Kapitalist - Emperyalizmin 2008 Krizi

Turgay Ulu

Kapitalist-emperyalizmin içinde bulunduğu 2008 dünya ekonomik krizi nasıl tanımlanacak? Daha ilk elden söylenmelidir ki, bu kriz kendinden öncekilere benzemeyen bir krizdir. Bu krizin diğer krizlerle benzerliği ancak kapitalizmin kaçınılmaz genel, devrevi krizlerinden biri olması yönüyledir. Kapitalist-emperyalizmin 2008 krizi, üretim araçlarının ve üretici güçlerin nispeten gelişkin olduğu bir dönemde yaşanan bir krizdir. Politik olarak da sistem, daha önceki kriz dönemlerinden daha farklı bir noktadadır.

Kapitalist-emperyalizmin 2008'de yaşadığı bu kriz hakkında değerlendirme yapan iktisatçılar, genellikle 1929'da yaşanan krizle benzerlik kurmaya çalıştılar. Dolayısıyla bu benzeştirme yöntemi, mevcut krizin yanlış teşhis edilmesini beraberinde getirdi. Krizin olası sonuçlarıyla ilgili de yanılgılı değerlendirmeler yapılmış oldu.

Sosyalist kampın ortadan kalkmasından sonra Fukuyama "tarihin sonunu" ilan etti. Benzer bir biçimde liberal sol kesimler başta olmak üzere daha birçok kesim, emperyalist sistemin kendini yenilediğini, üretim tarzının ve üretim ilişkilerinin artık Marx'ın tespitlerinden farklı bir aşamaya geldiğini, dolayısıyla Marksist tanım ve öngörülerin büyük ölçüde geçerliliğini yitirdiğini iddia ettiler.

İşte 2008 krizi tüm bu hayali senaryoları yerle bir etti. Emperyalizm kendini aşamamıştı. Sistemin devrevi krizlerinin temel nedeni kapitalist üretim tarzının kendisiydi. Değer, artı-değer ve kâr üçgeninde ifadesini bulan kapitalist üretim tarzı, bir süre sonra meta malları satacak ve döngüyü devam ettirecek mekanizmayı tıkıyordu. Çünkü artı-değer ve kâr oranlarının artırılması, emek gücüne (değişen sermayeye) ödenen miktarı azaltıyordu. Dolayısıyla, çılgınca üretilen ürünlerin tüketimi yeterince olmuyordu. Bu da pazarın durmasına ve genel olarak kriz yaşanmasına yol açıyordu.

Kapitalist-emperyalizmin her kriz döneminde en başta yaptığı şey bellidir. Tüketilmeyen malların üretimini durduruyor, doğal olarak da bu sektörlerde çalışan işçileri işlerinden atıyor. Devlet yapısını sertleştiriyor; hapishane, hastane, tımarhane ve kerhane sayılarını olabildiğince arttırıyor.

Her kriz döneminde kapitalist-emperyalizm yeni bir ekonomik model stratejisi belirliyor. Meselâ 1929 krizinden sonra Keynes'çi model geliştirilmişti. Devletin ekonomik işleyişindeki rolü belirgin oranda arttırılmıştı. Dev işletmelerde, çok sayıda işçi istihdamı gerçekleştirilmişti.

2008 krizinde de bir devletleştirme tartışması var. Ancak 1929 krizinde gerçekleştirilen devletleştirme ile 2008 krizinde sözü edilen devletleştirme arasında farklar vardır. 1929 ekonomik krizi yaşandığında, dünya üzerinde Sosyalist Sistem diye bir realite vardı. O koşullarda, kapitalist sistemde yaşanan en küçük bir çatlakta kitleler sosyalizmin etki sahası içine giriyorlardı. Bu nedenle 1929 krizinde gerçekleştirilen devletleştirme sistemi, zorunlu olarak işçi sınıfının sosyal haklarını hesaba katan bir devletleştirmeydi. Bu nedenle o dönemki süreçten genellikle "sosyal devlet" olarak söz edildi.

1929 krizinde sistemin "sosyal devlet" biçiminde bir işleyiş gerçekleştirmesinin nedeni, Sosyalist Sistemin yarattığı basınçtı, işçi sınıfı hareketleri ancak bu şekilde dizginlenebilirdi. Aksi halde sosyalizm denemeleri daha geniş bir alana yayılabilirdi. 2008 krizinde ise durum tam tersidir. Ortada kapitalist-emperyalizmi rahatsız edebilecek düzeyde bir Sosyalist Sistem bulunmuyor. Krizden dolayı işçileri işten atarken, ya da devletleştirme yaparken sosyal hakları gözetmek gibi bir eğilim içine girmeyeceklerdir. Bunun yerine daha faşizan yöntemler izlemeyi tercih edecektir.

Keynes mi Yoksa Marx mı?

Her kriz döneminde olduğu gibi 2008 krizinde de gene bir Keynes tartışması yapılıyor. Ama bu sefer Marx da epeyce bir tartışma gündemine girmiş oldu. Fakat öyle görünüyor ki, bu sefer kapitalistleri Keynes de kurtaramayacaktır. Zaten Marx'ın kapitalistleri krizden kurtarmak gibi bir derdi yoktur. Keynes, kapitalizmin yaşadığı krizden çıkabilmesi için burjuvazi ile proletarya arasında bir uzlaşmanın yaratılması gerektiğini öneriyordu. Marx ise bunun tam tersi olarak, burjuvazi ile proletarya arasında bir çatışmanın kaçınılmaz ve gerekli olduğunu söylüyordu. Rejimin ve iktidarın yer değiştirmesi gerektiğini söylüyordu.

Keynes, ünlü "Genel Teori" adlı kitabında, kriz döneminde işçi ücretlerinin azaltılmasının ve işten çıkarmaların nihai bir çözüm sağlamayacağını söylüyordu. Hem savaşın kaçınılmaz olacağını söylüyordu. Ama hem de diğer yandan, savaşa harcanan parayla istihdam yaratılabileceğini öneriyordu. Keynes, özellikle istihdam üzerinde duruyordu. İşletmelerin devletleştirilmesini önermesinin nedeni de istihdam sağlamak amaçlıdır.

Kapitalist işletmeler, kriz dönemlerinde ilk elden işten atmak, ücretleri azaltmak gibi klasik yöntemlere başvuruyor. 2008 krizinde de ilk yaptıkları icraat bunlar oldu. 1929 krizi döneminde bu tedbirler bir süreliğine kapitalist sistemin işleyişini sürdürmesini sağlamıştı. O zaman çift kutuplu bir dünya koşulları içinde yaşanıyordu. Karşılıklı bir rekabet ortamı vardı. "Sosyal devlet" biçiminde bir düzenleme nispeten bir şekilde kapitalist sistemin farklı bir zemin üzerinde varlığını devam ettirmesini sağlamıştı. Aslında bir bakıma 1929 krizi sonrası uygulanan Keynes'çi "sosyal devlet" sistemi kapitalizmden bir sapmaydı diyebiliriz. Kapitalizmi böylesi bir sapmaya zorunlu kılan, o dönem için var olan Sosyalist Sistemdi. Savaşlar, sömürge alanlarından elde edilen paylar kapitalizm açısından belli bir dinamizm yaratmıştı. Diğer yandan belli bir istihdam sağlanmış olması, ayrıca işsizlik parası ödenmesi gibi etkenler bir anlamda sosyal hareketleri dizginlemişti. Bu nedenledir ki, sendikalar ve diğer kitle örgütleri patronlarla uzlaşma içine girmişlerdi. Gene aynı nedenle post-Marksist yazarlar, işçi sınıfının doku değiştirdiğini ve artık kaybedecek şeyleri olduğunu söylüyorlardı.

Ne zamanki sosyalizm denemelerinde bir geriye düşüş yaşandı, işte o zaman kapitalist sistem, sapma olan işleyişini yeniden normalleştirdi.

2008 krizi, aslında uzlaşmaz çelişkilerin ortadan kalktığını ve işçi sınıfının devrimci rolünü kaybettiği yönünde ileri sürülen görüşlerin bir yanılsama olduğunu kanıtlamış oldu. 2008 krizi aynı yanılsamalara yol açacak yeni bir zemin yaratamayacak gibi görünüyor. Öyle görünüyor ki bu kriz bu sefer Keynes'i değil Marx'ı diriltecektir.

Kriz karşısında her ne kadar devlet göreve çağrıldıysa da bu devlet artık, 1929'daki devletin oynadığı rolden daha farklı bir rol oynayacaktır. Son dönemlerde dünya çapında çıkartılan sosyal güvenlik yasaları, artık devletlerin sosyal olmayacağının garantisi durumundadır. Ayrıca krizin daha bu aşamasına kadar, istihdam sağlayıcı, ücretleri sabitleyici bir işleyiş içinde olunmamıştır. Tam tersine dizginsiz bir şekilde işten atmalar gündeme gelmiştir. Devletlerin şirketlere müdahalesi yalnızca şirketlerin zararlarının en aza indirilmesini sağlamaya yöneliktir.

1929 krizi sonrasında izlenen strateji sınıf hareketlerini ve sınıf çatışmalarını belli bir seviyede tutmuştu. Kısmi düzeyde bir geçici sınıf uzlaşmasına yol açmıştı. Doğal olarak, bu durum, teoride de bir bükülme yaratmıştı. Post-Marksist akımların revaçta olmasını beraberinde getirmişti bu süreç. Bir tarafta tehdit olarak görülen Sosyalist Sistem dünya düzenini dengeleyen bir etki yaratıyordu. Belki de bir süre sonra devrimlerin ilerlemesi ve özellikle Avrupa'ya yayılması bu nedenle gerçekleşemedi. Karşıt sistemlerin varlığı her iki tarafı da denge siyaseti izlemeye itmişti. Kapitalist sistem, belli sosyal hakları tanımak durumunda kalırken, Sosyalist Sistem de belli alanlarla kendisini sınırlama içine giriyordu. Yayılmak için yeterince çaba sarf etmiyordu. Karşılıklı olarak birbirini gözetme durumu, dünyadaki sosyal hareketlere de dengeleyici bir özellik aşılıyordu.

1929 krizi sonrasında sosyal durumu gözetmek zorunda kalan bir devlet biçimi oluşmuştu. Arkasından da İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı patlak vermişti. Emperyalist tekeller ve bankalar, faşist hareketi finanse etmişlerdi. Amerika, İngiltere gibi emperyalist ülkeler Nazilerin Sovyetlere saldırmasına göz yummuşlardı.

?imdi merak edilen en önemli konulardan biri, 2008 krizi ve devamında devletlerin ve toplumların nasıl bir hal alacağı konusudur. Bu konuda olası gelişmeleri doğru öngörebilmek için, birbiriyle bağlantılı süreçlerin dikkatle incelenmesi gerekir.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra hız verilen neoliberal politikalarla "sosyal devlet" sürecinde elde edilmiş tüm kazanımlar birer birer budandı. Ardından da 50-100 yıllık bir proje dâhilinde sosyal güvenlik yasaları çıkarıldı. Tüm bu gerçekliklerden anlaşıldığına göre, 2008 krizi sürecinde devletler bir refah ve hoşgörü ortamı yaratamayacaktır. "Sosyal devlet" sürecinde olduğu gibi bazı kırıntılarla sınıf hareketleri dizginlenemeyecektir.

Bu kriz süreci daha çok, sertliklere yol açacak gibi görünüyor. Krizde, şirketlerin en az zararlakurtulması için sürece müdahale eden devlet kurumu, faturayı ödemekle baş başa bırakılan emek hareketine karşı daha sert önlemler almak durumunda kalacaktır. Yeni bir faşizm dalgasının gelişme olasılığı vardır. Faşizmi yalnızca milliyetçilikle sınırlamak doğru değildir. Finans sermayenin, tekellerin en gerici terörcü diktatörlüğü olan faşizm, her dönem çeşitli renklere bürünerek gelişebiliyor. Meselâ, Naziler nasyonal sosyalizm renginde gelişti. Mussolini faşizminde sendikalar kuruldu. Faşizmin açılımım salt milliyetçilikle sınırlandırmak yanıltıcı sonuçlara götürür. Faşizm, tekelci emperyalizmden bağımsız olarak ele alınamaz.

2008 krizinde başta en büyük tekeller olmak üzere, patronlar çok sayıda işçiyi sokağa attılar. Krize karşı önlem olarak düşünülen devlet müdahalesi içinde, işsizlerin sorunlarının nasıl çözümleneceğine dair herhangi bir önlem paketi bulunmuyor.

Sosyal hakların tasfiye edilmesi ve kitlelerde yaşanan gelecek kaygısı, komşumuz Yunanistan'da isyanın patlamasına yol açtı. Son dönemlerde yaşanan kitle eylemleri içinde Yunanistan'daki isyanın ayırt edici bazı özellikleri vardır. Daha önce "küreselleşme karşıtı hareketler" baş göstermişti. Daha sonrasında da Fransa'da yaşayan göçmenler polis ve genel olarak devlet şiddetine karşı bir refleks göstermişlerdi. Fakat Yunanistan'da patlak veren isyan hareketi saydığımız öncellerinden belirgin farklar taşımaktadır. En belirgin farkı nedir diye soracak olursak; tepkisel, anlık bir refleks olmadığını söyleyebiliriz. Yunanistan'da sürmekte olan isyan hareketi, şimdiye kadar süregelen sınıf çatışmalarında kullanılan birçok mücadele silahı ve mücadele yöntemine başvurdu. Bunlardan en fazla sınıfsal özellik taşıyan eylem, genel grevdi. Genel grev kafa, kol, hizmet vb. biçiminde tasnif olunan tüm emek kategorilerinde hayatı felç edebilen bir nitelik taşımaktaydı. Bu pratik aynı zamanda şimdiye kadar çokça tartışma konusu olan emek ve emekçi sınıfların üretimden gelen gücünün tükenip tükenmediğine dair en net yanıttır. Bu isyandaki en önemli noksanlık önderlikte yaşanmaktadır. Organize olmuş bir önderlik kurumu harekete yön vermiyor. Daha çok, dağınık durumda olan sınıf ve katmanlar eylemleri, doğrudan sokak eylemleri olarak gerçekleştiriyorlar. Yunan devletini bu kadar rahat davranmaya iten de, isyan hareketinin iktidarı alacak kadar örgütlü ve önderlikli olamama durumudur.

21. yüzyılın ayaklanmalar yüzyılı olacağı yönündeki tespitin doğruluğu pratik örneklerini sunmaya başlamıştır. Bu isyanlar, kapitalist sistemin kaçınılmaz olan krizlerine başka türlü bir çözümü işaret etmektedir. Krizin Marksist çözüm yoludur bu. Krizin nedeni olan kapitalist ekonomi politiğin alaşağı edilip yerine sosyalizmin ekonomi politiğini geçirmek krizlerin en köklü çözüm yoludur. Kapitalist-emperyalizmin ara çözüm yolları artık tıkanmış bulunuyor. "Ya barbarlık içinde yok oluş, ya sosyalizm" seçeneğine asıl şimdi gelinmiştir.

Hiçbir sistem, miadını doldurmuş olsa bile, kendiliğinden yerini başka bir sisteme bırakmaz, iradi bir müdahaleyle alaşağı edilmediği müddetçe, mutlaka kendi varlığını sürdüren bir yol bulur. ?u ya da bu şekilde, sapma biçiminde de olsa varlığını sürdürebilir.

2008 krizi patlak verdiğinde, Türkiye'deki hükümet "kriz bizi teğet geçecektir" biçiminde açıklamalar yaptı. Arkasından başbakan T. Erdoğan, "IMF'nin ümüğümüzü sıkmasına izin vermeyeceğiz" türünden açıklamalar yaptı. Bu açıklamadan çok kısa bir süre sonra da G-20 toplantısında "IMF'yle anlaşmaya ramak kaldı" dedi. Tekelci emperyalizm koşullarının yaşandığı dünya üzerinde, yaşanan krizden herhangi bir ülkenin etkilenmeme şansı olamaz.

Türkiye'de de tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi işten atmalar gerçekleşti. Küçük ve orta boy işletmelerde kapıya kilit vurmalar kitlesel olarak yaşanmaktadır. Resmî rakamlara göre işsizlik 2,5 milyonu aşmış durumdadır. Fakat krize karşı tepki Türkiye'de biraz farklı olarak kendisini gösteriyor. İsyanlar ve sokak hareketlerinden çok cinayet, cinnet vb. biçiminde dışa vuruyor tepkiler. Sınıfsal politik tepkiler şimdilik cılız düzeylerde kalıyor.

İşsizlik olgusu kitlelerde ruhsal rahatsızlıklar yaratmaktadır. Gelecekle ilgili umutlanabileceği bir dayanak bulamayan insanlar; içe kapanma, depresyon, bedensel yakınma gibi ruhsal rahatsızlıklar yaşamaktadırlar. Kitlelerin başka seçenekleri de yok zaten. Ya işsizliğin sistemden kaynaklandığını kavrayıp sistem karşıtı mücadeleye girişecekler ya da, ruhsal bozukluklar içinde yaşayan bir cinnet toplumuna dönüşeceklerdir.

Türkiye'deki hapishaneler doldu taştı. En son açıklanan rakamlara göre, Türkiye hapishanelerindeki toplam mahkûm sayısı yüz bini geçmiş durumdadır. Cinayet, tecavüz, hırsızlık, uyuşturucu gibi suçlarda belirgin bir artış olduğu görülüyor. Kapitalist ekonomide yaşanan krizin adli suçlarda görülen artıştaki payı belirleyici bir düzeydedir.

Lehman Brothers şirketiyle simgelenen 2008 krizi sürecinde yalnızca adli suçlarda artış yaşanmadı. Türkiye medyası yalnızca bunları gündem yaptığı için, krizin başka hareketleri de artırdığı gerçeği, her zaman olduğu gibi gene gizlenmeye çalışıldı. Başta Yunanistan olmak üzere, dünyanın her yerinde ve doğal olarak coğrafyamızda da işçi eylemlilikleri oldu. Yürüyüşler, fabrika işgalleri gerçekleştirildi. Çeşitli bileşimlerde ve çeşitli biçimlerde sokak eylemleri gerçekleştirildi.

Krizin gerçek nedeninin kapitalizmin ekonomi politikası olduğu gizlenmek isteniyor. Oysa mevcut kriz ortamını en iyi tarif eden slogan Roza Luxenburg'un "ya barbarlık içinde yok oluş ya da sosyalizm" sloganıdır. Roza Luxenburg'un bu belirlemesi aynı zamanda Marksizm'de "ilerlemecilik" arayan tartışma ve iddialara karşı verilmiş etkili bir yanıttır.

Marksizm'i mutlak ilerlemeci olarak yorumlayanlar, Komünist Manifesto'daki tespitlerin bir kısmını görmezden gelmişlerdir. Manifesto'da, feodalizmin içinden fışkıran kapitalizmin yarattığı değişimler çarpıcı ifadelerle anlatılmıştır. Bu çarpıcı ifadelerden yola çıkarak, Marx'ın kapitalizmi övdüğünü iddia ettiler. Ancak Marx aynı yapıtta, kapitalizmin nasıl gerici ve barbar bir işleyiş içinde olduğunu da söylüyordu. Marksizm, diyalektik materyalist bütünlük içinde ele alınmadığında tek bir söyleminden yola çıkılarak "ilerlemeci" olarak tanımlanabiliyor.

Manifesto'da, bugüne kadar yaşanan tarihin sınıf savaşımları tarihi olduğu vurgulanıyordu. Ardından da, ezen ve ezilen sınıfların savaşımları sonucunda bazen birinin bazen de diğerinin zaferle çıktığı; bazen de iki tarafın birden yok oluşuyla sonuçlandığı vurgulanıyordu. Bu ifadeler bir bütünlük içinde ele alındığında Marksizm'in, tarihi düz ve daima ileri doğru giden bir hareket olarak tarif etmediği kolayca anlaşılabilir. Toplumdaki sınıfsal tarihin bazen ileri, bazen geri, bazen de yok oluş biçiminde hareket ettiği söylenebilir.

2008 krizi de mutlak sosyalizmle sonuçlanacaktır diye bir belirlemede bulunamayız. Ancak, bu kriz, Marx'ın tespit ettiği; burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf savaşımını çıplak biçimde gözler önüne serebilir. Bu güne kadar yaşanan süreç, bir anlamda, sınıfların karşıt görünümünü biraz perdelemişti. Artık bu perdeyi sahnede tutabilecek dayanaklar kalmamıştır.

30 Aralık 2008

2 Nolu F Tipi Cezaevi-Kandıra-Kocaeli

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.