Yeni Bir Hareketin Zorunluluğu - I

Sedat Şen

Türkiye Solunun Bugünkü Durumuna Bir Bakış 

Marksist-Leninist literatürde yer almayan ‘sol’ sözcüğü, daha çok burjuva çevrelerin sosyal demokrasiden Leninizm’e dek uzanan geniş bir yelpaze için kullandıkları bir kavramdır. Bu kavramı tercih edişimizin birkaç nedeni vardır:  Birincisi Türkiye’de 10 Eylül 1920’den beri örgütsel olarak yürütülen devrim ve sosyalizm mücadelesi, ideolojik alanda pek çok doğru ve özgün belirlemelere imza atsa da bu üretimleri politik örgütsel düzleme yedirememiş ve başka nedenlerle bu durum birleşince devrim dinamiklerini örgütleyip siyasallaştıran bir özne niteliğine ulaşamamıştır. Böyle olunca da burjuva ve küçükburjuva sosyalizmleri sürece damgasını vurmuştur. Bu sosyalizmlerin, sınıfsal karakterleri gereği ütopizmle kuyrukçuluk arasında taktiksel ve dönemsel olarak med-cezir manzaraları çizmeleri başta belirttiğimiz sol tanımına uygun bir nitelikte olduklarını gösterir.

İkinci nedense, birinci nedene bağlı olarak ‘devrimci hareket’ sözcük öbeğine yüklediğimiz anlamdır. Devrimci hareket enternasyonalizmi gözeterek, ulusal üretici güçlere dayanan ve tarihsel-dönemsel özgünlüğünü yakalayıp strateji-taktiğine yediren yapılanmalara verilecek addır. Bu anlam, orta ve küçükburjuva sol hareketlerden (burjuva ve küçükburjuva sosyalizmlerinden) bizleri ayrıştıran Leninist devrimciliktir.

Türkiye solu hangi sınıf ya da katmanın damgasını taşırsa taşısın, ne kadar zaaf içerirse içersin, devrim ve sosyalizm düşüncesini bugüne dek getirebilmesiyle bir övgüyü hak eder. Ancak ondan daha fazlasını beklemenin, yani devrim ve sosyalizm mücadelesini zaferle taçlandırmayı beklemenin, doğru olmayacağı kanısındayız.

I. İdeolojik ve Politik Durum

 Bugüne bakıldığında Türkiye solunun ideolojik bir sefalet içinde olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlığın tek kurtuluş ideolojisi olan Marksizm-Leninizm’i, Marx, Engels, Lenin’le (bazıları Mao ya da Doktor’la) sınırlayan dogmatik yaklaşım bir tarafta; yenilenmeci görünüp Marksizm dışı hemen her türlü akımı devrimci ideoloji içine katmaya çalışan sol liberaller diğer tarafta. Bu iki taraf da ülke ve dünya özgünlüğünü yakalamaktan uzak olduklarını teorik ve pratik olarak göstermişlerdir. Özgünlüğün yakalanamayışı; kurtuluş biliminin yeniden üretilemeyişi, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki ilişki-çelişkinin değişim sürecinin kavranamayışı anlamına gelir. Böyle olunca politik güdükleşme kaçınılmaz oluyor. Güdükleşmeye uğrayan politik örgüt geriler ve dağılır. Kendini düşmanın etki alanının dışında tutamaz.

Marksizm-Leninizm’i dogmalaştıran başka ülke deneyimlerinden elde ettikleri reçeteleri uygulamakta ısrar eden örgütlerin sürekli yenilgi almaları ne kadar doğalsa, reçetelerin işe yaramadığını görüp yenilenmeci olarak ortaya çıkan ve 1960’ların Avrupa sol ideolojik-politik alanına giren reformist yapıların açmazlar içinde kıvranıp durmaları da o derece doğaldır. İki taraf da şablonlarla hareket etmektedir. Özgünlük adına yaptıkları sadece makyaj tazelemekten ibarettir.

Türkiye solunun yarısından biraz fazlası yenilenmecilik adı altında, Liberalizmin de etkileriyle çoklukçu, çok özneci, biraz postmodern bir çizgide debelenip durmaktadır. Yeni revizyonist-reformizm dediğimiz bu çizgi, ‘Başka Bir Dünya Mümkün’ gibi devrim ve sosyalizmi sulandıran, yok sayan söylemlerle devrim mücadelesinin dışına düşmüştür. Bu çizginin savunucuları Liberal sol içinde tanımlanmalıdırlar. Ancak onlar hâlâ Liberal iç çamaşırlarını örtmek için giydikleri Marksist gömlek sayesinde devrim dinamiklerinde az da olsa bir etki gücüne sahiptirler. 1990’lı yılların başında girdikleri bu mecrada bırakın proletaryada, küçükburjuvada, orta burjuva katmanlar da bile istedikleri güce ulaşamamışlardır. Küçükburjuvazinin iri katmanlarında, bazı orta burjuva aydın çevrelerde varlığını sürdüren bu çizgi sınıfsal olarak orta burjuva hareketi olarak da tanımlanabilir.

Gerek yeni revizyonist reformistler gerekse dogmatikler Türkiye tarihinde yapılan üretimlere kapalı kaldı. Onca özgün üretimleri dikkate alıp geliştirmekten uzak durdu. Tarihi, kendi tarihleriyle sınırlı tutanlar tarihsiz olarak anılırlar. Devrimci hareket olarak sadece kendilerini gören, hareketin tarihi diye kendi hısım-akrabalarının geçmişini anlayan zihniyet ‘esnaf sosyalizmi’ olarak adlandırılmalıdır.

İdeolojik alanda hal böyle olunca hemen her tür burjuva ideolojisi, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün devrim dinamiklerini sarıp sarmaladı. Milliyetçilik-sosyalşovenizm, mezhepçilik, anarşizm, liberalizm, çok öznecilik… Hem sol yapılarda, hem devrim dinamiklerinde bir arada görülen bu eğilimler nevrotik bir dönem içinde olduğumuzun göstergesidir. Konumuz sol yapılar olduğuna göre bu ideolojik-politik nevrotiklik, yarılma hangi sınıf ya da katmanın görüntüsüdür? Son tahlilde, her sınıf ya da katman ideolojik-politik örgütsel biçimlenişini kendi çıkarlarına göre belirlemez mi? Bu durum, tekelci sermayenin artan saldırıları karşısında Leninizm’den de korkan orta burjuvazi ve küçükburjuvazinin haleti ruhiyesinin bir yansıması değil mi?

Türkiye’de solun ideolojik krizinden söz edenler bilmelidirler ki bu kriz, tekelci sermayenin saldırıları karşısında kendi konumunu korumaya ve geliştirmeye çalışan orta ve küçükburjuvazinin, işçi sınıfı ve diğer hoşnutsuz katmanları kendine yedekleyip harekete geçirecek program üretememe krizidir

Türkiye solunun bu ideolojik krizini kaçınılmaz olarak politik rezaleti izler: Türkiye solunun tarihi; yenilgilerin, biraz da teslimiyetlerin tarihidir. Bugün de farklı değildir dünden. Hiçbir kazanım elde etmeden kaybedilen yüzlerce kadro… binlerce kişinin boşa giden emekleri… Ekonomik, politik, ideolojik mücadelede sürekli mevzii kaybediş… Bütün bunların kitlelerde yarattığı tahribat: Devrim ve sosyalizme inanan insanların, daha da önemlisi devrimcilere ve örgütlenmeye güvenin azalması, sosyal kurtuluşa değil bireysel kurtuluşa yönelme…

Bu olumsuzluklar için bir genelleme yaparsak şu üç belirleme Türkiye solunun karakteristiğinin görünümü olarak karşımıza çıkar:

1.      Ülke gerçekliğine uygun strateji belirleyememe. Kabelerin ve şablonların etkisinde kalma

2.      Strateji-taktik uyumunu kuramama

3.      Strateji-taktiğe uygun örgütü, kadroyu oluştur(a)mama

Bu belirlemelerin hangisi hangi gruba tekabül ediyor gibi ayrıntıları bir kenara bırakarak politik rezaletle ilgili somutlamalara başvuralım: İçte tekelci sermayesi, dışta sömürgeleriyle üç çeyrek emperyalist olan Türkiye’yi yarı feodal olarak tanımlamak; köylülük, zengin, orta, küçük köylü olarak ayrıştığı, üretim, nüfus kentlerde yoğunlaştığı halde ‘halk savaşı stratejisi’ ne kadar Leninistçe? Ya da böyle bir ülkede ‘Öncü Savaş’ı, ‘PASS’ı, benimsemek Leninizm’i, devrimi pas geçmek değil midir? Stratejiyi sınıfların mevzilenişine göre değil de prodeterminist, çoklukçu bir yaklaşımla çağrılılar üzerine kurmak, dağdaki tavşana nohut ıslatmakla bir sayılmaz mı?

Devrimin işçi sınıfı öncülüğünde gerçekleşecek silahlı halk ayaklanmasıyla olacağını öngörenlerin hamsi sürüsünü oltayla avlamaya çalışanlar gibi sosyalizm propagandasıyla işçileri tek tek örgütlemeye çalışmalarına ne demeli? Bu strateji, kitle mücadelesine dayandığı halde illegalite fetişizmine saplanıp kalanları nereye koymalı? Bu cenahtan olup işçi sınıfı hareketini sendikalizm yani ekonomizm olarak anlayıp onun dışına çıkmayı maceracılık, hayalcilik gibi sözcüklerle niteleyenlerin bu tutumu devrimle ne kadar bağdaşır. Bu tür yapıların, yönetimlerinde koltuk kaptıkları sendikalarla şişinip durmalarının Leninizmle ne ilgisi var? Bu kaba işçiciler, işçilere ve sendika bürokrasisine dalkavukluk ederek işçi sınıfı devrimciliği yaptıklarını sanırlar. İşçi sınıfı insanlığı devrim ve sosyalizm yolundan komünizme götürecek tek araçken, bu sosyalizm kalpazanları devrim ve sosyalizm mücadelesini ekonomizmin hizmetine araç yapmışlardır. Böylelikle sınıfın devrimcileşmesi önünde kendileri de bir engel olmuştur.

Stratejileri birbirinden farklı olan yapıların, işçi hareketi yükseldiğinde işçici, kültürel kimliklerinden dolayı harekete geçen Alevileri görünce Alevici, çevre sorunundan dolayı en küçük bir hareket gösterisi karşısında çevreci oluverdiklerine tanık olmayan var mı? Çok özneci, postmodernist sol görüntüsünü, birbiriyle programsal yakınlığı bulunmayan yapılarda görmemiz nasıl açıklanabilir? Programlarda öncelik belirlemesi yazıldığı halde eylemsellik içinde olan her hoşnutsuz kitle, birden öncelik olur. Eylemsellik sona erince kadrolar başka bir kitlenin eylemselliğine yüklenir. Zamanla bu kadrolarda yarılmaya, inanç ve güç kaybına yol açar. Rüzgâra göre yön tayini yapan gemi gideceği limana varamaz.

Önceliksizlik, devrim dinamiklerinden kopuşla kitle kuyrukçuluğunu başa baş getirir.

Bu tür ideolojik-politik sapmaları bir sonraki yazıya bırakarak diğer konulara bir göz atalım: 

1.a. Kürt Sorununda Solun Durumu

 Kürt sorununda Türkiye solu, sosyalşovenizmin batağına iyiden iyiye saplanmıştır. İdeolojik kavrayış ne olursa olsun, pratikte pragmatist, oportünist bir tutum sergilemiştir. Sorunun sadece Türkiye’yi değil Arap ve İran halklarını da ilgilendirdiği görülmemiştir. Bu bütünsellik olmayınca ayrılma hakkı teoride tanınsa da ayrı örgütlenmeye eleştirel yaklaşılarak ezilen ulusun iradesi tanınmamıştır. Bugün Kuzey Kürdistan’da Kürt halkının siyasî birliği sağlanmışken dahi orada örgütlenmeye çalışan, Kürdistanlı olup da Türkiye’ye gelmiş Kürtler arasında örgütlenen pek çok sol örgüt vardır. ‘Kürt siyasal öznesini burjuva çizgidedir’, diye niteleyip Kürt işçi ve emekçiler arasında örgütlenme çalışmalarına bunu gerekçe yapanlar tam bir yanılgı içindedir. Kürt hareketi kendini Marksist-Leninist olarak ilan ettiği zamanlarda bile, bu örgütler aynı şoven tutumdaydılar. Kürt ulusunun ayrı örgütlenme zorunluluğu sadece bölünmüş coğrafyasından kaynaklanmıyor. Ezen ulusun proletaryasıyla ezilen, sömürülen ulusun proletaryasının strateji ve taktikleri farklı olmalıdır, bugüne dek olmuştur. Bu gerçek Türkiye solunun geneli tarafından atlanmıştır. Hem de daha 1930’lu yılların başında, Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından yazılan ‘İhtiyat Kuvvet: �?ark’ adlı kitap varken. Teoride III. Enternasyonal çizgisini aşan böyle bir çalışma varken Türkiye solunun genelinde görülen ezen ulus milliyetçiliği sadece teorik körlükle açıklanamaz. Onun orta ve küçükburjuva sınıfsal özü, onu, özel mülkiyet-vatan ilişkisine yapışık tutar.

Aynı sınıfsal özün bir başka görünümünü, enternasyonalist olduklarını söyleyen incelmiş sosyalşoven yapılarda görürüz. Kürtleri, Kürdistan’ı, Kürt siyasal öznesini tanıdıklarını söylerler, onlara yakın durmaya özen gösterirler. Yükselen Türk milliyetçiliğini gerekçe göstererek kendi ulusunun devrim dinamiklerini değiştirip dönüştürüp örgütlemek işinden uzak dururlar. Asıl işlerini bilinmezliğe havale etmiş olurlar. Türkiye devrim dinamikleri siyaset sahnesinde yoksa, Kürt sorununun çözümü, Kürt ulusuyla Türkiye egemen sınıflarına kalmış olacaktır. Bu incelmiş sosyalşovenler, politik faaliyetlerinin merkezine bu iki taraf arasındaki çözüme katkıda bulunmayı koymuşlardır. Çözüm nasıl olursa olsun, bizim bu sosyalizm kalpazanları üzerine binecekleri siyasallaşmış az ya da çok bir Kürt kitlesinin hesabını yaparlar. Enternasyonalizm propagandasını Türk halkına değil, Kürt halkına yapmaları boşuna değildir. Bugünlerdeki gelgitlerine bakmayın, bu, sermayenin savaşta ısrar etmesi durumunda evdeki bulgurdan olma kaygısıdır. Ya da cilvedir, nazdır.

�?ükür ki teoride yüz akı sayılabilecek mirasımız var. Ama yukarıda ifade ettiğimiz durumlar yüzümüzü kızartıyor; gözümüzü de karartıyor.

Türk halkına ulusların eşit ve özgür birlikteliğini anlatmak kimlere zor gelir? Egemen sınıflar AB derken, Kürt sorununda açılım yaparken, Demokratik Halk Cumhuriyetler Birliği (DHCB) benzeri bir projeyi gündeme almaktan, Türk işçi ve emekçilerine bu tarihsel görevi yüklemekten kimler korkar?

Marx, ‘İnsanî olan hiçbir şey bana yabancı değildir.’ Der. Korku da insanî bir duygudur. Hepimizde az çok vardır. Ama bugün, Türkiye’de dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, gerçek bir devrimci örgüt ancak ve ancak geleceği kaybetmekten korkabilir. Devrim dinamiklerini, herhangi bir mevzi savaşımına çekmeyi beceremeyenlerin ulusal sorun gibi son derece hassas bir konuda stratejik doğruları söylemekten duydukları korku kendi ‘özel mülkiyetlerini’ kaybetme korkusundan başka ne olabilir? 

1.b. Solun Kadın Sorununa Yaklaşımı

Türkiye solunun kadın sorununa yaklaşımı, ulusal sorundaki gibidir. Kadın konusunda solun bir kanadı, sorunu deyim yerindeyse görmezden gelir. Marksizmi dogmatik ve kaba biçimde algılayan bu kanat, sorunun varlığını kabul etse bile işi, ‘kadın erkek birlik’ noktasında tutmaya çalışır. Kadın proletarya ile erkek proletarya arasındaki sömürü ilişkisini, ezen-ezilen ilişkisini erkek lehine bir tutuma vardırır. Sorunun çözümünü tamamen devrime havale ederek var olan babahanlık eğilimlerini güçlendirir. Bu proleter kadını devrimcileştirmekten uzaklaştırır; kadın ya geleneksel çizgisine döner ya da liberalizme savrulur.

Solun daha geniş kısmında ise kadın sorunu Marksizmin çözemediği, çözemeyeceği bir sorun olarak algılanır ve burjuva kadın ideolojisi olan feminizme havale edilir. Hemen her türden feminizm Türkiye sol çevrelerinde kendine yer bulur: liberal, radikal, sosyalist… Giderek sol, birbirine tepkiden beslenen iki kamp görünümü verir. Bu yarılma, gruplar arasında olduğu gibi her grubun içinde de kendini yeniden üretir. Marksizm ile feminizmin tarihsel kapışmalarından biri değildir yaşanan. Yaşanan Türkiye solundaki geleneksel babahan eğilimle liberalizm-feminizmin bu eğilime karşı çıkardığı anahanlık eğilimin kapışmasıdır.

Kadını sadece cinsel kimliğinden dolayı bir özne olarak tanımlayan feminizm, bütün sosyal sınıf ve tabakalara ayrışmış kadınları ortak kestiğine inandığı sorunlar temelinde örgütlemeye çalışır. �?iddet, taciz… Sömürülen sınıf kadınlarını, onları sömüren sınıf kadınlarıyla ortaklaştırmaya çabalar. Düşman, yine toptancı bir mantıkla, sınıfı ne olursa olsun erkektir. Kadın sorununu emek sürecinden koparıp cinsel merkezli bir sorun olarak ortaya koyarsanız, bugün içinde, kapitalizm içinde çözülebileceğini de savunmuş olursunuz. O zaman da egemen sınıflarla uzlaşmaz çelişkiniz kalmaz. Bu nedenledir ki gerek ulusal gerekse uluslararası sermaye feminizmi destekler. Feminizmin kadın sorununa burjuva temelde yaklaşımıyla solla ilişkilenme biçimini daha iyi anlayabilmek için kadın sorununu tarihselliğine bir göz atmak gerekir.

İlksel komünal topluluklarda ortaya çıkan anahanlık ve babahanlık cinsel kimlik temelli iktidar biçimleri değil, birbirinden farklı emek süreçlerinde bulunan cinslerin bu süreçlerde belirleyiciliklerinden kaynaklanan iktidarları oldular. Ateşin bulunması ve buna bağlı emek süreçlerinde belirleyici olan kadın emeğiydi. Bu güçle kadın, ilk yasak koyucu oldu. Cinsel yasaklarla üremeyi, kendi soyuna göre belirleyerek kan hukukunu oluşturdu. Bu, tarihöncesi ilk devrimdi. Bu devrimi gerçekleştiren kadın anahan olarak Tanrılaştı, ilk Tanrı oldu. Anahanlık, kadının emek sürecindeki belirleyiciliği sürdüğü sürece kandaş topluluğa egemen oldu. Erkek ve onun emeği ikincildi. Ama hayvanın evcilleştirilip sürüleştirilmesiyle ilk kez günlük ihtiyaçlardan çok fazlasını üreten erkek emeği anahanın tahtını salladı. Erkek toplumsal ürün fazlalığını yaratan emek gücüyle anahan hukukun merdivenlerini tırmanarak babahanlığı kurdu. Bu tarihöncesi ikinci devrimdir. Üremede soy artık erkeğe göre belirlenecekti. Kadını ve onun emeğini ikincil konuma düşüren bu devrim, birinci devrimin rönesansı da sayılabilir. Henüz özel mülkiyet, sınıflar yokken ortaya çıkan babahanlık, sınıflı topluma geçince iki çeşit gelişme gösterir. Egemen sınıflarda erkek üretim sürecinden kopup özel mülkiyete tutunarak varlığını sürdürür. Alt sınıflarda ise babahanlık, erkeğin emek sürecindeki belirleyiciliği sürdüğü sürece varlığını korur. Özel mülkiyetçi, sınıflı toplum olan kapitalizm, hem emek sürecinde hem de iktidar ilişkilerinde yarattığı değişimlerle babahanlığı budadı. Budandığı halde varlığını sürdüren babahanlığa karşı verilecek mücadele nüfusun çoğunluğunun yoğunlaştığı emek sürecine göre mi belirlenecek yoksa bir avuç kadın-erkeğin üzerinde tepinip durdukları özel mülkiyet ilişkilerine göre mi?

Sömürücü sınıflar arasında kadınla erkeğin özel mülkiyet ve artı-değerin paylaşımı üzerinden yürütülen bir mücadeleye dönüşür, babahanlığa karşı verilen mücadele. Emek süreçlerinde olmadığı için burjuva kadın, ancak cinsel kimlik vurgusuyla sınıftaşı erkekten daha fazla pay alma mücadelesine girer. Feminizm böyle doğar ve böyle gelişir. Proleter kadının mücadelesine bakarak giriştiği bu mücadelede burjuva kadın bedeller de öder. Sonuçta kazanır. Bugün en büyük tekellerin en büyük ortağı olan kadınlar görürüz. Kapitalist devleti en üst organlarında kadınlarla karşılaşırız: başkan, başbakan, bakan, müşteşar, yargıç, dekan… Bütün bunlara rağmen bugün bizim solda kadınların daha fazla özel mülkiyet ve onun iktidarında daha fazla yer almasını savunan kadınlar görüyoruz. Hatta işi kadın iktidarlarına, bir çeşit amazonluğa çağıracak kerteye getirenler de var.

Kapitalist üretim ilişkilerinde kadınların çoğunlukta olmasının toplumsal bir sorun olan kadın sorununun çözümünde pek bir etkisi olmadığını pratik bize gösteriyor. O zaman çözüm nerede?

Tabi ki kadın ve erkeğin emek süreçlerindeki konumlanışında… İki neden gösterebiliriz: birincisi babahanlığın emek sürecinin bir sonucu olması( tarihsel neden);  ikincisi erkek ve kadın çoğunluğunun sosyal üretim çevresinde toplanması. Kapitalizm , kadınla erkeği sosyal üretimde, kollektif emek sürecinde buluşturarak deyim yerindeyse babahanlığın temeline dinamit koydu. Kadın, erkekle aynı üretim sürecinde bulunuyor ama erkeğin emeğinden de bağımsızlaşıyordu. Sanayi, tarım, ticaret, hizmet alanlarında kadınla erkeğin sınıf kimliğinde bir arada bulunması, aralarındaki tarihsel egemenlik sorununun çözümünde asgari bir zemin oldu. Çözüm bu ortak zemine basılarak üretilebilirdi. Çünkü aynı üretim sürecinde olmaları, aynı sınıf kimliğini taşımaları anahanlık ve babahanlığın maddi zeminini ortadan kaldırıyordu. Ayrıca bulundukları bu zeminde sömürülüyorlardı ve buna karşı birlikte mücadele etmek durumunda kalıyorlardı. İktisadi zemin üzerinde yükselen bir siyasî alan daha onları birleştiriyordu. Bu siyasî alan kadınla erkek arasında egemenlik çatışmasını da kaçınılmaz olarak içermek durumundaydı artık. Erkek proletaryadaki babahanlık eğilimi ile kadın proletaryanın buna karşı içten içe beslediği anahanlık eğilimi bu siyasî alan içinde bir senteze kavuşabilirdi. İşçi sınıfının tarihsel rolü olarak belirlenen bu siyasî alan kadın ve erkek proletaryanın çatışmalı bir arada oluşunu zorunlu kılıyordu. Sosyal kurtuluşla kadının kurtuluşu arasındaki bu bağ kaçınılmaz olarak devrimci kadın proletaryanın bu siyasal alan içinde öncülüğünü de gerektiriyordu. Kadın proletarya öncülüğünde her iki cinsinde sınıf kimlikleri üzerinden iktidarlaşması gerçekleşmeden aralarındaki ‘kan davası’ nın kalıntılarının kalkması, izlerinin silinmesi olanaksızdır. Çözümle ilgili ayrıntıları 2. yazıya bırakarak bugünkü feminizmle irdeleyerek Türk sol hareketlerinde yer alma nedenlerine açıklık kazandıralım.

Sosyal kurtuluş mücadelesini durağanlaştığı, gerilediği, yenilgi aldığı dönemlerde feminizm atı tımarlanır ve şaha kaldırılır. Bu kez atın üstündeki, ablası tekelci burjuva kadının izinden giden ve onu aratmayan orta burjuva kadınıdır. Usta binici olduğu her halinden  : ‘cinsel kurtuluş, sosyal kurtuluşa bağlanamaz.’ der ‘Patriarka, bütün kötülüklerin anasıdır;sömürünün, zulmün, savaşların…’ diyerek gelmiş geçmiş bütün egemen sınıfların günahını ve vebalini babahanlığa yükler. Babahan eğilimli erkek proletarya da egemen sınıfların suçlarına ortak edilir böylece. Kadın proletaryaya sınıftaşı olduğu erkekleri düşman olarak görmelerini öğütler. Cinsel kimlik ortak paydasını kadın duyarlılığı, kadıncı bakış gibi dahice (!) kavramlar üreterek sınıfların varlığının üstünü bir anda çizer. Bütün kadınlara seslenir; ama gözü kendine hayran hayran bakan alt sınıf kadınlarındadır. Çünkü onlar hem çoğunluktadır hem de emek süreci içersindedirler. Bu nedenle usta binici sola, Marksizme (asla Leninizme değil!) ihtiyaç duyar. Sınıf temelli örgütlenmelere oradaki kadın iş gücünü kendine yedeklemek için yakın durmaya çalışır. O çok iyi bilir ki ancak onların üstüne basarak sömürücü sınıflar merdiveninin basamaklarını tırmanabilir. Ablası tekelci sermaye gibi sömürüden pay kapma derdi ona tarihsel, güncel her türlü gerçekliği çarpıtma gücü verir. Binici, orta burjuva kadın feminizim atıyla çıktığı bu yolda ne yaparsa yapsın ezilen pozuyla kapitalizme hizmetini gizleyemez:

1. Egemen sınıfların bütün suçunu babahanlığa yükleyerek egemenleri aklar ve hedef saptırır.

2. Cinsel kimlik vurgusuyla sınıf kimliğini gizler, tekelci sermayenin bu yöndeki etkinliklerine ‘katkı’ da bulunur.

3. Aynı vurguyla kadın işçi ve emekçileri emek merkezli sosyal kurtuluş mücadelesinden soğutur. Onlara bireysel kurtuluş yolları önermese de emek sermaye çelişkisinde sermayeden yana tavır koymuş olur.

4. Cinsel kimlik vurgusu ve buna bağlı olarak seksüel serbestlik istemi kadının cinsel özgürlüğünü baskılayan babahanlığı kırar ya da zayıflatır. Ancak iktisadi ve sosyal yapının zayıflığı, sosyal kurtuluşun gerçekleşmeyişi gibi nedenlerle tek başına ayakta duramayan işçi, emekçi, işsiz kadının cinsel kimliğini kullanmada ideolojik-kültürel bağlarını çözmüş olur böylece. Giderek çok daha fazla kadın bedeni kullanım ve değişim değeri bulunan bir meta olarak piyasa ekonomisine sunulur. Feminizm cinsel kimlik üzerinden kurtuluşu vaat ettiği alt sınıf kadınlarını iktidara av olmasına ideolojik olarak zemin hazırlar. Gerçi feminizmin domestosu hazırdır, çantasından çıkaraverir: ‘fuhuş emekçileri’

5. Hepsinden önemlisi orta burjuva kadın feminizmi işçi ve emekçi kadının kurtuluşunu engeller, sabote eder, yolundan saptırır. Böylece tekelci sermayeye ve de babahanlığa hizmet etmiş olur.

Bu yaman kadın kurtuluşçu(!) ideolojiyi, hareketi koruyup kollayan, onsuz yapamayan Türkiye sol çevrelerinin kadim şefleri ne duruma düşmüş oluyor? Bilenler bilir. Küçük burjuva devrimciliğini tarihinde bırakan, mevrimciliği ile burjuva sosyalizmine terfi eden, böylelikle bir üst tabakaya (orta burjuvaziye) çıkan ya da çıktığını sanan bu sol yapıların feminizme ihtiyaçları vardır. Bu yüzden egemen sınıflara uzlaşma mesajları vermede feminizm gibi akımlar etkili oluyor. Örgüt tabanlarındaki devrimci niteliğin tavsiyesinde de öyle.

Marksizm-Leninizmin tanımladığı bu üç sömürü alanında ( sınıfsal, ulusal, cinsel) Türkiye solunun ideolojik-politik durumunu yukarıdaki açıklamalar yeterince göstermiştir sanırım. Ama Türkiye solunun bir başka yönü daha var ki bu yönü incelendiğinde, onun sınıfsal karakteri kör gözlere batarcasına ortaya çıkar. İdeolojik-politik olumsuzlukların hem nedeni hem de sonucu olarak örgütsel yapı ve işleyişten söz ediyorum. 

II-Örgütsel Durum

İktidar aracı ve alanı olan örgüt, ideolojinin billurlaşmış halidir de. Orta ve küçük burjuvazi burada kendini hiçbir surette gizleyemez. Bu durum, tanıdığımız kadarıyla, ister liberal, ister radikal olarak adlandırılsın bütün sol yapıların ortak noktasıdır.

Türkiye solu, ülke nesnel koşullarının ürünü olduğu kadar, reel sosyalizminde çocuğudur. Kuruluşlarında Türkiye sol hareketlerinin referansları, reel sosyalist ülkeler ve onların KP’leriydi.

Bilindiği gibi devrimler işçi sınıfının nicelik ve nitelik bakımından çok zayıf olduğu ülkelerde gerçekleşti. Sayıca azlık ve üretimi, yaşamı yeniden planlamada bilinç ve deneyim eksikliği, üretici diğer sınıf ve katmanların yoğun baskısıyla birleşince ortaya proletarya sosyalizmi değil, reel sosyalizm çıktı. Rusya’da Ekim Devrimi iktidarı almış ama yasama, yargı ve yürütmeyi bütünüyle devralacak nitelikte ve sayıda bir işçi sınıfı bulamamıştı. Nüfusun beşte birine yakın olan ve çoğunluğunu kara yığın olarak tabir edeceğimiz Rus işçi sınıfının en önde gidenlerinin oluşturduğu Sovyetler, gerek bu durumdan gerekse köylülüğün baskısından gerekse iç savaş koşullarından, bütün çırpınışlara rağmen iktidar yükünü bütünüyle kaldıramamıştı. Ve iktidar işçi sınıfı adına partiye ve Kızılordu’ya kaldı. Başlangıçta geçici olarak düşünülen bu durum zamanla kalıcılaştı. İşçi sınıfı, çok keskin yöntemlerle de olsa toplumun çoğunluğu haline getirildi. Ama yasama, yargı ve yürütmeye bütünüyle katılacak bir niteliğe kavuşturulamadı. Sosyalizm, bir devlet sosyalizmiydi ve işçi sınıfı sadece üretim ve tüketim konularında fikri alınan bir bilinç ve örgütlenme düzeyinde kaldı. Bu da onu iktidara ve partiye yabancılaştırdı.  

Gerek Rusya’da gerekse Rusya’dan daha geri ülkelerde meydana gelen devrimlerin devlet sosyalizmi kurması yanlış mıydı? Hayır! Bu bir kaçınılmazlıktı ve doğruydu. Toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamada( sanayi, tarım, hizmet sektörlerinde) üretimin büyük bir kısmını gerçekleştiremeyen bir işçi sınıfı, hele bilinç ve deneyim eksikliği taşıyorsa yani demokratik idmanı azsa proletarya diktatörlüğünü ancak öznesi üzerinden deneyebilirdi. Özne proletaryayı mal ve hizmet üretiminin büyük bir kısmını yapabilecek düzeye getirdiğinde ve proletaryaya kendi kendini yönetebilecek bilinç ve deneyim kazandırdığında proletarya diktatörlüğü tam anlamıyla gerçekleşebilir. Burjuva demokrasisinden bin kat daha demokrat bir iktidar… Madem ki işçi sınıfının nicel ve nitel zayıflığı partiyi devletleştiriyor, devlet sosyalizmini zorunlu kılıyor, neden 20. yüzyıl İktidarları, birinci koşulu gerçekleştirdikleri halde yani işçi sınıfını çoğunluk yaptıkları halde o bin kat daha demokratik iktidara dönüşmüyor? Hatta neden despotik iktidara dönüşüp kalıyor.

Sorunun yanıtı görünüşteki nedeni yukarıdaki satırlarda var; ama asıl nedene geçmeden önce bu soruya verilen birkaç yanıta değinmek gerekir. Avrupa solu ve onun Türkiye’deki karikatürleri, bu durumu Marksizm’in tekçiliğine, sınıf indirgemeciliğine bağlarlar. Onlara göre proletarya ya da Marksizm tek başına iktidarı istememeli, almamalıdır. Alırsa sosyalizm pratiğine bakarak demokratik değil, despotik olacağını söylerler. Marksizm yanına ekolojizm, feminizm gibi akımları almalı. Marksizm ya da işçi sınıfı bu muhalefet öznelerinden biri olmalı. Buönermenin Türkçe mealini verelim. Proletarya, orta burjuvaziyi ortak kabul etmelidir. Proletarya diktatörlüğünü değil, ideolojik söylemcilik üzerinden örgütlenen katmanlarla ortaklaşabileceği bir iktidarı hedeflemelidir. Bu orta burjuva görüşün proletaryaya yüklediği görev şöyle özetlenebilir:

Eşeği düğüne davet etmişler; ya odun eksik ya da su demiş.

Orta burjuvazinin bu yüksek tahlil gücü fıkralara konu olabilir: Her nasılsa  profesör olanTemel, pirelerin işitme duyusuyla davranışları arasında bir ilişki olup olmadığını anlamak için bir deney yapar. Deneyde pirenin ayaklarını tek tek keser. Pireye ‘Hopla!’ der. Pire de hareket yoktur. Daha yüksek sesle bağırır. Sonuç aynıdır. Megafonla dener, sonuç değişmez. Temelsonucu şöyle yazar: Ayakları kesilen pirenin kulakları duymayi.

Avrupa solunun ve onun Türkiye’deki karikatürlerinin reel sosyalizmden çıkardıkları sonuç, Temel’in yaptığı deneyden çıkardığı sonuca benzer. Bu nedenle bu tür düşünceye sahip ‘solcu’lara Temelist demek yerinde olur sanırım.

Reel sosyalizmin gerçekliği orta burjuvaziyi temsil eden ya da temsile soyunan ‘solcu’ların söylediğinden çok farklıdır. Devlet sosyalizminin proletarya sosyalizmine dönüşemeyiş nedeni bambaşkadır. Bu neden, Türkiye solunun örgütsel yapı ve işleyişindeki krizin de bir nedenidir.

19. ve 20. yüzyıla bakıldığında, sosyalist hareketin oluşum sürecinde şu gerçeklik öne çıkar: Başlangıçta bir aydın hareketi olarak doğan sosyalist hareketle işçi hareketi ayrı gelişir, sonradan birleşir. Bir ara katman (orta ya da küçükburjuva) olarak aydınlar her ne kadar egemen sınıflarla çelişki yaşarsa yaşasınlar, sosyal üretimden kopuk ve birey oldukları için modern komün kişiliğine kolay kolay bürünemezler. Marx, Engels, Lenin gibi zekalarıyla ve kişisel tarihlerinin determine etmesiyle modern komün kişiliğine ulaşmış birkaç aydını is tisna kabul edersek, genel olarak aydınların modern komün kişiliğinden çok burjuva kişilik özellikleri taşıdıkları söylenebilir. Bu kişilik özelliği, proletaryaya ve üretici kesimlere bilinç taşıma ve onların kendi kendilerini yönetebilme gücüne kavuşturulması ile sınırlayan aydın işlevini sekteye uğratır. Fırsatını yakaladığı an, işçi sınıfı adına da olsa kendi iktidarını kurar. Hem partide hem toplumda… böyle kişiliklerin elinde iktidar önce işçi sınıfı ve emekçilerden partiye, sonra parti üye ve delegelerinden merkez komiteye, merkez komiteden de ‘�?ef’e geçer. Yinelemekte yarar var: Rusya’da partinin iktidarı, devlet sosyalizmi, koşulların ürünüydü, zorunluydu ama geçici bir dönem olarak düşünülüyordu. Ancak Lenin’den sonra, iktidar iç ve dış koşullar gerekçe gösterilerek parti adına MK’daki aydın zümre elinde kalıcılaştı. Bu durum Lenin tarafından öngörülmüş ancak; onun bütün çırpınışlarına rağmen gerçekleşmiştir. MK’daki yoldaşların sınıfsal karakterlerini ve zaaflarını çok iyi gören Lenin son yazılarında, vasiyetinde tehlikeyi önlemeye çalışır. Ancak vasiyeti Stalin-Trotsky ittifakının ayak oyunlarıyla, kongre sürecinde delegelerden gizlenir. Lenin ölmeden daha, onun bu çırpınışları, orta ve küçükburjuva kökenli aydınlarca boğulur. Sonrasında MK’daki kadrolar arasında yaşanan rekabet ve tasfiye orta ve küçükburjuva aydın kadroların iktidar hırslarını açıkça gösterir.

Devrim yapan diğer ülkelerde de durum üç aşağı beş yukarı aynıydı. 20. yüzyıl sosyalizmleri, proletarya diktatörlüğü değil, demokratik halk iktidarı değil, orta ve küçükburjuva aydın despotizmine dönüşmüş oldu. Bu iktidar biçimleri Fidel’in deyimiyle tek kurşun bile atmadan kapitalizme dönüşüverdi. İktidarda burjuva karakter olmasaydı bu gerçekleşebilir miydi?Gerek proleter devrimin gerekse daha geri ülkelerde gerçekleşen ve proleter devrimin rönesansı sayılabilecek demokratik halk devrimlerinin kapitalizme çözülüşü, proletarya sosyalizminin yenilgisi değildir. Yenilgi, orta ve küçükburjuva aydın sosyalizminin yenilgisidir.

Yukarıda anlattığımız temel fıkrasına bir atıfta bulunalım: Proleter devrimin, devlet sosyalizminin, despotizme oradan da kapitalizme dönüşmesi proletaryanın ideolojiyi duymayışından değil, orta ve küçükburjuva aydın kadrolar tarafından yolunun kesilmesinden kaynaklandı.

Türkiye solunun gerek iktidar gerekse buna bağlı olan örgütsel anlayışında referansı, Lenin ya da Leninizm değil, Leninizm adı altında reel sosyalizm olmuştur. Ancak Türkiye solu, referans kabul ettiği partilerin çok kötü bir kopyası olmaktan öteye geçememiştir. Bunda Türkiye’nin somut koşullarının çok büyük bir payı vardır. Prusya tipi kapitalizmin kaplumbağa hızıyla geliştiği Türkiye’de kırların ağır çözülüşü, kentlerde küçük ve orta ölçekte özel mülkiyet edinmenin olanaklı oluşu, uzun bir dönem bir küçükburjuva cenneti var etti. Özel mülkiyetten tam kopamamış, özel mülkiyet edinebilme olanağını kaybetmemek için ekonomizme takılıp kalmış bir işçi sınıfı vardı. Bunlara bir de tarihsel devrimci gelenek (Jön Türk geleneği) eklenince ortalıkta orta ve küçükburjuva sosyalizmlerinin cirit atmasından daha doğal ne olabilirdi.

Örgütsel yapı ve işleyiş, örgüt kurucu kadrolarının sınıfsal yapısı kadar o kadroların öngördüğü iktidar modelinin de damgasını taşır. Genellikle neden ve amaç birbiriyle çakışır. Orta ve küçük burjuva kadroların kurucu olduğu Türkiye solu iktidar modeli olarak devlet sosyalizmini benimsedi. Ama özellikle Lenin sonrası dönemi. Orta ve küçükburjuva aydınının despotik sosyalizmiyle sınıfsal karakteri örtüşüyordu. Hal böyle olunca daha baştan örgüt Leninist ilkelerin değil, burjuva ilkesizliğinin yeniden üretildiği despotik bir aygıt olarak doğuyordu. “Stalinci” diye tarif edilen bu çizginin, ister dogmatik, ister liberal olsun sol yapıların genelinde eleştirilse dahi bugün bile sürmesi, yukarıda açıkladığımız sınıf karakterinden kaynaklanır.

Dünyanın hiçbir yerinde görülmedik ölçüde bir fraksiyonizm hastalığı, Stalin’e bile rahmet okutan despotiklik, tasfiyecilik bu nesnel ortamın ürünüdür.

Biraz daha yakından bakalım. Türkiye solunun orta ve küçükburjuva karakterli olduğunun en belirgin göstergesi şeflik olgusudur. İdeolojik-politik örgütsel bilgi ve üretimin MK’da ya da Genel Sekreterde toplanması diğer kadro ve üyelerden yalıtılmasıdır �?eflik. Bütün yapılarda bir kurumsal niteliğe bürünmüştür şeflik.

Örgütler farklı alanlarda faaliyet gösterir. Kadro faaliyet yürüttüğü alanla ilgilidir. Diğer alanlarla ilgili olan biten, örgütsel güvenlik gerekçesiyle kadronun bilgisi dışında tutulur. Bütün alanların bilgisine vakıf olan tek güç MK ya da sekreterdir. Bu durum örgütün kuruluşundaki tarihsel emekle birleşince ortaya ayrıcalıklı bir güç çıkar. Eşitlerin birliği olması gereken örgüt ayrıcalıklı bir ya da birkaç kişinin iktidar olduğu bir çeşit mülkiyete dönüşür. İdeolojik-politik-örgütsel birikim ve deneyim kadrolara ve üyelere kazandırılmaz ve onların liderleşmesi engellenir. Onlar ayrıcalıklıların belirledikleri çerçevenin dışına çıkamaz ya geriler ya da koparlar.

�?eflik elindeki güçle, kendine yöneltilen eleştirileri boşa çıkartmayı bilir. Toplu ya da bireysel ayrılmalar onun konumunu sarsmaz. Elindeki güç şefliğe bütün ilkeleri çiğnetebilir. Örgütsel hukuku ayakları altına aldırabilir. Anti-demokratik, faşizan ne kadar uygulama varsa yaptırabilir. Kendisine karşı çıkanlar kanlı ya da kansız tasfiye edilir. Bir kere şeflik tezahür ederse kongre, konferans onun iki dudağı arasına bağlanışıyla burjuva demokrasisine rahmet okutur.

Stalin, devrimden epey sonra hem partide hem ülkede şef olur. Bizimkiler ya baştan şef olduklarını ilan edip tarikat gibi kendilerine mürit örgütlerler ya da kurdukları örgütü bir iki yıl içinde kendilerine iktidar alanı haline getirirler.

Özel mülkiyetin bir yansıması olan �?eflik kurumu, örgütünün çıkarını koruma ya da geliştirme dürtüsüyle ideolojisini, politikasını rakip gördüğü yapılara göre belirler. Birkaç yıl Maocu olur, sonra Enver Hocacı, oradan da istediğini bulamazsa işçici oluverir. Ya da ‘öncü savaşçı’ olarak kurulur, sonra işçi sınıfını ‘keşfeder’. Orada durmaz, liberal sol dalgaya katılır. Rüzgâr yön değiştirir. Proletarya sosyalizmine döner:

Dön baba dönelim; başa gelelim.

Türkiye solunun 1974’ten sonraki tarihine bakıldığında bu tür dönüşlerin çokça olduğu görülür. Her dönüşte, şeflerden ciddî bir özeleştiri gelmez. Örgütten de şeflere eleştiri pek yapılmaz. Neden mi? Birincisi şef(şeyh) ile yoldaş(mürit) ilişkisi. İkincisi ses çıkaranın bir zaafı şefin elinin altındaki dosyadadır. Demoklesin kılıcı gibi sallanır kadronun başında. Aynı örgütte birlikte can siper hane mücadele edenlerin, hatta birinci ve ikinci adam olarak bilinenlerin, ayrılma durumlarında birbirlerinin zaaflarını, kirli çamaşır diye ortaya döktüklerini hepimiz biliriz. �?eflik kurumu ilkesizlik, hukuksuzluk, siyasî ahlâksızlık üretir. 

�?eflik kurumu, sadece demokratik merkeziyetçiliğin despotizme dönüşmesinin adı değildir. Aynı zamanda her türlü siyasî ahlaksızlığı örgütsel yapıya taşınmasının da adıdır. Dengelere oynama ya da suni denge yaratma, kulis oportünizmi, hizipçilik, şantaj, tehdit, işkence, yargısız infaz… Marx, ‘İlkesizlik insaniyetsizliğin ana ilkesidir.’ diyor. Türkiye solundaki bütün bu insaniyetsizliğin ana nedeni şeflik kurumu, kariyerizm hastalığı adına ne dersek diyelim o burjuva karakter illetidir.

�?eflik, orta ve küçükburjuvazinin sol örgütlerde tezahürüdür. Acaba solun ağırlıkta olduğu İşçi-kitle örgütlerinde de benzer bir tezahür söz konusu mudur?

Hoşnutsuz kitlelerin üzerine basarak kendini iktidar yapmak isteyen orta ve küçükburjuva hareketler, işçi-kitle örgütlerinde bu niyetlerini apaçık gösterirler. KESK’e bakalım: Bir savunma örgütü olarak sendikalar, sosyalizmin ilkokulu olarak tanımlanır. Orada işçi, bir sınıf olduğunun farkına varır. Birlikte hareket etmenin yaşamını kolaylaştırdığını görür. Burjuva örgütlerde göremediği demokrasiyi yani kendisiyle ilgili bütün kararlarda yansımasını görür. Sosyalist demokrasinin ilk harflerini öğrenir. Kendi kendini yönetme deneyimi, becerisi kazanmaya başlar. Sınıf bilincini alır ya da geliştirir. Türkiye solunun yakın tarihindeki tek medar-ı iftiharı olan KESK’e bağlı sendikaların programları tüzükleri, pratikleri buna uygun mudur? Yanıt hayırdır. Sınıf bilinci kazandırma diye bir program uygulanmaz. Sınıf bilinci, sendika içindeki sol örgütlerin insafına bırakılır. Kararlar en üst organa seçilenler tarafından yukarıdan alınır. Üye ya da temsilcinin görüşü nezaketen alınır vs. İşleyişinin burjuva demokrasisini aşmadığı bir işçi örgütünde, sınıf bilinci de verilmiyorsa sol örgütlerin işlevi ne? Kitleler üzerinde iktidar olma becerisi kazanmak…

Sendika seçimlerinde sol örgütler bir araya gelir; ilkesiz, programsız ittifaklar yaparlar. Kulis oportünizmi şahlanır. Emsali görülmemiş ayak oyunları birbirine izler. Seçilen sol iktidar olur, seçilmeyen sol ‘muhalefet görevi’ üstlenir.

Demokrasi oyununu sadece tekelci burjuvazi oynamaz, biz de ‘oynarız’ın bir kanıtı olur bu seçimler. Ne hikmetse örgütleri, sendikal anlayışları çok farklı olan sol kadrolar yönetime geldiklerinde aynılaşırlar. Birbirlerini pek aratmazlar. �?efler için örgüt, bir çeşit özel mülkiyetse sendika da kadrolar için odur. Böyle bir kadronun kitleleri kendi kendilerini yönetebilecek bir düzeye getirme diye bir derdi olabilir mi?

Türkiye soluna ideolojik-politik-örgütsel başka eleştirilerde yapılabilir. Ancak biz onun sınıfsal karakterini ortaya koymak için yukarıdaki eleştirileri yeterli buluyoruz. Çıkan sonuç şudur: Türkiye solu sınıfsal yapısı gereği Marksizm-Leninizm’i temsil edemez. Dolayısıyla hiçbir yapısı devrime öncülük edemez. Ayrıca solun hiçbir yapısı kendi iç dinamikleriyle değişip dönüşüp Leninist bir çizgiye gelemez. Türkiye sol yapılarının değişip dönüşmesi için kitlelerin kolektivizm ateşiyle ısınan Leninizm’in ideolojik hamamında pek çok kez yıkanıp arınmaları gerekir. Bu hamama gelmezlerse ne olacak?

Temeli idam sehpasına çıkarmışlar. ‘Son sözün ne?’ diye sormuşlar. Bir celladın yüzüne bir de başının üzerinde sallanan ipe bakmış ve şunu söylemiş:

Haçan ha bu bana bir ders olsun!

Temel’in bu son sözü bütün temelizmlerin mezar taşına yazılacak. 

Mayıs 2009

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.