Kıvılcımlı’nın Kulakları Çınlasın!
Neden “Üniversite Okumuş Yarım-Aydınlar” Diyoruz?
Sosyal pratikte esamisi dahi okunmayan, hayattan ve üretim faaliyetinden kopuk, fakat her nasılsa marksist geçinen “zamandan ve mekândan münezzeh” aydınları tanımlarken “üniversite okumuş yarım-aydınlar” betimlemesini sıkça ve bilinçli olarak kullanmaktayız. Bu yüzden de yazılı ve sözlü pek çok “eleştiriye” maruz kalmaktayız. Yapılan “eleştiriler” Marksist Eleştiri olsa öpüp başımıza koyacağız. Yararlanacağız. Ama ne gezer. Henüz bilimsel bilgi edinme ve bilinçlenme sürecinde aydınlanma çağını dahi yaşamamış olan küçükburjuva malumatfuruş unsurlar “hem komünistlerin birliğini savunuyorsunuz hem de aydınları karşıya alıyorsunuz” diyerek sayfalar dolusu sözüm ona “eleştiri” döktürüyor!
Hele burjuva resmî tarih ve resmî ideolojisinin büyüsünden (Kemalizmin sağı ve “solu” diyenlerden, bilcümle Kemalist-ırkçı ve Türkçü akımlardan) henüz kendini kurtaramamış olanlarınDergi’mizde dile getirdiğimiz konularla telif çabalarımıza ve kendi sentezimizi üretme faaliyetlerimize karşı bir küfür etmedikleri kalıyor.
“Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi” bahsinde emperyalist-kapitalist Batı’dan çaldıkları eklektik, pragmatik ve öykünmeci yöntemlerle ideolojik, ruhsal ve bedensel kimyası bozulanlar; eleştirel katkıya açık ve muhtaç haliyle tezlerimizi okudukça âdeta kurdeşen olduklarını ifade ediyorlar. Bir kere daha söylüyoruz: Daha beter olsunlar!..
Burada “aydın kime denir?” sorusunun kavramsal ve siyasî kültür açısından tahliline girmiyoruz. Temel Marksist donanımı ve birikimi olanlar zaten bilmektedir.
Kolektifimiz çalışanları proleter devrimci saflara kazanma “şansı” olan insanlarımıza daima devrimci esneklik gözeterek yaklaşmakta ve eğitici-öğretici bir yöntem uygulamaktadır (Bu süreçte doğallıkla kendimiz de öğreniyoruz.). Kullandığımız lisan ve üslubumuz başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere herkesin rahatça anlayacağı düzey ve biçimdedir. Öz-biçim diyalektik bütünlüğünde daha çok öze değer veriyoruz. Kuşdiliyle yazıp/çizenlerden olmadığımızı dost-düşman herkes bilmektedir. İşçi sınıfı ile emekçi halkların sosyal-enternasyonal kurtuluşundan yana olmayan, bu yolda kılını dahi kımıldatmayan, burjuva resmî tarih ve resmî ideolojilerden bir türlü kopamayan, şoven ve sosyalşoven kimlikleriyle devletin yanında (koruyuculuğunda) komünistçilik ya da yoldaşçılık oynayan ve de bütün işi gücü amaçsız tartışma olup aydın geçinenlere karşı bu türden bir literatürü kullanagelmekteyiz. Buradaki amacımızla yöntemimiz de yeterince açıktır. Bilinmektedir.
Sol “cenahımızın” işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal-evrensel kurtuluş mücadelesinden yana olan donanımlı aydın ve akademisyenlere büyük bir ihtiyacı olduğunun bilincindeyiz. Bu türden aydınları (her şeye rağmen) organik ilişkili proleter devrimci hareketimize kazanabilmek için de akla karayı seçiyoruz. Ayaklarına kadar gidiyoruz. İlişki ve diyalog arıyoruz. Çalışmalarına belli disiplinlerle sahipleniyoruz. Her seferinde taşın altına önce kendi elimizi koymaktan da geri durmuyoruz. Lenin’in Çarlık Rusyası’nda ilkeli kolektif adımlar atma yolunda uyguladığı yöntemlere bizde başvuruyoruz: “Yeteneklerinize hayranız, aklınıza/bilincinize ihtiyacımız var, birlikte çalışabilir miyiz?” diyerek birikimli aydınlara (ve kurumlara) değer veriyoruz. Devrimci sosyal nezaket ölçülerine son derece özen gösteriyoruz. Sözlü ve yazılı çağrılarımızı usanmadan tekrarlıyoruz. Kucak kucak kitap ve Dergi’lerimizi iletiyoruz. Düşünce ve davranış çizgimize eleştirel katkı yapın, yazılı eleştirel katkı geleneğimizi zenginleştirelim diyoruz. Bu konudaki içtenliğimizi somutta kanıtlıyoruz. Kimileri bu diyalogun hangi anlama geldiğini kavrıyor, ama burjuva ilişkileri daha ağır bastığı için kıvırıyor. Kimileri de “kolektif üretim” ve “paylaşım” ilişkilerimizi birer zaaf yerine koyarak ilkeli diyalog arayışımızla içtenliğimizi sömürmeye yelteniyor! Sözün özü; böylelerini kapitalizmin kendilerine açtığı kanallardan çekip bir türlü düzlüğe çıkaramıyoruz. Bazıları da “telif hakkı” (ne demekse) talepleriyle burjuva ilişkilere daha yakın durmaktadır. “Kitabım, yazım çıksın da nerede çıkarsa çıksın, ben çıkarıma bakarım!..” zihniyeti (oportünizmi) de oldukça yaygındır. Sınıflı toplum ilişkilerinde kolektif üretim-paylaşım ilişkilerini gerçekleştiremeyen ve de komünist-bolşevik geçinenler yarın (kazara ve bu gidişle tanrı korusun) devrim olunca bu sürece nasıl adapte olacaktır? Oysa Devrimci Yayın Kolektifleri ekonomik açıdan ihtiyacı olan fikir işçisi arkadaşlara daha değerli katkılar sunmaktadır. Ayrıca, Devrimci ve Marksist kimlikli insanlarımızın yazacağı organlarla kurumları doğru seçmeleri gerekir. Aydınlarımızın; özetlenen bu türden katkılarımızın burjuvazinin maddî ve manevî “telif haklarından” çok daha değerli-önemli ve onurlu olduğunu kavramalarını istiyor ve bekliyoruz. Haklı gerekçelerimizle anılan niteliklere sahip aydınların emek güçlerini kurumsal merkezi disiplinli bir İSP’de buluşturmalarını da istiyoruz. Böylesine uzun erimli, çok çetin, doğru, kapsamlı ve sonuç alıcı bir davada yerini almayanların çabalarını da doğallıkla eleştiriyoruz. Eleştirmekle de kalmıyor, sosyal pratikte “doğrusunu yaparak göstermek” yöntemini uyguluyoruz. Bunlar da işe yaramayınca, “politik açığa vurma” yöntemlerimizle teşhir ve tecrit edilmelerine çalışıyoruz. Politik açığa vurma işimizde “marksizme katkı” ya da “orijinalite yaratma” işinde aşırı teorisizme, entelektüalizme, dogmatizme, inkârcılığa, sektarizme, fanatizme kaymış ve de (her nasılsa) marksist geçinen unsurları (züppelikleri) birinci sıraya diziyoruz.
Tarihsel-sosyal haklılığımızla iddialarımızın arkasında durmaya çalışıyoruz.
* * *
Kıvılcımlı’da taa 1930’lardan beri idealizme-metafiziğe-bilinemezciliğe kaymış kimi aydınları açığa vururken şunları söylemektedir: “Gerçekte, bizdeki “batıcı” yarım mürit, yarım profesör, yarım âlim, böylece yarım aydınların yaptıkları da, edebiyat, felsefe, sosyoloji alanlarında “ümmi peygamber”liği ve Kant ve Bergsoncu “abdallığı ihya”dan başka bir şey olamamıştır. Başka ne olabilirdi ki?
Kılavuzu böyle bir karga olanların burunlarını başka bir şeye sokma imkânı var mıdır?” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Bergsonizm -Göçen Sermaye Dervişliği-, Sosyal İnsan Yayınları, s. 59, 2008)
Kıvılcımlı’nın o dönemlerde karşıya aldığı aydınlar O’nu bir ömür boyu “sinsi kuşatma”, “suskunluk kumkuması” yöntemleriyle yok saydılar. Tezlerine karşı oturup iki satır eleştiri yazamadılar. Spekülasyonlarla geçiştirdiler tez ve öngörülerini… Kısacası burjuvazinin yanı sıra “solcu aydınlar” böylece ondan bir “intikam” almak istediler!
Kıvılcımlı burjuvazinin yedeğinde işbaşı yapmış kimi “aydın”ları açığa vururken yaşadığı döneme göre son derece ileride organik ilişkili bir düşünce-davranış çizgisi içindeydi. O’nun eleştirel katkıya ve tartışmaya aday/açık tezlerini tartışacak kıratta kadrolar dönemin TKP kadroları arasında yoktu. Burjuvazinin de aydın denilecek kadrosu zaten hiç yoktu (Günümüzde de yoktur. Burjuvazi bu türden eksikliğini ya da “ayıbını” “sol”dan dönme ve devşirme aydın geçinenlerle kapatmaya çalışmaktadır.). Fikir hayatının oldukça çorak olan ikliminde Kııvılcımlı’nın “şansızlığı” işte burada başlıyordu. O, tüm süreçlerde Devrimci politikayla uğraşıyordu. Geri kalmış sosyo-ekonomik bir formasyonda “sinekten yağ çıkarabilmek” ve mevcut insan malzemesiyle sosyal pratikte devrimci işler yapmak (legaliteyi istismar edebilmek) için pek çok etkinliklerde bulunmuştur. Gündeminde Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevikler misali pek çok kurumsal işe girmiş ve çeşitli taktikler geliştirmiştir. Okumuş-yazmış ve de boş durmamıştır. Bazen ölçüsü kaçırılmış bazı taktiksel duruşlar-söylemler stratejik amaçmış gibi algılanarak kıyıcı eleştirilerle karşılaşmıştır. İş yapılan yerde hata ve yanlışlar, yanılgılar da olmuştur doğallıkla.
Kıvılcımlı’nın; Cihet-i askeriyeye, MBK’ye, İkinci Kuvayi Milliyeciliğe, Tarihe ve Orduya ilişkin tez ve öngörüleri, kendi sentezimizi üretme yolundaki orijinal sınıf ilişki ve çelişkilerimizi inceleme-sorgulama, yeniden üretim, devrimci tarih ve geleneklerimizle hesaplaşma gibi konu ve sorunlarımızla sosyal pratikteki yanlış, yanılgı ve hatalardan süreklilik içinde kesin kopuş deneyimleri, vb. hakkındaki görüş ve tezleri, sorumlu kadrolarca ve de olması gereken yerde, Marksist bakış açısıyla yeterince tartışılamamıştır. Devrimci politikayla uğraşmayan, yalnızca “siyasî lezbiyenizm” misali aydın aydına tartışma yöntemleri geliştiren burjuva ve küçükburjuva solcularının Kıvılcımlı’yı doğru dürüst tahlil edip değerlendirdiğini ya da anladığını hiç sanmıyoruz.
Günümüzde Kıvılcımlı’yı “kıyıcı” biçimde eleştirenlerin işine, üretimine, burjuvaca özel yaşamına, örgütsel konumuna, varsa hapislik deneyimine ve eylemine bakıyoruz. Fakat ilerletici, dişe dokunur bir şeyle karşılaşamıyoruz. K. Marx, F. Engels, V. İ. Lenin’in ve Marksizm eleştirisi yaptığını sananların soyutlamalarına baktığımızda, onların tümünün gericiliği savunduklarını görüyoruz. Sözüm ona yapılan “marksist eleştiriler” devrimci diyalektiğin bir gereğidir. Komünistlerin tarihsel, sosyal haklılıklarının sosyal pratikte bir kez daha kanıtlanışının işaretidir. Demek ki, K. Marx ve Marksizm’e bu türden “kıyıcı” sataşmalar, küfre varan düzeysizlikler kimilerinin âdeta “ekmek parası” derekesine indirgenmiştir!.. Çok görülmez.
Aynı yargıyı; “Doktorcu”luk sektinde karar kılıp O’nun devrimci ruhuna ve kavgasının özüne vakıf olmadan tekrar edenlerin de (yaptıkları etkinliklere bakarak) Kıvılcımlı’yı hiç anlamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
K. Marx ve Marksizm’in yorumu bahsinde “orijinalite yaratma” peşinde olanlarla Bilimsel Sosyalizm-Komünizm literatürüne hiçbir anlamı olmayan eklerle takılar uyduranlar da vardır. Böyleleri sınıflar mücadelesi tarihimizde yeterince hesaplaşılarak, açığa vurulmuş ve taa o zamanlarda cevapları verilmiş oportünist fikir akımlarını yeniden gündeme getirmektedir. Bu nedenle ham hayalci sosyalistlerle anarşistlerin günümüzde politika üretme “şansı” yoktur. Çünkü denenip aşılmıştırlar.
Bir parantez açarak bu konuda bir örnek sunmak istiyoruz:
Dr. Hikmet Kıvılcımlı hakkındaki bir kısım görüşlerimizi ifade etmeye çalışırken bir yazımızda kendisinden “Fukara Hikmet” diye söz ettik diye fena halde “Doktorcu” kesilen biri (günümüzde Halk Kurtuluş Partisi (HKP) isimli örgütte politika yapmaktadır) işi çirkin hakaretlere kadar götürmüştü (A. Ö. ve S. Ö. Durum-Kuşatma-Sataşma-Eleştiri Üstüne Polemikler, Sorun Yayınları, 1998, s. 59-68). Elbette hak ettiği cevabını o tarihlerde vermiştik.
Kıvılcımlı yaşadığı dönemde bu türden yaklaşımlara şöyle cevaplar veriyordu: “(…) ‘ümmi’ ve ‘abdal’ terimlerini herkesin bildiği sözlük anlamlarıyla almalıyız. ‘Ümmi’, ‘abdal’, İslâm tasavvufunda ‘arif’ olmak için geçirilmesi zaruri ilk çömezlik devrinin sıfatlarından sayılır. Yunus Emre, arif bir şair olmazdan önce bir ‘abdal’ idi. Yani henüz tekke sırrına vakıf olmayan, alelade, acemi bir mürit, basit bir derviş yamağı idi. Asıl irfan, ‘görünen’ ilimden ilişkiler kesildikten sonra erilecek gerçek ‘batini’ bilgiler olduğu için, tekke katılımcısının her şeyden önce, o zamana kadar pratik dünyada öğrendiklerini hiçe sayması, bildiklerini bilmemesi, dünya ilmini inkâr etmesi bir tür ‘abdallaşması’ gerekti. Onun için, ‘gaipten haber’ verecek eski peygamberlerin ümmi olması makbuldü. Vaka-i cehilde (cahiliye devrinde), mecbur kalınca imzasını bizzat kendi eliyle atan Muhammed’in okuma yazma bilmez, yani bir ümmi olduğunu işitmişizdir.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Bergsonizm -Göçen Sermaye Dervişliği-, Sosyal İnsan Yayınları, 2008, s. 58.)
Sözü günümüzde üniversite okumuş yarım-aydınlara getireceksek; “akademik marksizm” işinde (ekolünde) karar kılan ve de komünist geçinenlerin durumu bu alıntıda betimlenenden pek farklı bir yerde değildir. Bu türden bir literatürü kullanmamızın bizce haklı gerekçeleri vardır. Hâkim gerici sınıflarla onların mutfağından yararlananlara anladığı lisanla hitap etmeye devam edeceğiz.
“Özel Hayat” Devrimci Hayat
Devrim Nedir-Bolşevik Kime Denir?
Sınıflı toplumlarda proletaryanın kendisini ve siyasî kültürünü geliştirebilmesi için zamana ihtiyacı vardır. Burjuvazi proletaryaya bu imkân ve fırsatı kendiliğinden vermez. Proletaryanın bireysel yetilerini geliştirmesini ve bilinçlenerek örgütlenmesini engellemek için ona “özel hayat” tanımaz.
Burjuvazinin propaganda ettiği birey, bireyselleşme ve bireycilik anlayışı ile proletaryanın bireyselleşme, özgürleşme, özgür emeğini satması ayrı ayrı şeylerdir.
Mekanik materyalistler -burjuva materyalizmi- sürekli biçimde burjuva “özel hayatı”nı öne çıkarıp propaganda eder. Sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halklar gerçekliğinin üstünü örtüp “hayatı” biyoloji ile açıklamaya yeltenirler. Emperyalizm, kapitalizm, artı-değer sömürüsüne el konulması, ücret-fiyat-kâr, haksız ve kirli savaşlar, avantalar ve yağmalar düzeni olan kapitalist anarşi, kapitalist ahlaksızlık, katiller kapitalizmi, sosyal olay, olgu ve veriler onları ilgilendirmez. İlgilenir gözüktüklerinde ise, ideolojik-sınıfsal çıkarlarına göre nesnel gerçekliği çarpıtmakla yetinirler. Hele sınıfsal sürece, tarihsel-sosyal zorunluluklara hiç değinmezler. Sosyal hayat, üretim faaliyeti, üretim-mülkiyet-paylaşım ilişkileri, sosyal olaylar, sınıfsal çelişki ve çatışkıları diyalektik tarihsel materyalist yöntemle açıklayan Marksist doktrine hiç değinmezler. K. Marx ve Marksizm bahsinde “efendim iyi bir filozoftur, iktisatçıdır, hümanisttir” türünden inciler döktürürler de proletarya ile sosyal kaderini bütünleştirmiş olan K. Marx-F. Engels-V. İ. Lenin’in devrimci-dönüştürücü niteliklerine nedense hiç değinmezler! Siyasî kültürleri, sınıfsal çıkarları gereği idealizmin-metafiziğin-bilinemezciliğin ardına saklanırlar.
Emperyalist-kapitalist Batı’dan öykünerek taşınan bilim ve akıl dışı ne kadar idealist-metafizik sanat, kültür, politika, vb. “batıcı” akım varsa, bunların tamamı sınıf kavgasına karşı kitleleri kayıtsız bırakabilmek içindir.
Kapitalizmi devrimci yol ve yöntemlerle aşmaktan yana olan Devrimcilerin, Komünistlerin emperyalist-kapitalizmi kökünü yeryüzünden kazımak gibi ciddî bir iddiaları varsa, bu iddialarının arkasında nasıl durduklarına bakılır. İdeolojik, politik ve örgütsel konumu tutarlı olan Komünistlerin (gerçekten bu iddialarının eri iseler) asla birer “özel hayatı” yoktur/olmamıştır/olmamalıdır. Benci, benmerkezci bireyciliğin çeşitli yol-yöntemlerle pompalanıp kutsandığı bir toplumda “sosyal insan” (sosyal yaratık) olmanın oldukça zor olduğunun da bilincindeyiz.
Burjuvazi bizimkileri en çok bu burjuvaca “özel hayat” alanına çekip işlerini bitirmek için boşuna çaba harcamıyor. Burjuvazinin propaganda ettiği “özel hayat” alanına çekilenlerin ne devrimciliği kalıyor ne de komünistliği. Sistem pusuya yatmış tüm melânetiyle mülkiyeti, konformizmi, bireyciliği, cinselliği, işreti, bağımlılığı habire pompalayıp duruyor. Bu çabalar elbette boşuna değildir. İdeolojik ve sınıfsal tercihini yapamamış olanlar, hele bilimsel bilgi edinme ve bilinçlenme sürecinden nasibini de alamamışsa, “reformcu” mu, “devrimci” mi sorusuna net cevaplar veremiyorsa bir de örgütsüz kalmışsa, o zaman “yandı gülüm keten helvası” diyerek bu türden uyarıları yazmaktan asla geri durmayacağız.
Sınıflı toplumlarda yaşamak zorundaki bizim insanlarımız kapitalist anarşinin binbir kuşatması ve yabancılaştırması altındadır. Bu durumda burjuvazinin açtığı kanallara girmeden ideolojik, sınıfsal (ve de ruhsal sağlığını) nasıl koruyacaktır? Nasıl bir evlilik kurumu oluşturacaktır? Sınıflı toplumlardaki “evlilik kurumu” gerici bir kurumdur. Kadın-erkek ilişkisi metalaştırılıp eşleri birbirine yabancılaştırmıştır. Aşk, sevgi, cinsel ilişki tüm doğallığını yitirmiş, içgüdüsel (hayvanî) durumlara düşürülmüştür.
Sınıflı toplumlarda ne olduğu çok karmaşık bir sorun olan kadın-erkek ilişkilerini ikiyüzlülükten ve sömürüden arındıracak “evlilikler mi” yoksa Batı’da yaygınlaştırılan ve bilinçli tercihlerle gerçekleştirilen “birlikte yaşama” ilişkileri mi denenecektir? Yoksa “sol” da oldukça yaygın biçimlerde denenmiş ve daima hüsranlarla sonuçlandırılmış “devrim nikahı” yöntemleri mi öne çıkarılacaktır? Ayrıca, anılan ilişkilerde devrimci eşler çocuk yapacak mıdır? Dünyaya getirilen çocuklarını burjuvazinin binbir kuşatma ve yabancılaştırma tuzaklarından koruyup nasıl eğitip yetiştireceklerdir? Yoksa kapitalizmin propaganda mekanizmasında evliliğini ve çocuklarını biçimlendirmesi için sistemin “hayırlı” ellerine mi teslim edeceklerdir? Kapitalizm şartlarında Devrimci ve Komünist Aile Kolektifleri oluşturamayanlar (ki, bu çok zor bir meseledir), daha üstün silahlara sahip kapitalist anarşinin girdabında onulmaz maddî, manevî ve moral sıkıntılar çekecektir/çekmektedir. Onların silahlarına karşı, tek sözle ifade edilecekse, ancak bilinç ve örgütlülükle karşı konulabilecektir.
Sürekli örgütlü yaşamak, dengeli ve disiplinli olmak, ayakta kalmak, davaya hizmet edebilmek, kolektif üretim faaliyetinden kopmamak için akşam “ev” denilen mekânlara girdiğimizde burjuvaca bir “özel hayat” için değil, Devrimci Hayat’a, yani ertesi günkü savaşa kendimizi hazırlamak ve yeniden üretmek üzere gitmekteyiz. Bir devrimci kendini yeniden üretmek için her zaman “ev” denilen mekânlarda değil, dışında da kalabilecektir. Bunu da öğrenecektir. Kapitalizmi devrimci yoldan aşmak yolunda organize olanların olması gereken özel yaşamı ile burjuvazinin açtığı kanallarda bireyci “özel yaşama” adapte olanların konumu elbette farklıdır. Bu iki konu birbirine demagojik lafazanlıklarla karıştırılmamalıdır. Kapitalist tüketim çılgınlığı ortamında, temel (sade ve basit) ihtiyaçlarımız dışında sunulanlar bizlere yabancıdır. Böylesine bir hayat tarzını ideolojik süzgeçlerinden geçirenler temel ilke olarak seçtiği devrimci iddiasının arkasında durabilmekte, tutarlı bir düzen tutturup davasına katkı getirebilmektedir.
Özetle değindiğimiz bu türden konu ve sorunlarımızın her biri ayrıntılı tartışmaya ve de yeni açılımlara adaydır.
Devrimci mücadelede kalıcı, tutarlı, ödünsüz, dengeli, istikrarlı ve birikimini bir basamak ileriye sıçratmak isteyen kadrolarımızın sayısı ve nitelikleri oldukça azdır.
* * *
12 Mart 1971’de İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi (asistan) iken Sıkıyönetim tarafından görevine son verilen, THKP-C davası sanığı; örgüte yardım ve yataklık gibi bir suç iddiasıyla yargılanan ve 1974 affıyla tahliye olan, bir dönem “hapishane arkadaşımız” (Ayrıntılı bilgi için bakınız: S. Ö., 12 Mart 1971’den Portreler, C: I., Sorun Yayınları, s. 261-268, 6. Baskı, 1999.) ve de günümüzde özel bir üniversitede profesör olan Murat Belge bugün burjuva sosyalizminin ideologluğuna soyunmuştur. Kapitalist Batı’dan devşirilen Marksizm dışı tezleri biriktirip taşımakla görevlidir. Bay Belge, 29. 07. 2008 tarihli Taraf gazetesindeki “Devrimci” başlıklı köşe yazısında kendi özel yaşamı bağlamında ve de anladığı kadarıyla, biraz hayranlıkla, biraz da dalgasını geçerek “Devrimci” ve “Devrim”den neyi anladığının tarifesini sunmuş, bir “Bolşevik” tipolojisi çizmiştir: “(…) ‘İnsanlar Âlemi’ diye genellenebilecek, tarih kitaplarını okuduğumda, zihnimde ‘Bolşevik’ diye bir insan tipi canlanmıştı. ‘Bolşevik’ deyince kavram daralıyor, bir zaman ve mekânla sınırlı bir tip kalıyor ortada. Muhtemelen bu çok doğru değil; dediğim insan türü muhtemelen vardır-az da olsa.
Ama ‘Bolşevik’, bu insan tipinin özel ve iyi bilinen bir örneği, ona referansla konuşmakta ciddî bir sakınca yok.
Benim bu soyutlamadan anladığım, öncelikle, elinden her iş gelen bir insan tipidir. Yani ‘asker karınca’nın ya da bizdeki ‘profesyonel devrimci’nin tam tersi. Sonuç olarak, ‘takıntılı’ bir insan tipidir; o da, yaptığı her şeyi ‘devrim için’ yapar. Bu özelliğiyle, bana çok ‘sevimli’ gelmez doğrusu, ama çok ‘saygıdeğer’ gelir. Bu adamı bir gün fabrika semtinde işçilere, ertesi gün kırda köylülere propaganda yaparken görebilirsiniz; akademik bir konuda bilgi toplamasını söyleyin, kitaplığa kapanıp o bilgiyi çıkarır; ‘falancanın evine ahçı kılığında girip istihbarat toplayacaksın’ deyin, yemek pişirmeyi de -bilmiyorsa- öğrenip o işi de yapar.
Böyle ‘adanmış’ ve böyle ‘becerikli’ bir adam olduğu için, koşullar belirli durumu ortaya çıkardığında, ‘devrim’de yapar. Ama zaten koşullar sadece kendiliğinden -anlayamadığımız, analiz edemediğimiz birtakım mistik mekanizmaların çalışması sonucu- böyle bir ‘durum’ yaratmaz. O koşullarda ve o ‘durum’da, anlattığım bu insan tipinin de payı vardır. Daha doğrusu, ‘nesnel’ ve ‘öznel’ diye zihnimizde soyutlayarak ayırdığımız koşullar, gerçekte tamamen iç içe geçmiş olarak varolurlar. Böyle adamların varlığı ve etkinliği böyle bir ‘durum’un oluşmasına imkân verir ve adamlar böyle olduğu için de, o ‘durum’dan bir ‘devrim’ doğar.”
Kuşkusuz “sivil toplumcu-Althuserci” ve de “akademik marksist” cenahından Murat Belge “Devrimci”, “Devrim” ve “Bolşevik” soyutlamalarını örneklerken, neyi kastettiğini çok açık yüreklilikle söylemektedir. Yazısından alıntı yaparken, taa o dönemde hakkında yaptığımız gözlem, tahlil ve değerlendirmelerimizden asla geri bir adım atmıyoruz. İdeolojik-sınıfsal seçimini işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal-evrensel kurtuluş mücadelesinden yana yapamayan Murat Belge’ye “siyasal/sosyal devrimden, Bolşeviklerden yana niçin rol ve sorumluluk almıyorsun?” türünden abes bir soru da yöneltemeyiz. Günümüzde kendiliğindenliği aşamamış partisiz Bolşeviklerin (Komünsüz Komünarların) ise Bay Belge’yi, bir dönem THKP-C’nin “yardım ve yataklık” işlerinde kullandığı gibi yerli yerine koyma türünden bir “kullanma” ferasetlerinin bulunmadığını görüyoruz.
Komünistlerin-Bolşeviklerin Bay Belge’nin betimlediği yetenek ve nitelikleri dışındaki konumlarını özetlersek: Donanımlı bir Devrimci sınıf ve tarih bilincinden habersiz işçi ile nasıl ilişki kurulacağını ve ne konuşacağını bilir. Milliyet, din, dil, ırk, renk, cinsiyet farkı gözetmeden Türk, Kürt, Arap, Fars, Laz, Çerkes, Ermeni, Süryani, Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Alevi, Sünni, Ateist, Deistlerle nasıl ilişki kurulacağını ve neleri konuşacağını bilir. Karşı cenahtan burjuvaziyle ve onlarla halvet olan liberal ve ulusalcı aydınlarla da nasıl bir ilişki ve diyaloga gireceğinin bilincindedir.
Sınıflar mücadelesi tarihinde görüldüğü gibi Devrimci, Sosyalist, Komünist ve Bolşevik isim ve sıfatlarına layık insanlarımızın biyografilerinde, onların üstün nitelik ve yetenekleri, bilinçleri, özveri ve çalışkanlıkları yanında, yürek, bilek ve petka sağlamlığı üzerine oldukça geniş bir literatür hazırlanmıştır.
Bu konuyu özetle de olsa buraya taşımaktaki amacımız, büyük bir idealizasyon ve mistifikasyonla kendilerine “sosyalist, devrimci, komünist, Bolşevik” isim ve sıfatlarını yakıştıran, devrimci tarih ve geleneklerimizi kabaca sömüren, “alan kapatarak” örgüt kurup parti taklidi yapan, çağrışımla işi idare eden küçükburjuva “sol” avantürye takımını düşündürmek, uyarmak, mümkünse kazanmak ve açığa vurmak için bu uzun alıntıya yer veriyoruz.
Devrimciliği, Devrimi, Bolşevikliği proletarya dışı “dar grup örgütü” ve kişi kültüne, lafza ve de ucuza kapatanların bu isim ve sıfatlara büyük alerjisi olan Murat Belge gibilerinden “öğreneceği” bir şey vardır mıdır? Murat Belge gibiler ayağının tozuyla Sol “cenahımıza” Bolşevik tarifleri yapmaya ve de “ders” vermeye kalkışmışsa birilerine “geçmiş olsun” demekten kendimizi alamıyoruz.
Sınıflar mücadelesinin şiddetlendiği, “İç Savaş”ın ve “Devrimci Durum”ların oluştuğu şartlarda Devrimciler, Komünistler, Bolşevikler yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal-evrensel kurtuluş mücadelesinde asli unsur ve de taraftır. Bu türden taraflı, organik ilişkili kimliklerimizle tarihsel ve sosyal tüm olay ve olgular bizi yakından ilgilendirir. Yerel (mahalli), ulusal, sosyal (sınıfsal) ve enternasyonal diyalektik birliğini kavramış olanlar açısından durum açıktır. Sınıfsal çelişkileri derinleştirmek-istismar etmek, sürekli kitlelerin arasında olmak, onların talep ve ihtiyaçlarının sınıfsal özünü yakalayarak öncülük etmek, bu yolda politika üretmek, nihai amacı bir kadroları ve kolektif mücadele edecek güçleri organize etmek Marksist-Leninistlerin en başta gelen görevidir.
İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist, yurtsever ve Marksist “cenahımızı” hareketlendirip seferber edecek niteliklere sahip kadrolar Murat Belge’nin betimlediği ve “sevimli” bulmadığı kadrolardır. Devrimci ve Komünist Kadrolar henüz ayrışıp buluşarak bütünleşememiştir. Ayrıca, Murat Belge gibilerine tarihsel ve sınıfsal bir ders verecek İSP gibi kurumlar henüz oluşturulamamıştır. İSP’nin oluşturulmasına katkı getirecek kadrolar sosyal pratikte nüveler halinde vardır. Mevzilerini korumakta ve işlerinin başındadırlar. Fakat hayat ve mücadele bu kadroları henüz proletaryanın potasında buluşturup bütünleştirememiş, yani; eritip yeni bir halitaya dönüştürememiştir. Bu durumda Murat Belge türünden “sosyalist” ve “aydın” geçinenlerin “köpeksiz köyde değneksiz dolaşması” ve de bizimkilere “akıl vermesi” son derece doğaldır.
Devrimci, Sosyalist, Komünist ve Bolşevik isim ve sıfatlarını hakkını veremeden kullananların kulağına küpe olsun. Sıkça tekrarladığımız gibi: Devrimci işini iyi yapanın adıdır. Bu gerçekliği hem burjuvazi hem de onunla bir çelişkisi olmayan Devrimci ve Bolşevik düşmanı üniversite okumuş yarım-aydınlar dahi bilmektedir.
Burjuvazinin Yedeğindeki “Sol Çıkışını Arıyor
Hâkim gerici sınıflar; ABD ve AB’nin himayesindeki siyasal-ekonomik politikalarının tepe taklak gideceğinin (gittiğinin) farkındadır. “Laikçi-?eriatçı” sahte ve suni gündemlerle işçi sınıfı ile emekçi halk kitlelerinin sosyal uyanışını bir süre daha oyalayamayacaklarının bilincindedir.
“Demokrasi mi-Darbe mi?” ikilemini fiştikleyen liberal, tasfiyeci, reformist, revizyonist ve postmodern “sol” akımlar “ılımlı (ABD’ci) İslâm” AKP’nin defterini dürmeye çalışan “Ergenekoncu” darbecileri öne sürerek iktidardaki AKP’nin desteklenmesi için çaba gösteriyor.
AKP-TSK arasındaki “kavgayı” emperyalist-kapitalizmin Yakın-Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve bölgemizdeki hegemonların paylaşım kavgaları göz ardı edilerek yapılan tahliller bilimsellikten uzaktır.
Yakın Doğu’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da, Türki cumhuriyetlerinde, Afrika’da küçük emperyalist niyetlerle giderek palazlanan ve uzmanlaşan TC devleti, hegemonların dünyasında; “atın kuyruğundaki sinek misali” emperyalist yağmadan payına düşeni almanın mücadelesini vermektedir.
Devlet tekelci kapitalizmin “yüksek” çıkarlarını koruyup kollamakla görevli AKP, ABD ile AB’nin (hegemonların) plan ve projelerini uygulamakla görevini yerine getiriyor. Uluslar ötesi tekelci sermayenin yer yer yerli bir ortağı, taşeronu ve işbirlikçisi olan sistemin ve AKP’nin demokrasiye hiçbir ihtiyacı yoktur.
Birazcık mizaha kaçsa da şunları dile getirmeden edemiyoruz: TC’nin 85 yıllık ömrünü ve serüvenini hâkim gerici sınıflar bir “başarı” olarak değerlendirmektedir. İşçi sınıfı ve emekçi halklarımız açısından ise böyle değil. Bu sürecin tahlilinde İbni Haldun’ca söylenecekse, bu türden devletlerin tarihsel ömrü 100 yıl ile sınırlıdır. Bu gidişle “tevekkül taalallah” diyerek Sol “cenahımıza” şunun şurasında ne kadar zaman kaldı ki? demek düşüyor galiba!
“Demokrasi” talepleri sürekliliğini koruyor. “Demokrasi” ve “somut-tutarlı-iktidar perspektifli demokrasi mücadelesi” denildiğinde burjuvazi ile proletaryanın neyi kastettiğini açık ve net biçimde kitlelere anlatmak şartıyla bu taleplere doğru cevaplar verilmelidir.
Sözde AKP’ye karşı olduğunu söyleyen CHP, MHP vs. partiler de AKP gibi işçi ve emekçi halk düşmanı, ABD’ci, AB’ci, NATO’cu, PENTAGON’cu, IMF’ci, MOSSAD’çı ve CIA’cidirler.
Her iki kesimin birbirini suçladığı “Laikçi-?eriatçı” polemiği, yalnızca sınıfsal çelişki ve çatışkıları gizlemeye yarıyor.
Politikayı bilimsel/sınıfsal temeline oturtarak bu oyunu bozmak gerekiyor.
Hâkim gerici sınıfların yaptırdığı bir “kamuoyu araştırmasında” işçi ve emekçilerin AKP’ye, orta sınıfların MHP’ye, burjuvazinin ise CHP’ye oy verdiği söyleniyor (Taraf gazetesi, 15 Eylül 2008, s. 11, Neşe Düzel-Adil Gür Röportajı).
Sol “cenahımızın” ne “somut-tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ne de “amaçlı-somut-tutarlı bir iktidar mücadelesi” ile bir ilişkisi vardır. Niyeti/niyetli olduğunun ise, ikna edici bir işareti de yoktur.
Komünist, Bolşevik geçinenler de kitlesel tabanı olan DTP’nin eteklerine tutunarak “barış-demokrasi” söylemleriyle politika yapmayı öne çıkarmaktadır (“?ol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu…” diyen Yunus Emre’ye günümüzden bir nazire yapılacaksa: “?ol demokrasinin bülbülleri öter barış deyu deyu…” demekten kendimizi alamıyoruz). Böylelikle onlar da proletarya dışı “dar grup örgüt” kültünü bir süre daha koruyup sürdürebilmenin derdine düşmüştür. Kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleme becerisini gösteremediklerinden/gösteremeyeceklerinden anlamlı ve daha ileri bir adım atamamaktadırlar. Bu durumda Devrimci-kolektif bir inisiyatif ve müdahale geliştiremeyenlerin komünistliği de açığa düşmektedir. “Devrimci müdahale”den söz edenlerin bilimsel tahlil yeteneğinin, tarih, devrim, parti, partileşme sorunu, strateji-taktik-kadro tarihsel ve sosyal zorunluluk bahsinde de sınıfta kaldığı anlaşılmaktadır.
Burjuvazi biçimsel demokrasi oyununda tahterevallinin bir ucuna AKP’yi koymuşsa diğer ucuna CHP veya MHP’yi koyamamaktadır.
Burjuvazi sınıflar mücadelesinde proletaryanın kendisi için sınıf olma mücadelesinde, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği açılımıyla mutlaka öne çıkıp “politikada ben de varım” diyeceğinin bilincindedir. Bugüne kadar işçi sınıfı, emekçiler, sosyalizm ve devrim aşkına(!) topaç misali öne çıkan/çıkarılan “sol” görünümlü örgüt/partilerin cılkının çıktığını, yarın daha da çıkacağını tarihsel deneyimleriyle bilmektedir.
Proletarya; 1946 Sendikalar Birliği deneyimi, 31 Aralık 1961-Saraçhane Mitingi, 1963 Kavel Grevi, 1970-15/16 Haziran Direnişi, 1989 Bahar Eylemleri ve benzeri (doğrudan demokrasi hakkını kullanma-doğrudan hak arama ve siyasî grev-miting-gösteri) kütlesel çıkışlarıyla burjuvazi karşısındaki en tutarlı politik gücün ne demek olduğunu göstermiştir. Anılan kütlesel çıkışlar İSP’nin henüz oluşturulamayışı ve kurmaylıktan yoksun oluşları yüzünden ağır nihai hedefine vardırılamamıştır. Bu çıkışlar yer yer burjuvaziyi geri adım atıp bazı reformlar yapmaya yaramış (1961 Anayasası, vb.), bazen darbe almışsa da tutulacak Ana Halka’yı göstermiştir.
Proletaryanın kendisi için sınıf olma mücadelesinde talepleriyle öne çıkışında tutarlı işçi-kitle çalışması yapan ve hareketi tabanda örgütleyen nüvelerin çabaları çok önemlidir. “Öncü parti, önder parti, kitlesini arayan parti” diye böbürlenen küçükburjuva devrimciliğinin teori pratiği ise sosyal pratikte hiçbir zaman doğrulanmamıştır. Amaç bu türden çabaların tamamını sosyal pratikteki doğru taktiklerle proletaryanın potasında eriyecek kıvama getirmektir. Günümüzde sınıflar mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimizin uzantısında yavaş yavaş rüzgâr işçi sınıfı ve emekçi halklarımızdan yana esmektedir. İşçi sınıfı ve Kürt ulusal özgürlük hareketinin kütlesel çıkışları politikayı renklendirmektedir. Devrimci kütlesel çıkışlar gelişme gösterirken işçi sınıfını politika dışında tutmak, toplumu politikasızlaştırmak isteyenlerin çabalarını tersyüz edecek alternatif politikalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu türden politikalar elbette kütlelerin içinde mücadele edilerek verilecektir/verilmektedir. İşçi sınıfı içindeki devrimci nüveler Parti ve Partileşme Sorunu’nun çözüme kavuşturulmasını bilince çıkarmanın kavgasını vermektedir. Bu mücadelenin nihai amacına ulaşabilmesi hareketimizin örgütsel güvencesine kavuşmasıyla ancak gerçekleşebilecektir.
Sosyal muhalefet dinamikleri günümüzde çeşitli kütlesel çıkışları denemektedir. Henüz sistemi silkeleyecek boyutta ve yaygınlık gösteremese de bu çıkışların en anlamlısı talepleriyle sistemi sorgulayan Sınıfsallık-Ulusallık temelindeki dinamiklerdir. Bu dinamiklerin yeni nitelikler kazanmasıyla kapitalist anarşinin ipliği daha net biçimde pazara çıkacak/çıkarılacaktır.
Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin “it dalaşı” kavgalarında zembereği bozuk gramofon misali çirkin seslerini yükseltip birbirlerinin yorganını açması boşuna değildir. Kuru sıkı hotzotçulukları da sebepsiz değildir. Korkuyorlar, çünkü onların eli devrimci kanına bulaşmıştır. Sınıflar mücadelesi giderek şiddetlenmektedir. Sömürü ve çıkar kavgaları da boyutlanmaktadır. Tarz-ı siyasetlerinde sosyal nezaket, ahlâk ve seviye arayan kimi burjuva yazarlar boşuna uğraşmaktadır. Emperyalist-kapitalizm sömürü, haksız savaş, istila, yağma, terör, baskı, hırsızlık, hukuksuzluk, kültürsüzlük, ahlâksızlık ve düzeysizlik demektir. Sistem A’dan Z’ye kadar çürüyüp çözülmüştür. Çatırdayan, çöken kapitalist yapısal bozukluktur. Köhnemiş yapının devrimci-köklü dönüşümlerle aşılması gündemdedir. “Kapitalizmin krizi”, “Mali-Finans krizi”, “Rejim krizi” boşuna boyutlanmıyor. Sivil-asker politikacıların, emekli-emeksiz paşaların sinirlerinin yıpranmış oluşunun, ölçüyü endazeyi kaçırmalarının sınıfsal sebepleri vardır.
Bulunduğumuz coğrafyada sınıflar mücadelesi boyutlandıkça “devrimci durum”lar sürekli yaşanmaktadır. Gündem çok şeye gebedir. Türkiye’nin gündemi yarım saatte değişebilir. Sol “cenahımızın” günümüzdeki konumu değişip hızla dönüşebilir. Dönüşmek durumundadır. Sınıflar mücadelesinin gereklerini (tarihsel-sosyal zorunluluğu) yerine getirecek Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar Komünistlerin Birliği sorunsalına amaçlı-somut-tutarlı kolektif bir proje ile öne çıkabilir. Çıkmak zorundadır. Ya da yenilen 1919 Almanya Kasım Devrimi sürecindeki sosyaldemokratların ihaneti gibi tersi olacaktır.
Uygulanan işçi ve emekçi halk düşmanı politikalar kitlelerin daha da politize olmasını koşullamaktadır. Parlamentodaki partilerin dokunulmazlıkları rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, sahtecilik, zimmet, dolandırıcılık, vurgunculuk, emniyeti suiistimal, görevini kötüye kullanma vb. gibi adi suç iddialarından oluşmaktadır. Mevcut ana ve baba yasaların deline deline kevgire döndüğü de çeşitli örnekleriyle görülmektedir. Kürt düşmanlığına endeksli politikalar inkâr, imha ve asimilasyon yöntemleriyle sürdürülmek istenmektedir. Kürt düşmanlığına endeksli politikalar çeşitli kışkırtmalarla hâlâ körüklenmektedir. “Kürt Sorunu”nu daha da çözümsüzlüğe taşıyacak askerî maceralar planlanmaktadır. Çeşitli kurumlar ve medya buna hazırlanmaktadır. ABD emperyalizmi Bölge halklarını birbirine karşı konuşlandırırken “tavşana kaç tazıya tut” politikalarını geliştirmektedir. Devrimci ve Marksist Sol Kadrolara karşı mevcut yasaların “özel yorumu” ile ağır ceza talepleriyle kitaplar toplatılmakta, gazete ve dergilerin yayınları engellenmekte ve “yeni” davalar açılmaktadır. D-E-F Tipi cezaevlerindeki keyfî uygulamalar yaygınlaştırılmaktadır. Hasta tutuklu ve hükümlülerin talepleri yerine getirilmemektedir.
Kapitalist anarşide bu sıralananlar son derece olağan olaylardır. Kapitalizm işte budur. Tekelci, militarist polis devleti terörünü daha da artırmak niyetindedir.
Sol “cenahımızın” gerekli ayrışma ve buluşup bütünleşmeyi gerçekleştirip tam da bu şartlarda tarihsel ve sosyal zorunluluğun gereği olarak sürece müdahale edip politika yapması beklenmektedir. İşçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket birer arayış içinde tutulacak Ana Halka’yı aramaktadır. Bu arayışlara en doğru cevabı Devrimci ve Marksist Sol Kadroların vermesi beklenmektedir.
Bu süreçte Milliyet gazetesi sistemi rahatsız etmeyecek ve AKP’yi dengeleyebilecek bir sol partiye ihtiyaç duyulduğunu hemencecik keşfetmiş ve “Sol çıkışını arıyor” başlığıyla öne çıkmıştır. Anılan gazetede “sol” denildiğinde kimler akla gelmektedir? Elbette ve doğallıkla Dev-Genç, “68’li” ve “78’li” literatürünü kullanarak tarz-ı siyaset yapanlar öne çıkarılacaktır. TKP, I. TİP ve Dev-Genç sürecindeki örgüt arayışları ve kuruluş sırasıyla; THKO, THKP-C, TKP-ML ve bu düzenekten ayrışan onlarca “legal” sollar akla gelmektedir.
Devrimci değişim-dönüşüm dönemlerinde birer “kopuş” deneyimi yaşayan ve Dev-Genç sürecinden gelip ayrışan örgütlerle kendilerini “68’li” ve “78’li” olarak tanımlayarak “siyaset” yapanlar öne çıkarılmaktadır. Anılan örgütlerin gelenek-görenekleriyle proletarya dışı “dar grup örgütü” literatürünü bırakıp bir türlü esasa gelemedikleri anlaşılmaktadır.
Dönemin TKP (1944) kadrolarıyla I. TİP’in politikasızlığı yüzünden devrimci hareketin “merkezi” işçi, emekçi, öğrenci, öğretmen ve asker gençliğinden oluşan bir potansiyel güce geçmiştir. Dev-Genç dinamiği işçi sınıfının koruyuculuğuna bir türlü çekilememiştir. Kuruluş döneminde Dev-Genç örgütlenmesinde görece bir birliktelik mevcuttu. Çeşitli iç ve dış etkenlerle bu birliktelik korunamamıştır. Dev-Genç geleneğinin doğurduğu (THKO, THKP-C, TİİKP, TKP-ML) belli başlı örgüt/partilerin sınanıp denenmiş, aşınmış ve de aşılmış tez ve teori pratikleri günümüzün örgüt/parti arayışlarında temel baz alınmaktadır. Oysa bu denenmiş tez, teori pratik ve iddiaların dışında senteze kavuşmaya aday tezlerin varlığı ise nedense hiç anılmamaktadır?! Devrimci politikayı sınıflar mücadelesi tarih ve geleneklerimizle bağlamak esastır. Günümüzün Devrimci ve Komünist Kadrolarını üreten gelenek: Komünist Enternasyonal’in ayrılmaz bir parçası ve bileşeni olan, 10 Eylül 1920’de Kongre yöntemiyle partileşen Tarihî TKP’dir. Siyasal-sosyal devrim strateji ve taktikleri tartışılırken bu geleneğinin organik uzantısında senteze kavuşmaya aday tezlerin olabileceğini birileri hiç hesaba katmamıştır?!
Bu bağlamda tutarlı ve sürekli olarak hayata sahiplenecek proje ve programları üretmeye aday ve proletarya hattını savunan Devrimci ve Komünist Kadroların konumu ise, bilinçli ve “sinsi kuşatma” yöntemleriyle (Kıvılcımlı’nın deyimiyle “suskunluk kumkuması” yöntemleriyle) es geçilmektedir! Yakınmıyoruz, küçükburjuvalar ülkesinde bunlar da doğaldır. Hayatın ve mücadelenin doğrulamadığı bu düzeneği, günümüzde devrimci yol ve yöntemlerle kökten değiştirip dönüştürmek gündeme gelmiştir.Kolektifimiz Çalışanları olarak bu görevimizi kolektif çabalarla yerine getirmekten geri durmuyoruz. Durmayacağız.
Milliyet gazetesinin yazı dizisinde yer alanların “sol” denildiğinde ne söylediği, ne söyleyeceği önceden kanıtlanmış (ve bilinen) “mutemet sol” kadrolara yer verilmiştir. Gazete; bir kısım solcu sendikacıları, Alevileri, Kürtleri ve CHP’nin ipliğinin pazara çıkıp aşındığını söyleyen “aydın”ları el bebek, gül bebek yöntemleriyle bir “sol stepne”nin nasıl hazırlanması gerektiğini tartıştırmıştır!
Burada bir parantez açıp aynı gazetenin 12 Eylül 1980 sonrasında da kimi solcu muhabir ve yazarlarına aynı görevi verdiğini hatırlayalım. Sistem; 12 Eylül faşist askerî darbesini yaşamış, hapis yatıp bedel ödemiş, yurtdışına iltica etmiş siyasî mültecilerin başta parti ve partileşme konusundaki düşünceleri olmak üzere ve öteki görüşlerini öğrenmeye merak salmıştı. Rafet Ballı’nın 1 Ocak 1989’da yaptığı ‘Sosyalist Sol Konuşuyor’ başlıklı bu röportajlar hem gazetede yayınlanmış hem de kitaplaştırılarak büyük bir ilgi görmüştü. Ardından Milliyet gazetesi Emin Karaca’yı yurtdışına göndermiş, ülkeye gelemeyen siyasî mülteci kadrolarla röportajlar yaptırılmıştı (12 Eylül’ün Arka Bahçesinde-Avrupa’daki Mültecilerle Konuşmalar, Gendaş Yayınları, 2001). Bu röportajlar da hem gazetede yayınlanmış, hem de kitaplaştırılmıştı. Hatta bu kitaba “TGC 2000 Yılı Türkiye Gazetecilik Ödülü” dahi verilmişti. Anılan röportajlara yalnızca Hasan ?ensoy akıllılık edip cevap vermemişti. O’nu bu bilincinden ve davranışından ötürü kutluyoruz.
Rafet Ballı (günümüzde Aydınlık Dergisi ve Ulusal Kanal’da icra-i zanaat ediyor) o dönem bendenizin de kapısını çalmıştı. Röportaj sorularını cevaplamıştık. Bizden kısa bir biyografi ve fotoğraf da istemişti. Bunları verirken; “Evlat, sosyalistim diyorsun, yaptığın işe önem verdiğini söylüyorsun, fakat çalıştığın gazete bizimle yaptığın röportajı yayınlamayabilir. Bizim düşünce-davranış çizgimize karşı olan ve senin röportajlarına cevap verenler de isimlerinin yanında bizimkisinin çıkmasını istemeyebilir. O zaman ne yapacaksın?” diyerek kaygılarımızı dile getirmiştik. Yemin billah ederek bizim röportajımızın mutlaka yayınlanacağını, hiçbir sansüre uğratılmayacağının teminatını vermişti. Kaygımız doğrulandı. Burjuva ve küçükburjuva “sol” avantürye takımının aşınmış ve de aşılmış sosyalizm, parti ve partileşme sorunları üzerine çok “yüksek” düşünceleri-röportajları Milliyetgazetesinde çarşaf çarşaf yayınlanmış, proletaryanın çocuklarınınki ise doğallıkla kitlelerden ustalıkla saklanmıştı…
Biz de kendi organlarımızda, çeşitli telif çalışmalarımızda, Dergi’mizde konu ve sorunlarımızı işleyecektik, işledik ve işlemeye devam ediyoruz. Bu konulardaki görüşlerimiz belgelidir.
?imdi durum değişti mi? Neden değişsin ki? Proletarya Devrimcilerinin Parti ve Partileşme Sorunu üzerine geliştirdiği tez, öneri ve eleştiriler kendiliğinden örgüt kurup parti çağrışım yapanlarca da köşe bucak kadrolardan saklanılmaktadır.
Saklayın bakalım, ama nereye kadar?!..
Kürdistan İşçi Partisi (PKK) 10. Kongresi’ni Gerçekleştirdi
Türkiye Solu “Reformcu” “Devrimci” Ayrışmasını Gerçekleştiremedi!
Kürdistan İşçi Partisi (PKK) Ağustos 2008 ayı sonunda, sıcak savaş koşullarında ve Kandil’de 10. Kongresini gerçekleştirdi. Bu kongre üzerine çeşitli yorumlar yapıldı.
PKK’nin yetkili sözcüleri, iç ilişkilerinde Kürtçe (Kurmançca), bazı basın, yayın ve TV’lerinde ise Türkçe lisanını kullanmaktadır. Bu kesimin PKK’nin Türkçe okunuşuna (Kürdistan İşçi Partisi) son dönemlerde daha çok yer verdiğini görüyoruz.
PKK sözcülerinin örgütlerinden “Kürdistan İşçi Partisi” diye Türkçe lisanını sıkça kullanmasını nasıl yorumlamalıyız? Kürtlerin kendi anadillerinde düşünmesi, konuşması, yazması ve politika yapması esastır. Yeni Kemalist ve “demokratik ulusçu” Öcalan’ın “tez” ve söylemlerinde bu türden bir politik tutarlılık yoktur. “Kürdistan” ile “ezen ulus-ezilen ulus” literatürünü de artık kullanmamaktadır. PKK dışında kurulan/anılan (KJK, PAJK, Kongre-Gel, YJA, vb.) öteki örgüt isim ve sıfatlarının PKK kadar kalıcılığını-işlevselliğini koruyamadığı anlaşılmaktadır.
Bulunduğumuz coğrafyada ve bölgedeki “Kürt Sorunu” ile “Kürdistan Sorunu” hâkim gerici sınıflarla devletlerin uygulayageldiği inkâr-imha-asimilasyon politikaları nedeniyle özgürce tartışılamamaktadır. Konuyu büyük bir özgürlük içinde savunanlar şoven ve sosyalşoven kesimlerdir.
Ulusal özgürlük talepleriyle tarih sahnesinde rol ve sorumluluk üstlenenlerin savunma içgüdüleriyle mücadele etmeleriyle kazanacakları mevzii emekçi halkların sosyal/evrensel kurtuluşuna pek katkı getirmiyor. Tarihsel ve sosyal haklılıklarıyla ayağa kalkan emekçi halkların sorgulama yöntemleriyle mücadelesi esastır. Başarıya bu temelde yeni nitelikler kazanmakla ulaşılacaktır.
Legaliteyi kullanan devrimci ve demokrat basın, yayın faaliyetleri ile TV.lerde ise konu açık ve net ölçülerde “ama”sız, “fakat”sız tartışılamamaktadır. Burjuva basınında konuya sövmek, “kahrolsun pekaka!” demek serbesttir. Bilimsel tahlil, yorum ve değerlendirmeleriyle komünistler legalitede yer yer “ezopçaya” başvurmuş olsa da yaşanan sorunlara ve konuya ilişkin çözüm yöntemlerini ilkeli biçimde işlemektedirler. “Ezopçaya” başvurulması halinde işlenen konu yeteri açıklıkta ise mesele yoktur. Değilse “niyet okumak için” birazcık entelektüel donanıma ihtiyaç duyulacaktır. Ancak burada da kişisel “yorum yapma” durumu ortaya çıkacaktır. İllegal basın-yayın faaliyetlerinde ise sorunlarla konular daha net ölçülerde ve özgürce işlenmektedir. Konunun ve durumun takdiri kurum ve kuruluşların gözettiği politikaya aittir.
Mevcut hukukun komünistler üzerinde zaman zaman “özel yorum”larla işletilmesine rağmen, “Kürt Sorunu” ile “Kürdistan Sorunu” üzerine yapılagelen tartışmalar belli ölçülerde delinmiştir. Devrimciler, Komünistler, ilerici, demokrat ve devrimci Türk-Kürt aydınları, DTP milletvekilleri ve kütlesel çıkışlarda rol alan işçiler-emekçiler kendilerine yapılagelen sömürü, baskı ve terörün görece delinmesinde işlevsel olmuşlardır. Legal basın, yayın organlarını kullanan kurum ve kuruluşlar bu araçları daha da işlevsel kılmak için çok büyük özverilerde bulunmuş ve bedeller ödemiştir. Hâlâ da ödemeye devam etmektedirler.
Burjuvazinin açtığı kanallarda şoven ve sosyalşoven politika yapan “sol”lar da Kürt düşmanlığına endeksli mevcut parti politikalarına yardımcı olmaktadırlar.
“Ulusal solcular” (nasyonal solcular-faşistler) anılan sorunları ABD ve Yahudi düşmanlığına, BOB projesine; “Liberal solcular” ise AB’ye, küreselleşmeye endeksli “demokrasi” politikalarına göre yorumlamaktadır. Bu iki kesimden Devrimci ve Marksist bakış açısıyla sosyal/evrensel kurtuluş gibi bir literatür kullanmalarını asla beklemiyoruz.
Hatta anılan “sol” akımların gerici, ırkçı, sömürücü, sömürgeci, ABD ve AB’ci AKP’den daha tehlikeli olduğunu söylemeliyiz. AKP’nin entelektüel birikimi olan kadrosu yoktur. O, bu eksiğini şimdilik, “liberal-sol” (liboş-dönme) aydınları himaye eder görünerek gidermektedir. Yarın şartlar değişecek ve AKP bu kesime de saldıracaktır.
Komünistler açısından “ezen ulus-ezilen ulus” ve anılan soru/sorunlara nasıl bakıldığı, açık ve net biçimde bilinmektedir. Ezilen ve sömürülen halkların haklı ulusal taleplerini hiç kimse demagojilerle başka alanlara çekemez. Kolektifimiz Çalışanlarının konuya bakışı da ha keza özel ve öznel bir yoruma yer vermeyecek biçimde bilinmektedir. Bu husus telif çalışmalarımız ve Dergi’mizdeki yazılarımızla da belgelenmiştir. Buna rağmen gerek bilgi noksanlığından (ki, bu giderilir bir şeydir), gerekse kasıtlı olarak çeşitli tahrifatlara gidildiğini görüyoruz. Kasıtlı tahrifat yöntemini seçenler burjuvazinin saflarımıza sokmaya çalıştığı kullanılmış zavallı kimselerdir.
Sıkça değindiğimiz gibi, bulunduğumuz coğrafyada Ulusallık ve Sınıfsallık temeline dayalı önemli iki ana sosyal muhalefet dinamiği mevcuttur. Bu iki temel dinamik giderek politikleşmekte ve alanlara çıkmayı denemektedir.
Yaşadığımız coğrafyadaki (ki, bu coğrafyanın hudutlarını İngiliz emperyalizmi çizmiştir.) sosyal muhalefet dinamiklerini özetle de olsa sıralarken sınıfsal ve sosyolojik açıdan şu tespitleri yapmaktayız: 1. İşçi sınıfı hareketi, 2. Sosyalist hareket, 3. Emekçi kadın hareketi, 4. Öğrenci ve gençlik hareketleri, 5. Kızılbaş-Alevi-Bektaşi hareketi, 6. Kürt ulusal hareketi.
Bu sosyal muhalefet dinamiklerine “Fukara Müslüman” ya da “Müslüman Proletarya” diye adlandırdığımız kesimleri de katmak durumundayız. Ayrıca, yoksul köylülüğün de hesaba katılması gerekmektedir.
Anılan sosyal muhalefet dinamiklerinin bazıları örgütlüdür. Ağırlıklı olarak burjuva ve küçükburjuva “sol” unsurlar bu alanlarda meşreplerince politika yapmaktadır.
Komünistlerin ezilen ve sömürülen bu sosyal muhalefet dinamikleri üzerinde “basınç” uygulayacak, ikna edecek, yol gösterip seferber edecek, ideolojik, politik ve örgütsel bir güçleri henüz yoktur. Oluşturulamamıştır. Komünistlerin politika üretemediği koşullarda, bu alanlara burjuva ideolojisi ve revizyonizmin girişi son derece kolay olmuştur.
Sosyal muhalefet dinamiklerinin farklı örgütlerde, çok parçalı ve birbirinin dilinden anlamaz biçimde, bir başlarına hareket edişi potansiyel güçlerin bölünüp parçalanmasını doğurmakta ve hâkim gerici sınıfların baskı ve işini kolaylaştırmaktadır.
Sosyal muhalefet dinamiklerinin taleplerinin ciddiye alınması ile ihtiyaçlarının karşılanması sorunu kolektif aklın, bilincin ve eylemin örgütlenmesinden geçmektedir. “Somut-tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile “amaçlı-somut-tutarlı bir iktidar mücadelesi” ancak ve ancak mücadelenin çeşitli biçimlerini uygulamaya aday ciddî, güvenilir, donanımlı ve merkezi kurumsal disiplinli Devrimci Proletarya Partisi’nin (İSP)varlığı ve kurmaylığı sayesinde bir anlam taşıyabilir.
Kimi taktiksel arayışlarla duruşlar, geçici ittifak arayışları, güç birliği ve benzeri cepheleşmelerİSP’nin önderliğinde ancak bir anlam kazanır. Kurumsal merkezi disiplinli İSP’nin kurmaylığından yoksun örgüt/partilerin ise, bu yolda hiçbir başarıları yoktur. Olamaz.
Yaşadığımız coğrafyadaki sosyal muhalefet dinamiklerini ayrıştırıp buluşturarak uyumlu hale getirecek, sevk ve idare edebilecek İSP türünden bir örgütsel güvencemiz yoktur. Örgütler vardır. Örgüt ile PARTİ ayrıdır.
Türkiye ve Kürdistan Solu’nun, devrimcilerinin, sosyalist ve komünistlerinin yaşamış olduğu dram ve trajedilerin kaynağı burada düğümlüdür. Asıl olan bu düğümü devrimci yoldan çözmektir.
Sol “cenahımızdaki” örgütler ilerici, demokrat, devrimci, yurtsever, sosyalist ve Marksist kimlik ve iddialarıyla anılan sosyal muhalefet dinamikleri içinde “meşreplerince” mücadele etmektedir. Devrimci ve Komünist iddialı birimlerin “meşreplerince” hareket etme özgürlükleri yoktur. Bu türden duruşlar kısa tutulmuş, örneğin 10 maddelik bir programla uyumlandırılmalıdır.
Programsız partiler, partisiz programlar kitle örgütlerinde, vakıf ve kültür kurumlarında, sendikalarda particilik, örgütlerinde ise dernekçilik yapmaktadır. Kitlesel çıkışlar gündemi belirledikçe anılan örgütlerde de bazı hareketlenmeler başlamakta, rekabetçilik had safhaya ulaşmaktadır. Programı doğrulanmayan rekabetçi örgütler parti olmadıkları halde parti imiş gibi hareket etmekte, o da yetmiyorsa can havliyle “platform” çeşitlemelerine başvurmaktadırlar. Küçükburjuva rekabetçi körlükler yüzünden kitlesel çıkışlar iktidar perspektifli projelerle buluşarak bir türlü yaygınlaştırılamamakta ve başlamadan sönümlemektedir.
Burjuva ve küçükburjuva “sol” anlayışlarla işlevsiz duruma getirilen örgütlerin başındaki şeflerle tabandaki temiz, samimi, özverili insanlarımızı bütün süreçlerde birbirinden ayırıyoruz. “Rota düzeltme” yöntemiyle yeni nitelikler kazanamayan, yanlışta inat edenlerle hayatın ve mücadelenin doğrulamadığı teori-pratiklerinde ısrar edenleri tarihte affetmiyor.
?imdi günümüzde “vukuatlarını” özetle andığımız “sol” örgütler PKK’nin 10. Kongresini gerçekleştirmesini, bazı kararlar alışını ve “yeni” tezler geliştirişini de yerinde değerlendirememektedirler: Kurulurken belli ölçülerde Marksizm’den yararlanan PKK’nin ve legaliteyi deneyen DTP’de uç veren küçükburjuva reformist anlayışları ne yerli yerine koyabilmekte, ne eleştirebilmekte ve ne de ideolojik, politik ve örgütsel açmazlardan kurtulmalarına yardımcı olabilmektedirler. “Kendi muhtaç bir dede, nerde kaldı başkasına himmet ede…” halk özdeyişinde olduğu gibi, mevcut “sol” grup, çevre ve örgütler sınıflar mücadelesinin önemli bir dönemecinde fena halde fenersiz kalmıştır. DTP’ye tutunarak politika yaptığını sanan örgüt/partilerin ideolojik, politik ve örgütsel konumu ayrıntılı bir tartışmanın konusudur.
Komünistler; Manifesto, işçi sınıfının diğer emekçi kesimlerle olan ilişkisi bakımından ne dediği; işçi sınıfıyla olan ilişkileri hakkında ne dediği, partinin zorunluluğunu nasıl açıkladığı; neden özel bir komünist partisinin zorunlu olduğunu; Komünistlerin sınıf kitlesinden ayrıldıkları yanlarının ne olduğunu şöyle açıklamaktadır:
“. Sosyalist teorileri sayesinde hareketin akışını bir bütün olarak daha iyi anlarlar, daha iyi kavrarlar.
. Hareketin her safhasında hareketin tüm hedeflerini göz önünde tutarlar, günlük mücadeleyi, reformları ve düzeltmeleri, sosyalizm mücadelesiyle birleştirirler.
. İşçi sınıfının savaşımı üç cephede, ekonomik, politik ve ideolojik cephelerde yürütmesi gerektiğini bilen sınıf öncüleridirler.
. İşçilerin ulusal mücadelelerinde de her zaman işçilerin ortak uluslar arası çıkarlarını, proletarya enternasyonalizmini savunurlar. Sömürülen halk kitlelerinin çıkarlarını temsil ettikleri için milliyetçilikle savaşırlar; ‘hiçbir şekilde burjuvazinin anladığı anlamda olmamakla birlikte’, komünistler ulusun çıkarlarının en iyi savunucularıdırlar.” (Marksist-Leninist Parti’nin Temel Eğitim Dersleri, Friedrich Engels Enstitüsü, s.61, Sorun Yayınları, 2. Baskı, 1996).
Görüldüğü gibi; Komünistlerin tavrı ve tutumu bilim ve akıldışı demagojilerin aksine son derece açık ve nettir. Sınıfsal ve enternasyonal bakış açısıyla bulunduğumuz coğrafyadaki Ulusallık-Sınıfsallık temelinde öne çıkan sosyal muhalefet dinamiklerine kurmaylık edebilecek örgütsel güvencelerin oluşmasına çalışmaktadırlar. Kolektifimizin de içinde bulunduğu Komünistlerin Birliği sorunsalı ve mevzii çok yönlü çabalarla bilince çıkarılmaktadır. Bu çabalar önünde sonunda II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (II. T. T. K. K.) yöntemiyle çözüme kavuşturulmalıdır. Kavuşturulacaktır. İdeolojik, politik yönelişlerimizle arkasında durduğumuz bu önerimizin ete kemiğe bürünmesinin mücadelesini vermekteyiz. ?u aşamada farklı örgütsel formasyonlarda durmayı uygun bulan aynı amaçlı yoldaşlarımızın çabalarına da büyük bir değer biçiyoruz. Aynı yöntemi dört parçaya bölünmüş Kürdistanlı komünistlerin I. Tüm Kürdistan Komünistleri Kongresini (I. T. K. K. K.)gerçekleştirmeleri durumunda II. T. T. K. K. ile I. T. K. K. K.’nın arasında ilkeli bir diyalog, birlik ve enternasyonal dayanışma ilişkileri hem gerçekleşmiş hem de sınıfsal anlamına kavuşturulmuş olur diye düşünüyoruz. (Daha önce özetle de olsa değindiğimiz: SORUN Polemik, Sayı: 27, Eylül 2007, s. 8-9,Kürt Politikasındaki Açmazın Kaynağı başlıklı yazımız incelenebilir.)
Yaşadığımız coğrafyada iddialarının arkasında duran komünistler, çok yönlü etkinlikleriyle burjuva ve küçükburjuva “sol” örgütlerin yaptığı gibi PKK, DTP ile ilkesiz, kuralsız bir diyaloga, birlik ve dayanışmaya girmezler. Girmemişlerdir. Komünistler, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketi buluşup bütünleşerek adına layık ve merkezi kurumsal disiplinli bir Komünist Hareketi oluşturmaları için mücadele ederken; sahte işçi ve komünist partilerle olduğu gibi, EMEP, ÖDP, SDP, vs. liberal, tasfiyeci, reformist, postmodern “sol” örgütleri de muhatap almazlar (Anılan örgütlerin tabanındaki temiz, dürüst, militan nitelikli proleter unsurlarla küçükburjuva solcusu şeflerini aynı yere asla koymayız.). Onları açığa vurucu etkinliklerden geri durmazlar. Kitleleri emperyalist-kapitalizmin çok yönlü kuşatmasından-propagandasından, siyasî bilinç ve örgütlülükten yoksun “sol”un her türden bilim ve akıldışı yol ve yöntemlerinden, burjuva resmî tarih ve resmî ideolojilerden, şoven-sosyalşoven ve sulandırıcı teori-pratiklerinden kurtarmaya çalışırlar.
Komünistler yaşadığımız coğrafyada bir gerçeklik olarak Kürt ulusal hareketinin talep ve ihtiyaçlarının ne olduğunu, nasıl karşılanacağını, sorunlarının nasıl çözüme kavuşturulacağını bilirler ve bu yoldaki etkinliklerinden geri durmazlar. V. İ. Lenin’in ezilen ve sömürülen emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluş mücadelesinde geliştirip formüle ettiği; “ulusların kendi kaderini özgürce tayin, tespit ve ayrılma hakkını” amasız, fakatsız dillendirirler. Burjuva teorisyenlerinin de çarpıtarak telaffuz ettiği “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” (UKKTH) ile komünistlerinki temelden farklıdır. Emperyalist-kapitalizme zarar vermeyen, onların sınıfsal çıkarlarına göre ezilen, sömürülen ve sömürgeleştirilmek istenen halklara uygun birer coğrafya düşünüldüğü veya verildiği dönemler olmuştur. Yakın Doğu’da ve diğer bölgelerde bunun çeşitli örnekleri vardır. Onlara göre UKKTH söyleminde “ayrılma hakkı” böyle bir şarta bağlıdır. Komünistler açısından ise, bu hak; UKKTH ezilen ve sömürülen emekçi halkların ve proletaryanın yararına olmalıdır biçimindedir. Komünistler; her koşulda ezilen ve sömürülen emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluş mücadelesi üzerine gerçekçi çözüm yöntemlerinin üretilmesine çalışırlar. Ayrıca, Ulusallık-Sınıfsallık temelindeki sosyal muhalefet dinamiklerinin evrensel ölçekte birbirleriyle nasıl bir diyalog-ilişki içinde olacaklarını bilir ve bu yolda yürürler. Devlet tekelci kapitalizminin ulusallık temelindeki sosyal muhalefet dinamiğine nasıl baktığı yüzlerce yıllık deneyimlerin ışığında bilinmektedir.
Komünistler; “somut-tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile koordineli “amaçlı-somut-tutarlı bir iktidar mücadelesini” atbaşı götürmekten yanadır. Ezilen ve sömürülen emekçi halkların ulusallık temelindeki talepleriyle mücadele edenlere omuz verir. Ulusallık çizgisine tek yanlı pirim verip asla angaje olmaz. Örnekleyeceksek; PKK ya da DTP’nin örgütsel yapısı içine girip erimezler. Ezilen ve sömürülen emekçi halkların ulusallık kimlikleriyle taleplerini dile getirenlere yardımcı olurken devlet tekelci kapitalizminin çok yönlü ulusal, şoven baskısını ve terörünü tüm güçleriyle karşıya alırlar. İşçi sınıfına, sosyalist harekete, emekçi kadın hareketine, devrimci gençlik hareketine, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi hareketine, yoksul köylülüğe, Müslüman proletaryaya olduğu gibi Kürt ulusal hareketinin de yeni nitelikler kazanmalarına çalışırlar. Yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal/evrensel kurtuluşundan yana taraf olan Proletaryanın Devrimci Partisi’nin önderliğinde kolektif aklın, bilincin ve eylemin örgütlenebilmesinin kavgasını verirler. Komünistler; çok yönlü ve devrimci esneklikleri gözeten taktikleriyle, yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi ve emekçilerden yana taraflı konumlarıyla; politikleşen emekçi halklarımıza olan görevini yerine getirirken, İSP’nin oluşturulması davasından asla geri adım atmazlar. Emek güçlerini ve yığınağı mümkün olan tek bir yere yaparlar.
Anılan sosyal muhalefet dinamiklerinin taleplerinin dikkate alınması ve ihtiyaçlarının karşılanması için öncelikli olarak Devrimci ve Marksist Sol Kadroların anlamlı ve ileri bir adım atmasına çalışırlar. Bu şarta bağlı olarak Kürt ulusal hareketinin (ve ötekilerin) ancak iki adım sıçrama yapacağını bilince taşırlar. Komünistler işte böylesine kapsamlı, tarihsel ve sosyal deneyimleriyle doğruluğu kanıtlanmış, çetin, zor, uzun erimli ve kesin sonuç alıcı bir yol üzerindedir.
İşçi sınıfı, sosyalizm ve devrim aşkına(!) hareket ettiğini sanan küçükburjuva devrimcileri “öncü parti, önder parti, kitlesini arayan parti” güzergâhında devrimci öğrenci gençlik temeline dayalı örgütsel kopuş deneyimlerini yerli yerine koyamamıştır. Böylesine önemli bir görev onlardan da beklenmemektedir. Anılan örgütler tutulacak Ana Halka’yı bir türlü görememiştir. Görebilmeleri için siyasî bilinçleri, maddî, manevî ve moral örgütsel güvenceleri yoktu çünkü.
“Öncü parti…” güzergâhında: 1970-15/16 Haziran Direnişi döneminde hamasetle bol bol “işçi dalkavukluğu” yapılmış, proletaryanın kütlesel çıkışının ne anlama geldiği bir türlü kavranılamamıştır. 1980 sonrası kadın sorunu keşfedilmiş(!) bu kez kapitalist Batı’dan devşirilen burjuva feminist akımların uzantısında “kadın dalkavukluğunda” karar kılındığı görülmüştür. PKK’nin 1984 çıkışıyla da “Kürt Sorunu” ile “Kürdistan Sorunu”nun keşfedildiği(!) sanılmış ve “Kürt dalkavukluğuna” soyunulmuştur!..
Bir hatırlatma yapmakta yarar var: Kürt ulusal hareketine bir zamanlar ilkesiz ve faydacı biçimlerde tutunan “sol” eğilimlerin tamamı günümüzde bir örgütün ya da mihrakın başında sosyalistçilik veya yoldaşçılık oynamaktadır. Yeni Ülke-Gündem gazeteciliği sürecinde, anılan organlarda arpalanan “sol” avantürye takımı burada beslenip büyütüldükten sonra “yeni görevler” üstlenmek üzere tasfiyecilik siyaset pazarına sürülmüştür. Bu görevlilerin tamamı hayat ve mücadelenin asla doğrulamadığı kariyerizm tutkularıyla şimdi Sol “cenahımızı” daha da parselleyip sulandırmak işiyle iştigal etmektedir.
Reformist sol ile Komünistlerin ideolojik, politik ve örgütsel konumu bir ve aynı yerde değildir. Sapla samanı karıştırmayanlar bu en basit hakikati bilirler.
“PKK’nin 10. Kongresi” diye söze başlarken bilinen özetleri tekrarlamak ihtiyacını duyduk. “Reformcu” ile “Devrimci” ayrışmasının önemini vurgulamayı öne çıkarırken Komünistlerin tavrının nasıl olması gerektiğini bir kez daha somuta indirgemiş olduk.
PKK’nin 21-30 Ağustos 2008 tarihinde gerçekleştirdiği 10. Kongresi’nde ve genellikle kadın gerillaların üzerinde durduğu parti, partileşme ve kadrolaşma-kurumsallaşma sorununun diğer kongrelerden farklı biçimde ele alındığı; “Yeni tezkere”, Irak, ABD, vb. ülke ilişkilerinin “yeni yorumu”; HPG’nin konumu; kişi kültünün (kişilerin-Öcalan’ın yüceltilmesinin) aşılamadığı ve özenle vurgulandığı; “Öcalan’ın tezlerinin Marksizm’e katkı(!) getirdiği” iddiasının tekrarlandığı; İmralı sürecine duyarlı kalındığı; “…Apo’cu ruhta birlik ve kararlaşma kongresi başarıyla gerçekleşmiştir…” saptaması bu kongrenin özeti olmuştur; Êdî Bes e! sürecinin yoğunlaştırılarak sürdürüleceği; Anadilde eğitim-öğrenim hakkı ve taleplerinin daha da gündemleştirileceği; Eylemlerin daha da tırmandırılacağı; “Demokratik konfederalizm (“demokratik cumhuriyet”, “demokratik ulusçuluk” ve “ekoloji” vb.)” gibi tanım, kavram ve yöntemlerinin içeriğinin doldurulacağı; Dört ayrı coğrafyadaki ilerici, demokrat ve sol güçlerle aranan ittifak ve güç birliği (çatı partisi) deneyimlerinin geliştirilip güçlendirileceği; Ulusal ve evrensel ölçekte Kürt Sorunu’nun ayrıntılı gündemleştirileceği; Sovyetler Birliği ve Sosyalist Sistem deneyimine karşı ve “Marksizm’e katkı”(!) olarak nitelenen “21. Yüzyıl sosyalizmi”, “demokratik özgürlükçü sosyalizm”, “bilinç-devlet-sosyalizm-iktidar perspektifinde zihniyet devrimi yapıldığını” ve PKK’nin böylelikle değişmesi gerektiği dillendirilerek tartışılmış ve kararlaştırılmıştır. Özetlenen bu kararların uzantısında PKK özgürlük için halkı direnişe çağırmaktadır.
PKK’nin 10. Kongresi hakkında farklı yorum yapanlar, hatta PKK’nin daha devrimci bir çizgiye ve stratejiye yöneldiğini söyleyenler de çıkmıştır.
Oysa PKK’nin politikasına; Kürt proletaryasının, emekçilerinin ve yoksul köylülüğün değil, “kişi kültünün” (Apo kültünün) damgası hâkimdir. PKK’deki bu türden bir işleyişi eleştirmenin ve aşmanın hiçbir maddî zemini yoktur. Eleştirinin olmadığı bir yerde “değişim”de olmaz/olmamıştır.
“Teorik” açılımını Öcalan’ın belirlediği ve özetlemeye çalıştığımız kongre kararları üzerine ayrıntılı şeyler söylenebilir. Söylenecektir de. Özellikle emperyalist-kapitalist batıdan devlet tekelci sermaye destekli kimi “akademik marksistlerin” terennüm ettiği sözüm ona “tez”lerin eklektik-pragmatik yöntemlerle uyarlanıp kotarılarak hemen yaşadığımız coğrafyaya da taşındığı görülmüştür! “21. Yüzyıl sosyalizmi” içi boş kavramının hiç bir bilimselliği ve inandırıcılığı yoktur. Bilimsel Sosyalizm-Komünizm kaynaklı ideolojik-teorik doktrine ve yöntemlere aykırıdır. Bu tespitin ardı sıra sıralananlar ise, Öcalan’ın ideolojik-teorik-politik-örgütsel kapasitesini aşan ve burjuva sosuna bulandırılmış gayri ciddî tezlerdir. Komünistler bu türden sulandırıcı tezleri şiddetle karşıya almakla yükümlüdür.
Anılan Kongre kararlarını bazı basın-yayın organlarında ve Roj TV.de değerlendirip tartışanlara bir hatırlatma: Anti-Sovyetizm, anti-Stalinizm temeline dayalı ve de “Devrimci Marksizm” iddialı sözüm ona tez ve “argümanlar” sosyalizm ve devrim düşmanı bilcümle avantürye takımına hiç bir yarar getirmedi ki, Öcalan’a-PKK’ye getirsin.
PKK’nin; sistemin gerici reform dahi yapamadığı gerçekliğini görüp gözeterek politika yapması gerekirken 10. Kongre kararlarını bu biçimde yansıtması olağan bir süreçtir.
Kürt ulusal hareketi taraftar ve sempatizanları bir zamanlar Marx-Engels-Lenin-Stalin-Apo (MELSA) beşlisine çok büyük anlamlar yüklüyor ve bu isimleri özenle tekrarlıyordu (Ayrıca, MELSA isimde bir de yayınevi oluşturdukları hatırlanmalıdır). PKK’nin “demokratik konfedaralizm, “demokratik cumhuriyet”, “demokratik ulusçuluk” ve “ekoloji” vb.” gibi terim ve kavramları kullanmaya başlamasından beri bu beşliden geriye yalnızca sonuncusunun kaldığı anlaşılmaktadır.
Gerek PKK’nin 10. Kongre kararlarının, gerekse PKK ve DTP’ye ilkesiz, eklektik, faydacı ve pragmatik yöntemlerle tutunan “sol” örgüt ve akımlarının “çatı partisi” arayışlarının bulunduğumuz coğrafyadaki (milliyet farkı gözetmeden) işçi sınıfı ve emekçilerin talep ve sorunlarına asgari bir çözüm getireceği iddiası son derece kuşkuludur/ tartışmalıdır. Denenip görülecektir.
“Çatı” arayan çatısızlara gerçekliği yansıtan ve de mizahla karışık cevaplar gün geçtikçe artmakta ve “Çatı’nın dört duvar ya da direklerinden biri mevcut ya ötekileri?” denilmektedir.
Yaşadığımız coğrafyada bütün sosyal muhalefet dinamiklerinin daha “donanımlı” burjuva güçleri tarafından baskı ve terör altında tutulmasının ve “iç savaş” ile “devrimci durum”larda ağır ve onulmaz darbeler alışının, çeşitli ve çok yönlü kırım ve kıyımların “rahatlıkla” gerçekleştirilmiş oluşunun asıl sorumlusu elbette emperyalist-kapitalizmin kucağındaki hâkim geri sınıflar ve onların iktidarlarıdır. Onlar sınıfsal görevlerini yerine getirmektedir. Peki, bu kirli savaşın kanlı oyunlarında ve süreçte Sol “cenahımızın” birikmiş-hesaplaşılamamış “vukuatı” hiç sorgulanmayacak mıdır?
Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin büyük darbeler alışının faturası aslında “ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist, yurtsever, komünist ve de Bolşevik” geçinenlere kesilmiştir. Daha net söylenecekse politika ve Komünistlerin Birliği sorununa çözüm yöntemleri üretemediklerinden ötürü bu fatura büyük oranda Devrimci ve Marksist Sol Kadrolara kesilmiştir.
Bütün sosyal muhalefet dinamiklerinin ve Kürt ulusal hareketinin aldığı ağır darbeler Sol “cenahımızın” yeni nitelikler kazanamayışı ve “çıkış hattı” bulamayışı yüzündendir. Tarihsel-sosyal haklılıklarımızla oluşan kimi imkân ve fırsatları, zorunlulukları göremeyişimiz ve sürece kolektif devrimci bir müdahale edemeyişimiz yüzündendir. Sosyal pratikte yeterince denenip sınanmış ve de açığa düşmüş-aşınmış teori politikalardan kurtulamayışımız yüzündendir. Politikada tutulacak Ana Halka’yı yakalayıp yığınağı mümkün olan tek ve bir yere yapamayışımız yüzündendir. “Örgütler anarşisi” hastalığımızı tedavi edemeyişimiz yüzündendir. İktidar perspektifli kendi-yerli sentezimizi üretemeyişimiz yüzündendir. Buraya daha onlarca madde sıralayabiliriz. Bu mücadelede asıl kusurlu-suçlu olan bizleriz. Bu nedenle de PKK’ye, DTP’ye, Öcalan’a “tariz oku” atarak politika yapılamayacağının da bilincindeyiz.
PKK’nin 10. Kongresi’ne hak ettikleri ölçülerde birazcık değinirken Sol “cenahımızın” yeni nitelikler kazanmasını arzu ettiğimizi vurgulamak istedik.
Sayı hesabıyla kendimize gelelim! Zira önümüzde düğün bayram edilecek günler yoktur!
DTP Kapatılırken Sol “Cenahımızın” Tavrı?
TC devleti kurulduğu günden bu yana, parti kapatma yöntemleriyle âdeta “partiler mezarlığına” dönüşmüştür.
Sınıflar mücadelesinin şiddetlendiği son 35-40 yılda işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal muhalefet dinamiklerini hareketlendiren belli başlı siyasî örgütlenmeler olmuştur. 1962-1970 sürecine belli ölçülerde damgasını vuran ilerici-sosyalist I. TİP’den sonra 1984-2008 sürecinde Kürtlerin demokratik taleplerini gündeme getiren liberal-reformist HEP-DEP-DEHAP-ÖZDEP-HADEP kapatılmıştır. Bu dönemde kapatılan sağlı-“sol”lu burjuva partilerini burada konu yapmıyoruz.
TC’nin burjuva diktatörlüğünde “parti kapatma” yöntemlerinden çok söz edilir, fakat 85 yıllık cumhuriyette en eski ve köklü partimiz olan 10 Eylül 1920’de Kongre yöntemiyle oluşturulan (Ayrıca, sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı asla tartışılamayan…) Tarihî TKP’nin açık faaliyet alanlarını kullanamayışı ve yasaklanışını burjuva ve küçükburjuva solcuları anmak dahi istememektedir.
I. TİP 1970’te; DTP 2008 yılında ideolojik, politik ve örgütsel konumuna göre “Kürt Sorunu” üzerine bazı demokratik eylemleri, talep ve önerileri nedeniyle kapatılmıştır.
Devlet tekelci kapitalizmi sömürüsünü katmerlendirmek için sürekli biçimde işçi ve emekçi halkın talep ve ihtiyaçları doğrultusunda politika yapmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Emperyalist-kapitalizmin Yakın Doğu ve Bölge politikalarında “koçbaşı” olarak yedeklediği sağlı “sol”lu burjuva politikalarına anılan muhalefet partilerinin yürüttüğü politika-kadro-programlarıyla bir türlü geri adım attıramamış ve de aşılamamıştır. Bu gidişle de burjuvazi asla geri atmayacak ve sınıflar mücadelesi giderek şiddetlenecektir. Bunun işaretleri her olay ve olgudan alınmaktadır.
Devlet tekelci kapitalizmi ile her alanda boy ölçüşecek, amaçlı-tutarlı-somut iktidar projesi olan ve sistemi devrimci-köklü dönüşümlerle aşabilecek siyasî aktörlerle kurumlar ise, henüz daha “işbaşı” yapamamıştır.
Devrimci ve Komünist kimlikli nüveler grup, çevre ve örgüt olarak kitleler arasındaki varlığını sürdürmektedir. Anılan Kadrolar Komünistlerin Birliği ya da Komünist Birlik derslerini henüz hazmedemediklerinden (ya da bu sorunun gereğini henüz daha ideolojik süzgeçlerinden geçiremediklerinden) Parti ve Partileşme Sorunu gibi can alıcı-hayatî meselelerimizi olması gereken yerde (Devrimci Oturumlarda) tartışamamakta, atılması gereken anlamlı ve ileri adımları bir türlü atamamaktadır!..
Mevcut sosyal muhalefet dinamiklerine politika üretmesi gereken Komünistlerin bu “zaafı” (Devrimci ve Marksist Sol’un Öndersizlik Krizi) devam ettikçe devlet tekelci kapitalizminin “yüksek” çıkarları uzantısında daha çook parti kapatılacaktır.
* * *
TC devleti krizin yükünü -faturasını- işçi sınıfı ve emekçilerin üzerine yıkmaya çalışmaktadır.
Emperyalist-kapitalizmin krizi, rejim krizi, malî-finans-ekonomik-siyasal krizi giderek boyutlanıyor. Hegemonlar dünya çapındaki “üçkağıtçı” sistemlerinin çökmemesi için mümkün olan her yöntemi deneyecektir. Denemektedir. Kapitalizmin krizini sorgularken: Peki, Devrimcilerin, Komünistlerin yaşadığı “Öndersizlik Krizi” nasıl aşılacaktır? diye Sol “cenahımızın vukuatını” da sorgulamak zorundayız.
2008 krizinin 1929 dünya genel krizini aratmayacağı burjuva iktisatçıları tarafından dahi telaffuz edilmektedir. 1929 krizinden çıkış yöntemi olarak savaş sanayi pompalanmış, haksız savaşlar çıkarılmış, krizin faturası proletaryaya hayatlarıyla ödetilmiştir.
Modern sosyal sınıflar (Burjuvazi-Proletarya) temelindeki uzlaşmaz çelişkiler yerine din ve etnisiteyi öne çıkaran uluslarötesi tekelci sermaye güçleri kriz yüzünden fena halde güç duruma girmiştir.
Aynı zamanda kriz kapitalistler açısından da çeşitli imkân ve fırsatlar hazırlamaktadır. Özellikle de ölüm tüccarları -savaş sanayii- açısından…
Uluslararası finans kapitalin krizinin Yakın Doğu’ya ve Bölgemize yansıması beraberinde bazı politik kırılmaları da getirmiştir. Bu durumda krizin işçi sınıfı ve emekçi halklarımıza ekonomik açıdan maliyeti ve buna karşı bazı siyasî sonuçlar elde etmeyi de getirecektir. Yeni tipte örgütlenme anlayışları denenecektir. Emperyalist-kapitalizmi sorgulayan, ayağa kalkan tutarlı kitle hareketleri, direnişler bu açıdan daha önem kazanacaktır. Krizlerin yarattığı yıkımların yanı sıra bazı kazanımları getireceği de açıktır. Taleplerimizi bu temelde yükseltmeliyiz.
Anılan krizlerin faturasını, bu krizleri yaratanlara çıkarmak için; bizler, bizimkiler, yani kolektif aklı bilinci ve eylemi örgütlemekten yana ve sorumlu olanlar ne yapıyoruz?
Doğru oturup doğru konuşacak isek: Lafzen devrimci, sosyalist, komünist ve Bolşevik geçinenlerin çok farklı kulvarlarda olmasına rağmen, DTP kadar bile politika yapamadığını, kitlesel bir güce ulaşamayışını ve sosyal pratikte hesaba katılacak sosyalist alternatif bir “vukuatının” olmayışını Sol açısından trajik bir sonuç olarak niteleyebiliriz.
Kırdan kente göç yoluyla iyi-kötü bir iş bulmuş sendikalı işçilerimiz kriz nedeniyle kitlesel biçimde işlerinden çıkarılmaktadır. Emperyalist-kapitalizmin dünya çapındaki krizi yüzünden Batı’da da borsalar-bankalar çökmekte, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” yerine sürece müdahale edilmekte, çöken bankalar devletin korumasına alınmaktadır. ABD’de boy veren finans-malî krizin daha da dibe vurmaması için Japonya ve AB emperyalist ülkeleri, hatta bazı Arap ülkeleri de yardıma koşmuştur. Kapitalizmin çöküşünün evrensel bir boyut kazanması karşısında hegemonlar kesenin ağzını iyice açmıştır. Kriz yüzünden pek çok işçi işinden çıkarılmakta, devasa işletmeler kapılarına kilit vurmaktadır.
Kapitalizmin evrensel krizi “suni teneffüs” demek olan kurtarma yöntemleriyle bir biçimde ve geçici olarak sarılıp sarmalanacaktır. ?u aşamada görünen budur. Genel krize rağmen kapitalistler, hegemonlar dünya genelinde hâlâ egemen durumdadır. “Ama ne zamana kadar?” denilecekse: Marx-Engels-Lenin sürecini ideolojik süzgeçlerinden geçirip hazmetmiş olan Komünist Kadroların evrensel-organik ilişkili basıncının (yani emperyalist-kapitalizmi sorgulama, ayağa kalkma ve aşmak için) hissedilir derecede üretileceği an’a kadar.
Peki, sayıları 15 milyona varan işsiz-örgütsüz kesim bu durumda ne yapacaktır?
Otomotiv, tekstil, imalat sanayi, inşaat vb. işkolları işçi çıkarmada birinci sırayı oluşturuyor. Tekelci sermayenin kıskacında zaten zorlukla ayakta durmaya çalışan küçük atelyelerle işletmeler (Kobiler) hepten iflas etmiştir.
Sermaye sınıfı ve kurumları A’dan Z’ye kadar çeteleşme pisliğinin içine girmiştir.
Memlekette bir biçimde “iç savaş” sürdürülmektedir. Kimileri “iç savaş” söylemine fena halde bozuk çalıyor. Peki, 35 yıldır süren sınıflar mücadelesinde, inkâr, imha ve asimilasyon politikaları sonucunda 12 bin “şehit”, 43 bin “ceset” toplam 55 bin insanımızın hayatını kaybetmiş oluşunu, onbinlercesinin en iğrenç işkencelerden geçirilerek E-F-D Tipi cezaevlerine tıkıldığını, en değerli kadrolarımızın darağaçlarını süsleyişini, haksız ve kirli bir savaşın sürdürülüşünü, Emekçi ve Kürt düşmanlığına endeksli politikaların giderek yaygınlaştırılışını, devlet terörünün, sömürünün, işkencenin sistemleştirilişini, en masum vatandaşlık haklarının ve medeni hakların kullanılmasının dahi darbelenişini, 40 bin insanımızın siyasî mülteci durumuna düşüşünü, 4 bin köyün yakılıp yıkılarak boşaltılmasını, zorunlu göçlerle kırdan kente akının hızlandırılışını, ormanların yakılmasını, hayvancılığın ve üretimin kökünün kazılışını, beri yanda düşünme-örgütlenme hak ve özgürlüklerini kullanan insanlarımıza uygulanagelen tekelci sermayenin “hukuk” yoluyla gerçekleştirdiği baskı-terörünü vb. nasıl ve hangi siyasî literatürle açıklamalıyız?!..
* * *
Yapılacak tahlil ve değerlendirmelerde: TC’nin küçük emperyalist niyetlerinin şahlandığı, Kuzey Irak’a (Güney Kürdistan’a) “yeni” seferlerin başlatıldığı bir süreçte DTP’nin kapatılıyor oluşu da hesaba katılmalıdır.
AKP’nin efelenişi iflas etmiş politikalarının bir ürünüdür.
DTP işte bu “ahval ve şerait içinde dahi vazifen” diyerek açık faaliyet alanında politikaya soyunmuştur. Kendinden öncekilere uygulanagelen (mevcut hukuku da aşan) keyfî ve fiilî baskıların bir türlü sonu gelmemiştir. Devlet tekelci kapitalizminin diktatörlüğünde işçi sınıfına ve emekçi halklarımıza parlamentonun bu düzey ve yöntemlerle kullandırılmayacağı acı deneyim ve büyük kayıplarla ortaya çıkmıştır. Sözün özü: Talepleriyle öne çıkan emekçilerle Kürtlere parlamenter mücadele alanı resmen yasaktır!
Bu türden yasaklara rağmen, çetin mücadeleleri gerektirse de, bu yol, ısrarlı ve kolektif çabalarla denenecektir. Denenmelidir.
DTP; Kürtlerin kimliğinin tanınmasını, anadilde eğitim-öğretim yapılmasını, her türden ayrımcılığın kaldırılmasını, Kürtlerin eşit statülü vatandaş yerine konulmasını ve demokratik haklarını savunan liberal-reformist küçükburjuva aydınların yönetimindeki bir partidir. DTP mevcut anayasa ve siyasî partiler yasasına uygun olarak kurulmuştur. Sistemi devrimci yol ve yöntemlerle dönüştürüp-aşmaktan yana olan devrimci bir parti değildir.
Burjuvaziye asla zarar vermeyen, tutarsız ve donanımsız bir parti olmasına rağmen, DTP’nin kapatılmak istenmesi, devlet tekelci kapitalizminin ne demek olduğunu kör gözlere sokan bir girişimdir. Kürt ve Türk kimlikli küçükburjuvazisinin ders çıkaracağı husus budur. Elbette çıkarabilirlerse!... Sol “cenahımız” da bu uygulamalardan çok yönlü ders ve sonuçlar çıkarmalıdır.
Devlet, sağlı “sol”lu burjuva partileri, devletçi-ulusalcı nasyonalistler (faşistler) tüm güçleriyle DTP’ye saldırmaktadır. DTP burjuva parlamenter mevziinde önemli bir tutanağa sahiptir. Hesaba katılması gereken çok önemli kitlesel bir tabanı, yoksul köylü-emekçi halk desteği vardır. Aslında burjuvazi DTP’den değil, Kürtlerin giderek özgürlük ve eşitlik talepleriyle dışındaki aynı amaçlı siyasî güçlerle buluşup sistemi sorgulamasından ve ayağa kalkmasından korkmaktadır.
AKP-TSK’nın yaklaşan mahalli seçimlerdeki politikaları örtüşmektedir. CHP ile MHP AKP’nin alternatifi partiler değildir. Her ikisi de açığa düşmüştür; faşist yönelimleriyle AKP’ye karşı tepki oylarını ancak toplayabilmektedir. Sol “cenahımız” da AKP’ye alternatif sosyalist politikalar üretemediğine göre, DTP AKP’ye rakip kimliği ile mahalli seçimlerde mücadele edecektir. DTP “Sivas’ın doğusunu AKP’ye kaptırmamak” için büyük bir kararlılıkla politika yapılacağını ileri sürmektedir.
İzlenen politikalarda her şey mahalli seçimlere endekslenmemelidir.
Burjuva siyaset alanı böylesine kilitlenmişse, kilidi açacak güçlere, yani İSP’nin oluşturulmasına ağırlık verilecektir. Bu temel davadan ödün verilmeksizin sorunlar tahlil edilecektir. Devrimci ve Marksist Sol Kadroların DTP’ye omuz vermesi konusu ayrı bir konudur. Emek cephesi ile Kürt ulusal hareketi potansiyel güç olarak öne çıkıyorsa bu potansiyel gücü enerjiye çevirecek kolektif çabalara büyük ihtiyaç olacaktır.
İşçi sınıfı, sosyalizm ve devrim aşkına(!) örgüt kurup tıpkı örümceğin ağını kurup sabırla bekleyişi misali politikleşen kitleler kendiliğinden kurulmuş ve işçi sınıfından, sosyalist hareketten oksijen almayan naylon komünistlerin kapısını çalmayacaktır.
AKP-TSK’nın yürüttüğü politikaların her alanda iflas ettiği tüm açıklığıyla ortaya çıkmıştır.
Komünistler; emekçi halkların ulusallık temelindeki taleplerine doğru politika üretmek; ayrıca, DTP’nin kapatılmasına kütlesel etkinliklerle karşı çıkmak durumundadır. Milliyet farkı gözetmeden işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesini anlamlı kılıp yükseltmek için tüm emek güçlerini buluşturup bütünleştirmek zorundadır. Devrimci mücadelenin yükseltilmesi ve amacına ulaşabilmesi için deKomünistlerin Birliği’ni gerçekleştirmek davasından ödün verilmemelidir.
“Barış, demokrasi, özgürlük ve halkların kardeşliği” türünden kulağa hoş gelen fiyakalı laflarla ilerici bir politika yaptığını sananların kitleler üzerinde yarattığı illüzyonlar yerine sınıfsal-sosyal anlamlı bir barikatın örülmesine çalışmak Sol açısından olduğu gibi ezilen ve sömürülen emekçi halklar açısından da daha doğru bir yöneliş olacaktır. Günümüzün politik çıkışı bu temelde oluşturulmalıdır. Çünkü “Kürt Sorunu” bir asayiş, inkâr, imha, asimilasyon sorunu değil, siyasî bir sorundur. Çözüm yöntemleri de siyasî olacaktır. Sistemin bütün kurum ve araçları ağız birliği etmişçesine “kahrolsun pekaka!” diye haykırmaktadır. Böylelikle sorunun ana kaynağı kitlelerden gizlenmekte, yalan ve demagojilerle asıl meselenin gündeme gelişi saptırılmak istenmektedir. PKK’nin varlığı ile uyguladığı yöntemler TC devletinin uygulayageldiği inkâr-imha-asimilasyon politikalarının sonucudur.
PKK ile DTP tutarsız tezleri ve politikalarıyla TC devletinin “akıllı burjuva” politikacılarına seslerini duyurmak için çırpınmaktadır. Oysa bu memlekette gerici reform yapabilecek “akıllı burjuvazi” dahi yoktur. Olsaydı yarım saatte “beyaz bayrak” çekmiş politikacıların talepleriyle hemen uzlaşırlardı. Her iki parti de burjuvaziyle uzlaşmada esneyeceği kadar esnemiş olmasına rağmen, talepleri bilinçli olarak karşılanmamakta, savaş çığlıkları atılmaktadır. Yakın Doğu’da ve Bölge’de küçük emperyalist politikalarıyla emperyalist yağmadan arta kalan kırıntıları toplayabilmek için uyguladıkları militarist şiddet-inkâr-imha-asimilasyona dayalı politikalarını terk etmeye niyetleri yoktur.
