İktidar -ya da muktedir- olan, erki kayıtsız şartsız eline geçirenin, kavramları “kendi öznel ideolojisinin” gereksinimlerine uygun bir biçimde yeniden tanımladığını; yaptığı ve dayattığı bu tanımlarla, toplumu ve toplumsal yaşamı “yeniden” kurguladığını dile getiriyoruz bunca zamandır. Bu unsurun, egemenin bu işlevinin, gerçek anlamda iktidar olmanın en önemli niteleyenlerinden biri olduğunu da söylüyoruz. Ve buradan “resmî tarih” alanına geçiyoruz; geçmişi “değiştirmenin” ve bu değişikliklerle geleceğe müdahale etmenin de iktidarları iktidar yapan, onlara hükmetme meşruiyeti veren “şey”in, en önemli “şey”in ve belki de yegane “şey”in “resmî tarih/resmî ideoloji üretme” unsuru olduğunu dile getiriyoruz. Sorgulanamazlık hukuku ile korunan, kutsallık zırhı ile sarmalanmış bir ideoloji (yani dogma), bu gücün kendisini her geçen an yeniden üretmesine, daha da güçlenmesine aracılık ediyor. Zor ile korunan kutsallık ve tabulaştırmanın içselleştirilmesi ve tersine toplumun-insanların (kimi zamanlarda insanlığın) ideolojiye ve öğretiye mas edilmesi artık ideolojikleştirilmiş iktidarın başarısını niteleyen unsurları oluşturuyor. Böylelikle zor hukuku toplumsallaştırılmış ve aynı zamanda meşrulaştırılmış oluyor.
Birçok “siyaset bilimci”, “toplum araştırmacısı” ya da sosyologa göre resmî ideolojiyi başat kılan en önemli unsuru oluşturan “resmî tarih” ancak ve ancak bir devletin varlığıyla beraber olabiliyor ya da bir devlet kurgusu içinde kuramsal olarak var olabiliyor; burjuva liberal dünyanın ürettiği bir meslek grubu olan “siyaset bilimcilerinin” düşüncelerine katılmamak ve hatta en baştan reddedip sonra reddettiğimiz düşüncelerinden yararlı olanları bulup ayıklamak adetimdendir!
“Resmî ideoloji” kavramı biraz daha sofistike gözüktüğünden şimdilik kaydıyla uzağında durmakta yarar var; ancak “resmî tarih” unsurunun içselleştirilmesi ya da onun tarafından insanın mas edilmesi sürecinin kişiselleştirilmiş haliyle anlaşılabilmesi için, onun, devlet unsurundan bağımsızlaştırılması gerektiğini düşünüyorum; “resmî tarihin” bu bağlamda anlaşılabilir olmasının temel koşulunun, onun ancak “iktidar” unsuru ile bir arada ele alınması ile mümkün olduğunu düşünüyorum.
“Resmî tarih”in toplum, topluluk ve birey ile olan ilişkisini irdelerken iktidar unsurunun göz ardı edilmesi, bireye indikçe -ufaldıkça, küçüldükçe- karmaşıklaşan ilişkinin çözümlenmesini ve anlaşılmasını zorlaştıracaktır. Tekrarlarsak “resmî tarih”, iktidar ve devlet üçlüsünden devlet unsurunu dışladığımız taktirde, onunla birey arasındaki ilişkiyi algılamamız ve onu anlamlandırmamız kolaylaşır.
Devletten ufak her iktidar ilişkisinde resmî tarih unsuru farklı kanallardan iktidar olunana ya da üzerinde egemenlik kurulana ulaşır ve kendisine yeni kanallar da yaratarak iktidar olana döner; dolayısıyla onu güçlendirir. Bu kanallardan birisinde devletin gölgesi hissedilebilir; kurgulanmış resmî tarih yazımı toplumların, toplulukların ve bireylerin dünyasına girer. Kutsallık zırhı onu bir dine çoktan dönüştürmüştür ve bu nedenlerle iğdiş edilmiş beyinlerde sorgulanmazlık karakollarının kurulmasına neden olur. Artık bu türden “beyinlerde” sorgulanabilir tek şey resmî tarihin dışındakilerdir. Ne yazık ki statücülük ve konformizm insanı insanlıktan çıkaran önemli “insanî” özelliklerden birisidir! Kuşkusuz var olanın kabullenilmesi, hele ki o iktidar olmuş ya da iktidar tarafından onanmışsa ve eninde sonunda yaşamın bir parçası haline geldiyse doğallıkla benimsenebilir ve hatta savunulabilir. Birey, birey olarak var olmasının meşruiyetini iktidarın kendisiyle bu yolla kurmuş olduğu ilişkiden sağlayabilir ve hal böyle olunca da kayıtsız şartsız bu iktidara teslim olur. İktidar ilişkisi ile -ve devletle- ve mülkiyet ilişkileriyle bir sorunu olmayan bireylerin resmî ideoloji/resmî tarih diye bir sorunları yoktur ve bir “sorun” olmasının ötesinde O, artık onların kendi ideolojileri ya da kendi tarihleridir. Dolayısıyla resmî ideolojiden ya da resmî tarihten kendini tümüyle bağımsızlaştıramayanların, onu eleştirel bakışla analiz edip reddetmeyenlerin iktidar ve devlet ile bir çatışmaları olamaz; çünkü onlar eninde sonunda kendilerine ne derlerse desinler o kurgunun unsurlarından birisidirler. “Muhalif” değillerdir. “Sol” iddia olunup da devrimci ve/veya sosyalist olunamamasının nedenlerinden biride bu olsa gerek?
Resmî ideoloji ve resmî tarihin devlete sağladığı egemenlik kolaylıkları, iktidar ilişkisi ya da iktidar kurgusu içinde olan tüm “kurumları” ve “yapılanmaları” derinden etkiler. Ondan bu yapılanmalarda iktidar oluşturmaları için gerekli olan tüm argümanları öğrenirler ve bu “pratik” bilgilerle iktidarlarını kurarlar ve ileride sağlamlaştırırlar. Burada dile getirmeye çalıştığımız mevzuu, artık bireyselleştirdiğimiz devletlû resmî tarih ya da resmî ideoloji değil, onun yöntemlerinin ve biçeminin içselleştirilmesinin iktidar oluşturulmasına ve kullanılmasına yaptığı katkıdır. Görünen odur ki, iktidar olan ya da bir yapılanmada egemenliği eline geçiren, varlığını sürdürmesinin koşulunu “resmî” ideolojiler oluşturmakta ve “resmî tarihçikler” yaratmakta bulmaktadır. Üç yüz kişiyle de olsa üç milyon kişiyle de olsa -ve hatta isterse üç- onun için fark etmez: Hedefi küçük bir devlet modeli oluşturmaktır. Ne yazık ki, bu durum topluluğun, “örgütün” ya da “siyasî partinin” -bizim örneğimizde bu komünist parti dahi olabilir!- topluma yönelmekte ve topluma hükmetmekte bulduğu bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. İlişkilerdeki ya da yapılanmadaki “sorumluluk” anlayışı ya da “disiplin” kayıtsız şartsız itaate indirgenir; etik ise bu yapıyı korumak, kollamakla kendisini yükümlü kılmış yönetici-oligarşinin iktidar gereksinimlerine göre insanlara yüklediği davranış biçimleri dayatmasından başka bir şey değildir. İktidar ahlâksızlığı ya da arsızlığı etik baskısıyla dayatılmaktadır. Bireylerin eşit katılımının yerini eşit bireylerin daha eşit önderliklere zorunlu bağımlılıkları alır. İktidar bir mülkiyete dönüştürüldüğü andan itibaren resmî ideoloji ve resmî tarih oluşturulmaya başlanır. Tersyüz edilmiş bir ideoloji ve mistifiye edilmiş bir söylem bu “çevrelerin”, “örgütlerin”, “partilerin” (örgütçüklerin-particiklerin) başlıca argüman dayanaklarını oluşturur. Ve salt varoluş, varoluş amacının önüne geçer. Bu bağlamda örgütsel işleyişte ya da örgütlü olduğu iddia edilen “toplulukla” kurulan ilişkide komünist ideolojilerin yerini o iktidar özelinde -yani o örgütün iktidar anlayışında ve o örgütün iktidarında- komünist ideolojilerin öznel yorumları alır. Bu yeni yorumlar küçük bir iktidar kurumundan, devleti olmayan devletçikten başka hiç ama hiç bir şey olmayan ve olamayan o “örgütlenmenin” resmî ideolojisini oluştururken bu yapılanmaya hizmet eden geçmiş kurgusu da onun “resmî tarihçiğini” oluşturacaktır. Bu da aynen ağababasında ya da büyük abisinde olduğu gibi koruma-kollama altında tutulur; eleştirilmez, sorgulanmaz. Eleştirenler, sorgulamaya kalkışanlar cezalandırılır; dışlanma bu cezaların en hafif olanlarındandır. “Devrim yolundaiken” karşı devrimcilik ya da hainlikle suçlanılır, idam yaftası bu ifadelerle süslenir. Birey olmadan topluluk ya da toplum olunamayacağı unutulur. Toplumu oluşturan zenginliğin temel unsurlarından birisini oluşturan “bireysellik” ve “bireye ait” olanlar “biz bireyi reddediyoruz, onun karşısına toplumu koyuyoruz” hamasi söylemiyle yok sayılarak resmî ideolojiciklerinin çeşitli türden zoruna meşruiyet aranır. Örgütlülük adına ya da sınıf ve ideoloji gibi söylemleri kendisine zırh yapmış parti adına bu zorun meşrulaştırılmasına çalışılır. Örgüt içinde “önderlik” adıyla tahsis edilen iktidar kadroları ancak bu türden zor ile ideolojiyi kullanma onu yeniden yazma meşruiyetinin devamlılığını sağlarlar, kendileriyle başlayan ve ancak kendilerinin cismani ve/veya ruhani varlığıyla süregiden bir resmî tarih yazarlar; ve “sosyalizm” ve “devrim” diye diye bunlara ait özde ne varsa tepeleyip ancient etik sığınaklarında feodal beylikten öte bir şey olamayan ve asla olamayacak varlıklarını sürdürüp dururlar. “Devrimci” ve/veya “sosyalist” iddia olunupta bir adım öteye gidilememesinin nedenlerinden birisi de bu olsa gerek?
Bireye indiğimizde “sorun” daha da çözümlenemez anlaşılamaz oluyor; bu karmaşıklık onu “birey” yapan her şeyin ve birey psikolojisinin toplum kanunlarına göre sınıflanmasının neredeyse olanaksızlığından doğuyor. Üstelik dışarıdan bireyselliğe yamanmaya çalışılan ve iktidar tarafından kurgulan “aidiyet” ve benzeri duygular nedeniyle birey, iktidarın paryasına indirgenince “durum” daha da içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor. Devletten aşağılara indik, toplumu geçip toplulukların iktidar kurgusunu ve bu bağlamda “örgüt” unsuruna değindik. Bireye inerken yolumuza içinde “iktidar” unsuru içeren birçok “kurum çıkabiliyor ve tekrarlarsak, içinde iktidarın olduğu her kurum ait olduğu üst iktidarın ve devletinkinin yanında kendi “resmî” ideolojisini de üretiyor ve biçimini diğerine şu ya da bu şekilde, bir şekilde dayatıyor. Çok yönlü ve çok merkezli saldırının etkisi altındaki birey, her bir ayrı merkezden gelen saldırıyı farklı bir şekilde içselleştirerek birey olarak varolmama yolunu seçiyor. Varolmayan birey, iktidarın sevdiği bireydir; artık o bir insan değildir egemen olanın kölesidir. Bütün çabası iktidarlar tarafından tanımlanmış -yeniden tanımlanmış- ideoloji alanında ona hizmette kusur etmeyen bir “aktivist” olmak ve onlar tarafından yazılmış tarih çorbasında bir tutam tuz olmaktır. Böylece devrimin muhafazası iktidarın muhafazasına dönüştürülür. O varını yoğunu bu “yüce” amaç uğruna harcayabilir. İktidardan alacağı bir “aferin” peşindedir. İktidar olan ise “aferin” konusunda fazlasıyla bonkördür, bu bonkörlüğünü çeşitli yollarla gösterir. Çünkü o bunların adı ne olursa olsun çeşitli kölelik düzenlerinin sürdürülebilmesi için gerekli mizansenler olduğunu çok iyi bilir, bireye de böylece içselleştirdiği tarihlerin asla dışına çıkmaması biricik koşuluyla kendi/bireysel resmî tarihini yazmasına izin verilir. Hiç kuşku olmasın ki iktidarın ve birbiri ardına iktidarların yıkılmasını başlatacak “şeylerden” birisini de bireyin resmî tarihindeki ve resmî tarihlerdeki yalanlara, bu yalanların ve kurguların sahiplerine başkaldırmasıdır. Adı sanı ne olursa olsun devrim yalnızca devletlü resmî ideoloji/resmî tarihin yıkılması ya da tersyüz edilmesi süreci olmayacak, aynı zamanda onunla benzeşen tüm resmî ideolojiciklerin/resmî tarihçiklerin, tüm benzer kurguların ve onları kurgulayan iktidarcıkların ve bu oyunun oynandığı örgütçüklerinde o devasa yıkıntının altında kalmasına, ortadan kalkmasına yol açacaktır. Bu paragrafın soru hakkını saklı tutarak sonlandıralım.
30 Aralık 2008
