan “barış, demokrasi ve halkların kardeşliği” söylem ve sloganları liberal solcu aydınların ağzında içeriği boşaltılıp sakız gibi çiğnenmektedir. Hakikî demokrasinin, barışın ve halkların kardeşliğinin nasıl, hangi yöntemle ve hangi düzende olacağını söyleyemiyor anılan aydınlar. Onların bu suskunluğu hakikî barışı, demokrasiyi, özgürlük ve eşitliği, halkların kardeşliğini gerçekleştirecek sosyalizmin bilince çıkarılması düşüncesini ve kavgasını gölgelemeye yöneliktir. Üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerini koruyan kapitalist devletin kimliğinin, ideolojisinin ve politikasının üzerini örtmeye yardımcı olmaktadır.

1915 “Ermeni Tehciri”nin getirdiği sorunlar “özür” kampanyalarıyla çözülmez. Aksine “özür” kampanyası çözümsüzlüğe katkı getirir. Ayrıca, sağlı “sol”lu burjuva partilerinin tamamına egemen olan milliyetçilik zortlamaları kırılmadan da soruna çözüm üretilemez!...

Küçükburjuva Solculuğu

Küçükburjuva Devrimciliği

Küçükburjuvazinin Komünistçiliği!..

Osmanlıdan TC devletine ulaşan süreçte tarım ve ticaret burjuvazisinden malî sermayeye geçiş geç olmuş, fakat güç olmamıştır (Kıvılcımlı’nın kulakları bir kez daha çınlasın).

Günümüzde modern sosyal (burjuvazi-proletarya) sınıflar teşekkül etmiş ve talepleriyle tarih sahnesine çıkmıştır. Devlet tekelci kapitalizmi uluslarötesi tekelci sermayenin yerli bir ortağı, taşeronu ve işbirlikçisi olmuştur.

Sınıflar mücadelesinin gelişip güçlendiği tüm süreçlerde Sol “cenahımızın” ideolojik, politik ve örgütsel konumu daima tartışma konusu olmuştur. Bu türden bir “sol”  mücadeleyle  hâkim gerici sınıfların iktidarları -burjuva diktatörlüğü- ne geriletebilinmiş ne de tarihsel-sosyal halklılıklarımızla aşılabilinmiştir.

Yaşadığımız topraklarda kır ve kent küçükburjuvazisi de alabildiğine gelişip güçlenme imkânına kavuşmuştur.

Yaşadığımız topraklarda kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkileri, küçükburjuvazinin oldukça palazlanmasını da getirmiştir. “Türkiye küçükburjuvalar ülkesidir” olgusu-saptaması boşuna söylenmemiştir.

TC’deki siyasî iktidarların uyguladığı politikalar üretim ilişkileri ile üretici güçlerin gelişiminin seyrini ve siyasal, sosyal ve kültürel yapıyı onulmaz ölçülerde tahrip etmiştir. Tahrip edilen bu köhnemiş yapı devrimci-köklü dönüşümlerle yıkılmayı hak etmiştir. Tek başına bu olgu bile Ekim’in Güncelliği’ni öne çıkarmıştır.

Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin sürekli iktidarı ellerinde bulunduruşu: Bir yanıyla; burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojisinin bir türlü yıkılamayışı yüzündendir. Diğer yanıyla; 10 Eylül 1920’lerde oluşturulan Tarihî TKP’mizin ideolojik, politik ve örgütsel varlığını kesintisiz olarak günümüze organik ilişkilerle taşıyamayışı ve Sol “cenahımızın” tutarlı-somut-amaçlı bir iktidar perspektifinden yoksun oluşundandır. Bu sorunun nedenlerini özetle anılan politikasızlıklarda aradığımız gibi; küçükburjuvazinin Modern Proletaryanın davasını perdeleyen teori pratiğinden de kaynaklandığının bilincindeyiz.

Sınıflar mücadelesinin sertleştiği 1960-1970’lerde küçükburjuva solculuğu (KS), 1970-1980’lerde küçükburjuva devrimciliği (KD), günümüzde de küçükburjuvazinin komünistçiliği (KK) öne çıkmış ya da çıkarılmıştır.

KS+KD+KK’ların programları hayat ve mücadelede defalarca denenip sınanmış ve reddedilmiştir. Partisiz programlar, programsız partiler dönemi artık kapanmıştır. Hayat ve mücadelenin reddettiği teori pratiklerle örgüt modellerinde ısrar edilmesinin Marksizm ile bir ilişkisi yoktur. Olamaz. Olmamıştır.

Yüz yıllık sınıflar mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimiz arasında Modern Proletaryanın kendisi için sınıf olma mücadelesindeki yeri ve rolü KS+KD+KK tarafından daima “küçük görülmüş” ve hesaba katılmamıştır. Emekçi halkların mücadelesi de ha keza yeterince -doğru tespit ve tahlillerle- hesaba katılmamıştır.

Dev-Genç, THKO, THKP-C, TİİKP, TKP-ML türünden öğrenci gençliğin başını çektiği örgütler proletarya devrimcilerine daima “lejyon askeri” muamelesi yapmaya kalkışmıştır. 1970-15/16 Haziran Direnişi’nden günümüze kadar geçen 39 yıllık bir süreçte kimi devrimci gruplar hâlâ  işçi sınıfının ayağa kalkışını öğrenci kalkışmalarına borçlu olduğunu iddia edebilmekte, onların eylemleri sonucunda işçilerin grev, yürüyüş, miting, fabrika işgali, vb. eylemleri gençlerden öğrendiğini(!) söyleyebilmektedir(?!!!) İşçi sınıfının devrimci mücadelesini küçükburjuva gençliğin “atak”larından öğrendiğini,14. 12. 2008 tarihinde Ender Helvacıoğlu, Haluk Yurtsever ve Hakan Öztürk’ün katıldığı siyasî kimliği tartışmalı ve de komünist geçinen Haluk Yurtsever tarafından DEM TV.deki ‘Turnusol’ programında (hiç utanıp sıkılmadan) söylenmiştir. Anılan şahısların ideolojik, politik ve örgütsel “vukuatını” Proletaryanın Laboratuarı’nda test etmenin tam zamanıdır. O zaman görülecektir turnusol kağıdı kırmızıya mı maviye mi boyanacaktır?

Sınıflar mücadelesinin yetiştirdiği Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar da özetle anılan küçükburjuva “sol” akımların (KS+KD+KK) “etkinliğini” politika sahnesinde bir türlü kıramamıştır.

“Devrimci durum”ların oluştuğu süreçlerde “tutarlı-amaçlı-somut bir siyasal ve sosyal devrim mücadelesi” gündeme geldiğinde küçükburjuvazi proletaryaya ve emekçi halklara “kurmaylık” etmeye kalkışmıştır! Bu kalkışmalarda çeşitli dram ve trajedilerin yaşanmış oluşu da bir yanıyla doğal olmuştur.

İşçi sınıfı ve emekçi halkların taleplerinin hedefine taşınamayışında KS+KD+KK’ların ideolojik ve sınıfsal rahatsızlıklarının rolü büyüktür ve de etkili olmuştur.

Daha tam olarak söylenecekse: Bilimsel Sosyalizm-Komünizme ihanet üniversite okumuş yarım-aydınlardan gelmiştir.

Günümüzdeki pek çok örgütün başındaki şef ve önde gelen kadroları üretim faaliyetinden kopuk, ekmeğini dahi kazanma mücadelesi vermemiş, hiçbir konuda uzmanlaşmamış KS+KD+KK’lardan oluşmuştur.

KS+KD+KK’ların ayağını bastığı coğrafyanın tarihini, kültürünü, gelenek ve göreneklerini, insanını tanımadığı tüm devrimci kalkışmalarda ortaya çıkmıştır. Bu, farklı sosyoekonomik formasyonlara sahip ülkelerin devrim deneyimlerini (SBKP, ÇKP, AEP, KKP) kölece taklit ve eklektik, pragmatik uyarlanmış teori pratiğinden de anlaşılmaktadır.

Siyasal ve sosyal devrim yürüyüşümüzde kendi yerli sentezimizin üretilmesi artık bilincimizde biçimlenmektedir.

Siyasal ve sosyal devrimlerini gerçekleştiren bazı ülkelerin devrimci önderlerinin burjuva ve küçükburjuva kökeninden gelişini savunmaya yeltenen KS+KD+KK’ların, onların eski elbiselerini atıp proletaryanın bütünleştirici potasında erimek, yeni bir kalıba dökülmek yolundaki niteliklerini unuttukları görülmektedir. Marx, Engels ve Lenin gibi proletaryanın partisinde yeni nitelikli kimliklere kavuşan insanlarımıza hiç kimse eski sınıfsal aidiyetlerini hatırlatamaz! Buna cüret etmek komik olur zira.

Siyasal ve sosyal devrimlerin zorunluluğu ile kanuniyetleri elbette belirleyicidir. İktidar yürüyüşünde yalnızca yönetenlerle yönetilenlerin hoşnutsuzluğunun had safhaya ulaşması, devrimci durumların oluşması, vb. etkenler yeterli değildir. Devrimin lokomotifi kurumsal merkezî disiplinliPARTİ henüz oluşturulamamışsa, KS+KD+KK’ların önderliğindeki bir mücadele asla hedefine taşınamaz. Taşınamamaktadır.

Siyasal ve sosyal devrimlerde kapitalizmi köklü dönüşümlerle aşmaktan yana olan güçler, aynı amaçlı tüm güçlerle ilkeli, ittifak, birlik ve dayanışma içinde olacaktır. K. Marx ve F. Engels’in “kapitalizmi yıkmak isteyen herkesle, anarşist, anarko sendikalist, vb. tüm güçlerle ittifak yaparız, fakat kapitalizmi yıktıktan sonra da ittifak yaptığımız bu güçlerle yollarımız ayrılır” mealindeki sözlerini doğru okumalıyız.

KS+KD+KK’ların başını çektiği örgütlerde devrimci esnekliği gözeten, şarta bağlı geçici ittifakları öne çıkaran bu türden ilişkiler yoktur. “Dar grup kültünden”, kariyerizm hastalığından ve “pankart solculuğu”ndan arınıp Devrimci ve Marksist olmak öyle kolay ve ucuz değildir. Küçükburjuvazinin başını çektiği örgüt/partilerde ortak proje ve ilkeler yörüngesinde yan yana durmak, birlikte yürümek, deneyim aktarımında bulunmak, birbirinden öğrenmek, kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütlemek diye bir sorun yoktur. Olmamıştır.

Yaşadığımız topraklarda kapitalizmden zarar gören tüm sosyal muhalefet dinamiklerini iktidarı alma yolunda seferber etme yeteneğine sahip ne bir parti, ne program, ne de kurmaylık edebilecek kadrolar üretilebilmiştir. PARTİ denildiğinde mevcut örgüt/partileri değil, birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir aygıtı kastediyoruz.

Yaşadığımız topraklardaki işçi sınıfı ve emekçi halk hareketlerini kimse küçümseyip yok sayamaz. KS+KD+KK’ların önderliğindeki mücadeleler hedefine taşınamıyorsa buraya bir “mim” koyup doğru tahliller yapmak durumundayız. İktidar yürüyüşünde kır ve kent küçükburjuvazisi Modern Proletaryanın müttefiklerinden biridir. Küçükburjuvazi siyasal ve sosyal devrim yürüyüşünde güvenilmez (kaypak) ideolojik, sınıfsal kimlik ve karaktere sahip olduğundan üzerinde basınç uygulayarak ya “nötr” hale getirilecektir ya da Proletarya saflarına kazanılacaktır.

KS+KD+KK’ların önderliğindeki mücadeleler gündeme geldiğinde ve bu akımların “vukuatını” eleştiri konusu yaptığımızda; senteze kavuşmaya aday bizimkilerin projelerine karşı çeşitli spekülasyonlarla karşılaşmaktayız. Hayat ve mücadele Komünistlerin Parti, Partileşme Sorunu, Devlet, Devrim, İktidar vb. can alıcı sorun ve konulardaki (senteze kavuşturulmaya aday tahlil ve tezlerimizi) haklılığımızı yer yer doğrulamaktadır.

Komünistlerin Birliği-Komünist Birlik temelindeki çalışmaların yetkinleşip örgütsel güvencesine kavuşturulmasıyla KS+KD+KK’ların günümüzdeki geçici “etkinliğinin” aşılıp başka yapılara dönüştürüleceği açıktır.

Küçükburjuvazi Komünistçilik Oynamaya Kalkışırsa!..

Küçükburjuva kökenli solcu ve devrimci geçinen cenah ile devrim simyacılarının distribütörlüğündeki isyan ve başkaldırılarının çok büyük acısını çekmiş bir toplum yapısına sahibiz.

Günümüzde başını üniversite gençliğinden gelme zevatın çektiği küçükburjuva yarım-aydınlar bu kez komünistçilik oynamaktadır! Solcu ve devrimci rolü oynamaktan bıkıp usanmayan küçükburjuvazinin bu kez komünistçilik oynamaya karar verdiği anlaşılmaktadır.

Hangi örgütün kapısını çalsan karşına öğrenci gençlik kesiminden gelme şef ya da onların eğittiği sekter, fanatik ve dogmatik insan malzemesiyle karşılaşırsın.

Bu türden geçimsiz, huysuz, burnundan kıl aldırmayan bu yarım-aydınlarla iki satır diyalog kuramazsın, bir çift tatlı söz söyleyemezsin, iki bardak keyifli çay bile içemezsin.

Öğrencilik dönemi herkesin hayatında bir dönüm noktasıdır. Zorunlu olarak öğrencilik sıralarından gelenlerin üretim faaliyeti içindeki yerine baktığımızda, anılan örgüt şeflerinin ekmeğini kazanma mücadelesinde kayda değer bir mesleğinin-yeteneğinin veya uzmanlığının olmadığının eşsiz örnekleriyle karşılaşırsın.

Hayvanlar âleminden örnek sunulması Marksist tahlil yöntemine ters düşse de burada kötü bir örnek sunmayı uygun buluyoruz: Arı beyi bile aşım görevini yerine getiremiyorsa, öldürülüp kovan dışına atılmaktadır. KS+KD+KK’ların hâkimiyetindeki örgüt/partilerde hayvanlar âlemindeki doğal duruma dahi rastlanmamaktadır. İdeolojik, politik ve örgütsel yanlış, yanılgı ve hataların sorgulanmadığını, en azından “rota düzeltme” işine yönelmediklerini ve neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde biliyoruz.

                                                                  *   *   *

Devrimci mücadeleler tarihimize baktığımızda, özellikle 1950 Komünist Tevkifatı döneminde TKP’nin önde gelen kadrolarından Zeki Baştimar Ankara, Mihri Belli İstanbul yüksek öğrenim gençliğinin önde gelen lideriydiler. Onların siyasî düşünce ve davranışlarını belirleyen süreç küçükburjuva öğrenci gençlik temeline dayanıyordu. Her ikisinin de yaşamları boyunca Modern Proletarya ile organik bir ilişkisi olmamıştı. İşçi sınıfını, emekçi halkları zaten tanımıyorlardı; onlarla arkadaşlıkları da yoktu. Türkiye’nin sosyal, ekonomik, kültürel yapısına ilişkin tahlilleri ile Bilimsel Sosyalizm-Komünizm  adına edindikleri bilgileri de çok sınırlı ve kitabiydi.

10 Eylül 1920 Tarihî TKP’mizin ismini, sıfatlarını, simgelerini ve devrimci geleneklerini kullanıp sömüren ve de “alan kapatma” sonra da kapattığını sandığı alanları sisteme sunma dışında bir yeteneği olmayan “1973 Atılımı”nın, yani Harici Büro TKP’nin kadroları da küçükburjuva öğrenci gençlik temelinden geliyordu. Onların da üretim faaliyetinden gelmediği, ekmeğini kazanma mücadelesinde hiçbir uzmanlığa sahip olmadığı biliniyordu.

1. TİP’in İstanbul Eminönü İlçesinde yuvalanmış “Partizan Grubu” (partideki Aybar-Boran ayrışması, Aybar’ın ayrılması ve Boran taraftarlarının ilçe teşkilâtına el koyup parti dışında kalmasıyla) önce “Sosyalist Mücadele Birliği” isimli bir örgütlenmeye, ardından da Harici Büro TKP ile organik ilişkiye girmiştir.

1. TİP yönetiminin “hayırlı evladı” olan bu insanlar, TİP’ten tasfiye edilince, bu sefer sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisinin hâkimiyetindeki DİSK’li sendikacıların “hayırlı evladı” olmuş ve sendikalara yerleşmiştir. “Hayırlı evlat” olma dışında bir yeteneği olmayanların siyasî mülteci kimlikleriyle Zeki Baştimar’a, İsmail Bilen’e ve Sovyetler Birliği’ne yanaşması da aynı şekilde olmuştur. DİSK’e yerleşme becerisini gösterenlerden Aydın Meriç, Nabi Yağcı, Veysi Sarısözen, Sıtkı Coşkun, vb. isimlerden bazılarıdır.

“Sosyalist Mücadele Birliği” isimli öğrenci gençlerden oluşan kadro DİSK’in başına çeşitli kombinezonlarla “cunta misali” yerleşme becerisinden sonra, TKP çağrışımlarıyla, çok yönlü idealizasyon ve mistifikasyonlarla DİSK’in devrimci geleneklerini kurutma işinde uğursuz rollere soyunmuştur. Aynı zamanda Tarihî TKP’mizin yeniden işbaşı yapmasının önünü kesme becerisini göstermiştir.

Faydacı yöntemlerle TKP adına parti kurma atağına girenlerin çalışması: 12 Mart 1971 faşist askerî darbesinin en büyük kaybını yaşayan “Komünist Mücadele Birliği” (KMB) girişimi kadrolarının hapishanede oluşu ve kitlesel bağlarını yeniden kuramayışları sürecine denk gelmekteydi.

Bu sürecin küçükburjuva “aktörleri” de öğrenci gençlik temelinden geliyordu. İdeolojik-teorik-politik bilinçleri de doğallıkla çok tartışmalıydı. O kadar hayat ve mücadele dışındaydılar ki, Nabi Yağcı “restoran” işletmeciliğine soyununca “daha bir restoranı işletmeyi beceremiyoruz, komünistçiliğe, dünyayı değiştirmeye soyunmuşuz!..” mealinde “çok samimi” bir itirafta dahi bulunmuştu!..

KMB kadroları 12 Eylül 1980 askerî faşist darbesinden sonra da Tarihî TKP’mizin kabaca sömürülmesini önlemek için çeşitli etkinliklerle Devrimci ve Marksist Sol Kadroları Komünistlerin Birliği-Komünist Birlik temelinde “Tek Parti-Tek Sendika-Tek Gençlik Örgütü” şiarlarıyla örgütlemeyi düşünüyor ve bazı ilişkileri geliştiriyorlardı. Birleşik İşçi Cephesi (BİC) ile Faşizme Karşı Savaş Birliği (FKSB) çalışmaları da KMB’nin önerileri arasındaydı. 12 Eylül faşizminin karşısında ve gizlilik şartlarında ileri sürdüğümüz “Enformasyon Ağı” ile çeşitli “Çalışma Grubu” önerileri de Devrimci ve Marksist grup, çevre ve örgütleri düşündürmeyi amaçlıyordu. İçinde yer aldığımız anılan bu kolektif etkinliklerimizle sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı bir daha ve bu düzeyde “rahatlıkla” sömürülen  Tarihî TKP’mizin kongre yöntemiyle ve II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresini (II. TTKK) toplayarak partileşmesinin izini sürüyordu. Tarihî TKP; Devrimci gelenekleri olan Komünist Enternasyonal’in, Ekim Devrimi’nin, SSCB’nin ve Lenin’in Partisi’nin ideolojik, politik ve örgütsel enternasyonal katkısıyla oluşturulmuştu. 1944, 1973 ve günümüzde TKP ismini kullanan örgütlerin bu geleneğimizle (Parti, Partileşme Sorunu, Program, Tüzük, Devrim ve Türkiye tahlilleriyle) uzak yakın hiçbir bağı yoktu. Olmamıştı.

“Ulu tanrı” hadlerini bilmeyen küçükburjuva komünistçilik oynayanlara “yürü ya kulum” demiş ve onlar da yürümüştü!.. Küçükburjuva entrikacı yöntemlerle komünistçilik oynayanlar veba mikrobu misali girdiği her yeri kurutmuştu.

Onların devrimci harekete verdiği onulmaz yaralar tedavi edilmek üzereydi ki, bu kez SİP’in “TKP” ismini kullanarak aynı yöntemlerle sahne aldığına/aldırıldığına tanıklık edecektik!..

“Türkiye küçükburjuvalar ülkesiydi”, küçükburjuva üniversite gençliği hep parti kurma atağındaydı. Analar neler doğurmuştu! Kurma fiilini çekenlerin karşısında söze “oluşturma-inşa etme” diye karşı çıkanlar ise, ölümlerden ölüm beğenmek üzere doğallıkla binbir kuşatma ve tehdit altındaydı…

Radikal Sol cenahta ise, “Deniz, Mahir, İbo dedi ki” diye söze başlayan “yeni” bir siyaset tarzı geliştirilmişti. Bu cenahta da Bilimsel Sosyalizm-Komünizm temeline dayalı ve senteze kavuşmaya aday tezleri tartışacak kadrolar henüz yetişmemişti. Küçükburjuva solculuğu, küçükburjuva devrimciliğine dönüşmüş, fakat daha ileri bir adım atamamıştı. Anılan cenahın devrimci coşkusu, heyecanı, özverisi ve militanlığı proletaryanın koruyuculuğuna henüz çekilememişti. Bu süreç hâlen devam etmektedir.

Bu ve benzeri sorunlarımızı sıkça tekrarlarken kimi arkadaşlar bana şu eleştirilerde bulunmaktadır: “Yahu 1944’lerden bu yana bu işlerin içindesin. Küçükburjuvazinin vukuatını Portrelere, sendika bürokrasisi ile işçi aristokratlarınınkini 15/16 Haziran Direnişi kitaplarına yaza yaza bitiremedin. İsimlerini anarak onlara rütbe vermiş olmuyor musun?!...” İsimlerini andığımız zevata bilerek “rütbe” vermiş olalım. Ne çıkar bundan, sosyal pratikteki bozgunlarının girdabında biraz daha kibir ve gurur dağıtıp şişinip dursunlar!

Kuruçeşme Toplantıları’ndan

“Çatı Partisi” Toplantılarına!…

12-13 Ağustos 1989 tarihinde 18 imzalı “Sosyalistlere” başlıklı “çağrı” ile İstanbul’da “Kuruçeşme Toplantıları” (KT) yapılmıştı. Bu “çağrı”ya o tarihlerdeki yayın aracımız SORUN BİRLİKTE SOSYALİST DERGİ (SBSD) adına Kolektifimiz Çalışanları olarak katılmış ve iki tebliğ sunmuştuk.

Ayrıntılı bilgi: SBSD’nin (1989) 11-12. sayılarında ve bu süreçte oluşan gelişmeler üzerine“Hangi “Birlik”? Partileşme Mücadelesinin Neresindeyiz? Komünistlerin Birliği” isimli kitaplarımızda yeterince işlenmiştir (Sorun Yayınları, Sorun Broşür Dizisi: 9, s. 17-41, 1998). Dileyen özenle inceleyebilir.

KT’ye çağrılı olarak bir günlüğüne katılıp ve de ilk sözü alarak tebliğlerimizi sunmuştuk. O zamanda “Sosyalist Solun Birliği” denildiğinde neyi anladığımızı bugünkü gibi lisanı münasiple anlatmaya çalışmıştık. 12 Eylül 1980’lerin ideolojik, politik ve örgütsel yıkıntıları arasından gelen kadrolar arasında varsa Devrimci ve Marksist Kadrolara hitap etmek istiyorduk. Bu türden kadrolar var mıydı? Kalmış mıydı? İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist, Marksist ve de Bolşevik geçinen “cenahımız” arasında, bu süreçten “geleceği kazanma” yolunda kaç adet (evet kaç adet) Devrimci ve Komünist kadro vardı? Evet yalnızca onlara hitap etmek, uyarı görevimizi yerine getirmek amacıyla KT’ye katılmıştık. “Çağrıcı” değildik. Konuk idik.

BİRİLİK VE PARTİ-TARİH BİZE HANGİ GÖREVİ YÜKLÜYOR? başlıklı tebliğimizle sorunlarımızı dile getirmiştik. Daha sonra KT’nin değerlendirilmesini ise, NASIL YAPILMALIYDI, NASIL YAPTILAR? “BİRLİK” TARTI?MALARINDAN NOTLAR… isimli uzunca ve anlamlı bir yazımızla da tahlil etmeye çalışmıştık.

Genel anlamıyla Solun “vukuatını” ne sorgulayabilmiştik ne de hesaplaşabilmiştik.

Sözü günümüze bağlayacak olursak, 1989’dan 2009’a gelindi. İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist, Marksist geçinen “cenahımız” hâlâ “sosyalist solun” sorunlarını, özellikle de “birlik” veya “ittifak” gibi konuları tartışıyor?!

“Dipsiz kuyu boş ambar” kafasıyla birileri istediği kadar tartışsın. Bu türden üniversite okumuş yarım-aydınların ilkesiz ve kuralsız tartışmalarıyla bir yere varılamayacağını anlayacakları dilde (ve de “politik açığa vurma” görevimizi ihmal etmeden)  bıkıp usanmadan gündemde tutmuştuk. Yarın da yine gündemden düşürmemeye özen göstereceğiz.

Bunca zamandan sonra “Neler oldu?” diyeceksiniz. Ne olacaktı ki?

KS+KD+KK’ların lokomotifine eklemlenen ve de devrimci geçinenleri asla ikna edemedik. Edebilir miydik? Edemezdik. “Örgütler anarşisi” hastalığımız daha da nüksetti. Radikal Sol ile Sosyalist Sol “cenahımız” ne ayrışabildi, ne de Devrimci ve Marksist Sol Kadroların buluşup bütünleşmesi sorunları gerçekleşebildi. KT’den tasfiyecilik çıktı. Uyarı ve önerilerimizin sosyal pratikte doğrulanmasıyla bizler falcı ya da astrolog değildik. Mücadelenin ateşinden, üretimden-sokaktan gelen kadrolarla KS+KD+KK’ların uzlaşmaz çelişkileri vardı. Tasfiyeciliğin vereceği zararları görebiliyorduk.  İyi bir öğrenci olmaya özeniyorduk. Devrimci Hareketimizdeki Devrimci ve Marksist Kanat’ın değil (tarihimizden veraset), yine sağ teslimiyetçi oportünist kanat’ın dediği olmuştu. KT’dan bugünkü örgütler anarşisinin tohumları ekilmişti. Günümüzdeki tasfiyeci örgütlenmelerin karargâhıydı KT.

Bugünkü tarz-ı siyasetleriyle liberal, tasfiyeci, yeni-sol, reformist, sosyalreformist, şoven, sosyalşoven, özgürlükçü-sol, postmodern-sol, vb.leri KT’den çıkmıştı. Adlarını dahi anmak istemiyoruz. İnsanın ağırına gidiyor çünkü…

Anılan sürecin ürünü olan örgüt/partiler, yani KT’den çıkan örgütler ve onların şef’leri geçimsiz, huysuz ve uzlaşmaz kariyerizm tutkusuyla harekete darbe üstüne darbe vurmakla meşguller. Eleştiri-özeleştiri hak getire!..

Siyaset sahnesine çıkan/çıkarılan bu avantürye takımının şimdi de “Çatı Partisi” tartışmalarına katıldığını görüyoruz. Aralarında işçi sınıfı, devrim, sosyalizm ve de komünizm isim ve sıfatlarını özgürce kullananlar da var. Bu kesimin tamamı “dar grup” örgütsel geleneğinin uzantısıdır. Kendiliğinden kurulmuş, sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı olmayan örgüt/partilerdir. Örgüttürler (amenna), fakat parti değildirler.

“Sosyalist Solun Birliği”ni KT’larıyla kabaca sömüren bu zevatın günümüzdeki durumu içler acısıdır. Örgütlerinin sosyal pratikte esamesi dahi okunmamaktadır. Hayat ve mücadele ideolojik, politik ve örgütsel konumlarını reddetmiştir. Özcesi işlevsiz bir duruma düşmüşlerdir.

Anlaşılan odur ki:  İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist, Marksist geçinerek, DTP’ye tutunarak, “Çatı Partisi” yarenlikleri yaparak, 29 Mart 2009 Mahalli Seçimlerinde “Ortak Aday” çıkararak bir süre daha gündemi işgal edeceklerdir.

Devlet ile -sistem ile- hiçbir çelişkisi olmayan “sol” akımların önde gelen şefleri artık özel ve devlet TV.lerine de çıkmaya başlamıştır. Roj TV. ile bazı Alevi TV.lerinde de “çok yüksek” bilgileri ve de “yetenekleriyle” Kürt hareketine katkı getirmektedirler! (Yumurtaya can veren Allahım sen nelere kadirsin!.. demekten kendimizi alamıyoruz.)

Mahallî Seçimlerdeki Tavrımız ile

Devrimci ve Marksist Sol’un Seçim Taktikleri

29 Mart 2009 tarihinde yapılacak Mahallî Seçimler (MS) önemini koruyor. MS’ler kriz döneminde, sıcak mücadele ve eşit olmayan şartlarda yapılmaktadır. Sağlı “sol”lu burjuva partileri MS’ye özel bir özen gösteriyor. İktidar partisi AKP MS’yi de oy kaybetmeden almanın telaşını güdüyor. Benzeri telaş CHP ve MHP’ye de hâkim.

Uluslarötesi tekelci sermaye güçlerinin (ABD-AB) kendi ülkelerinde oynanan “demokrasi” oyununun TC’de de oynanmasından yana olduğu görülüyor. Bu siyasî tahterevalli oyununda (yani birbirinin aynı programları olan, tekelci sermayenin çıkarlarını gözeten sağ ve “sol” görünümlü siyasî partilerinin biri yıpranınca ötekisini devreye sokan) yöntemini AKP-CHP tahterevalli oyununu MS’de denenmektedir.

MS’de herhangi bir iktidar değişikliği söz konusu olmasa da burjuvazinin şartlandırdığı bir ortamda sosyal muhalefetin-kitlelerin nabzı ölçülecektir.

İşçi sınıfı ve emekçi halkların talepleriyle, sosyal kurtuluşu AKP gitsin, oyları düşsün, CHP gelsin, oyları artırılsın “demokrasi” oyununa alet olmakla gerçekleşmeyecektir.

AKP’nin oyları karşısına sosyalist oyların konulması anlamlı olacaktır.

MS’de düzen değişmeyecek, çok önemli olan belediyelerdeki rant kavgası yeniden biçimlenecektir.

Tüm kurallarını burjuvazinin belirlediği ve “demokrasi” adına yapılan bu avantalar-yağmalar düzenini MS aracılığıyla teşhis ve teşhir etmek gerekiyor. AKP-CHP tahterevallisine göre kitlelerin politikleşmesine karşı çıkılmalıdır.

Peki bu görevi kim, hangi örgüt yerine getirecektir? Bu sorunun cevabı yoktur. Sol “cenahımız” kendiliğinden kurulmuş örgüt/partileriyle MS’i “yasak savar” misali geçiştirmekten yanadır.

DTP’ye tutunarak hareket etmek dışında bir seçeneği olmayan Sol “cenahımız” işlevsizleşmiştir. DTP’nin kütlesel çıkışına paralel metropollerden anlamlı bir kütlesel çıkışı gerçekleştirip cevap veremeyen “sol” anlayışlar DTP’nin de içinde yer aldığı  “seçim ittifakı” ya da “ortak aday” çıkarma anılan “sol” örgüt/partiler için bir “kurtuluş” olmuştur.

“Ortak Aday Bildirisi”nde “Biz Varız!” diye söze başlanıyor. Bu bildirinin hakikî tercümesi. “Biz Yokuz!” demektir aslında. Hayat ve mücadele bu bildiriyi imzalayan grup, çevre, örgüt, vb.lerinin iddialarını reddetmiştir. Örgüt/partilerin DTP’ye tutunarak yapmaya çalıştığı “politika” yasak savar bir girişimdir.

22 Temmuz milletvekili seçimlerinde “Bin Umut” adayları ittifakına bu kez Halkevleri ile SİP-TKP eklenmiştir.

“Sol Atılım Yapıyor!” hamasetiyle duyurulan ajitasyon aslında; politika dışına düşmüş KS+KD+KK’ların DTP’nin çatısı altına girmesidir. Anılan “sol”ların yanılsaması kitlelerin arayışlarına bir cevap değildir. Devrimciler, Komünistler işçi-kitle çalışmalarında bu konuyu işleyeceklerdir.

Kürt ulusal kimliği ve talepleriyle MS’ye katılan DTP’de seçimlere büyük önem veriyor. DTP; Kürt illerinde gerçekleştirdiği miting ve öteki eylemleriyle AKP’yi âdeta silkeliyor. Kürtlerin eylemlerine büyük bir coşku, heyecan, korkusuzluk ve direngenlik hâkim.

Sistemin sözcülerinin ağzından tehdit, küfür ve dışlama dışında “düzgün” bir laf çıkmıyor.

DTP milletvekilleri ideolojik-sınıfsal bakış açıları ve kimlikleriyle hem TBMM’de, hem de alanlarda önemli bir sınav veriyor. Devlet tekelci kapitalizminin çıkarlarını koruyan AKP+CHP+MHP gibi siyasî partilerin dışında ve TBMM’deki kara gerici, ırkçı, faşist ve şoven politikalara meşreplerince “karşı duran” tek siyasî parti DTP’dir.

DTP milletvekillerinin her biri ideolojik-sınıfsal aidiyetlerine göre ri “ayrı tellerden çalıyor.” Bu eksikliklerine, aleyhlerindeki pek çok faktöre, baskıya, teröre, hak ve hukuk ihlallerine ve her şeye rağmen, TBMM’nin “ilerici ve demokrat” kanadını oluşturuyor.

DTP aynı zamanda Anayasa Mahkemesi tarafından kapanma tehdidi altında MS’ye giriyor!

Başta iktidar partisi AKP olmak üzere CHP ve MHP’nin “seçim” çalışmalarındaki Kürt düşmanlığına endeksli biricik argümanı DTP’ye saldırmak olmuştur. Burjuva siyasî partilerinin bu MS’de kan ve gözyaşı dışında emekçi halklarımıza söyleyeceği şeyi yoktur. Kalmamıştır.

Emperyalist-kapitalizmin küresel finans krizinin boyutlandığı şartlarda Kürt düşmanlığı “başat” bir politika olma özelliğini korumaktadır. PKK ile DTP’nin politikası; inkâr, imha ve asimilasyona dayalı burjuva politikaları ne geriletilebilmiş ne de aşılabilmiştir.

“Kahrolsun pekaka” söylemleri “şehit törenlerinde” hâlâ yegane “politik ekmek parası” niyetine ısrarla kullanılmaktadır.

TRT-6 kanalında “resmî Kürt yetiştirme” projesiyle AKP ikiyüzlü ve çok kirli bir politikaya başvurmuştur. TC devletinin-sistemin Kürt, Alevi, İşçi-Emekçi-Gençlik sosyal muhalefetinin kabardığı bir süreçteki işi oldukça zordadır.

Yaşadığımız coğrafyada haklı talepleriyle Türkler, Kürtler, Araplar, Farslar, Çerkesler, Lazlar, Gürcüler, Abhazlar, Araplar, Boşnaklar, Makedonlar, Rumlar, Yahudiler, Ermeniler, Türkmenler, Asuriler, Süryaniler, Keldaniler vb. gibi “72 millet” yaşamıştır ve yaşamaktadır. Bazı emekçi halklar, özellikle de Kızılbaş-Alevi-Bektaşi  cenah ırkçı-milliyetçi-faşist burjuva politikalarına karşı “72 millete aynı gözle bakan” kültür, inanç ve gelenekleriyle oldukça gardını almış bir kesimdir.

Sınıfsal-sosyal-evrensel kurtuluşun ne demek olduğunu henüz görüp kavrayamamış kitleler din ve etnik özellikler üzerinden yapılan burjuva politikalara alet edilmek istenmektedir.

Anılan emekçi halkların talep ve ihtiyaçları sistemin gerici politikalarıyla çelişmektedir.

TC; inkâr, imha ve asimilasyon yöntemleriyle “Türkçü tek bir millet yaratma” politikalarıyla artık bir yol ayrımına gelmiştir.

Aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçiler de sınıfsal çıkarları doğrultusunda bir yol ayrımındadır.

Anadolu emekçi halklarının talepleri hâkim gerici sınıfların politikalarıyla ters düşmemekte ve uzlaşmaya yöneliktir. Uzlaşma konusunda “akıllı bir burjuvazi” ise, bu memlekette yoktur. Burjuvazi beyaz bayrak çekmiş bir Kürt muhalefeti ile uzlaşmakta direnmektedir. Kürtlerin özet talepleri: Vatandaş kimliği ile insan yerine konulma, anadilde eğitim ve öğretim, eğitim, sağlık, iş bulma, güvenlik, tekelci militarist polis devletinin “rahatlıkla” uyguladığı sömürü, baskı ve teröründen korunma, “barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve halkların kardeşliği” biçiminde sloganize edilen talepleriyle öne çıkmaktadır.

Emperyalist-kapitalizmin diktatörlüğünde yaşayan tüm emekçi halklar; hegemonların demagojileriyle sulandırdığı sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliğini örten kimlikleri yerine din, tarikat, cemaat, etnisite, ırk, millet-milliyet temelinde baskı, tehdit ve sömürü altındadır.

Kapitalizm: Sermaye+cami+ordu üzerine oturtulmuştur. Gezegenimizin en  sömürücü, sömürgeci, gerici, ırkçı, şoven ve ahlâksız bir sistemidir. Kapitalizmin kökü  yeryüzünden kazınmadan işçi sınıfı ile emekçi halkların talepleri asla karşılanmayacaktır. Çünkü sömürücülerin barışa, demokrasiye, eşitliğe, özgürlüğe ve halkların kardeşliğine bir ihtiyacı yoktur. Bu türden kulağa hoş gelen ve aslında boş deyimler onların ağzında hakiki anlamından çarpıtılmıştır.

Emekçi halkların talep ve ihtiyaçları ancak sosyalist bir düzende gerçekleşebilecektir.

PKK’nin izlediği yanlış ve daha çok AB’ye, dış dinamiklere endeksli politikalarının, sosyal pratikte doğrulanmadığı dışındaki eleştiriler bir yana parti içinde de tartışmalara yol açmıştır. PKK içinden henüz “ulusların kendi kaderini özgürce tayin, tespit ve ayrılma hakları” gibi temel konularda olduğu gibi, sosyalizm konusunda da “sevindirici” tartışmalar yapıldığını gözlemliyoruz. Fakat ne yazık kişi kültüne endeksli bir siyasî partide Bilimsel Sosyalizm-Komünizm temelinde bir gelişme söz konusu değildir. Bu gerçekliğe rağmen kimi sosyalist, komünist geçinenlerin PKK’ye ilkesiz tutunduğu ve “proletarya partisi” muamelesi yaptığı görülmektedir!..

PKK ile DTP küçükburjuva önderliklere sahip olmalarına, tutarlı devrimci projelere bağlı olmamalarına, tabanlarındaki kadrolarının eylemliliği ile Kürt ulusal hareketi aleyhindeki pek çok tuzağa rağmen, MS’de AKP’ye anlamlı bir ders vermeye adaydır.

DTP’nin Kürt illerinde AKP’yi karşıya alan mücadelesine paralel modern proletaryanın yoğun bulunduğu metropollerdeki Sol “cenahımız” ideolojik, politik ve örgütsel açıdan son derece tutarsız, dağınık durumdadır.

Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerini yan yana getirecek, ortak hedeflerde birlikte hareket ettirebilecek, geçici ve şarta bağlı ittifak, güç birliği gibi devrimci ve taktik esneklikleri gözetip kurmaylık görevini yapabilecek bir İSP güvencemiz ise yoktur.

Açık mücadele alanlarında işçi sınıfı, sosyalizm, komünizm adına kendiliğinden kurulan/kurdurulan liberal, tasfiyeci, reformist, özgürlükçü, postmodern “sol” örgüt/partilerin ne tek başlarına ne de kurdukları “platform”lar eliyle MS’de DTP’ye olumlu bir katkı sunacağı kuşkuludur. Anılan örgüt/partilerin çeşitli “platform” adı altındaki etkinliklerinin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.

MS’ler ya da burjuvazinin şartlarını belirlediği “seçim”ler her şey yerine konulamadığı gibi önemleri de asla inkâr edilemez.

Devrimci ve radikal çizgilerini ısrar, inat ve kararlılıkla sürdüren örgütlerin DTP’ye nasıl omuz verip vermeyeceği de kuşkuludur.

Kimi “sol” örgütlerin “ittifak” söylemlerine rağmen CHP’ye oy vereceği de şimdiden belli olmuştur.

“Somut şartların somut tahlili” yönteminden ve de devrimci taktik esnekliklerden yoksun olan kimi “sol”ların da ebedî-ezelî “boykot” taktiğinde ısrarlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu taktiklerle hareket edenlere emekçi halkımız “Muhalif Hasan” lakabını takmıştır. Seçimlerde “boykot” taktiği de elbette düşünülebilinir. Örneğin organik ilişkili, örgütlü bir boykot taktiği ile milyonlarca insanımızın seçimleri boykot etmesi elbette siyasî mesaj ve iktidar projesi açısından çok önemlidir. Fakat bu türden bir seçim taktiğini gerçekleştirmeye aday bir İSP’miz yoktur.

Ulusalcı ve liberal “solcu” örgütlerin de DTP’ye sunacağı bir katkı yoktur. Yalnızca vereceği büyük zararları söz konusu edilebilir.

Kürt emekçi halkı DTP aracıyla kırda ve kentlerde talepleriyle alanları kullanmaya başlamıştır.

MS’de Kürt illerinde ve aslında Barzani (KDP) güçleriyle ortak hareket eden Fethullahçı örgütlerle PKK’nin çekişeceği açıktır.

İSP’nin kurmaylığından yoksun şartlarda yapılacak MS; burjuva basınının dahi bazı açılardan eleştirdiği, seçim ve siyasî partiler yasası ile yapılacaktır. Sistem; daha şimdiden kendi yasal ve anayasal meşruiyetinin nasıl çiğnendiği, 6 milyon seçmenin “yanlışlıkla” seçmen kütüklerine yazdırıldığı olayıyla da ortaya çıkmıştır. MS’lerde oynanan oyunun nasıl bir ortamda yapıldığına ilişkin haber/yorumlar öne çıkmıştır. Sistemin Kürt illerindeki baskı ve terörü oluşan sosyal muhalefetin sandığa nasıl yansıyacağına ilişkin bazı gözlemlerimizi de doğrulamaktadır.

“Seçim”ler üzerine masa başında akademik geniş tahliller yapmak yerine, somut, tutarlı ve amaçlı pratik örgütçü çabalara ihtiyaç duyulmaktadır. Genel anlamıyla Sol “cenahımız” hiçbir kaydı itirazı öne çıkarmadan ve de her şeye rağmen, “ama”sız ve “fakat”sız DTP’nin yanındaki yerini almalıdır.

Kolektifimiz: oluşturulduğu tarihten bu yana açık faaliyet alanlarını kullanırken izlediği devrimci çizgiyi aynen korumaktadır. “Seçim”lerden neyi anladığımızı, Devrimci ve Marksist Sol Kadroların tavırlarının nasıl olması gerektiğini vurgulamış-belgelemiştir. Dileyen ayrıntılı incelemek şansına sahiptir.

Bu MS’lerde de uzun lafın kısası devrimci seçim taktiklerimizi şöyle sıralamayı uygun bulmaktayız:

1. Devrimci ve Marksist Sol Kadroların yaşadığı “Öndersizlik Krizi” sorununun önüne hiçbir seçim taktiğini geçirmeyeceğiz. Birinci olarak kitlelerin politikleştiği süreçte Komünistlerin siyasî tablodaki biricik eksikliğin giderilmesine çalışacağız. Bunun propagandasını yapacağız. “Seçim”leri her şeyin yerine koymayacağız.

2. Sağlı “sol”lu burjuva partilerine oy vermeyeceğiz.

3. DTP’nin Kürt illerindeki adaylarını şartsız, “ama”sız ve “fakat”sız aktif etkinliklerledestekleyeceğiz. Bu süreçte Kürt örgütlerine ve Sİ’ye giren örgüt/partilere olan eleştirilerimizi başat bir konu yapmayacağız.

4. Metropollerdeki Belediye başkanlığı, il genel meclisi üyeliği ve muhtarlık seçimlerinde işçi sınıfı ve emekçilerin, devrimcilerin, sosyalistlerin çıkardığı ortak adayları aynı yöntemle destekleyeceğiz.

Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar özetlenen seçim taktiklerini bulundukları yerlerde en aktif biçimde uygulayacaktır.

Aşırı teorisizme, entelektüalizme saplanıp kalmış olanlar; kitabî bilgilerle ahkâm kesenler; “dar grup kültüne” hapsolup kalmış “solcu”lar; emperyalizmin-kapitalizmin gündemini okuyamayanlar vb.leri Komünistlerin devrimci seçim taktiklerini asla eleştiremezler.

Kitlelerin giderek politize olduğu tüm süreçlerde ve İSP’mizin henüz oluşturulamadığı bir dönemde, özetlenen seçim taktiklerimizi hayata geçirirken, devrimci görevimizi asla unutmayız. Kendi kozamızı örmek gibi asli görevimizden geride durmayız. Kitlelerin içinde oluruz. Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halklarımıza, ara katmanlara, yoksul köylülüğe topyekûn kurtuluşumuzun sosyal ve evrensel kurtuluş olduğunu anlatırız.

“Seçim İttifakı” ve

Zoraki Biraraya Gelişler

Sol “cenahımız” farklı örgütlerde, farklı programlara bağlı olmalarına rağmen, MS’de “Seçim İttifakı” (Sİ) yapmayı uygun bulmuştur. Sİ’ye giren örgütlerin ittifaktan muratları değişiktir.

Sİ ile “Çatı Partisi” yönelişleri elbette sosyalist solun birliği demek değildir. Hele Komünistlerin Birliği hiç değildir.

Bilindiği gibi işçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketin buluşup bütünleşmesiyle ancak oluşur Komünist Hareket…

Yaşadığımız topraklarda bu türden partileşme anlayışları yoktur. Devrimci ve Marksist temel ilkeler, kurallar, terim ve kavramlar, sosyalist literatür ve terminoloji, normlar âdeta çeşitli eloğullarınca dinamitlenmiştir.

Birey olma özgürlüğünü kazanamamış kitlelerden oluşan örgüt/partilerin kolektif adımlar atması, kolektif özgürlüklerini kullanması imkânsızdır. Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretiminin en büyük engelleyicisi “şef”lerin yönetimindeki örgüt/partilerin, girişimlerin, hareketlerin Sİ ile “Çatı Partisi” konusundaki “vukuatlarını” yakından izliyoruz. Geçmişte yapılan benzeri çalışmaların uzantısında nelerin olacağını da şimdiden biliyoruz.

Genel anlamıyla Sol “cenahımız”: Liberal, tasfiyeci, reformist, sosyalreformist, şoven, sosyalşoven, ulusalcı, özgürlükçü, yeni-sol, postmodern sol, devrimci, demokrat, sosyalist, yurtsever ve Marksist vb. olarak farklı kümeler halinde örgütlenmiştir. Sol’un bu tablosu bir gerçekliktir. Devrimciler, Komünistler bu “gerçekliğe” şapka çıkarmaz. Anılan örgüt/partilerdeki samimi, dürüst, ilkeli, militan ve kazanmaya aday bizim insanlarımızla “cenahımızı” düşmanın dişine uygun biçimde parselleyen “şef”leri ayrı yere koyar. Tutarlı bir işçi-kitle çizgisinden kopmaz. Siyasî tablodaki eksikliği duyulan İSP’nin oluşturulması davasından geri durmaz. Komünistler isim fetişizmine düşmez. İsim önemli değildir. PARTİ’nin temel ilkelerde anlaşmış, kongre yöntemiyle partileşmesi için çaba gösterir; tek bir komünisti dışarıda bırakmamak üzere PARTİnin oluşturulmasına özen gösterir.PARTİ’nin birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı oluşuyla işlevselliği, sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı önemlidir. İşçi Sınıfı Partisi, Komünist Parti, Devrimci Proletarya Partisi veya başka isim ve sıfatlarının kullanılması Komünistlerin Birliği-Komünist Birlik sorunsalının siyasî programa bağlanmasıyla çözüme kavuşturulur.

MS’lerde Sİ yapan örgüt/partiler, dergi çevreleri, platformlar neden DTP’ye tutunarak siyaset yapmayı uygun bulmuştur? Neden iddialarının arkasında duramıyorlar? “Parti” ve “önder” olduklarını niçin kanıtlayamıyorlar? Hayat ve mücadelenin reddettiği parti tabelalarını niçin indirmiyorlar? “Öncü parti, önder parti, kitlesini arayan parti” diyenler nasıl M-L olmuştur?

DTP Kürt ulusal hareketinin taleplerini gündeme taşırken, burjuvazinin en büyük korkusu dolayısıyla işçi sınıfı ve emekçilerin DTP’nin politikasıyla buluşup anlamlı bir sosyal muhalefet cephesi oluşturması ve iktidarı tehdit etmesidir. Burjuvazi ezilen ve sömürülenlerin kendi iktidarlarını tehdit etmesinden korkmaktadır.

DTP proletaryanın partisi değildir. DTP ile Sİ’ye giren örgüt/partiler de Devrimci, Sosyalist, Komünist partisi değildir. Sistemin mantığına göre kendiliğinden kurulmuş “örgütler  anarşisi” parselasyonunun örgütleridir.

Yaşadığımız coğrafyada sosyal muhalefet dinamiklerini seferber etme yeteneğine sahip birPARTİ yoktur. Henüz oluşturulamamıştır. Çeşitli “sol” örgütler vardır. Bilindiği gibi örgüt başka parti başkadır.

Anılan örgüt/partilerin programlarını hayat ve mücadele doğrulamamıştır. DTP’ye tutunarak siyaset yapmalarının çeşitli ve çok yönlü nedenleri vardır. Sİ’ye girmeleri sosyal pratikteki perişanlıklarının ve işlevsel olamayışlarının üstü kapalı bir itirafıdır. Bu türden zoraki bir araya gelişleriyle de akıllarınca kitlelerin talep ve beklentilerine ters düşmemiş oluyorlar(!), hem böylece vicdanlarını rahatlatmış oluyorlar(!), hem de sosyal pratikte işlevsiz duruma düşmenin, parti olamayışlarının sorgulanmasının üstünü örtmeye yelteniyorlar(!) Fakat defalarca sınandıklarını unutuyorlar, ama nereye kadar?..

Aynı şeyleri söylüyor, fakat farklı örgütsel formasyonlarda durmayı uygun görüyorlar! Lafta nihai amacımız-hedefimiz bir demeye getiriyor, fakat “benim partim”, “benim pankartım” demekten geri de durmuyorlar! Her türden kolektifliğe karşı çıkıyorlar! “Pankart solculuğuna” büyük değer biçiyorlar. Bayrakları karıştıramıyor, proletaryanın potasında erimekten korkuyor, ne işçi sınıfı hareketini ne de sosyalist hareketi buluşturabiliyorlar! Fakat yerine göre sosyalist, komünist, devrimci ya da proleter devrimci de geçinebiliyorlar?! Bu türden özellikler dışında bir niteliği olmayanların Sİ sayesinde kitlelerin politikleştiği bir ortamda iddialarının açığa vurulmasını bir ölçüde önlemek, maskelemek ve  iş yapıyor görünmek istiyorlar!..

Hayat ve mücadelenin açığa vurduğu örgüt/partilerin (küçükburjuva solculuğu, küçükburjuva devrimciliği ve küçükburjuva komünistçiliği) Sİ konusunu, 29 Mart 2009 MS sonrasında neden işlevsiz duruma düşmüş olmalarını tekrar gündeme getireceğiz.

“Komünistlerin Birliği”, “Parti Güçleri”, “Komünist Parti Girişimi”, “TKP benim, benden sorulur” diyen onlarca örgüt/partilerin iddialarını ve hareketimize verdiği zararların hesabını elbette sorgulayacağız.

Komünistler; “zoraki ittifaklar” durumunda Sİ’ye girenlerin zorluklarını anlamaktadır ve  devrimci taktik esneklikleriyle hareket edecektir. Her şeye rağmen, Sİ’yi destekleyecektir.

DTP ile Sİ’ye girenler, gerçekten ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve komünist olup olmadıklarıyla MS’de kitlelerle yüzleşecektir. AKP-CHP dışında sosyalizmin nasıl zorunlu bir seçenek olduğunu, işçi sınıfı ve emekçi halkların taleplerinin nasıl hayatî olduğunu göreceklerdir. KomünistlerİSP’nin ne demek olduğunu, anılan örgüt/partilerinin neden işlevsiz duruma düştüğünü herkese öğretecektir.

Günümüzde DTP’nin oldukça politikleşmiş ve hareketli kitlesine tutunarak politika yapmayı uygun bulanlar, geçmişte de ilkesiz ve belkemiksizliklerini yeterince kanıtlamıştı. Bu konuyu da ayrıntılarıyla işleyerek “politik açığa vurma” görevimizi yerine getireceğiz.

Sİ’de biraraya gelenler, Kürt hareketinin teri ve kanıyla oluşmuş basın-yayın organlarında da bir aradaydı. Gündem gazetesi arşivini, Roj TV.deki programlara katılan zevatın “vukuatını” örnek gösterebiliriz.

Yakın tarihimiz; sosyalizm ve devrim aşkına(!) yapılan hata, yanlış, yanılgı, ihanet, vb. olgularla neden hesaplaşılamadığının ibret verici örnekleriyle doludur.

İdeolojik, politik ve örgütsel iddiaları sosyal pratikte reddedilen ne kadar örgüt/parti varsa bir türlü rota düzeltme işine yanaşmamaktadır. Onları buna zorlayıp üzerlerinde “basınç” uygulayacak anlamlı ve ileri adımların yokluğunda ve de “doğallıkla” bir kumarbaz kafasıyla “şansını” bir kez daha denemeye yeltenmektedir. Siyasî tabloda “özgürce” konuşlanan örgüt/partiler devrimci tarih ve geleneklerimiz arasında saygın örgüt, isim, sıfat, simge ne varsa haraç-mezat bunları serbest-pazarda piyasaya sürmüştür!

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.