"Sosyal Devlet" Sosyal Haklar ve Sendikaların Tasfiyesi

Turgay Ulu

Her ekonomik sistem, kendisine uygun bir toplumsal ilişkiler bütünü oluşturur. Kriz dönemlerinde bu toplumsal ilişki biçimleri artık bir çeşit değişme-dönüşme sinyalleri verir. Kapitalizmin zorunlu yasalarından kaynaklanan dönemsel yapısal krizler, burjuvazinin o güne kadar uyguladığı yönetim aygıt ve taktiklerinde yeni bir yapılanma içine girmesini zorunlu kılar. Aynı zamanda sömürülen sınıfların da, içinde bulunulan üretim yöntemine uygun olarak oluşturdukları örgütlenmelerinde ve mücadele biçimlerinde yeni biçimler arayışı içine girmelerine yol açar.

1929'da yaşanan dünya ekonomik krizi, Fordist üretim yöntemlerinin geliştirilmesini sağlamıştı. Standart bir şekilde yapılan, makine bantlarının akışına göre ritmi ayarlanmış olan Fordist üretim tekniği, aynı zamanda işçi sınıfının kitlesel olarak örgütlenmesine de, zorunlu olarak bir zemin sağlamıştı. İşçi sınıfının çıkarlarını radikal olarak savunan devrimci sendikalar oluşmuştu.

Hem işçi sınıfının etkin örgütlenmesi sayesinde, hem de dünyada oluşmuş olan sosyalist sistem sayesinde dünya burjuvazisi çeşitli hak kazanımlarını vermek zorunda kalmıştı. "Refah devleti" olarak tanımlanan "sosyal devlet" olgusu işte bu koşulların zorlaması sonucunda ortaya çıkmıştı.

Tarihler 1970'leri gösterdiğinde, artık Fordist üretim yöntemleri piyasanın ihtiyaçlarına yanıt vermekte zorlanıyordu. Bilimsel teknolojik alanda yaşanan gelişmeler, üretimi hızlandırmıştı. Fordist üretim sisteminde standart olarak piyasaya arz edilen marka ve ürünler artık fazla talep bulmuyordu. Çünkü uzun süre aynı kalıp ve aynı marka ürünler tüketmek artık piyasayı tatmin etmiyordu. Piyasa artık sürekli değişen markalar, sürekli değişen modeller arıyordu. Dolayısıyla Fordist üretim modeli, piyasanın bu talebini karşılayamıyordu. Kitlesel ve standart olarak üretilmiş olan ürünlerden oluşan stoklar eritilemiyordu.

Öte yandan, hizmet sektörünün üretimde daha fazla yer almaya başlaması söz konusuydu. Kas gücüne dayalı emek türü sayısal olarak azalıyordu. Değişmeyen (makineler vb.) sermaye oranının, değişen (emek gücü vb.) sermaye oranına karşı artmış olması: kapitalizmin kâbusu olan, kâr oranlarında düşme eğilimi yasasını işletiyordu. Doğal olarak burjuvazi düşen kâr oranlarını artırmak için yeni yol ve yöntem arayışlarına girme ihtiyacı duyuyordu. Emek yoğunluğunu artırmak, sosyal hakların tasfiye edilmesi vb. gibi birçok yöntem devreye sokuluyordu. Tamamen makineye dayalı bir üretimin yapılması zaten kapitalizmin tercih etmeyeceği bir şeydir. Japonya'da yapılmış olan robotlar üretimde canlı emeğin yerini alabilecek bir şekilde kullanılmadı. Bir anlamda teknolojik gelişmenin sınırsız bir tarzda ilerlemesi kapitalizmin kendisi tarafından engellenmiş oluyor. Böylece kapitalizmin bilimi ve teknolojiyi sınırsız bir şekilde geliştirmeyeceği ya da insanlığın yararına kullanmayacağı kanıtlanmış oldu.

Post-fordizm ya da esnek üretim diye adlandırılan bu yeni üretim yönteminde artık üretim alanları parçalara ayrılıyordu. Üretim sistemi tüm dünyaya yayılıyordu. Sabit ve tek bir mekânda, kitlesel olarak gerçekleştirilen üretim faaliyeti artık zamansız ve mekânsız bir zemine kayıyordu. Burada, olası bir yanlış anlamanın önüne geçmemiz gerekir. Zamansız ve mekânsız derken; kimilerinin iddia ettiği gibi değer ve artı-değer hesaplamalarında gerekli olan emek zamanının ortadan kalktığını iddia etmiyoruz. Üretimin sabit mekânların dışına taşması ya da üretim zamanının tüm dünya çapına yayılmış olması, toplumsal emek zamanını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla değer ve artı değer tahlilinde bir geçersizleşmeden söz edilemez. İçinde bulunduğumuz koşullarda, artık bütün dünyayı bir fabrika gibi düşünebiliriz. Zaten K. Marx, toplumsal emek zamanı derken bu tanımlamayı bir fabrika, bir işkolu veya bir ülke sınırları olarak daraltmıyor. Bir malın üretilmesi için gerekli olan toplumsal emek zamanı tam da tüm dünya koşulları hesaba katılarak söylenmiş bir tanımlamadır.

Esnek üretim modelinin tam olarak uygulanabilmesi için sosyal hakların, sendikaların ve işçi örgütlülüklerinin yok edilmesi gerekiyordu. Kuralsızlık olarak tanımlayabileceğimiz esnek üretim modelinde her şeyin piyasanın ihtiyaçlarına göre engelsiz olarak ayarlanması gerekiyordu. Dolayısıyla kapitalizme kökten karşı çıkan örgütler ve sendikalar bu yönelime birer engel olarak gözüküyordu. Devrimci hareketlere rehber olan Marksist teorinin de yeniden şekillendirilmesini yakıcı bir ihtiyaç olarak görüyorlardı. Sol tandanslı aydınlar tarafından piyasaya sürülen ve etkili olan postmarksizm ve postmodernizm de bu paralellikte geliştirilen teorilerdir.

Postmarksistlerin propagandaları sonucu, özellikle Avrupa Birliği gibi emperyalist bir organizasyondan demokrasi beklentisi oluştu. Sosyalist Sistemin çökmesi sonrasında da bu illüzyon kitleler üzerinde daha da etkili olmaya başladı. Zaten sosyalizm denemelerinde hiçbir olumlu yan görülmedi. Sosyalizm totaliter bir rejim olarak tanımlanıp tarihsel süreçlerden silinmek istendi.

Ancak çok fazla beklemeye gerek kalmadan, uygulanan neoliberal politikalar sonuçlarını göstermeye başladı ve kazın ayağının söylendiği gibi olmadığı anlaşılmaya başlandı. Emperyalist ve haksız savaşlar, güvenlik gerekçeleriyle uygulanan kısıtlayıcı politikalar bir yana; ekonomik olarak ta sosyal yaşamda sıkıntılar baş göstermeye başladı. Avrupa Birliği'ni oluşturan ülkelerde sosyal yardım parası verilmemeye başlandı. Bunun yerine getirilen işsizlik maaşı çeşitli şartlara tabi tutuldu. Devlet işsizlik maaşı alanlara saati 1 Euro'dan işler vermeye başladı. Eğer verilen bu iş yapılmaz ise işsizlik maaşı kesilmeye başlandı. Böylece devlet bir nevi taşeron firma rolü üstlenerek ucuz işgücü yaratmış oluyordu. İşsizlik oranı yükseliyordu. Firmalar haftada 30 saat çalışıyor gösterip işçileri 42 saat çalıştırıyordu. Göçmenlerin yaşadığı sorunlar, özelikle 11 Eylül sonrasında güvenlik bahanesiyle çıkarılan ortaçağ yasaları vb. uygulamaları, milliyetçilik, din ve faşizmin buralarda nasıl tırmanışa geçtiği artık herkesin rahatlıkla görebileceği bir açıklıkta yaşanmaya başlandı.

Serbest dolaşım diye övülen şeyin aslında tam anlatıldığı gibi olmadığı şimdi net biçimde anlaşılıyor. Örneğin Türkiye'den AB ülkelerine gidecek olanlara serbest dolaşım hakkı tanınmıyor. Fakat AB ülkelerinde Türkiye'ye gelecek olanlara serbest dolaşım hakkı tanınıyor, hatta Türkiye'de sendika kurma hakkı bile tanınıyor.

AEG firmasında binlerce işçi gelecek kaygısı yaşamaya başladı. Çünkü AEG binlerce işçinin istihdam edildiği fabrikalarını parçalara ayırmak istiyor. Esnek üretim yöntemlerini gerektiği gibi uygulamak istiyor. Esnek üretimde istediği zaman işçiyi eve gönderip, istediği zaman işe çağırma yetkisi vardı. Bu işe çağırmanın belirlenmiş herhangi bir saati yoktur. Hafta sonu olması da bir şeyi değiştirmez. Buralarda çalışan işçiler, ev yaşamlarında sürekli bir tedirginlik içinde olduklarını söylüyorlar. Çünkü her an işe çağrılma beklentisi vardır.

Sözünü ettiğimiz bu süreçler boyunca ilk dönemki o mücadeleci, militan sendikalar ve işçi örgütlerinden eser kalmamıştı. Büyük sendikaların birçoğu patronlarla anlaşıp belli bütçeler karşılığında işçilerin grev yapmalarını veya hak talebinde bulunmalarını bizzat engelleyen roller oynuyordu.

Fakat neoliberal politikalar sonuçlarını daha açıktan hissettirmeye başladıkça, artık işçi sınıfı hareketleri de bir karşı direniş geliştirme rotasına girecekti. Almanya'da yaşanan Pazartesi eylemleri bu mücadeleci tutumlara örnektir. Artık yeniden mücadele biçimleri tartışılmaya başlandı. Mücadeleci sendikacılık ve direniş biçimleri yeniden yakıcı bir ihtiyaç olarak kendini hissettirmeye başladı.

                                                                                                                  *   *   * 

Emperyalist-kapitalist sistem yeni bir kriz dalgasıyla karşı karşıyadır. Türkiye'de gerçekleştirilen sosyal güvenlik yasaları (emeklilik yaşının yükseltilmesi, grev haklarının ve diğer hakların kısıtlanması) Avrupa ülkelerinde de yapılan yasaların benzeri bir yasadır. Doğal olarak yaşam koşulları gün geçtikçe daha da zorlaşacaktır. Baskı ve sömürü oranı katlanarak artmaya devam edecektir. Bunun işaretleri görülüyor. Bu koşullar altında artık uzlaşmacı sendikacılık işçi hareketlerini tatmin etmekten uzak durumdadır. Devrimci olmayan sosyaldemokrat partiler artık faşist partilere evrilmiş durumdadır. Çünkü artık kapitalist sistemin sosyal olmak diye bir durumu kalmamıştır. Sosyaldemokrat hareketlerin var olma zemini ortadan kalkmış durumdadır. Artık kapitalist sisteme muhalif olan hareketler bir ara duruşla var olamayacaktır. Muhalif hareketler ya devrimci olacak, ya da küresel sermaye düzeninin çıkarlarıyla çelişmeyen bir konumlanma içinde bulunacaklardır.

Beklenileceği üzere emperyalist kapitalist sistemin illüzyonları ortadan kalktıkça işçi sınıfının ve tüm emekçilerin mücadele yolu olan Marksizm de yeniden tartışılmaya başlandı. Komünist Manifesto veKapital gibi K. Marx ve F. Engels'in eserleri yeniden okunmaya ve tartışılmaya başlandı. Ancak bu tartışmalar içlerinde ciddî tuzaklar barındırıyorlar. Dünya burjuvazisi Marksizm'i kendi aralarındaki rekabet savaşında birbirlerine karşı bir silah olarak kullanmak istiyorlar. AB ve Amerikan sermayedarları, karşılarında hızlı bir gelişim seyri izleyen Rusya, Çin ve Hindistan karşısına Marksizm'in tespitlerini çıkarıyorlar. Çin, Rusya ve Hindistan'da tıpkı Amerika'da olduğu gibi araba veya petrol tüketimine yönelirse enerji kaynakları nasıl dayanacak diye düşünmek durumunda kalıyorlar. Çin ve Rusya'nın dizginsiz bir sömürü içinde olduğundan yakınıyorlar. İş adamı İshak Alaton'un Marksizm hakkındaki konuşmaları böyle bir görünüm arz ediyordu. İshak Alaton olumsuz örneklemelerini hep Çin ve Hindistan üzerinden veriyordu. "Adam Hindistan'da 25 katlı bina yapmış, ben olsam işçileri toplayıp onları yıkarım" diyordu. Ya da Çin'de de tıpkı Amerika'da olduğu gibi kişi başına bir araba kullanılmış olsa nasıl bir felâket ortaya çıkar diyordu. Sermaye kesimleri aralarındaki rekabet savaşında Marksizm'e de bir rol biçmiş oluyorlar. Ancak onların kabul buyurdukları Marksizm bozuntuya uğratılmış bir Marksizm'dir.

Marksizm'in yeniden tartışılmaya başlandığı bu zaman diliminde başka bir tehlike de gene postmarksistler tarafından temsil olunuyor. Kapitalizmin insanileştirilebileceğini savunan postmarksistler; hem Marksizm'in gerçek özünün kavranılmasını engellemiş oluyorlar, hem de kapitalizmin gerçek yüzünün anlaşılmasını zorlaştırmış oluyorlar.

Türkiye'de de işçi sınıfının çıkarlarını militanca savunan sendikalar bulunmuyor. Üstelik sendikalarda çoğunluk dinci, ırkçı gerici kesimlerin eline geçmeye başlamıştır. Eski tip örgütlenme modelleri günümüz ekonomik sosyal koşulları karşısında var olmakta zorlanıyor. Çoğu sendikalar ABD+AB’den yardım dahi alıyor! ?imdi işçi sınıfının kurumsal merkezi disiplinli bir Proletarya Partisi önderliğinde örgütlenmesi zorunluluğu kendisini daha fazla hissettiriyor. İşçi sınıfı açısından yeni bir aydınlanmaya ve yeni bir örgütlenme seferberliği geliştirmeye olan ihtiyaç kendisini acilen dayatıyor. Marksizm'in doğru bir kavranılışı ve işçi sınıfının sırtındaki kamburlar olan sermaye güdümlü sendikalardan (sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisinden) kurtulması da Proletarya Partisi’nin oluşturulabilme şartına bağlıdır.

Yeni bir kriz dalgası karşısında ciddî bir direniş ve örgütlenme geliştirme olasılığını da bağrında taşıyor. Devrimci güçlerin bu gerçekliği doğru hesaplaması gerekmektedir. Dünyanın değişik coğrafyalarında devrimci hareketler kendine özgü yol ve yöntemlerle iktidarı ele geçiren veya iktidarı zorlayan kalkışmalar gerçekleştirebiliyorlar. Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada da kendine özgü örgütlenme modelleri geliştirilebilir. Nepal, Venezüella ve benzer birçok coğrafyada özgün mücadele ve iktidar deneyimleri yaşanmaktadır. Bu coğrafyada da artık eskimiş taklit yöntemlerinin hareketi bir adım ileri taşımadığı açıkça görülüyor. Krizin ve haksız savaşların ortaya çıkaracağı hareketlenmelere bir kez daha hazırlıksız yakalanmamak için devrimci hareketin çok parçalı yapısını terk etmesi gerekir. Kendi yolunu oluşturan ve kendi yolunu açan bir kurumsal merkezi disiplinli Proletarya Partisi için herkes kendi eskimiş şabloncu yapısını yadsımayı göze alması gerekir.

10 Temmuz 2008

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.