Ve Marx Haklıydı, Lenin de…

Mahir Kankal

“Liberal Sol Konuşuyor"; Belge(n) Varsa Konuş!!! Ve Marx Haklıydı, Lenin de…

Bundan yıllar (ama sosyolojik anlamda saniyenin binde biri kadar) önce, Sovyet deneyiminin tarih sahnesinden çekildiği sıralarda, Marksizm’e ve sosyalizme karşı kimsenin görmezden gelemeyeceği bir saldırı söz konusuydu. Bu vesile ile ülkemizin pusuda bekleyen kin kusucuları kustuklarını daha geniş bir çevreye yayma ortamını da bulmuş oldular.

Tarihin bugünlerde almakta olduğu intikam karşısında ise, "tarihin sonu"nun geldiği fikrinden yola çıkmış olanlar susacakları yerde Marx’ın öldüğünü (bir insan kaç kez ölür/dirilir diyerek buradan ölme rekorunun Marx’a verildiğini çağrıştırmak istiyoruz), sosyalizmin yeniden umut olamayacağını, kapitalist sistemi kurtarma adına son bir kez daha anlatmak (“telkin etmek” mi deseydik) derdindeler. Dünya ölçeğinde işçi sınıfının Marksizm’e yeniden sarılmasından vebadan korkar gibi korkanlar sosyalizme saldırmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Liberalizm’in sözcüleri her yerde aynı nakaratı tekrarlıyorlar: “Marx öldü!”

Ama öte yandan yine bu “postmodern” solcu takımı, daha dar çevrelerde, "Marx haklı mıydı?" diye sormaktan da kendilerini alamıyorlar. Tabi ki bu tartışmayı ilk başta Marx’ı bir kapitalizm eleştirmeni, tarih sahnesine çıkarken dönemsel ilericiliğini gösteren bilgin, aynı zamanda da zaaflarına işaret eden bir düşünür olarak göstermek çabasındalar.

“Postmodern” liboşların Marx’ın haklılığını tartışmalarının tek nedeni Marx’ı sıradanlaştırıp, Marksizm’i devrimci özünden/ruhundan arındırıp, kapitalizme karşı işçi sınıfının bu manevî yol gösterici silahını etkisizleştirmek istemeleridir. Onların gözünde Marx bir eleştirmen, hümanist bir yorumcu, filozof, iyi bir düşünür, çağının güvenilir tanığı vs. vs… dir. Ama asla bir devrimci değildir o. Marx’ı ağızlarına dolayanların resmettikleri Marx kapitalizmi yıkmayı amaçlayan değil, onu eleştiren bir teorisyendir!

Bizim derdimiz ise yaşanan krizle gözleri açılan insanların alternatif arayışlarını küçümsemek değil, fakat "Marx haklı mıydı?" diyerek kendi konumlarını pekiştirmeye çalışan liberal takımı teşhis ve teşhir etmektir. Niyetleri gerçekten sistemi anlamak ve değiştirmek  olan dürüst insanlara sözümüz, başta burjuva bilginlerin tartıştığı "Marx haklımıydı" konusunu Marx, Engels, Lenin üstünden Marksist sosyalizmin haklılığı ve bu birikimin işçi sınıfı ve insanlığa yol göstericiliğine kadar götürmeleridir.

Kendi kafalarına göre Marx tanımı yapmak liberal liboşların evrensel değeridir. Dünyada bunun örnekleri bolca mevcuttur.

Liboş olmanın gereği bütün söylemlerini sınıfsal arka planından özenle soyutlayarak içi boş, sınıflarüstü savlar üzerine kurmaktır. Marx’ı Marx yapan sınıfsal durumu görmezden gelerek liberal bezirgânlar, onu zeki bir dâhi olarak göstermek derdinde. (Tamda bu süreçte "Dâhiler ve Aşkları" adlı kitapta Marx’a sayfalar dolusu övgü düzülmesinin ilginç bir rastlantı olduğunu söyleyelim. (Bkz. Dâhiler ve Aşkları, Siren Yayıncılık, 2008)

Ağızlarından “demokrasi, özgürlük, barış” hiç düşmüyor. Bunları dile getirmek onların kendilerine “durumdan çıkarttıkları vazife” oluyor. Kim için demokrasi, kim için özgürlük, kim için barış, vb. soruların onlar için hiç önemi yok aslında. Çünkü bu soruların doğru yanıtları bu liberal takımın maskesini indirmeğe yetecek nitelikte.

Bunların anladığı özgürlük sosyalizme küfretmek, devrimci mücadeleyi kendince “tiiye” almak özgürlükleridir. Mesela Küba’daki DVD ve mikrodalga fırın kullanımıyla ilgili zorunlu sınırlamaları parmaklarına dolayarak “özgürlük yok” çığırtkanlığı yapmayı pek severler. Onlar sözümona militarizme karşıdırlar ama militarizmin vardık nedeni sömürücü sisteme ve ağababalarına asla… Burjuvazinin kolluk güçleri özgürlüğü için sokağa çıkan işçileri copladığında normal karşılarlar, ancak işçiler bu şiddete karşılık verdiğinde vandalizm/terörizm diye yaygarayı basarlar… Bunların anlayışında özgürlük sadece ve sadece sermaye ve emeğin serbest dolaşımlarıdır.

Savundukları tek şey işçi sınıfı dışında her şeye ve herkese demokrasi. Kapitalizmin nimetlerinden faydalanmak herkesin hakkı. Sınıf olgusuna girmeden her türlü etnik veya alt sosyal grup özgür olmalı (ki bu özgürlükte sadece laftan ibarettir). Ama işçi sınıfının özgürlüğüne gelince işler değişiyor. İşçi sınıfının özlgürlüğü demek olan sosyalist devlet onlar için “dikta” ve “kötü” dolaysıyla “eşitlik”ten ve özgürlükten anladıkları sadece ve sadece ezilenlerin ezenlere itaati,  yani burjuva diktatörlüğünün devamı.

Liboşlarımızın ilk taktiği emekçi halkların ve işçi sınıfının asıl düşmanlarını gizlemek için sanal bir düşman yaratmak. Öldüren, özgürlükleri yok eden, eşitliği yok sayan bir sosyalizm yaratmak ve ona vurmak. Uydurdukları ya da çarpıttıkları sosyalizm üzerinden ipe sapa gelmez sözleri yaymak. Daha sonra ise işte "biz diyoruz, sosyalizm akıl dışı, baskıcı," vb diye ortalıkta ahkâm kesmek.

Ve kırık pirinç tanesi akıllarıyla sosyalizme ve onun yarattığı muazzam değerlerle küfretmek. Böylece daha önce milyon kez öldürülen Marx’ı bir kez daha öldürmek. Liboşlarımız tüm baskıcı sistemler karşısında demokrasi havarisi, özgürlük neferi kesiliyorlar. Sosyalizmin plan ekonomisi karşısında, devletin müdahalesini gereksiz ve vahşice bulan liboşlarımızın, ABD’deki kriz karşısında devletin yardım paketi çaresi onları ölü suskunluğuna itiyor. Çünkü onlar için önemli olan aslında devletin müdahalesi değil niteliği.

Eğer işçi sınıfının devleti ise kötü, barbar, aşağılık, kapitalistin devleti ise gerekli kaçınılmaz oluyor. Bu ne yaman çelişki böyle.

Dün "bırakın yapsınlar, bırakın etsinler" tekerlemelerinin yerine, "bırakın yapsınlar, bırakmayın batmasınlar" olmuştur liboşlarımız için.

Onlar için işçi sınıfının diktası karşısında özgürlükçü (özel mülk edinebilme hakkı) işçi sınıfının enternasyonalizmi karşısında "öteki"yi savunucu, insanların sınıfsal konumlarını görmezden gelerek sözde eşitlikçi oluveriyorlar. Ama, söz işçi sınıfına gelince bir anda en tutucu kesiliveriyorlar.

Ülkemiz tam bu tipten, yani tarihin sonunu ilan edip Marksizme küfreden liboş yatağıdır. Dünyada böyle bir tartışma olunca (Marx haklı mıydı) otomatikman bizim liboşlarımız da işin içine giriyorlar. Doğal olarak ilk "Marx öldücüler"  bu kesimde. Hâlâ  işçi sınıfı disiplinine tam bağlı bir ideolojik üretimin olmaması (daha yalın söylersek İşçi Sınıfı Partisi’nin ne hazin henüz oluşturulmamışlığından) bu yatağın toplumumuzun içinde yol almasına, sınıfın ve ezilenlerin düşüncesine sinsice sızmasına  sebep vermekte.

Ülkemizdeki liboşlar üstelik en utanmazından en cesaretlisindendir. Çünkü dediğimiz gibi bunları hem teorik hem de pratik alanda cevap verebilecek  bir KP’nin olmamasının rahatlığı içindeler.

Bu rahatlıktan o kadar memnunlar ki,  yükselen bir sınıf hareketinden bir  o kadar korkmaktalar. Bir dönem yükselen işçi sınıfı dalgasının tepesinde  sörf yapan liboşlar ve işçi sınıfının asalakları, bu dalganın geriye çekilmesiyle, sörf teknelerini hemencecik burjuvazinin dalgasına çevirmişlerdir. Burjuva saflarında  edindikleri konforlu konumu yitirmemek için her fırsatta sosyalizme ve onun değerlerine saldırmaktan geri durmuyorlar.

Murat Belge’nin 19.12. 2008 günkü Taraf  gazetesin deki "kriz, kapitalizm, sosyalizm" başlıklı yazısı bu türden liboşluğa  bir örnektir.

Her fırsatta sosyalizme saldırmayı kendine görev bilmiş bay Murat Belge, sırtını dayadığı sistemin krizi karşısında telaşa düşmekte. Düne kadar katıldığı panellerde serbest dolaşımın gerekliliğinden bahseden post-Marksçı entelimiz, son ABD hükümetinin yardım paketi hamlesiyle ne diyeceğini şaşırmış durumda. Düştüğü bu komik durum karşısında sosyalistlerin onu alaya aldığını düşleyerek sosyalizme ve devrimcilere saldırmaya koyulmuştur (Belirtelim ki biz bu ruh hali karşısında gerçekten ciddî ciddî güldük).

Diyor ki, Murat Belge kapitalizmin krizi için "öte yandan, öyle dünyanın altını üstüne getirecekmiş gibi bir hali de yok".

Evet dünyaya hangi sınıfın penceresinden bakarsan göreceklerin o çerçevenin gösterdiği kadardır. İnsanın bakış açısı ait olduğu sosyal sınıfının gözüdür. Evet dünyayı altını üstüne getirecek bir durum yok!

Milyonlarca insanın işsiz kalması, krizin faturasının emekçilere çıkartılmasında yadırganacak bir durum yoktur. Yoksulların daha da yoksullaşması, işçi sınıfına dayatılan açlığın hiç bir kıymeti harbiyesi yok. Milyonlarca Amerikalı emekçinin ve dünya halklarının bin bir işkenceyle, talanla, işgalle toplanan paralarını bir avuç kapitalisti kurtarmak için önlerine sunulmasının hiç bir önemi yok!

Sol adına konuşma cesaretini kendinde bulan bu liboşumuz kapitalizmin kronik durumu olan krizlerin aslında işçi sınıfına ve emekçilere tam bir yıkım olduğunu kabak gibi bilmekte.

Ama onu ilgilendiren sistemin kurtarılması. Birde bu krizlerin sonunda devrimci bir kalkışmanın olmaması. Sistemin tıkanıklığını gidermek için daha fazla sömürü, daha fazla işgal sonrası milyarlarca insanın yıkımı gerçekten ilgilendirmemekte bay Murat Belge’yi.

Yazısının devamında yine inciler döktürmekte; "Herhalde bir iki yıl içinde duracak, durulacak; ama durulduğunda, dünya yüzünde birtakım izler bırakmış olacak."

Birtakım izlerin ne olduğunu açalım. Gerçi önemsiz bir ayrıntıdır Murat Belge için bu "izler".

Oysa bu izlerdir ki kapitalist sistemin gerçek yüzü. Bu izlerin altında tam bir açlık vardır, yoksulluk vardır, yaşam standartlarının kötüleşmesi vardır, işsizlik vardır, talan ve yağma vardır, emperyalist işgal ve savaş rantiyeciliği vardır.

?imdiden her 10 İngiliz’den biri işsizdir. Ülkemizde işsizlik sayısı 3 katına çıkmıştır. İşçi sınıfına sefalet ücreti olarak, %3 asgari zam yapılmıştır. Sendikal hak ve özgürlükler ayaklar altına alınmıştır. Kriz yüzünden intihar haberleri burjuva medyada sayfa sayfa yayınlanmaktadır. Her doğan çocuk 4 bin dolarlık borçla doğmak zorundadır. Bilmem daha yazmaya gerek var mı?

Murat Belge için kendi sınıfının çıkarı önemlidir. İşçi sınıfının bu izleri bir ömür taşıması hiç de ilgilendirmemektedir onu.

İncilere devam "Kapitalizmin ‘dönemsel’ krizlerinden söz edilir. Gerçekten de, bu ‘dönemsel’ nitelemesine hak verdirecek şekilde, habire bir kriz patlak verir. Ama bunlar aynı nedenle olmaz."

Peki hangi nedenden olur? Burada susmayı tercih etmektedir sayın liboşumuz. Bu krizin neden  başka bir kriz olduğunu açıklamamak istemektedir.

Kapitalizmde meta üreticisi kapitalistler, tek üretim nedenleri kâr daha fazla kârdır. Bu duruma zaten bay Murat Belge’nin de bir itirazı yok. Ama zurnanın zırt dediği  yer tamda burası.

Çünkü kapitalist meta üretiminde toplumdan ürettiği metalar üzerine, bu metaların ne kadar ürettiği konusunda bilgiler almaz, daha doğrusu alamaz. Bu ürettiği metaların fazlalığı karşısında telaşa kapılmak yerine daha fazla kâr için fazla üretim yapar.

Kapitalist ürettiği metanın fiyatını ancak onu ürettikten ve pazara sürdükten sonra öğrenir. İşte sıtmaya yakalandığı anda tamda bu andır.

Kapitalizmin şu anda yaşadığı krizden örnek verirsek, eğer konut fiyatları değerinin altına düşmüşse bu satılabileceğinden çok konutun üretildiği anlamına gelir.

Bu da bize gösterir ki fazla üretim krizidir yine olup biten. Ama liberalizmin Murat’ı bu gerçek karşısında sımsıkı gözlerini kapamakta.

Oysa hepimiz biliyoruz ki ABD’deki krizin emlak sektöründe başladığını ve yine biliyoruz ki kapitalistlerin ellerinde fazla konutların olduğunu. Yani fazla üretim krizi.

Bunları liboşumuzun bizden daha iyi bildiğine adımız gibi eminiz. Ama tabi ki sınıfsal konumu gereği bu durum onu en fazla sinirlendirmekte.

Yaşanan kapitalist krizin gösterdiği gibi Marksizmin yine ve bir daha haklı olduğu gerçeği karşısında küplere binmekte Murat Belge.

“ ‘Ekonomi’ bildiğim, anladığım bir şey değil. Onun için bunun ya da bir sonrakinin nelere yol açacağını tahmin edemem. Gözümün önünde olanı da bir ‘iktisat terminolojisi’ içinde açıklayamıyorum."

Ülkemizde liboşların zaten üstüne vazife olmayan konularda konuşması bir gelenektir. İşin garip tarafı ekonomi bilmeden üstelik tarihin en kapsamlı ideolojisi olan Marksizm’den bahsetmekten geri durmamalarıdır. Kim olursa olsun mekanik bilmeden araba tamircisi olunamayacağını bilir, fakat liboşlarımız Marksizmin ve onu ekonomik çözümleri hakkında konuşmayı kendilerine misyon biçiyorlar. Evet dediği gibi ekonomiden anlamasalar da konuşurlar. Yukarıda belirttiğimiz gibi anlamadıklarında, daha doğrusu anlamak istememeklerinde  kendi kafalarına göre bir tarif yapılır ve ona vurulur.

Liboşların anlayamadıkları ekonomiyi işten atılan  sıradan bir işçi bile rahatlıkla anlamaktadır. Fakat bu baylar ve de bayanlar söz konusu sosyalizm, Marksizm olunca anlamasalar da içgüdüsel sınıf bilinciyle salya sümük saldırmaktadırlar.

 "Son analizde ‘ahlâkçı’ kavramlar gelip diziliyor dilimin ucuna. ‘?ımarıklık’ diyorum, örneğin. ‘Ar damarının çatlaması’ diyorum: daha çok, daha çok, daha çok kâr! Birilerinin böyle kâr edebilmesi için genelin tüketim hırslarının sonuna kadar kamçılanması gerekiyor. O halde, daha çok, daha çok, daha çok tüket! Tam tüketemeden yenisi geldiyse, elindekini hemen fırlat at, yenisini kap. "

Bildik postmodern zırvalar. Dergi’mizi okuyan arkadaşlar bilir ki postmodernizmin kapitalist toplum yerine tüketim toplumu kavramını kullandığını sık sık dile getirdik. İşte bir yenisi daha. Daha sonra ahlâk anlayışının arkasındaki sınıfsal durumu görmezden gelerek işi ahlâksal bir boyuta taşımaya çalışıyor. Kapitalizm ahlâkı bozuk olduğu için kâr kâr diye böğürmez, tam tersine kapitalizm bir sömürü sistemi olduğu için ahlâkında kâr, kâr ille de kâr vardır. Tarih bize göstermiştir ki sınıf üstü, var olan üretim biçimlerinden bağımsız bir ahlâk yoktur. Bir dönem savaş esirlerini yemek pekte ahlâksız bir durum değildi. Ama ne zaman köleye  ihtiyaç duyuldu, yamyamlığın ölüm zilleri çalındı ve yamyamlık ahlâksızlık, vahşice olarak nitelendirildi. Ayrıca bahsettikleri ahlak, değişime/diyalektiğe inanmayan, mekanizm içinde kıvranan liberal aydınların vicdanlarında fantezilerle kurguladıkları ve her defasında sosyalizm düşmanlığı içinde temize çektikleri burjuva ahlakıdır.

Ahlâk sınıfsal bir değere sahiptir. Tıpkı bay Murat Belge’nin ki gibi. Toplumda egemen sınıfın değerlerini, çıkarları yansıtır ahlâk. Eğer kapitalizmin kâr hırsını ahlâksızlıkla açıklamaya kalkmak, bay Murat Belge’yi bir konuda haklı çıkartır, o da ‘hiç bir şey’ bilmediğidir.

Murat Belge bilinçli bir şekilde tüm ilgiyi tüketim üzerine yönlendiriyor. Peki sayın liboş, üretimin kapitalist niteliği olmadan, kapitalistçe tüketimi olabilir mi? Yoksa yine bildik postmodern zırvalıklara  mı sarılacaksınız tüketim toplumu diye?

Liboşumuz aslında oğlu yaramazlık yapan bir anne edasıyla yakınmakta sistemine. İşçi sınıfı üzerinden muazzam kârlar elde eden, artı-değer oranını artırmak için binlerce takla atan kapitalizmi, yine üretiminin amacı sadece kâr olan, insan merkezli üretim yerine pazar endeksli üretim yapan kapitalizmi şımarıklıkla suçluyor. Kapitalist emperyalizmin işlediği sayısız insanlık suçunu, işçi sınıfı ve emekçilerin üzerindeki sömürüsünü bir şımarıklık olarak söylemek, bir ar damarının çatlaması halidir.

Aslında bizim derdimiz Murat Belge’ye Marksizmi anlatmak değil, liboşları doğru kanala çekmek hiç değil. Onlar sınıfsal kimyalarına uygun davranıyorlar. Bizim derdimiz, sol adına konuşmaları, sosyalizme saldırmaları ve az da olsa bizim insanımızın kafasına bu saçmalıkları zerk etmeleri. Amacımız  bizimkileri uyarmak ve onların ideolojik konumunu deşifre etmektir.

Krizle birlikte Marx’ın yeniden gündeme gelmesi, yükselen anti-kapitalist hareketin zorlayıcı etkisi karşısında eli ayağı bir birine girmekte Murat Belge’nin.

Bu krizin ülkemizde sınıfsal savaşım üzerindeki etkisinin komünist bir kanalla bütünleşmesi fikri karşısında nutku tutunmakta Murat Belge’nin.

Krizin yükünün emekçilere ödetme çabalarının karşılığında doğacak herhangi bir durumda sosyalist hareketle bütünleşmesi uykusunu kaçırmakta tüm liboşların.

Bu yüzden ilk saldırı yine bunlara oluyor. Sosyalizmin kötülüğünden, kapitalizmin mutlaklığından bahsetmeye başlıyorlar.

Evet tekrar edelim, burjuva liboş tayfası kendi sınıflarından bir Marx tarifi yapmaktalar ve bu Marx sadece kapitalizm krizlerle kendiliğinden yıkılacak diyen bir Marx.

Marx’ın, Engels’in, Lenin’in bu sistemi yıkmak için çabalarını görmezden gelmekteler.

Oysa ki, Marx’ın düşüncesi, kapitalizmin kendi çelişkilerini çözemeyeceği, en fazla erteleyebileceğini, ve bu yüzden sık sık krizler yaşayacağını, işçi sınıfının da kapitalizmle atbaşı büyüyeceğini, ve bu toplumun yani kapitalist toplumun mezar kazıcısı olarak örgütlenip sistemi yıkacağını, ve yine bu süreçte işçi sınıfının zorunlu olacak devletin zorunluluğunu (yaşanan Paris Komünü üzerinden sonuçlar çıkartarak) içerir. Sırf bu yüzden Marx, kapitalizmin kendiliğinden yıkılacağını bahis konusu bile yapmaz ve nasıl yıkılacağının derdine düşer. Sonuç olarak da bir fikre varır "dünyanın tüm işçileri birleşin" ki bu kapitalizm kendiliğinden yıkılmaz, siz yıkabilirsiniz anlamına gelir.

Ülkemizde  KP’nin olmaması, bu KP denetiminde bir Bilimler Akademisinin hayat bulmaması, süreçler karşısında komünistlerin esamesi bile okunmamasına yol açıyor, burjuvazinin bilinçli çarpıtmalarına çanak tutuyor.

Dergi’mizin en çokta gündem yaptığı bu nokta hâlâ yakıcılığını ve önemini korumakta.

İşçi sınıfının mücadelesinin vazgeçilmez aracı olan KP’nin yokluğu bugün birilerinin (başta  liboşlar olmak üzere, post-Marksistlerin, post-solcuların vb) sol adına konuşmasının önünü açmakta.

Sosyalizm adına liberal düşüncelerin bu seviyede gündem teşkil etmesinin İSP’nin hâlâ politikada sorumluluk almamasındandır.

Bu sorumluğun alınamaması  ülkemizde burjuvazinin çeşitli düşünürleri tarafında abidik gubidik bir Marx tartışmasının önünü açmakta.

Ama her şeye rağmen, yaşamın ta kendisi kendi öz dinamikleriyle devam diyor.

Oysaki Marx ne kadar haklıysa Lenin de o kadar haklıdır. Marx insanlığın komünizme giden yolda bir durağından bahseder. O da proletaryanın diktatörlüğüdür. "Marx haklı mıydı" diyenlerin unuttuğu tamda bu can alıcı nokta. Ve pratiğin temsilcisi Lenin’de hâlâ ufuklarımızı aydınlatıyor. Postmodern solcuların Lenin’e bu kadar saldırmasının, Ekim Devrimi’nin bir sapma olduğunu söylemelerinin tek nedeni budur. Bir yanda kapitalizmin piyasaları dalgalanıyor, bir yanda Marx tüm bunlara katıla katı gülüyor.

Ama yanında Lenin de var. Hatırlatalım Marx hep haklıydı, ama Lenin de bir o kadar haklıydı…

1 Ocak 2009 Ankara

Not: Katkılarından dolayı ekonomici Murat Aygen’e teşekkür ederiz.

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.