Sırrı Öztürk

HASAN HİLMİ ÖZTÜRK’Ü DE DOĞAYA TESLİM ETTİK… - I -

(18 Ocak 1928 - 20 Ağustos 2013)

Ağabeyim Hasan Hilmi Öztürk’ü de (HHÖ) doğaya teslim ettik. Onun hakkında bu türden gerekli bir yazıyı kaleme almak ta bize düştü.

Dünyada ve yaşadığımız coğrafyadaki işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın sosyal-sınıfsal-enternasyonal kurtuluşu mücadelesine teori ve pratiği ile omuz ve emek veren, insanın ve insanlığın sosyal kurtuluşu mücadelesine meşrebince hesapsız katkılarını sunan her Komünistin hayatı ve mücadelesi öğretici derslerle doludur. Bu türden bir yaşamı bilinçle seçenlerin anılarını temiz tutmak, değerlendirmek, onların mücadelesine saygılı olmak, hatırlamak / hatırlatmak / unutmamak / unutturmamak ve belgelemek durumundayız. Yaşamı ve mücadelesiyle O da bunu hak ediyor.

Gerek Aile Kolektifimiz, gerekse Sorun Yayınları Kolektifimiz Bilimsel Sosyalizm-Komünizm Öğretisidavası için dövüşen herkese sahiplenmiştir. Kolektif aklı, kolektif bilinci ve kolektif eylemi örgütlemekten yana olan herkesle “birlikte neleri yapabiliriz?” sorusunun geçerli cevaplarını araştırmıştır. Bu amaçla sosyal pratikte basit, sıradan ve gösterişsiz temrinler yapmıştır. Devrimci ve Komünist cüreti olan her birime katkı sunmuş, onlara asla zarar vermemiştir. Sınıf mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimize ilişkin düşünce ve davranışları hakkında yazıya dökülmesi gerekenleri yapma / yerine getirme çabasın içinde olmuştur. Eksikli ve yeterli olmasa da bu amaçla yapmaya çalıştıklarımız Komünist Kadro olmayı hak edenlerin eleştirel katkısına açık ve muhtaç haliyle belgelenmiştir.

Bu ve benzeri konu ve sorunlara çözüm yöntemi üretilmesi yolundaki çabalarımız ayrıntılı bilinmektedir. Devrimci Hareketimizin yeni nitelikler kazanması yolundaki Devrimci ve Komünist duyarlılığımız kimilerince (burjuva ve küçükburjuva solcusu kesimlerce) “duygusallık” derekesine indirgenmiş, “sinsi kuşatma” yöntemleriyle kabaca sömürülmüştür.

Bilim-Politika-Felsefe-Sanat-Estetik ve Etik Bütünselliği” ilkeselliğini özel yaşamında, işinde ve üretim faaliyetinde gözetip / gösteren Devrimcilerin, Komünistlerin yaşamları öğretici derslerle doluysa, bu türden bir yaşamdan çok yönlü sonuçlar çıkarılabiliniyorsa, bu mücadeleler önümüzü aydınlatıyorsa, genç ve yeni nesiller doğruların ve hakikatin kavgasını vererek davayı omuzlamaya cüret ediyorsa “ölüm hoş geldi sefa geldi!” deriz. Eğer aksi bir durum söz konusuysa, işte “asıl ölüm budur!” denilecektir.

Hâkim gerici sınıfların kaba güce ve zora dayalı diktatörlüklerine / sistemlerine karşı isyan eden, ayaklanan, başkaldıran, direnen ve hak arayan birey, çevre, grup ve örgütlerimizin “Bize Ölüm Yok!..” özdeyişi boşuna söylenmemiştir. “Üç K” geleneğimizin, Kızılbaş-Alevi cenahımızın ölüm olayı karşısında “Öldü” demeyişi ve “Hakka Yürüdü!..” söyleminin batıni ve felsefî manasını da doğru anlamalıyız. Doğru yorumlamalıyız.

Komünist Kadrolar emekçi halklarımızın “ölüm olayı” karşısında bilinen söylemlerine bizler de “Yoldaşlarımızı Doğaya Teslim Ettik” diyerek anmaktayız. “Vefat Duyurularımıza” böylece bir mana vermeyi uygun bulmaktayız.

HHÖ kimdir? Bu soruya verilecek o kadar çok cevabımız var ki…

Parti ve Partileşme Sorunu nihai çözümüne kavuşturulmamış bir coğrafyada yaşamaktayız. “Sol cenah” çevre, grup, örgüt yapılarıyla hesaplaşarak ayrışmadan, şekilsiz yan yana duruyor. Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin birbirinden öğrenerek, deneyim aktarımında bulunarak, yan yana durup birlikte yürüyerek henüz politika üretemiyor. “Devrim ve sosyalizm aşkına(!)” titreşen burjuva ve küçükburjuva sosyalistleri Kürd Hareketine eklemlenerek örgütsel varlıklarını korumanın telaşında. Kürd ulusal hareketi Komünist Kadrolardan uzak duruyor. Devrimci ve Komünist Kadrolar “Öndersizlik Krizini” henüz aşamamış durumda. Komünist Kadrolar burjuva ve küçükburjuva sosyalizmi üzerinde anlamlı bir basınç uygulayamıyor. Siyasî tabloda birleşik, ciddî, güçlü, güvenilir ve donanımlı İşçi Sınıfı Partisi ya da Komünist Parti yok. “Örgütler Anarşisi” hastalığı kol geziyor. Herkes sosyalizmin tarihini kendi göreneğine göre başlatıyor.  PARTİ gelenek ve güvencesi ile oluşturulmuş ne Bilim Kurulu ne Akademi ne de Enstitülere sahibiz. Tarihî TKP’nin arşivi de ya kapanın elinde kalmıştır ya da tahrif edilmiştir.

Bu durumda HHÖ kimdir? sorusunu bizler nasıl cevaplamalıyız?

Kolektifimiz adına kaleme aldığım bazı telif eserlerde O’nun hakkında bazı bilgilere yer verilmiştir (Politika-Sanat-Estetik Yolunda ‘Emeğin Ressamı’ Avni Memedoğlu, “Terörist”in Günlüğü, İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15/16 Haziran -Olaylar-Nedenleri-Davalar-Belgeler-Anılar-Yorumlar-, Dersim… Dersim… Dersimin Nabzı - Gezi Notları, Devrimci Kimlik-Kişilikler Unutulmasın-Unutturulmasın, Yakın Tarihimiz Nasıl Tahrif Ediliyor?, Oportünizm Yargılanıyor, 12 Mart 1971’den Portreler C:I.,II.,III. Ciltlerinde ve SORUN Polemik Dergi’mizin bazısayılarındaki yazılarımızda ayrıntılı bilgiler vardır).

Ana tarafından 1880’li yıllarda Dersim-Ovacık Mıkıko Köyünden göçe zorlanan, Erzurum-Aşkale Taşağıl Köyüne gelen, Apo Memed ile Hawa Ana’nın çocuklarından Anşa Ana’nın çocuklarıyız. 1936 tarihinde zatürreden ölen babamız gene Erzurum-Aşkale Koşapınar Köyünden Memed Hulisi’dir. Aile geleneğinde erkek çocuklara Mehmet yerine Memed ismi verilmesi uygun görülmüştür. Anam 13 yaşında seferberlik dönüşü yeniden geldikleri Taşağıl köyünde 55 yaşındaki babamla evlendirilmiştir. 15 yaşında çocuk doğurmaya başlayan fukara Anam 29 yaşına kadar tam 11 çocuk dünyaya getirmiş, bunların ancak 6’sı, doğal seleksiyon sonucu yaşama olanağı bulabilmiştir. HHÖ bu 6 çocuktan doğum sırasına göre üçüncü, ben ise dördüncüsüyüm. Altı kardeşten Zeki ve ben henüz hayattayız. Diğerlerini çeşitli tarihlerde doğaya teslim ettik.

HHÖ ilkokulu Erzurum Gazipaşa İlk Mektebinde (1935-1939), liseyi de Erzurum Lisesinde (1939-1945) leyli-meccani (parasız yatılı) olarak tamamladı. 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Askeri Tıbbiye’de öğrenime başladı.

Ağabeylerimin yüksek öğrenim yapmaları için halamın eşi, babamın medrese arkadaşı M. Fikri Saygın’ın etkisiyle Kızılay kurumu 100 TL yardım etti. Ben de onların eğitimi için erkenden ve onların yükseköğrenimini tamamladıktan sonra sıranın bana gelmesini kolaylaştırmak için Marangozluk-Demircilik Gezici Köy Kursu Atelye Öğretmeni olmuştum. Ben de onlara 123 lira 65 kuruşluk maaşımdan her ay 100 TL göndererek katkıda bulunuyordum. Fakat çeşitli politik olay ve olgular benim yükseköğrenim görmemin önünü kesmişti.

10 Eylül 1920’de Tarihî TKP’nin Bakû’deki Kongre-Kurultay’ına Cevat Dursunoğlu Almanya’da eğitimini yaparken tanıştığı Spartaküs Hareketinin bileşeni ve Erzurum delegesi olarak katılmıştı. Halamın eşi M. Fikri Saygın da öteki aile fertlerimizle beraber Tarihî TKP’nin Kongresinden 9 gün önce gerçekleştirilen I. Doğu Halkları Kongresine katılmıştı. Arkadaş olan Cevat Dursunoğlu ile M. Fikri Saygın, Erzurum Kongresi’nden sonra “Gazi Hazretleri” ile tanışmış ve TKP’den dönerek ayrılmış, kemalist saflara katılmışlardı. Cevat Dursunoğlu CHP milletvekili, M. Fikri Saygın ise ilkokul başöğretmeni olarak sistemin birer parçası olmuşlardı. Bolşevik geleneğinden dönmüş olmalarına rağmen Erzurumlular onlara “gomonis” ve dinsiz damgasını vuruyordu.

Tarihî TKP ile Aile Kolektifimiz’in ideolojik, politik ve örgütsel bağı Erzurum-Oltu İlçesi, İd Nahiyesinde imam olan Bolşevik Maksut Hoca tarafından kurulmuştur. Bizlerin ilk sosyalist fikirlerle tanışmamızda Maksut Hoca öğretmenimiz olmuştur. Maksut Hoca Oltu Bolşevik Şurası kurucularından idi. Gerek TKP Kongresi-Kurultayında gerekse I. Doğu Halkları Kurultayında; İslamiyet’in doğuşunda dinlerin devrimci olduğu, kölelerin, ezilen ve sömürülenlerin haklarını koruduğu, günümüzdeki sosyalizmin amaç ve ilkeleriyle çelişmediği, sosyalizmin din düşmanı olduğu yalanı da emperyalist-kapitalistlerin uydurduğu mealindeki fetvasıyla tanınmaktadır.

Burada bir parantez açıp söylemek durumundayız: Dr. Hikmet Kıvılcımlı Vatan Partisi’nin program ve tüzüğünde bu konuyu sistemleştirmiş, günümüzdeki Devrimci ve Antikapitalist Müslüman Hareketleri de bu sürecin uzantısında yerlerini alarak fukara Müslüman insanlarımızı sahte din bezirgânlarından, yobazlardan ve de emperyalist-kapitalizmin “demokrasi ve özgürlük” sömürüsü ve yalanlarından bir nebze dahi olsa kurtulmasının mücadelesini vermişlerdir. Vermektedirler.

Erzurum Lisesi’nde Felsefe Hocası olan Tarihî TKP Kadrolarından Faik Muzaffer Amaç Avni ve Hilmi ağabeylerimin olduğu gibi, ilerici yazarlarımızdan Fethi Naci ile Asım Bezirci’nin de etkilendiği ve de bilinçlenmelerine yardımcı olan öğretmenlerinden biriydi. Leyli-meccani öğrenim yapan Fethi Naci ile Asım Bezirci hafta sonları ağabeylerimle birlikte bizim eve gelirlerdi. Anam onlara mahalli yemekler yapar, çamaşırlarını yıkardı.

Daha sonra öğretmenliği sona eren ve avukat olan ve de benim önerimle Mahirlerin avukatlığını üstlenen Faik Muzaffer Amaç, öğrencisi ve sonradan İstanbul - THKP-C Davasında Askeri Hâkim olan Akdemir Akmut’un “gomonizm propagandası yapıyor” ihbarıyla Diyarbakır Lisesi’ne sürgün edilmişti. Bu olay üzerine HHÖ’nün öncülüğünde bütün leyli-meccani öğrenciler ayaklanmış, bu sürgün olayını çeşitli biçimlerde protesto etmiş, yatılı okuldan topluca kaçarak Faik Hocalarını istasyonda gerçekleştirdikleri kitlesel protestolarıyla uğurlamışlardı. Lise öğrencilerinin bu protestoları daha sonra çeşitli disiplin cezaları almalarına neden olmuştu. Ben de o tarihlerde Erzurum Erkek Sanat Enstitüsü öğrencisiydim. TKP Kadrolarından Müdürümüz Nurettin Çelikler (Kırşehir’e) ile Müdür Yardımcımız ve Türkçe Hocamız Nazmi Şener (Midyat’a) tenzil-i rütbe ve “gomonizm propagandası” suçlamalarıyla sürgün edilmişti. Bizler de liseli öğrenciler gibi bu sürgünleri protesto etmiş, onları istasyonda kitlesel protestolarımızla uğurlamaya gitmiştik.

Ağabeyim HHÖ; 1951 TKP Komünist Tevkifatından bir yıl önce 1950 yılında Milli Emniyet ile Doğu Emniyeti’nin bir provokasyonu olarak gerçekleştirilen “19 Doğulu Komünist Tevkifatı”nın birinci sanığı ağabeyim Avni Öztürk (Sonradan Memedoğlu) tevkif edilince Onu İstanbul Emniyet Müdürlüğü I. Şube’den -Sansaryan Han- askeri resmi elbisesiyle aramasıyla o da soruşturmaya dâhil edilmek istendi. Bu nedenle Askeri Tıbbiye’deki öğrenimi sona erdirildi. Bu kez İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde öğrenime başladı. TKP ve tarihi adına(!) burjuva resmî tarihini yazmaya yeltenenlerle komünistçilik oynayanlar 1950 TKP Tevkifatı’nı bir türlü anmamaktadır! Kolektifimiz Çalışanları dışında da bunu anan-belgeleyen çıkmamıştır!..

HHÖ, Lise öğreniminde folklor ile uğraşmıştı. Bu folklor tutkusuyla da eczanesine “Dadaş” ismini koymuştu. Sonradan kayınbiraderi olacak olan değerli araştırmacı, ressam ve folklorcu İhsan Coşkun Atılcan’ın öğreticiliğinde iyi bir bar oyuncusuydu. Kaval çalardı. Yanık türküler söylerdi. Yakışıklıydı. İnce kaburgadan Ona âşık olanlar çoktu… O da Şükran Ana ile evlenene kadar “bana bak” diyenlere bakardı…

TKP Kadrolarından Muzaffer Özkolçak 1944 yılında Ağabeyim Avni Öztürk’ü, 1945 yılında da HHÖ’yü partiye alınmaları için tezkiye etmişti. Muzaffer Özkolçak’ı da aynı dönemde Bilal Şen tezkiye etmişti.

HHÖ üniversiteyi bitirince yedek subay olarak İzmir’de askerliğini tamamladı. Eczacı mesul müdür olarak Kastamonu ve Çanakkale illerinde çalıştı. Daha sonra İstanbul Fatih İlçesinde uygun fiyatlarla bir eczaneyi devraldı. Bu eczanesinde bir-iki gündür çalışmaya başlamıştı ki, DP - Bayar-Menderes iktidarı Fatih Caddesini 4 metre aşağı indirdi. Tarihi çınarları yok etti. Fatih Caddesi trafiğe uzun süreyle kapatılınca, burada iş yapamadı. Ekonomik açıdan büyük bir kayba uğratılınca eczaneye ihtiyacı olan bir ilçeye gitmeyi uygun buldu. Ben o tarihlerde kamyon şoförüydüm. Eczanesini Babaeski ilçesine taşıdık, bir kahvehaneyi hava parasıyla devralıp eczane yaptık. Dolaplarını yaptık ve mesleğini icra etmeye başladı. Eczacılık mesleğine bu ilçede devam etti, 49 yıl eczacılık yaptı. 49 yıllık eczacılık mesleğine bu ilçede devam etti. 1997 yılında emekli oldu. İzmit-Derince’deki kızı Devrim’in yanındaki bir hanede yaşamını sürdürmeye başladı.

HHÖ tüccarlık yapmadı. Emekçi bir halk adamı olarak çalıştı. İhtiyacı olanla paylaşıp bölüşmeyi öne çıkardı. Tekelci kapitalizmin sınai endüstrisine dönüştürülen eczacılık mesleği hakkında mesleki çalışmalarıyla tanındı. Sağlık konusunun sömürüsüne karşı mücadele etti. Bu yoldaki hizmetlerinden ötürü T. Eczacılar Birliği Merkez Konseyi Onur Üyeliğine getirildi. Politik ve mesleki sempozyumlara, panel-söyleşi etkinliklerine katılırdı. İlerici Eczacıların mesleki örgütlenmesine omuz verdi. Onların örgütlenmesine ve bilinçlenmesine katkı getirdiği için meslektaşlarının çok büyük sevgi ve saygısını kazandı.

Babaeski’deki diğer eczacılar ki, onların çoğu yerli toprak ağasıydılar. Mandra ve fabrika sahipleriydiler. Hem gerici iktidarlarla hem de doktor+eczacı işbirliği içindeydiler. HHÖ’ye reçete göndermiyorlardı. HHÖ’de eczacıları Karun eden çok pahalı ilaç reçeteleri yerine çok daha ucuz ve aynı tesirli ilaçlar vererek emekçi halkı doktor+eczacı sömürüsünden kurtarıyordu. Bilimsel ve tıbbiye eğitiminden aldığı becerileriyle yöre emekçileri HHÖ’yü hem hekim hem de eczacı yerine koymuştu. Ciddî tahlil ve ameliyatı gerektiren hastaları İstanbul’daki Cerrahpaşa ve Çapa devlet hastahanelerine gönderiyor ve onların sağlıklarını takip ve kontrol ediyordu. HHÖ ayrıca tam eczacıydı. Tezgâhtar değildi. Ünü bütün Trakya’ya da yayılmıştı. Laboratuvarda ilaç yapılmasını öngören hekimler reçetelerini ona gönderirlerdi. O ayrıca özel bir cilt kremi üretmişti. Bu kremi almak için taa Anadolu’dan talepler gelirdi.

Babaeski eşraf ve mütegallibesi ile içli dışlı olan doktor ve eczacılar gerici iktidarların da desteğini alarak işçi ve emekçi halk adamı HHÖ’yü ihbar ve şikâyetleriyle zor durumda bırakmaya çalışıyorlardı. Bu provokasyonların hiçbiri tutmayacaktı. Çünkü o böyle bir ilçede nasıl, hangi dengeleri gözeterek ayakta kalabileceğinin bilincindeydi. Oyunu kurallarına göre oynuyordu. Bu türden provokasyonlara malzeme verecek girişimlerden uzak duruyordu. Kimliğini-kişiliğini, felsefî inancını, ideolojisini asla saklamıyordu. Polisin, maliyenin, sağlık kurumlarının, kaymakamlığın, ordunun, sağlı “sol”lu burjuva partilerinin, Gladio’nun bütün tertip ve komplolarını halkın desteğini de yanına alarak boşa çıkarıyordu. Maliye müfettişleri bütün teftişlerinde HHÖ’nün lehine rapor veriyordu. Babaeski’nin fabrikatörleri, Mandra sahipleri, tüccarları vergi vermiyordu. HHÖ ise bu ilçenin “vergi rekortmeni” idi. Biz de zaman zaman kendisine: “Abi TC devletine en yüksek vergiyi sen veriyorsun. Bu vergiler bize kurşun ve hapishane olarak geri geliyor. Niçin böyle yapıyorsun?” dediğimiz olurdu.

HHÖ’nün eczanesi İlçe Emniyet Müdürlüğünün tam karşısındaydı. Arada 8-10 metrelik bir yol mesafesi vardı. Sistemli biçimde gözetim ve denetim altındaydı. Kolordu Komutanı O’nun eczanesine gidilmeyecek diye er ve subaylara talimat çıkarmıştı. Fakat bu türden baskı ve tehditler bazen ters tepiyordu. Sivil elbise giyip HHÖ ile iletişim kuruluyor diyaloğa giriliyordu. O bu türden ilişkileriyle cihet-i askeriyeden pek çok devrimci ve sosyalist kadro yetiştirmiştir. Polis ve MİT’ten de HHÖ’den çok şey öğrenen insanlar çıkıyordu. Böyleleri arasından ve o tarihlerde nispeten demokrat ve vicdanlı kimseler çıkıyordu. Onun hakkında tertip ve olumsuz bir rapor vermeye zorlanan bir MİT ajanı: “HHÖ bu ilçenin en namuslu adamıdır. Beni bu tertibin içine sokamazsınız. Zorlayacaksanız istifa ederim!” diyebiliyordu.

 Burada genç okurlar için bir hatırlatma yapmak gerekiyor: 1990’ların başında henüz Sosyalist Sistem yıkılmadan önce Trakya illerinde hem çok daha fazla askeri birlik konuşlandırılmıştı ve hem de bugünkünün çok üzerinde bir istihbarat-gözleme-gözetleme-ihbar-baskı-karşı casusluk sistemi uygulanıyordu. Ne oldu da değişti? denilir ise; Sosyalist Sistem yıkılıp, komşu ülkeler birer birer AB ve hatta NATO üyesi oldular, TC’nin “dış tehdit” unsuru olmaktan çıktılar, yani “dış komünizm” tehdidi ortadan kalktı, askeri birlikler “doğu”ya kaydırıldı ve bazı faaliyetler bugünkü seviyeye indirildi!..

Kirada oturduğu evin sahibi ve 1971 Kırpınar Ağası olan Doğan Görkey’e mevcut yasalara göre hiçbir açığı-gediği bulunmayan HHÖ’nün evinin kapısına bazı suç teşkil edebilecek materyalleri koymaya zorlanmış, fakat o da bu tertibe asla boyun eğmemiştir.

HHÖ’nün Babaeski’nin demokrat ve ilerici köylüleriyle de arası çok iyiydi. Bu insanlar ahde vefanın anlamlı bir işareti olarak hâlâ Fukara Anamın -Anşa Anamızın- o ilçedeki mezarına yediveren gülleri dikmekte, sulamakta ve bakımını yapmaktadırlar. Eğitip-yetiştirdiği insanlar, hangi cenahtan olurlarsa olsunlar kalkıp cenazesine bile gelmişlerdi.

Onu arabasıyla ziyarete gelenlerin plakası eğer Kürd illerine ait ise, gelenlerin yolu mutlaka çevrilir, arabaları ve üstü başı aranırdı. Polisçe alıkonulanlarımız ancak HHÖ’nün araya girmesiyle serbest kalabilirlerdi.

12 Şubat 1962 yılında Aile Kolektifimiz’in tamamı TKP’nin yönlendirmesiyle legal sol parti I. TİP’e katıldık. Avni Abim TİP İstanbul-Eminönü İlçesi Üyesi, Hilmi Abim TİP Babaeski İlçe Başkanı, en küçük kardeşim Kadri TİP Bursa Merkez İlçe Başkanı, Zeki de TİP İstanbul-Fatih İlçe Başkanı, ben de ilkin TİP Yalova İlçe örgütünü kurduktan sonra Kocaeli’ne gelince TİP İzmit İl Sekreteri olarak siyasî faaliyete etkin biçimlerde katılmıştık. Anam ile Ablam da TİP İzmit ili üyesiydi. Gerek TİP’in gerekse 12 Şubat 1967’de kurulan DİSK’in yurt çapındaki örgütlenmesinde aktif görevler üstlenmiştik.

HHÖ’ye yöre halkı “Trakya’nın Lenin’i” diyordu. Onun bu türden bir kariyer hırsı ve iddiası ise asla söz konusu değildi. Yoktu. Yalnızca şapkası Lenin’in şapkasıydı. Eşi Şükran Ana 12’li askeri faşist darbeler sonu her tevkif edildiğinde Ona: “Sen de o şapkayı giyme!..” diye serzenişlerde-yakınmalarda bulunurdu.

HHÖ, Trakya’da TİP’in bütün il ve ilçelerdeki örgütlenmesine, DİSK’in ha keza, TÖS ve TÖB-DER’in, Devrimci Gençliğin yine ha keza bütün örgütlenmesine ilk katkıyı yapan biriydi. Trakya’daki her ilerici harekette özellikle de Değirmenköy’de “Toprak İşgali” eylemlerinde büyük katkısı vardı. Trakya’da Kürd illerinden gelen ve en kirli işlerde sigortasız-sendikasız-güvencesiz çalıştırılan emekçiler başı sıkışınca O’na başvururdu. O’nun da katkısıyla çalınan ideolojik, politik ve örgütsel kolektif mayaların, ekilen kolektif devrimci tohumların, kolektif devrimci aşıların zamanla yeni nitelikler kazandığını ve biçimlendiğini görüyorduk. Tabii sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist akımlarla sistem de, düşmanlarımız da bunu görüyordu ve gardlarını almakta gecikmiyordu… Bugün yolu Trakya toprağından geçmiş, kendisini ilerici-devrimci-demokrat-solcu-sosyalist sayan her kişi “Dadaş” denildiğinde hemen HHÖ’yü hatırlamaktadır, çünkü mutlaka O’nunla bir ilişkisi olmuştur…

12 Mart 1971 ile 12 Eylül 1980 askeri faşist darbe süreçlerinde ve her içeri alınışta Devrimci Harekete yaptığı bu türden katkılarının “hesabı” soruluyordu. Aile Kolektifimiz’in Kadroları kardeşler olarak yaşamımız boyunca ilkin ve daima Askeri Ceza ve Tutukevlerinde “emanete” alınıyorduk. O da bu türden tutuklamalarda Askeri birliklerde gözaltında tutuluyordu. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbe döneminde 12 Mart 1971 Kartal Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevini delerek kaçma olayını örgütleyenlerin hesabını tam on yıl sonra HHÖ’den soruyorlardı! İddialarına göre; “bendeniz Sırrı Öztürk ile Hasan Hilmi Öztürk, THKO+THKP-C militanlarının cezaevini delerek kaçma olayının örgütlenmesinde bizzat rol almışlardır. Onların Sosyalist ülkelere kaçmasını örgütlemişlerdir. Bu amaçla SSCB, Bulgaristan ve Yugoslavya KP’leriyle temas kurmuşlardır. Bulgaristan KP ile Yugoslavya KP’leri HHÖ’ye bu konuda söz vermiş, bu amaçla plan dahi yapmışlardır.”

Evet, bilinç ve kararlılıkla seçimini yaptığımız ideolojik, politik ve örgütsel ilişkilerimizin, yaptıklarımızın gizlisi-saklısı yoktur. Ayrıca belgelidir. Bu kaçma olayından sonra girişilecek “intihar hareketi koyma” eylemlerini onaylamıyor ve doğru bulmuyorduk. Hapishanedeki kaçma olayından sonra THKO+THKP-C militanları arkadaşlarımızın Sosyalist ülkelere gitmelerini istiyorduk. Aile Kolektifimiz’in bu işlerdeki rolü hakkında iyi saatlerde olsunların, bizden kaynaklanan bir istihbaratı asla söz konusu değildir. Polis ve işkence deneyimi kötü olan kimileri, daha tam olarak söylenecekse, Kıvılcımlı’nın deyimiyle: “Daha iki tokat yemeden pantolonundan tezek çıkanlar” polise ve MİT’e sınırlı ölçülerde de olsa bazı bildikleri sırlarımızı sızdırmıştı.

HHÖ, askeri birliklerde tek kişilik bir hücrede tutuluyordu. Hücrenin helası yoktu. Tuvalet ihtiyacı günde iki kez olmak üzere izne bağlıydı. Banyo yapması yasaklanmıştı. Diğer tutsaklarla görüşmesi de yasaklanmıştı. Harici Büro “TKP”nin örgütlediği gençler ise HHÖ’ye karşı yalan ve zehirle kışkırtılmıştı. Bu askeri kışladaki hapislikte de bu türden kışkırtmalar sürdürülüyordu. “Örgütlü Oportünizm”in “ilerlemeci” sahte komünistlerinin polis ve işkence deneyimi de kötüydü. Faşizme faşizm dahi diyememişlerdi. Aksine “Önümüzü açıyorlar, goşizmi temizliyorlar” diyerek kendilerini kandırıyorlardı. Sayıları az da olsa Harici Büro “TKP” idealizasyon ve mistifikasyonlarına kananlar, yaşadıkları hapislik deneyiminden sonra özeleştiri vermeye başlamıştı.

Ordu içinde O’nun eğitip-yetiştirdiği subaylar da vardı. Bu bir yana faşist generaller dışında HHÖ’ye yapılan tertipleri onaylamayan yurtsever ve demokrat subaylar da vardı. O zaman Orduda ve sivil bürokraside böyle insanlarımız bulunurdu. Faşist generaller kışladan ayrıldığında O’nun hücresine yıkanması için ısıtılmış bir teneke su gönderirlerdi. Nöbetçi olduklarında hücrede ziyaretine gelip hal-hatır sorarlardı. Aile Kolektifimizle diyalog kurulmasını sağlarlardı. Bir yılbaşı gecesi nöbetçi olan Devrimci bir Albay, kendisini-mesleğini riske alarak yemekli-içkili bir masa düzenlemiş ve HHÖ’nün hücresinden alınıp getirilmesini ve başköşeye oturtulmasını emredip-sağlamıştı. Ona yapılanlar karşısında şahsen özür dilemiş ve HHÖ’yü onore etmişti. Bu yılbaşı kutlamasını ilerici subay arkadaşlarıyla paylaşmasını bilmişti.

Şimdi ise günümüzde NATO, PENTAGON ve Brüksel okullarında okumuş-eğitilmiş darbeci-cuntacı paşaların yargılandığı davalara, ilişkilerine, “kültürel” birikimlerine, verdikleri ifadelerine, polis, savcılık ve mahkemelerdeki tavırlarına, birbirleriyle çatışan kişisel tartışmalarına bakınca, o dönemin Devrimci, Demokrat ve Sosyalist subay ve askerlerinin nitelik ve kalitesini anmadan geçemiyoruz. Tutarlı bir İşçi-Kitle, Köylü-Kitle, Gençlik-Kitle ve Asker-Kitle çalışmalarında yakından tanıdığımız ilerici subay ve asker arkadaşlarımızın Ordu’dan nasıl uzaklaştırıldığının manasını -anhasını-minhasını- şimdi daha iyi anlıyoruz.

2 Haziran 1970 tarihinde Sofya’da yaşamı sona eren proletaryanın yazarı Orhan Kemal’in cenazesi ülkeye getirilirken 5 Haziran 1970 günü HHÖ, çok değerli bir döviz/pankartla Orhan Kemal’in cenazesini karşıladı. İşçi sınıfı yazarına büyük bir cenaze töreni düzenledi.

11 Ekim 1971 tarihinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın cenaze törenine de Aile Kolektifimizden HHÖ ile Öncü Kitabevi-Yayınları sahibi kardeşim Zeki, fotoğraf çeken (hapishane arkadaşımız) Abdullah Doğan, öğretmen Tahsin Tekin, vb. insanlarımız vardı. Cenaze törenine 26 adet de sivil polis katılmıştı. Ben o tarihlerde hapiste olduğum için bu cenaze törenine katılamamıştım. Mahir bir yazı kaleme almış, hapishanedeki insanlarımızın mesajını göndererek Kıvılcımlı’ya olan derin sevgi ve saygımızı ifade etmişti.

I. TİP deneyiminde Aile Kolektifimiz partideki Aybar-Aren-Boran-Sargın vb. aydın hiziplerinde-dalaşmalarında taraf olmamıştık. Pratik örgütçü kimlik-kişiliklerimizle işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın yanındaki yerimizi almıştık. 1970 - 15/16 Haziran Ayaklanması sürecinde açıkça hissettiğimiz ve de içinden geldiğimiz İşçi Sınıfının Siyasal ve Sendikal Birliği davası için dövüşüyorduk. Burjuva ve küçükburjuva sosyalizmi TİP’i içinden ve dışından kuşatarak işlevsiz bir duruma getirince Proleter Devrimci kadrolar ihbar ve ihraç yöntemiyle partiden dışlanacaktı. 1965 Malatya TİP Büyük Kongresi’ne Avni+Hilmi+Sırrı, üç kardeş delege olarak katılmıştık. Benim partiden ihraç talebimi TİP üst yönetimi yüzüne gözüne bulaştırmıştı.

Avni ve Hilmi Abimlerle birlikte: 15/16 Haziran Ayaklanması sonu cezaevinden çıktıktan sonra 27-28 Ekim 1971 tarihlerinde Ankara Hanif tiyatro salonunda TİP’in işlevsel olamayışı karşısındaki PARTİ arayış ve yönelişlerimiz çalışmalarından olmak üzere düzenlediğimiz Proleter Devrimci Kurultay’a da birlikte katılmıştık. Bu Kurultay’a başkanlık yapmış ve Kurultay sonunda yalnızca bendeniz tutuklanmıştım.

I. TİP legal mücadelede en uzun ömürlü sol bir partileşmeydi. Aile Kolektifimiz’in de ilk legal örgütlenme deneyimi TİP ile başlamıştı. Bu deneyimden sonra anlaşıldı ki, arkasında mücadelenin bütün biçimlerini üstlenmeye aday birleşik, güçlü, ciddî, güvenilir ve donanımlı bir Komünist Parti olmadan legalde iki adım ilerlenemiyordu. Burjuva ve küçükburjuva solculuğu veba mikrobu misali girdiği her yeri kurutuyordu. Bu deneyimden sonra ve ilkesel yönelişimizle hiçbir legal örgütü ne kurduk ne de içinde yer aldık. Bilimsel Sosyalizm-Komünizm Öğretisine bağlı kaldık. Komünist Manifesto’nun ve Komünist Enternasyonal’in ilkelerine uygun hareket ettik. Komünistlerin Birliği sorunsalını bilince çıkarıp gündemde sıcak tuttuk. Yığınağı bu alana yapmanın çabası içinde olduk. Devam ediyoruz…

Fakat Devrimci Tarih ve Geleneklerimizi tahrip ve tahrif eden “örgütlü oportünizm” yani Harici Büro “TKP” Aile Kolektifimiz’deki bazı insan malzemesini entrikacı yöntemlerle bünyesine alarak HHÖ’nün de bendenizin de çevremizi kuşatmıştı.

Sorun Yayınları Kolektifimiz’in oluşumu 12 Mart 1971 askeri faşist darbe sonu cezaevi şartlarında oluşmaya başlamıştı. Cezaevlerini oldukça iyi değerlendirmiştik. İşçi olarak emek-gücümüzü satmamız, fabrikalarda ve işyerlerinde ekmeğimizi kazanmamız bilinçli çabalarla engellenmişti. Hayat ve mücadelenin öğrettiğini basın-yayın hayatında sürdürmekten başka bir seçeneğimiz kalmamıştı. Aynı davalardan baba-oğul birlikte yargılandığımız birinci oğlum H. Mutlu Öztürk, hapislik ve kaçaklık döneminden sonra gündüz çalıyor, geceleri de İDMMA Yıldız’da öğrenimine devam ediyordu. Ev kiramızı ve mutfak giderlerimizi onun aylık ücretiyle karşılıyorduk.

Başta içinden geldiğimiz 15/16 Haziran Ayaklanması davamız olmak üzere THKO, THKP-C, TKP/ML vb. örgütlerin bütün dava dosyalarının fotokopilerini almıştık. HHÖ’nün maddî katkısı ile Av. Turgan Arınır ile Av. Turgay Ünal’a bu işlemleri yaptırmıştık. Bu iki genç avukat stajyerini I. TİP’ten tanıyorduk. Avukatlık kurumuna “gel bizleri savun” yerine, “davamızı takip et” diyorduk. Siyasî Savunma bizim görevimizdi. Avukatların değil. Bunun bilincindeydik. Fakat bu iki avukat, maddî, manevî, moral, vb. sorumluluğunu bizlerin, özellikle de HHÖ’nün karşıladığı bu materyalleri bize kullandırtmadılar. Bize ait olan bu arşivlerimizi kariyerist çıkarları uğruna birilerine verip işin içinden sıyrıldılar. Kimse de bu materyallere devrimci bir ruh ve yorum ekleyerek yayımlamayı akıl edemedi.

Bu mahkeme dosyalarının bir kopyasını da Av. Cevat Erciş’e hazırlatmıştık. Polis ve savcılık ifadeleriyle pişmaniyeler yazan, fakat devrimciliklerine de toz kondurmayan birileri (Devrim simyacıları, komplocular, polis ilişkili avantürye takımı, proletarya düşmanları, “devrim ve sosyalizm aşkına(!)” titreşen bilcümle küçükburjuva solcuları, özetle eloğulları…) Av. Cevat’ın Büro’suna bir huruç hareketi düzenleyerek dosyaları çalmaya kalktı, fakat bunu da beceremediler. Bu dosyaların bizim elimize geçmesini, emekçi halklarımızın bu küçükburjuva avantürye takımının Devrimci Hareketimize verdiği zararlarla “vukuatını” öğrenmesini istemiyorlardı. Hâlbuki bu polis, savcılık ve mahkeme ifadeleri-tutanakları tam yedi nüsha olarak düzenlenmekteydi. Bir tahminde bulunmak gerekirse, bu ifadelerin-tutanakların ilk nüshası polise, ikincisi MİT’e, üçüncüsü TSK’ya, dördüncüsü Sıkıyönetim Mahkemelerine, beşincisi CIA’ya, altıncısı MOSSAD’a, yedincisi de MI 5’e gidiyordu.

Demek ki, devletin/sistemin/rejimin ve onun açık ve gizli örgütlerinin bildiği bu derece ayan-beyan ve çok açık ve net olan ifadelerin emekçi halkımız tarafından öğrenilmesi istenmiyordu!.. Bu materyalleri Av. Cevat’tan da ısrarla istedik, fakat o da bu türden huruç hareketlerinden çok bıkmıştı, ayrıca çekiniyordu. “Köye gönderdim”, “sakladım” diyerek bize vermeyi reddetmişti.

Av. Turgan Arınır, Dr. Serol Teber ve bendenizden oluşan Sorun Yayınları Kolektifi işbaşı yapıp bazı telif eserleri üretmeye başladıktan sonra bu iki arkadaşa Harici Büro “TKP” kanca attı. Çeşitli vaatlerle onları bizden kopardı. Hak etmediği halde, kazanalım, özendirelim, birlikte çalışalım düşüncesiyle Turgan’ın adını bizlerin hazırladığı kitabımıza açmıştık. Serol kendi kitabının (Davranışlarımızın Kökeni) üretimi için 26.500 TL katkı getirmişti. HHÖ, 12.500 TL Kardeşim Kadri, 8.500 TL, Kocaeli’nden İşçi Birliği örgütümüz sempatizanlarından ve bazı yoldaşlarımızın yaptığı katkılarla 26.500 TL’de bizler katkı olarak ortaya koymuştuk. Ben işsizdim. Para katkısı yapamıyordum. Turgan bu türden bir kolektifliğe hiçbir katkı yapmadığı gibi, Serol’un bilgisi ve onayını dahi almadan bu siyasî kolektifliği ticari-tecimsel bir ilişki derekesine sokup eşi ile benim üzerimize adi ortaklık gibi bir sözleşme yapmaya kalkmıştı! Onun bu türden bir zaafını görünce irkildik. Serol ki, çocukluk ve TİP’ten arkadaşı olan Turgan ile olan ilişkisini kesti. Turgan Kolektifimiz’den selamsız-sabahsız olarak, bu ilişkinin siyasî ve ahlakî hesabını vermeden, Harici Büro “TKP”’nin “ilerlemeci cennetine” terfi ettirildi. Serol ise; Nâzım’ın TKP’den ihracı nedeniyle yazdığı şiirini bir kitabının önsözüne (Doğanın İnsanlaşması) yazarak “TKP” ile olan ilgisini kesti. “TKP” de zaten eli kalem tutan, inceleme-araştırma yapan, sorgulayan insanları bünyesinden uzaklaştırıyordu.

Serol iyi bir insandı, fakat ne hazin Frankfurt Okulu’nun cazibesine girmişti. Onun daha fazla sağa kaymaması için bazı kitaplarını (İşkence Sonrası Yaşam ile Toplama Kampı Sendromu) yayımladık. Etkili olamadık. O da Bilimsel Sosyalizm-Komünizm Öğretisi sürecinden koptu. Ama Turgan gibi Kolektifimize çirkin bir “hatıra” bırakmamıştı. Her şeye rağmen diyaloğunu sürdürüyordu. Turgan ve Serol’un “vukuatını” Sıkıyönetim savcılarınca yapılan sorgularda bizden sordular! Onlar yurtdışında ne ekonomik sıkıntı çekti ne işkence gördü ve ne de yargılandı… Bizler ise faşizmin hapishanesindeydik. Yayınevimiz de tam altı yıl süreyle kapatılmıştı.

Yıllar sonra Serol bir özeleştiri yaptı. Sonra ölüm haberini aldık. Kimileri intihar ettiğini söyledi. Bu bilgiyi doğrulatamadık. Cenazesine gittik. Sağ kavisler çizdiği süreçlere ait kitaplarını yayımlayan ve çok para kazanan yayınevleri ise cenazesine bile gelmemişti. Yıllar sonra Turgan da yurtdışından geldi. Hiç karşılaşmadık. Avukatlık mesleğine devam etti ve kanserden vefat ettiğini duyduk. Özetlediğimiz, kimi ayrıntılarını yazının başında belirttiğimiz kitaplarımızda anlatmaya çalıştığımız bu sürecin maddî sıkıntısını büyük ölçüde HHÖ çekmişti.

‘Emeğin Ressamı’ Avni Memedoğlu, “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!...” diyerek sosyalist gerçekçi sanat akımının resim alanındaki  “sosyal realizm” sanat ekolündeki çizgisinden sapmıyordu. Yoksuldu. Geçim sıkıntısı çekiyordu. Burjuva ve küçükburjuva solcu ressamlar devletten önce onu ve davasını (Yenidal Grubu) kuşatmıştı. Resimlerini satamıyordu. Memedoğlu halkımızın “götü açık” olarak nitelediği biçimlerde aşırı derecede diğerkâm biriydi. “Örgütlü oportünizmi” ise yeterince tanımıyordu. Gerek öğrencilik yıllarında gerekse diğer yaşantısında ekonomik açıdan sıkıştıkça, hesapsız-kitapsız sanatçı yaşantısıyla, tıpkı ressam Van Gogh’un ağabeyi Teo’ya Mektuplar’ındakine benzer şekilde, o da HHÖ’ye mektup yazarak katkı talep ederdi. Abim de en kötü günlerinde dahi Memedoğlu’nu asla yalnız bırakmayacaktı.

Diğer kardeşim Zeki’de başarılı bir yayın faaliyeti yürütemiyordu. Yalnızdı. Etrafı kimliği tartışmalı küçükburjuva solcusu yazarçizer takımı tarafından kuşatılmıştı. Öncü Kitabevi Yayınları binbir kuşatma altındaydı. Bir yandan tartışmalı aile hayatı, diğer yandan izlediği yayın çizgisi (ki bu çizgiyi daha çok dönemin TKP kadroları belirliyordu) yüzünden tecimsel ilişkilerini götüremiyordu. Bizler de “esnaf” ilişkilerine boğulmuş olan kardeşimiz üzerinde etkili olamıyorduk. HHÖ’nün onun da dar günlerinde Hızır misali yetiştiğini söylemeliyiz.

HHÖ, çocuklarına, ihtiyacı olanlara daima esirgemeden vermesini ve paylaşmasını bildi. Karşılaştığı bireyci, benci, benmerkezci çirkin insan malzemesini gördükçe irkiliyordu. O Aile Kolektifimiz’in yoksulluktan, yoksunluktan kurtulması için eczacılık mesleğini seçmişti. “Devrim ve Sosyalizm aşkına(!)” titreşen bilcümle küçükburjuva avantürye takımını gördükçe “Keşke eczacılık yapmasaydım. Keşke hocalarımın sözünü tutup üniversitede öğretim elemanı olsaydım…” dediği anlar çok olmuştur. Çünkü üniversite öğrenciliğinde de tıpkı mesleğindeki gibi çok başarılıydı.

Kalitesiz ve kabiliyetsiz insanlarla önemli politik konuları konuşmazdı. Hâlbuki tıp öğrenimi görmüş, bilim, akıl ve mantık yöntemiyle ayakta kalmasını bilmiş biriyle her konu tartışılabiliniyordu. Sır saklamasını bilirdi. Özellikle politik ilişkilerini en yakınındakilere bile anlatmadı. Bu konuları “halden anlayanlara” saklardı. O da mücadele arkadaşımız İsmet Öztürk (Çörtük İsmet) gibi: “Karılarınıza ya her şeyi tam olarak anlatacaksınız ya da hiçbir şey anlatmayacaksınız!..” diyenlerdendi. Aile Kolektifimiz’in geçirdiği dram ve trajedilerini, 18 yaşındaki Ablam Hatice’nin, halamın ölümünden sonra, yaşı büyütülerek, Babamın vasiyeti üzerine evine sığındığımız, bizleri himaye eden M. Fikri Saygın ile iradesi dışındaki evlendirilmesi… Polis tertipleri… İhbarlar… Çeşitli tertipler… Çirkin menfaat ilişkileri… Sistemin baskı ve terörüne alet olanların bıraktığı pislikler… Hayatımıza giren niteliksiz insan malzemelerinin ihanetleri… Kaleme alınmasını dahi istemediğimiz ve de mezara kadar birlikte götürmemiz gereken Aile Kolektifi ile politik sırlarımız… Bütün bunlar yer yer karşılaştığımızda, irademiz dışında ve her karşılaştığımız zamanlarda, günlük yaşamımızda gelip gündeme giriyordu. HHÖ’nün bu türden olay ve olgular karşısındaki anlatımlarıyla kendini kahredercesine üzmesinin önünü bir türlü kesemezdik.

Özetin özeti kısa biyografisini kimi anı ve politik açığa vurma yöntemleriyle anlatmaya çalıştığımız HHÖ Abimin hiç mi zaafı, kusuru, hatası ve yanlışı yoktu? denilecektir.

Evet, elbette hepimizin hayatında bu türden eksiklikler, hatalar, yanlışlar olmuştur. Vardır. İş yapılan yerde bunların olması da doğaldır. Önemli olan düzeltilmesi-tamiri mümkün olan hatalar yapmaktır. Davaya ihanet etmemek esastır.

O birinci olarak: Sağlığına hiç önem vermedi. Sınırlı da olsa tıp bilgisiyle sağlığını kontrol ettirmedi. Eczanesi ile evi arasındaki 50 metrelik yürüyüşü dışında hareketsiz ve hantal kaldı. Göbeğinde düşmanını taşıdı-durdu. “Bu yağları eritelim, niçin böyle oldu” dediğimizde, O şakayla karışık biçimlerde: “Kapitalizme-sisteme kızdım. Kızdım, kızdım, dişimi sıktım ve içime attım…” diyordu. Veya: “Bu yağları tahtalıköydeki farelere hazırladım…” diyordu. Göbeğinde biriken bu yağlar karaciğeri tahrip etti. Üresini artırdı. Şeker ise vücudunda büyük tahribatlar yaptı. Yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği rahatsızlıkları bir araya geldi ve son sözünü söylemiş oldu.

İkinci olarak: Böyle bir ilçede ve emekli olunca internet aracılığıyla ilgilenmesini, bu araçla haberleşmemizi, bazı anılarını, bazı yazılarını, eleştiri ve önerilerini kaleme almasını ve bunları yayımlamamız gerektiğini kendisinden istemiştik. İnternet aracını ihtiyacı olan çocuklarına verdi. Kendisini düşünemedi. Yalnız kaldı.

Üçüncü olarak: O devrimci duyarlılığımızı ve geleneğimizi sömürmeye meyilli olanlara bizler gibi somut-kongre bir tavır almadı. Aile Kolektifimiz’in koruduğu ilke ve amaçlarımızı eloğullarına satanların “onları eğitiriz…” düşüncesiyle üzerlerine fazla varmadı. Böylelerine, Aile Kolektifi ilişkilerimizi temiz tutmayanlara “af kanunu” çıkardı.

Dördüncü olarak: Şeker hastalığının da tahribatıyla gözleri iyice bozulmuştu. Daha da derinleşerek, inceleyip araştırarak okumasını istediğimiz bazı önemli eserleri okuyamadı. “Üç K” geleneğimizi, batini ve felsefî açıdan Kızılbaş-Alevi geleneğimizi ayrıntılı ve yeterince inceleyemedi. Ulusalcı, Nasyonal Solcu akımların verdiği çok yönlü zararları nasıl izole ederiz? sorusunun cevaplarını arıyordu.

HHÖ’yü en yakınlarındakiler başta olmak üzere kaç kişinin ideolojik, politik ve örgütsel süzgecinden geçirerek, bilincinde ve yüreğinde tartarak hakiki kimliği ile O’nu anlayıp anlamadığını tam olarak söyleyemiyorum. Bilimsel bilgi ve bilinç kazanabilmek, kolektif tavır almak, özgürlük ve özgünlüklerini koruyabilmek, sorgulamak, algılamak ve algıladığını hazmedebilmek ve yeniden üretebilmek kolay değildir. Çünkü sınıflı, sömürücü bir toplumda yaşamaktayız. Kapitalist yabancılaşma, para ve mülkiyet ilişkileri Hakiki Komünistler dışında herkesi etki alanına çekmiştir. Devrimci kimlik ve kişilikleri bilinen insanlarımızın yaşıyorken en yakınları tarafından dahi yeterince anlaşılamayışının çok yönlü sıkıntılarını yaşamaktayız. Bu yüzden acımız daha da büyüktür.

28 Ağustos 2013

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için
e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru