“hey erenler yine bozuldu bendim
manâlar dilinden ayrı duruyor
aşkın ataşına yandıkça yandım
dumanım külümden ayrı duruyor...”
Aşık Hüdai
“Yunanistan’da en son 1985 yılında bir genç polis kurşunuyla ölmüş, buna tepki olarak gelişen sokak eylemleri aylarca sürmüştü.”
Sunucu, bu sözleri, üç-beş gün önce 15 yaşındaki bir gencin polis tarafından öldürülmesi sonucu günlerdir ülkenin bir çok kentinde yaşanan şiddetli sokak gösterileri üzerine söylüyor. Göstericiler bir çok kentte kamu binalarına, bankalara zarar veriyor, karakolları kuşatıyor, kitlesel gösteriler yapıyor... Bunlarla birlikte bir de genel grev yaşanırken, zaman geçtikçe bu olayların “bir avuç anarşistin işinden ibaret” olmadığı, bir süredir biriken toplumsal hoşnutsuzluğun halkın bir bölümünü (başta gençlik, işçiler ve işsizlerden olmak üzere) sokağa çektiği anlaşılıyor.
1985’ten bu yana yalnızca iki insan polis tarafından öldürülmüş ve her seferinde ülke ayağa kalkmış. Bu, bir yanıyla komşu ülke sosyal muhalefetinin duyarlılık ve örgütlülük düzeyini, öte yandan kimi benzerliklerine karşılık, kapitalizmi yaşayış ve toplumsal evrim açısından ülkemizle farklarını da gözler önüne seriyor... 1985 yılından bu yana ülkemizde kaç insan zimmetli kurşunlarla, işkenceyle, “kayıp” edilerek vs. öldürüldü? Yüz mü? Üç yüz mü? Bin mi? Basına “bin operasyon yapmakla” övünen kontrgerilla şeflerini de anmadan geçmeyelim bu arada... Bunlara karşı gelişen tepkiler nasıldı? 1997’lere kadar çeşitli düzeylerde, kimileyin kitlesel tepkiler örgütlenebildi. Ama ibre yıldan yıla aşağıya doğru eğildi: Yunanistan’dakine benzer bir olay yaşandığında, neredeyse her defasında, binlerce değil, iyimser olursak bir kaç yüz kişinin katıldığı bir tören yapılıyor; ama tepkiler değil aylarca, haftalarca, günlerce bile sürdürülemiyor; dahası yaygınlık gösteremiyor. Ölen kişinin bir “yapı”ya yakın olması durumunda diğer “yapı”lar çoğu zaman destek vermiyor ya da bu oldukça sembolik düzeyde kalıyor. Linç girişimleri boyunca TAYAD’lı ailelerin gerek sol gerekse de “yurtsever Kürt hareketi” tarafından nasıl yalnız bırakıldığını, bir örnek olarak anımsayalım. Oysa şovenizmi bozguna uğratmak, toplumda yaratacağı tahribatı engellemek bütün devrimci muhalefetin çıkarına olan, yaşamsal önemde bir fırsattı. Başka bir durumda devrimci muhalefetin bir başka ögesi, bir başkasında ise Kürt yurtseverleri yalnız bırakılabiliyor; çünkü bu “yapı”ların (daha tam söylenecekse: “dar grup örgütlerinin”) her birinin kendine göre öncelikleri var. Bir türlü ortak bir gündem oluşturmak, kolektif ilişkiler geliştirmek, kendini sorgulayıp aşma erdemini göstermek gibi yönelimlere giremiyorlar.
Bu ve benzeri bir çok yaşanmışlığın genel anlamıyla solda perspektif kaybı ve duyarlılık aşınması yarattığını düşünüyorum. Doğrusu, devrimci muhalefete katılan insan kalitesinin gitgide azalmasından kaygılanıyorum. Ne yazık ki devrimci teori, en temel düzeylerde bile yeni kuşaklara aktarılamıyor. Daha çok onların “bir bilen” çevresinde toplanması, propaganda ve ajitasyonla beslenmesi yeterli görülüyor. Bir, iki kişinin hazırlanıp “seminer” vermesi, kitap okutturulması vb. klasik öğretim yöntemleriyle, gitgide bir bilim haline gelen devrimci eğitimin ne kadar az ilgisi var!
“Makarenko, daha 1920’li yıllarda şöyle özetlenebilecek temel bir toplumsal yasayı keşfetmişti: Kişi-toplum sisteminde, zorunlu olarak aracı olan bir bağ varolmalıdır. Bu bağ, işlevini özel olarak şu amaca yönelik toplumsal bir çekirdekle tamamlar: Kolektif. Kolektif, genel olarak sosyalist toplumun temel bileşenlerini içerir. Sosyalist yaşam tarzına maddî bir biçim verir; bu sayede kolektifin üyeleri toplumun çıkarlarını kendi çıkarları gibi değerlendirirler: Bir başka deyişle ortakçıl bir psikoloji oluşur.” 1 ( a.b.ç. S. B.)
Binlerce yılın kültürel bileşimlerinden geçen Anadolu’da, bu toprakların özgün koşullarını, sosyal sınıf ilişki ve çelişkilerini dikkate alan; kitlelerin psikolojik yönlendirme bombardımanı altında tutulduğunu, her bireyin kendini aşma sürecinin aynı zamanda bir arınma süreci olması gerektiğini bilen insanlar yetiştirmek gerekiyor... Oysa sol “cenahımız” saflarında kitle çalışması hâlâ, büyük oranda, kültür merkezlerinde genç kuşakların “efsane”lerle etkilenmesi (Che, Deniz, Mahir, Kaypakkaya, Kıvılcımlı vb. devrimci kahramanlar...) üzerine kurulu. Üstelik bu etkileme, her birinden ayrı ayrı öğrenilecek bir şeyler bulabileceğimiz devrimci önderlerin tümü üzerinden değil, bunlardan bir ya da ikisinin öne çıkarılmasıyla yapılıyor. Yanlış anlaşılmaması için belirteyim: Ayrım yapılmaksızın, devrimci tarihimizin Mustafa Suphi’lerden bugünlere bütün önderlerinin direngenlik, “ahde vefa”, araştırmacılık, örgütleyicilik, yüksek devrimci ahlâk gibi özelliklerinin yeni kuşaklara, kimseyi “efsane” haline getirmeden aktarılmasını mutlaka gerekli ve doğru buluyorum. Ama ne yazık ki pek çok mekânlarda, mitoslaştırılıp öteki devrimci önderlerden ayrılmış, böylece ideolojik-politik asıl bağlamından koparılmış birer ikişer “efsane”ye âdeta tapılıyor. Kişisel tapınma bilimselliğin-sorgulamanın önünü kesiyor. Araştıran, soru soran, putlaştırmayı kabul etmeyen insanlar sistematik biçimde dışlanıyor; sevilmiyor, istenmiyor çoğunlukla oralarda...
Devrimci eğitim ve devrimci ahlâk üzerine yeterli bilgisi olmayan, kolektif ilişkiler yaratamayan insanlar üzerinden “amatörce” yürütülen çalışmalarla; üslubu keskin, zaman zaman cüretkârca davranabilen, bireysel kahramanlıklar yaratan, ama Devrimci ve Marksist felsefenin özüyle,ruhuyla bilimsel düşünce tarzıyla ilişkisi bakımından geri; matematiği, fiziği, doğa ve toplum bilimlerini, sanatı, estetiği önemsemeyen indirgemeci “kadro”(!)lar üretiliyor. Türkiye halkları benzeri bir durumu 1970’lerdeki devrimci çıkışın ardından önderlerinin katledilmesi sonrasında da yaşamamış mıydı?
“Bir zamanların gençlik hareketlerinin önderlerinin deneylerini yeni kuşaklara aktarmasını ve hakedilen bu önderliğin onlarca üstlenilmesini ne kadar özler olmuştuk. Oysa kaliteli önderler katledilerek saflardan ayrıldıktan sonra bu önderlikler onu asla haketmeyenlerce üstlenilmeye çalışılmıştı! Devrimci Hareket adına, gerek ideolojik-teorik donanım olarak, gerekse siyasî kimlik-kişilik olarak hiç bir özelliği olmayan kimseler öne çıkmış ya da çıkarılmıştı... Devrimci gençliğin toplumsal mirası da, tıpkı işçi sınıfı hareketinin mirası gibi, çirkin mirasyedi yöntemleriyle harcanmaya başlatılacak ve bu yoldaki sömürü katmerleşecekti...” 2
1973’lerden itibaren (önderlerin yitirilmesinin bir suskunluk-yılgınlık yaratacağı beklenirken) başta, düzen tarafından biçimlendirilmeye direnen gençlik olmak üzere yığınlarca insan devrimci sempatilerle bir araya geldi, anlamlı birlikler oluşturdu. Düzene ve katillerine duyulan tepkiler, biraz daha insanca bir yaşam için verilen ekonomik-demokratik mücadeleyle buluşuyor, toplumsal muhalefet yeniden canlanıyordu. Ama onca insan çeşitli etki/tepkiler sonucu dağınık bir şekilde örgütlenirken, örgütleyicilerin devrimci eğitimden, devrimci teoriden ne kadar nasiplendikleri, çok yakınlarındaki devrimci deneyimlerden hangi bileşimlere varmaya çalıştıkları hiç sorgulanmadı. Bu, ilk zamanlar, devrimci kahramanlar etrafındaki sevgi halesinin de etkisiyle mücadeleye atılan, kendine ayrı ayrı Deniz’i, Mahir’i ya da Kaypakkaya’yı önder seçenler de, bu insanların her dediğini “ayet” gibi ele alma zaafını doğurdu. Genel olarak sosyalist teorinin öğrenilip yaşamın canlı pratiğinde somutlanması konusu, “kafası çalışan”, “ağzı iyi laf yapan” az sayıdaki yeni önderlere bırakıldı. Zaten devrimci kahramanlar “Türkiye devriminin yolunu çizmişler, bunu da kanlarıyla yazmışlardı.” Bundan ötesi, “uygulamaya” kalmış bir şeydi... Oysa bu çok büyük bir yanılgıydı. Devrimci atılımın önderleri de henüz söyleyeceklerini tamamlayamadan, teori pratiklerinin kritiğini yapamadan, Bilimsel Sosyalizm-Komünizm ile yeterince tanışmadan, işçi sınıfı ve toplumun öteki devrimci çevreleriyle etkileşip ortak bir bireşime varamadan katledilmişlerdi. THKO ve THKP-C’nin cezaevinde başlayan birlikte hareket etme ve birleşme süreçleri kesilmese, belki de bu sürecin ilk adımlarından biri atılmış olacaktı... Ancak özellikle 1975 sonrası dönemde ortak noktalar çoğaltılacağına ayrımlar derinleştirildi. Büyük bir sorumsuzlukla, uluslararası “sosyalist” bölünmeler ülkeye taşındı (Arnavutluk, Çin, Sovyetler Birliği, Latin Amerika vb. deneyimleri). Sömürgenlerin sivil faşist terörü devreye sokmasının da etkisiyle onlarca “fraksiyon” doğdu. Dünyada da o dönem ulusal/sosyal kurtuluş hareketleri henüz hız kesmemiş, yeni bir dünya umudunu besliyorlardı. Devrimci gençlik her şeye karşın, gücünce sivil faşist teröre karşı koyuyor, grevlere, boykotlara, gecekondu mahallelerine katılıp dayanışma sağlıyor, emekçi halkın günlük yaşamına ilişkin yardımlarda bulunuyordu yine. Ama bunları yapmak, çoğu bireyi ve emekçi halkı kalıcı yönde değiştirmeye yetmeyecek, devrimciler, dağınık ve yetersiz örgütlülüklerinin,1971’in mirasını kötü kullanmanın bedelini ağır ödeyeceklerdi. 1978’e gelindiğinde devrim hedefi, pratikte çoğu “fraksiyon” için sınırlı bir anti-faşist mücadeleye indirgenmişti. Bunlar içinden görece en “büyük” görünenlerin bile ülkedeki işçi sınıfı hareketi ve toplumsal muhalefetin bütün bileşenleriyle buluşmak, devrim hedefiyle partileşmek, iktidar perspektifli program üretmek diye öncelikli bir sorunlarının olmadığı; kariyerizm, tasfiyecilik, oportünizm gibi küçükburjuva zaafların bu örgütlerde cirit attığı; gerek faşist askerî darbe sonrası savrulan politik çizgileri, gerek cezaevi ve dışarı deneyimleriyle (yine istisna durumundaki devrimci kahramanların, kimileyin kendiliğinden giriştikleri kararlılık, cüret ve cesaret isteyen az sayıda direnişleri bir yana) ortadadır. Bu “fraksiyon”lardan bazıları çeşitli nedenlerle birbirlerine de kurşun sıktıklarından ve devlet terörü karşısındaki konumları da oldukça yetersiz olduğundan (kof örgütlülük düzeyi, dayanışmadan yoksunluk, devrimci teori’den, pusula’dan uzaklık) bir çoğu, insan öğüten ve siyasî insan potansiyelini sorumsuzca harcayan mekanizmalar gibi çalıştılar. Gerçi, yanlış önderlikler altında da olsa çok sayıda özverili, militan, dürüst ve namuslu insan, burjuvazinin sivil-resmî faşist terörüyle emekçi halkı-işçi sınıfını yıldırma politikasını boşa çıkardı. Ancak politik hareketler açısından, 12 Mart 1971 öncesinin teorik düzeyinin hep altında kalınarak üstüne iki çift söz eklenemediği gibi, devrimci saflarda oportünizm, sekterlik, tasfiyecilik o güne değin görülmemiş boyutlara ulaştı. Hareketlerin içlerinde, azınlık konumundaki, olaya devrim perspektifiyle yaklaşan devrimci kadroların bu süreci olumlu yöne çevirecek, bütün “anti-faşist, anti-emperyalist, anti-kapitalist” güçleri ilkeli olarak bir araya getirerek düzenin yumuşak karnına odaklayacak inisiyatifleri olamamıştı. Bu müdahaleye cüret edenler sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünizm tarafından tasfiye edilecekti!.. Konuşup danıştığımız kimi insanlar, bu durumu Türkiye Devrimci Hareketi’nin zorunlu evrimi gibi görme eğilimindeydi. Ama bence bu, bir kısım dostlarımızın ısrarla belirttiği gibi, yoğun bir devrimci potansiyele karşın, yaşanan “öndersizlik krizi”nden başka bir şey değildi. Sonunda 1980’lere sol, elli-altmış parçaya bölünmüş, Kürt ulusal uyanışıyla ayrışma yaşamış, üstelik de yaşadıklarından ders almamış bir şekilde girdi...
Kuşkusuz ki sürecin daha fazla, içeriden incelenmesi, şimdilerde tek tük yapılan deneyim aktarımının özellikle o dönemi yaşayanlarca ayrıntılı yapılması gerekir. Bizim amacımız, Yunanistan örneğinden ve kendi devrimci tarihimizden yola çıkarak 2008’de geldiğimiz yere dikkat çekmektir. Bir halk deyişinde söylendiği gibi: Açın üstüne kırk çul örtmüşler, yine uyuyamamış, yine uyuyamamış... Bu hep böyle gitmez. Krizin boyutlandığı, ekonomik-demokratik tepkilerin daha da çoğalacağı günler için ne türlü hazırlıklar yapılmaktadır?
Madem ki “kültürel çalışmalar” bugün ön planda görünmektedir, madem ki kültür merkezlerine sıkışılıp kalınmıştır, bari oralara gelen devrimci potansiyel doğru değerlendirilsin. Hiç değilse temel Devrimci ve Marksist bilgiyle, kolektif davranış çizgisiyle, doğa ve toplum bilimleriyle, estetik ve sanatla kulağı dolgun yetişsin... Organik ilişkili devrimci ajitasyon ve propaganda ancak, zihnini doğmalardan, kalıpçılıktan, kolaycılık ve diğer küçükburjuva zaaflardan kurtarma çabasındaki insanlarda ve devrimci eğitimin organik parçası ise doğru bir etki yapar. Ama ne hazin, mücadelenin ateşinden gelen kadrolar yerine bazı TV.lerle kültür merkezlerine kimlik ve kişilikleri tartışmalı komünist geçinen garip insanlar çağrılmaktadır!
İnsanlığın binlerce yıldır idealist ideolojilerin baskısı, “alışkanlığı” altında yetiştiğini, günümüzde iç ve dış sömürgenlerin devasa nitelikte propaganda araçlarına ve önemli birikim sağladıkları psikolojik ikna yöntemlerine, “modern gözbağcılığa” sahip olduğunu bilerek yeni ve karşı-yöntemler geliştirilmelidir... Bu sözleri bazı “sorumlu”ların bıyık altından gülerek: “Ee, eğitim şart!” diyerek okuyacağına neredeyse eminim. Yazıktır ki bu vurdumduymazlık, başta “önderlik” kurumunda olmak üzere (ki çoğu zaman bu kurum imamlık kurumu gibi kutsallaştırılmıştır) solumuzun on yıllardır süren en önemli zaaflarındandır. Oysa ki devrimci teori, kolektif ruhu, kolektif üretimi olduğu kadar kolektif önderliği de zorunlu görmüyor mu?
Ülkemizde 1980 sonrası kuşağın, gözleri eğri ile doğruyu seçmeye başladığı andan itibaren nasıl bir egemen popüler kültür kuşatmasına alındığı, nasıl bir eğitim, çevre ve toplumsal psikoloji altında yetişmek zorunda bırakıldığı başta devrimciler olmak üzere, namuslu aydınlar, sosyal psikologlar, iletişim uzmanları ve eğitimciler tarafından incelenmekte midir?
Bir eğitimcinin gözlemine göre, öğrenciler, TV.lerin program akışına paralel olarak, dikkatlerini bir konu üzerinde ancak 15/20 dakikadan çok yoğunlaştıramamakta, “reklam arası” verme ihtiyacı duymaktadır! Bunun gibi başka gözlemler de yapılmakta mı yoksa “TV kötüdür” denilip geçilmekte midir?
Türkiye Devrimci Hareketi’nin, “dar grup kültü” ile yetinip artık yüzeyselliğe, kalıpçılığa, devrimci teorinin ve bilimselliğin küçümsenmesine, küçükburjuvaca yaklaşımlara, bencillik ve kariyerizme tahammülü kalmamıştır. Umarız, onurlarını korumayı başarabilmek için ölüm oruçlarına can katmış, terini ve kanını akıtmış ve yine de “sol” duyarlılığı yeterince silkeleyememiş yüz yirmi iki canımıza bakıp, artık dibe vurmuş halimizin farkına varırız...
Bu yazının sonsözünü Komünist usta B. Brecht’e bırakıyorum:
Ö?RENMEYE ÖVGÜ*
Bertrolt Brecht (Türkçeye Çeviren: Anna-Murat Çelikel)
En kolayından başla öğrenmeye
Zamanı şimdi? vakit geçti deme!
Öğren A B C’yi.
Yeterli değil bu, ama öğren onu!
Başla öğrenmeye, sabırla!
Sen her şeyi bilmelisin.
Yönetimi sen ele almalısın.
Sen sefaletteki adam, Öğren!
Sen hapisteki Adam, Öğren!
Sen mutfaktaki kadın, Öğren!
Sen altmış yaşındaki, Öğren!
Yönetimi sen ele almalısın.
Siz evsiz barksızlar - Okula gidin!
Siz soğuktan titreyenler bilimle donanın!
Siz açlar al kitabı eline. Silahtır O.
Yönetimi sen ele almalısın.
Utanma sor, yoldaş!
Bırakma başkalarının sana anlatmasını,
git kendin öğren!
Eğer kendin öğrenmediysen bir şeyi
onu bilmiyorsun demektir.
Hesapları kontrol et, Onu sen ödeyeceksin.
Parmağını hesaptaki bütün kalemlerin üstüne koy,
Ve sor, nerden çıktı bu?
Yönetimi sen ele almalısın.
30 Aralık 2008
*Friedrich Engels Enstitüsü, Marksist Leninist Parti’nin Temel Eğitim Dersleri,
2. Baskı, s. 24, Sorun Yayınları, 1996
Dipnot açıklamaları:
1 MAKARENKO-Eğitbilimsel Görüşleri, Yaşamöyküsü-Anı ve Notları,
Sorun Yayınları, 6. Baskı, 1999
2 Sırrı Öztürk, 12 Mart 1971’den Portreler Cilt: I, s.127, Sorun Yayınları, 1984
