Tolga Ersoy’a Cevap
“Bizde bugün ‘sosyalist düşünce’ uğruna yapılan bütün savaşların ‘zengin değil’ züğürt kalışı, ‘memleketin gerçeklerine oturmayışı’ şundan ileri geliyor: Yazarlarımız, sırf yazmak ve okumakla doğru yolun bulunabileceğini sanıyorlar. Pratiği, işi, yığınlar içinde çalışmayı hiçe sayıyorlar.
İlk sapıtma oradan başlıyor. İkinci sapıtma: Kendilerinden önce bu ülkede sosyalizm uğruna savaşmış olanları hiçe sayıyorlar. Burjuvazi kendi çıkarına güzel bir yol tutmuş. Dün, sosyal konu üzerine ağzını açanı engizisyon cenderesinde mahkûm etmiş, lanetlemiş. ?imdi, bütün sosyalistçe düşünenlere o lanetlileri parmakla gösteriyor:
‘Bu mel’unlara sakın yaklaşmayın. Yoksa!’
Taze sosyalistlerimiz bu öğüdü ‘akılcı düşünceleri’ne uygun buluyorlar. Burjuvazinin lanetlediklerini bir yol da sosyalistler lanetliyorlar. Dilleriyle değilse, davranışlarıyla…
Sosyalistçe adam lanetlemenin özel biçimi vardır. Lanetlilere, ‘sizi burjuva lanetlediği için biz de lanetlemeye mecburuz’ diyemezler. Bu onların ‘sosyalistliklerine’ dokunur. Öyleyse ne diyecekler? İçlerindeki komplekslerine göre: ‘Siz yanılmışsınızdır’, ‘siz düşüncesizsiniz’, ‘siz yetersizsiniz’, ‘siz vakti geçmiş molozsunuz’, ‘siz şüpheli adamlarsınız’ ve bunların özeti: ‘Siz yenilmişsiniz’dir.
Hiçbir vakit, ‘Biz korkuyoruz’ diyemezler.” (Dr. Hikmet Kıvılcıml 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, Sosyal İnsan Yayınları, s.124-125 abç)
Kıvılcımlı’dan yaptığım bu alıntıya, SORUN Polemik Dergisi’nin 33. sayısındaki Sırrı Öztürk’ün yazısından da kısa bir not alayım:
“Kıvılcımlı’nın o dönemlerde (1930’lar A. K) karşıya aldığı aydınlar, O’nu bir ömür boyu ‘sinsi kuşatma’, ‘suskunluk kumkuması’ yöntemleriyle yok saydılar. Tezlerine karşı oturup iki satır yazı yazamadılar. Spekülasyonlarla geçiştirdiler tez ve öngörülerini… Kısacası burjuvazinin yanı sıra ‘solcu aydınlar’ böylece bir intikam almak istediler!” (Kıvılcımlı’nın Kulakları Çınlasın, SORUN Polemik, sayı: 33, s.5)
Evet, Sırrı ağabey de böyle somutluyor yukarda Kıvılcımlı’nın dediklerini.
Bu alıntıları yaptıktan sonra, yazımızın hedefini duyuralım:
SORUN Polemik Dergisi’nin 28-33 sayılarında Tolga Ersoy arkadaşımızın “Sol ve Resmî İdeoloji 1, 2, 3, 4, 5” ve “Resmî Tarih ve Resmî İdeolojiye Karşı Sol’un ‘Politikası’” başlıklı yazıları yayınlandı. Konu önemli, arkadaşımız da oldukça üretken bir biçimde sayfalarca yazmış. Eline sağlık diyelim önce.
Tolga Ersoy’u tanımam. Resmî İdeoloji ve onun “Sol”a bulaşmışlığını teşhis ve bunlardan arınılması konusundaki uzmanlığı ve bu uzmanlığın nasıl edinildiğine dair de bir bilgim yok ne yazık ki. Ancak yazıyı yazanın kim ve ne olduğundan çok, yazdıkları önemli doğal olarak.
Yazdıklarının ayrıntılı bir değerlendirmesi ayrı bir araştırma konusu. Arkadaş emek vermiş, önem vermiş, yazmış. Yazının içeriğinin değerlendirilmesinin de o öneme uygun olması gerekir.
Ancak, yazının bütünlüğünden anlaşılan ya da tarafımızdan anlaşılan şeyin, genel olarak sol aydınlarımızda olan bir illetin -genel geçer doğrularla, alfabetik saptamalarla, alaycı ve kimi zaman aşağılayıcı üslupla yetinme illeti- ne yazık ki arkadaşımızda da olduğudur.
Bu kısa yazıda fazla ayrıntıya giremeyeceğiz. Ancak dediklerimizin çok bariz örneği olan, Kıvılcımlı ile ilgili “eleştiri”lerine o da kısmen değinebileceğiz. Hemen söyleyelim, bu konuda en ayrıntılı polemiklerden kaçınmayız. Kıvılcımlı’nın değerlendirilmesi, anlaşılması ve tartışılması herkesin yararınadır. Kıvılcımlı gönüllüleri olarak bunun için elimizden geleni yaparız.
Rastgele bir örnek seçerek başlayalım:
“ Kıvılcımlı, sınıflı toplumda ordunun temel belirleyenini ve ordunun temel işlevini ve ‘militarizmin’ sistem içindeki kurgulanışını ya bilmemektedir, ya da görmezliğe gelmeyi yeğlemekte, ya da -kanımca en sakıncalısı budur- ‘Türkiye’ye özgü durum’ mavalına sığınarak resmî ideolojinin köreltici-sığlaştırıcı ideolojik saldırısına boyun eğmiş ve bu bağlamda kendisini ona kaptırmış gözükmektedir. Kıvılcımlı bu yaklaşımıyla durumu indirgemekte ve ordunun sermayenin bir unsuru ve kapitalizmin siyaset araçlarından biri olduğunu yadsımaktadır. Açık bir faşizmde orduyu göreve çağırmak ve dolaylı da olsa militarizme bir değer biçebilmek için bilmediğimiz nedenleri olmalı.” (SORUN Polemik,sayı: 32, s. 89 abç.)
Yazıların tümünde buna benzer yığınla “eleştiri” var. Yalnız, bunların “eleştiri” değil de gerçekten eleştiri olmaları için,
a) Objektif olmaları
b) Dürüst olmaları
c) Saygılı olmaları
d) Dolayısıyla ilerletici olmaları gerekmez mi?
Meselâ, Kadroculuk üzerine, genel doğruları sıralarken, Kıvılcımlı’nın 1961 yılında yazdığı, sonradan27 Mayıs ve Yön Hareketi kitabına aldığı, tümüyle Kadro eleştirisi olan “Sosyalizm ve Devletçiliğimiz” yazısına ulaşabilir, o yazıda katılmadığı yerler varsa belirtebilirdi. Ya da yine 27 Mayıs kitabını şöyle bir karıştırsa, örneğin şu paragraflara ulaşırdı:
“Yöncüler kendilerini Kadroculara benzettiğimiz için gocunuyorlar.
Biz iddiaları kendi boyutlarına indirmekten başka bir şey yapmıyoruz. Yıllar yılıdır anlatmaya çalıştığımız şey, şunu açıklamaktadır: Bütün ‘Devletçilik’lerimiz az çok geçmişi hortlatma eğilimleridir.
Kadroculuk o hortlayışın 20-30 yıl önceki iskeletidir. Yöncülük, aynı iskelete ‘emekten yana’ yamalarıyla donattığı sözde ‘yeni’ soyhayı, bir ölü pusatını telleyip giydirmektir.
Nemrut ve firavun çağından arta kalmış ‘devletçiliğimiz’ Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte ölmüştü. Gömülmeliydi. Diriltilen iskeleti mezardan çıkardı.
Kadroculuk, o ölünün kefen soyuculuğunu yaptı. Yöncülük aynı ölüye ucuz sosyalizm adlı, Amerikan bezinden bir kaftan giydirmekle ne yapıyor? Kanuni Sultan Süleyman trajedisinin lüzumsuz komedyasını oynuyor(…)
Kadroculuğun da ‘önemi’ odur. Ne fazla ne eksik. Maksat ‘Nüfuzu Devlet’i kurtarmak için bir maskaralığı ciddiye almaktır. Maskaralığın ister ‘fikir’ini bulmak, ister sahnesini oynamak olsun, koca tarih içindeki rolü maskaralıktan başka bir şey değildir(…)
Olayların oluşuna bakınca ne görüyoruz? Kadroculuk ne zaman sahneye çıkarıldı? İzmir, bir hafta ‘işçilerin ve gençlerin’ fiilen işgali altında kaldığı zaman……” ( 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, Sosyal İnsan Yayınları, s. 94-95 abç.)
Tolga Ersoy yazısının çok yerinde, içinde Kıvılcımlı’nın da olduğu solun, 30’lu yıllarda Kadroculuğun etkisi altında olduğunu öne sürerken, Kıvılcımlı’nın yazdıklarından ve daha sonra çeşitli konferanslarında dediklerinden bihaber görünüyor. Yoksa, ya Kadro konusunda ciddî eleştirilerin kendisinde çok önceleri ve ayrıntıyla yapılmış olduğunu görür, katılmıyorsa da, nesnel verilerle katılmadığı yerleri çürütürdü.
Yazının tamamında, Kıvılcımlı ile ilgili “eleştiri”lerinin en tipik örneği yukarda yaptığımız alıntıdır. Az alıntı yapmakla yetinmemiz, diğer sataşmalarının tümünün mantık özetinin bu alıntıda olmasıdır. Yeniden bakarsak:
- Kıvılcımlı, sınıflı toplumda ordunun belirlenişini ve işlevini bilmez.
- Bilirse de görmezden gelir.
- En kötüsü, “Türkiye’ye özgü durum” mavalını okur.
- Ordunun sermayenin aracı olduğunu bilmez.
- Açık bir faşizmde orduyu göreve çağırır.
Bunları Kıvılcımlı niye yapar, çünkü bilmez, bilmezden gelir, maval okur, faşizm maşizm demez orduyu göreve çağırır. Burjuvazi de bu kadar değerli “hizmet”lerinden dolayı, Kıvılcımlı’yı sayısız kez işkenceden geçirerek, 22 yıl hapislerde yatırarak, adına ve eserlerine en ağır sansürü uygulayarak ödüllendirir.
İddiaların saçmalığını kanıtlamak bize düşmez tabii. Ama en saygısız nokta yani “Türkiye’ye özgü durum” diyerek MAVAL okumasına Kıvılcımlı’dan bir cevap aktaralım:
Kıvılcımlı, ölümünden 10 gün önce Brejnev’e yazdığı mektupta, Türkiye devrimcilerinin iki kategorisinden söz eder. Birinci kategori devrimcileri şöyle örnekler:
“Lenin’in öğütlediği gibi, kendi ülkesinin tarihini, ekonomi politikasını ve sınıf ilişkilerini özge orijinallikleri içinde araştırıyor. Böylece o militan yüzlerce kitap yazıyor. Kendi dilinde çoğu temelliorijinal olan 40’tan aşırı kitap yayınlıyor.” (Mektup)
İşte bu yüzlerce cilt orijinal “maval”ları okuyan militan Kıvılcımlı’dır. Son nefesine kadar, başta işçi sınıfımız diyerek savaşmıştır.
İkinci kategori için söylediklerinden de bir bölüm:
“ Onlar için:
‘İdeoloji’: Kimi Sovyet metinlerini yarım yamalak, yanlış tercüme veya dörtte bir intihal etmektir.
Bir ülkenin veya genel tarihin sosyal karakteristiklerini araştırmak: antimarksizm ve antisovyetizme çalan affedilmez bir icattır, bid’attır.
Marksizm-Leninizm, hakiki veya hayali düşmanlara karşı gelişigüzel söverce kusulacak soyut klişelerden başka bir şey değildir.” (Mektup)
Bu ikinci kategorililer de ünlü Laz İsmailgillerdir ki Tolga Ersoy’u da, namuslu tüm devrimcileri de onlarla birlikte düşünemeyiz bile.
Ersoy yazısının çeşitli yerlerinde Kıvılcımlı’ya olan saygısını da dile getiriyor. Özellikle olumsuz tavırlar içinde gördüğü bir “doktorcu” grubu eleştirirken Kıvılcımlı’yı tenzih ediyor. Yukarda sıraladığımız suçlamalardan sonra, saygısını belirtmesi de çok anlam taşımıyor doğal olarak.
Örneğin bir yerde şöyle diyor:
“… Komünistliğinden kuşku duymuyorum, ancak Kıvılcımlı’nın Kuvay-ı Milliye’yi algılayışı ve yeniden tanımlayarak -ki bu oldukça iyimser bir tanım olarak karşımıza çıkıyor- politik bir araca dönüştürme çabasına giriyor. Ayrıca bu kitapta ordu/Kemalist ordu analizi hakkında da ciddî yanılsamalar var. Buradan cuntacılığa dek gidebiliyor.” (SORUN Polemik, sayı: 29 s. 61 abç)
Kıvılcımlı’nın cuntacılıkla ithamı yeni bir görüş değil. Koroya Tolga Ersoy’un katılmış olması, ne Kıvılcımlı’ya dokunur, ne de ithamcı koroyu değerli kılar. Biz hatırlatmış olalım. Kıvılcımlı, 12 Mart’ın hemen ardından “Ordu Kılıcını Attı” başlığı ile bir yazı yayınlar. O yazının başlığından başka hiçbir satırı tartışılmadı bugüne dek. Dönem, şartlar, devrimcilerin mevzilenişi vs. göz ardı edilerek tartışılamaz da zaten. Kendileri vıcık vıcık cunta ilişkileri içinde olan bir sürü grup, kendi gözlerindeki merteği gizlemenin en kolay yolu olarak, bu konuda orijinal araştırması olan tek devrimci öndere çamur sıçratmakta beis görmediler.
Bir hatırlatma daha yapalım Tolga dostumuza: Halk Savaşının Planları kitabının sonunda, sınıfların mevzilenişini sıralarken, “işçi sınıfının yanına proletarya aydınları diye ayrı bir kategori koyduk, ancak koyduk derken, kendi kafamızdan uydurduğumuz sanılmasın. Pratikte vardı, teoride ister istemez yerini alacaktı” der.
Tartışılması gerekiyorsa, Kıvılcımlı binlerce sayfalık araştırmalarıyla ispatlar söylediklerini. “Soyut klişeler”e metelik vermez. Çünkü bilir ki sosyal olaylar ve toplumların gelişimi öyle formüllere sığmaz. Ordu konusundaki araştırmaları da ömrünü harcadığı “Tarih Tezi” araştırmasından bağımsız değil. Olanı olduğu gibi tespit etmek ve ona göre davranmak, zaten Marksist objektifliğin bir gereğidir. Kıvılcımlı bu konuda bu topraklarda yetişmiş en yetkin Marksisttir. On binlerce sayfalık araştırmalarının önemli bir bölümü yayınlanmıştır. Ulaşılamaz değil yani. Sadece son ikibuçuk yılda Sosyal İnsan Yayınları 30 kadar kitabını yeniden yayınladı. Bütün Eserleri bitene dek de yayınlayacak. Dolayısıyla, eğer Kıvılcımlı objektif olarak değerlendirilecekse -ki yapılması gereken budur- falan kitaptaki filan paragraf alınarak değil, Marksizmi ülkemiz şartlarında yorumlamış bir devrimcinin emeğine ve mücadelesine gerçekten saygı duyarak yapmak gerekir.
Tolga Ersoy’un adını anıp, içinde cuntacılık bulduğu “Kuvayımilliyeciliğimiz ve 2. Kuvayımilliyeciliğimiz” kitabı, adından da anlaşılacağı üzere 2 bölüm. 1. Kuvayımilliyeciliğimiz kitabı “Gerekçe” alt başlığını taşır. Yani Vatan Partisi’nin kuruluş gerekçesidir. 2. Kuvayımilliyeciliğimiz ise MBK’ne mektuplar alt başlıklıdır. 27 Mayıs’ı yapan Milli Birlik Komitesi üyelerine hitaben yazılmış ve dağıtılmıştır. Gerek Vatan Partisi Programı, gerek Kuvayımilliyecilikler, gerekse 1956’da yazılıp 1960 Temmuzunda yayınlanan Anayasa Teklifi, Türkiye’nin demokratik devrim programının parçalarıdırlar. İçlerinde sosyalizm kelimesi geçmese de her şeyiyle sosyalizmdir. Adı geçtiği için Kuvayımilliyeciliğimizkitabından kısa bir alıntı koyalım:
“…insanlık ölçüsünde en yüksek hizaya gelebilmek istiyorsak, sosyal davalarımızın Batı’dan kopya edilemeyeceğini anlayarak, yeni metotlar bulmak millî vazifemizdir. Baş yol: Geniş halk yığınlarımızı yeni bir kuvayımilliyecilik savaşına seferber etmektir. Ekonomik bağımsızlık savaşımız da medeni bir savaştır. Ama birincisinden farklıdır. Siyasî ve askerî bağımsızlık savaşımız düpedüz bir silahlı mücadele, açık bir cephe savaşı idi. Onun liderleri, ister istemez askerlerimizden yetişti. İkinci kuvayımilliye savaşımızın öncüleri, ister istemez, sanayimize can ve kan veren kafa-kol işçilerimizin saflarında yetişmelidir ve yetişebilir.” (K. Milliyeciliğimiz, Sosyal İnsan Yayınları)
Sonuç olarak, arkadaşımızın diğer tespitlerinde de söylenecek şeyler olmasına karşın, sadece Kıvılcımlı’ya yanlış yaklaşımını özetle ele almaya çalıştık. “Kendilerinden önce bu ülkede sosyalizm uğruna savaşmış olanları hiçe sayıyorlar” demişti, Kıvılcımlı. Yine onun bir deyişiyle kapatalım yazımızı şimdilik.
“Lanetlemelere çok alışığız. Gene lanetlenmeyi kolayca göze alarak, yaptıklarımızı değil, hiç değilse düşündüklerimizi açıklamaktan kendimizi alıkoymayacağız.”(27 Mayıs… s.125)
Böyle temelsiz sataşmaları değil de, Kıvılcımlı’nın temel tezlerini değerlendirip tartışacağımız yararlı polemiklerde yeniden buluşmak dileğiyle.
19 Ocak 2009
