İlkellik
Binlerce yıl öncesindeki “Klan” denilen ilkel topluluklarda insanların nasıl yaşadıklarını, inanç temelindeki adet ve alışkanlıklarını mezar kalıntılarına bakarak anlayabiliyoruz. İlkel de olsa, insanlar toplu yaşamlarını din olgusu içinde örgütleyip sürdürmüşlerdir. Bilim adamları, ilkel yaşam içindeki dinlerin kaynağını üç ayrı görüş olarak açıklamışlar. Bu görüşlere bir iki cümleyle değineceğiz.
1-Ruhçuluk (Animizme)
İlkel toplumlarda ölüm ve rüyalar insanda ruh fikrini oluşturmuş. İnsanın eşi olan ruhun bedenden ayrılıp dolaşması halinde, rüyaların yaşanmış olabileceğine inanmışlar. Ölüm ise ruhun bedenden temelli ayrılması olarak düşünülmüş.
Büyücüler, cinler ve şeytan bu inancın aktörleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bilim adamlarına göre, ilk adaklar, ölülere sunulan yiyecekler olduğu ve ilk tapınaklarının da atalarının mezar taşları olduğu anlaşılıyor.
2-Doğacılık (Naturizm)
İnsanlar, gök gürültüsü, yıldırım, Güneş, Ay ve yıldızlar, ateş gibi doğa olayları karşısında şaşkınlığa ve korkuya kapılmışlar onlara saygı duyup tapınmışlardır.
3-Totemcilik (Totemizme)
Totem; ilkel insanların kendilerinin atası ve bu sıfatta kutsal saydıkları hayvan, bitki, cansızlara verilen addır, insanlar bu cansızlara da tapınmıştır.
İşte bilim adamları, bu üç görüşten birinin, ancak hangisinin dinlerin çıkış kaynağı olabileceği konusunda görüş birliğinde değiller. Ama üç görüşün de ilkel topluluk içinde ve dinsel olarak yaşandığı konusunda birleşmektedirler.
4-Vahiycilik (Perdelationisme)
Semavi ve göksel dinlerin ortaya çıkışıdır.
Zamanla ve yaşamın gelişimiyle birlikte bu ilkel dinler de hayal gücüyle birlikte toplumsal bir biçim oluşturmuş ve mitolojik bir zenginlik kazanmıştır. Bunun en güzel örneklerinden biri Yunan Mitolojisidir.
Yunan mitolojisinde, Olimpos Dağı’nda yaşayan Tanrı’ların öyküleri çok ilginç yönleriyle yaşamın içinden alınmıştır. Cinsiyetleri var, karı-koca olmuşlar, çocuk doğurmuşlar. Kinleri, öfkeleri var, kurnaz, hırçın, kıskanç ve aşkları bile var. İş bölümü yapmışlar, kimi bereket, kimi şarap ve sarhoşluk dağıtıyor. Kimi akıl ve uyku veriyor, kimi savaş çıkarıyor. Nasıl Tanrı’ysa hırsızları koruyanı bile var.
Biz dinlerin kaynağını ve tarihi süreç içindeki gelişimini değil de kısaca, niteliği ve etkinliği yaşamın içinde ne kadar algılandığı konusunda düşüncelerimizi paylaşacağız.
Ruh ve Öbür Dünya Olgusu
İnsanoğlu’nun yaşamı algılamasından bu yana en büyük korkusu ölümle birlikte yok olmaktır. Aslında bilimsel olarak hiçbir maddenin yok olmadığı, zaman içinde değişime uğradığı bilinmektedir. Ölüm ise yok olmak değil, değişimin başlangıç ve sonucudur.
İnsan işte, ölümü beklerken çaresizliğini görür ve korkularına alışır gider de yok olacağına katlanamaz. Korkuları umuda dönüştürmenin yolunu bulmuş. İnançları yaratan ve ayakta tutan bu en büyük etken umuttur.
Nedir bu umut?
Ruh ve Öbür Dünya olgusu.
En son niteliğiyle tanımını yaparsak, insanoğlu kendi bedenine etkin olan ve özünü oluşturan bir varlığın olduğunu düşündü ve buna ruh dedi. Ruh görülmez ve ölümsüzdür. Tüm duyguları taşıyor, bilgi ve akıl sahibi. Can bedenden çıkınca ruh da başını alıp görülmez ve dönülmez bir dünyaya gidiyor.
Tek Tanrı’lı dinler de bu temel anlayıştan yapılanmıştır. Bu Dünya’daki yaşamı ve Öbür Dünya’daki sonuçlarını inanç temelinde anlatan kutsal kitaplar ve peygamberler gelmiştir.
Dinlerin yaşam içindeki yeri ve günah sevap ilişkisi
İnsanlık tarihi, din adına, çok acımasız zulüm ve savaşlarla yazılmıştır. İnsanın Tanrılara kurban edilmesi, inanmayanların diri diri yakılması, asılması, derilerinin yüzülmesi, kız olarak doğan bebeklerin canlı canlı gömülmesi gibi daha saymakla bitmez kötülüklerle doludur. İnsanoğlu korkularına aldırmıyor ve nefsini içindeki ?eytana teslim edip ona tapınabiliyor. Ne yazık ki dinler buna engel olamıyorlar. Bu nedenle yüzlerce din, toplumu yöneten beyler ve şahlarla birlikte tarihi süreç içinde yok olup gitmiştir. Bilimsel ve sosyal gerçekler ile inançlar arasındaki çelişkiler derinleştikçe, akıl kendini tanımayan unsurları karanlığa terk ediyor. Ne yazık ki, kendine uyum sağlayacak bir yaşamı da üretemiyor.
İnsana, insanın ve yaşamın anlamını, doğayla bütünlüğü içindeki yerini ve kendi öneminin ne olduğu anlatılmalıdır. Bugünkü uygarlık düzeyi, gelişen teknoloji içinde bile toplumu yönetenler günah ve sevap ikilisinden yararlanmaktadır. Açık bir deyişle, metafizik olgulara dayalı korku ya da çıkarların sunumuyla insanlar eğitilip olgunlaşamaz. Ancak yönlendirilebilir ve baskı altına alınabilir.
Yaşamın günah ve sevap konusundaki sonuçları herkes için geçerlidir ama eşit mesafede ve adil ölçülerde değildir.
Yaşamı yürüten mülkiyet, güç, para, şöhret ve makamdır. Bu gücü temsil eden değerler kimine yıldız kadar uzak, kimine kendisi kadar yakındır. Bu nedenle, insanlarımızın büyük çoğunluğunun Öbür Dünya’da gidecekleri mekân yangın yeridir ve onlar bu düzenin günah çocuklarıdır.
Para, şöhret ve makam sahibi ve onlara yakın olan ayrıcalıklı insanlarımızı da ölüm sonrası elbette Cennetin nimetleri ve Hurilerle dolu bir köşk bekleyecektir. Birine yangın yeri, diğerine de hurilerle dolu bir köşk.
Başka ne beklenir ki? Sömürücü çarpık düzen içinde, dinsel inançlarımızı da kullanarak yaşamı yöneten güce baktığımızda bu sonucun da doğal olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
İnsanları, korkuları ve nefisleriyle oynayıp terbiye etmeye çalışıyorlar. Din olmazsa toplumsal yaşamın çığırından çıkacağı ve her türlü kötülüğün önü alınamayacağı gibi sanal korkularla toplumu baskı altında tutuyorlar. Öyle ki, dinlerin yayılma hırsıyla yapılan savaşlarda ne kadar kan döküldüğü ve yaşam alanlarının nasıl talan edildiği gerçeği bilinmek istenmiyor. Tarihe kalın çizgilerle adını yazdırmış Haçlı Seferleri unutulmuş görünüyor. Emperyalist-kapitalizm günümüzde “Modern Haçlı Seferleri” düzenlemektedir.
Toplumsal bir yaşamı sürdürmek adına ortaya çıkan dinler olmasaydı, Dünya’da daha mı çok barbarlık olurdu acaba? Bilemeyiz ama inananların din adına ne kadar kan döktükleri tarihi bir gerçek olarak bilinmektedir. İnanmasalardı daha fazla kan dökülürdü demek bize göre yanlış olur. Her iki halde de sonuç, insanın ne kadar insan olduğuna ve toplumsal düzende çarklarının nasıl döndüğüne bağlı.
Zaman öyle akıp giderken tüm Tanrılar kendi öyküleri içinde doğmuşlar ve kendi öyküleri içinde yaşlanıp ölmüşler.
Dinlerimiz, yaşamın bugünkü çağdaş anlayışı içinde, insanları, inançlarına bağlılıkları konusunda tatmin edebilseydi, bunun sonucu olarak da toplumsal yaşamı doğru anlayışlara (yani insanın ve insanlığın toplumsal/evrensel kurtuluşuna) yönlendirebilir ve bir çok kötülüğün önüne geçmiş olabilirdi.
Dinlerin yetersiz kalışı
Günümüze gelinceye kadar kaç bin yıl gelip geçmiş ve dinlerin yaşamla yüzleşmesi, Âdemoğlu Âdem’in adam olmasına yetmemiş. Çağdaş hukuk sisteminin olmadığı, şeriatla yönetilen İslâm ülkelerinde, ahlâk dışı görülen kadınların recm edilmesi (Taşlanarak Öldürme) ve kısasa kısas, insanlık dışı cezaların uygulamadan kalkması için, akıl ile inanç arasındaki çelişkilerin daha da mı derinleşmesi bekleniyor. Hangi din olursa olsun toplumsal işlev ve insanî değerler açısından başlangıçta önemli yararlar sağlamıştır. Ne yazık ki, kısa zamanda, egemen gerici sınıfların ve yönetici güçlerin elinde sömürü aracı haline gelmiştir. Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve her türlü ahlâksızlık insanların yüzü kızarmadan elden ele dolaşır olmuş. Ne cehennem korkusu ne de cennet’in nimetleri, hatta Huri Kızları bile, günah sayılan halleri ve insanın insana verdiği acıları önlemeye yetmemiş. Bunların önemli bir kısmı da din adına yapılmış.
Yaşamın kör dövüşü içinde rastlantıları tayin etmek ve yönlendirmek elimizde değil. Bu nedenle Tanrıların (!) yanında tercih hakkımız olmadığından, kader denen alın yazımızla baş başa kalmışız.
Dinler olmasa
Dinlere bağlı kalmadan yaşamın anlamını çözebilseydik, acılar da olsa, yaşamak zor ve ölüm kolay da olsa, korkmadan çekip yaşardık günleri. Birbirimizi kırmadan, kırılmadan, küfürlerle dalaşıp, kavgaya girmeden, kendi benliğimizden kurtulup nasıldır yaşamak bir bilsek. Bilsek neden başka bir Dünya yok ve elimizde olsaydı hani gelmeseydik bu yerlere. Öteki Dünya demişler de dayatmışlar Cennet, Cehennem diye. Varlık, yokluk, açlık, tokluk diye insanları sınamak niye? Tanrı’nın işi bu mu olmalıydı? İhtiyacı ve gereği ne, alıp veremediği neydi kullarından? Kavgasız bir yaşam yaratmak elindeyken, neden böyle istedi? Koca Tanrı, başka işi yokmuş gibi melekleri ve şeytanıyla nefes nefese bir telaş, bir telaş içinde durmadan iş kesiyor. Bir yolu yok muydu sanki, geçiverseydik bir başka zamana. Karın tokluğuna mutluluk da yeter, aç gözlüler bıraksa. Yaşamın akıllıca yolu ve Tanrı’nın hikmeti bu olmalıydı
Ve dinlerin geleceği
Bilmiyoruz, olmadığımız yerde nedir bu hırs, bu doyumsuzluk ve bilsek ki olmadığımız yerde nedir bu kin ve nefret. Eğer ki insana, insanlığa ve kendimize inansak, sen ben değil biz varız diyebilsek. Doğumla ölüm arasındaki süreklilik yaşamın gerçeğidir ve onun öznesi içinde tüm nesnel varlıklarla birlikteyiz. Bu hareket içinde durmadan gelişen ve kendini ölümle doğurup üreten bir akıl var. İşte o akıl Tanrı ve biz onu evrenin her noktasına taşımak için elçisiyiz. Doğada-yaşamın içinde dağlar, taşlar, kuşlar ile denizler ve gökler dolusuyuz.
Görünen odur ki, “Herkesin yeteneğinden ihtiyacına göre” ilkemizin gerçekleşeceği toplumsal düzene kavuşuncaya kadar egemen gerici sınıflar din olgusunu alabildiğine sömürmeye devam edecektir.
Günü geldiğinde dinler, özlemini duyduğumuz özgür, eşit, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir yaşama uyum sağlayamayacak ve daha öncekiler gibi yok olup gidecektir. Bu olasılığın yanında başka bir olasılık daha var. Bilimsel gerçeklerin ışığında, mistik-idealist-metafizik anlayışların bundan sonraki yaşama uyarlanması zor görülmektedir. Geleceğimizi, Ateizm ve bilimsel temeli olan ideolojik/teorik düşünceler belirleyecektir.
Yaşamın gerçeğinden ve geleceğinden kaçamayız.
30 Aralık 2008-İzmir
