Sistem yapısal olarak, yeniden yapılanma ihtiyacına göre kendisini dizayn ederken, ortalığı toz duman içinde bırakarak basit gerçeklerin kitleler tarafından, hatta aydınlar tarafından doğru bir biçimde algılanmasının önünü perdelemiş oluyor.
Kapitalist-emperyalist dünya sistemi, içinde bulunulan koşullara uygun olarak her zaman kavramları yeniden tanımlama yoluna gitmiştir. Bugün de dünya burjuvazisi; din, laiklik, demokrasi, muhafazakârlık, özgürlük vb. kavramları sınıfsal çıkarlarına göre yeniden içerikleştirme ihtiyacı duymaktadır.
Sistem, Solu ve bağlantılı olarak Marksizm'i kitlelerin gözünde alternatif bir seçenek olmaktan tamamıyla çıkarmak istiyor. Peki, bu görevi en iyi şekilde kim yerine getirir? Evet, sınıf mücadeleleri, en eski isyanlardan beri önemli bir genel kuralı ortaya çıkartmıştır. Buna göre; bir gücü etkisiz kılmanın ve onu yenmenin en etkili yolu; o güç içindeki eloğullarını devreye sokmaktır.
Bulunduğumuz coğrafyada da kâfi miktarda eloğulları kullanılmak üzere sotada tutulmaktadır.
Başından beri, dünyanın azımsanmayacak bir kısmında varlık bulan sosyalizm denemeleri, totaliter sistemler olarak tanıtıldı. Esas olarak bir kampanya şeklinde yürütülen bu propaganda, emperyalist güçler ve onların dolaylı müttefikleri tarafından gerçekleştirildi. Soldan devşirilenler aracılığıyla desteklendirilen bu propagandanın dünya çapında etkisiz olduğu söylenemez.
Sosyalistlerin diktatör olduğu yargısı, sosyalizmden geriye düşüşlerle birlikte en geniş kitleler tarafından kabul ve onay gördü. Bundandır ki mevcut haliyle dünyada var olan muhalefet hareketlerine esas yön veren akımlar, anarşist ve diğer liberal akımlardır.
Sol Olan Devletçi ya da Kemalist Olmaz
Türkiye'de Sol düşüncelerin kitleler içinde yaygınlık kazanmasında önemli roller oynayan aydınlar ne yazık ki, başından beri Kemalizm'in etkisinden bir türlü kurtulamamışlardır. Devletçilik, kamuculuk, sosyalizm, laiklik gibi kavramlar da bu aydınlar sayesinde kitlelerin bilincinde, olduklarından daha farklı anlamlarıyla yeretmiştir.
Bu türden bir çarpık algılamanın oluşmasının tarihsel-sosyal-kültürel nedenleri vardır. TC'nin kurulması döneminde Bolşeviklerin içinde bulundukları durum ve bu durum dolayısıyla TKP'ye önerilen siyasetin, ayrıca Kemalistlerin o dönemde ilk sosyalist devletle kurdukları pragmatik ilişki biçimleri ve daha da uzatılabilecek bir dizi etken bu türden bir çarpık algının oluşması için uygun bir zemin sunmuştur. Kemalist rejim ümmet toplumundan ulus toplumuna geçebilmek için çeşitli kurumlar oluşturdu. Eğitim ve kültür oluşumunu kapsayan tüm alanlarda özel bir yöntemle kadrolar yetiştirmeye uğraştı. Dolayısıyla bu kültürel iklim içinde yetişen kadrolarda solcu da olsa bir bünyelerinde Kemalizm zehri daima taşınmış oldu. Devrimci hareketlerin oluşmasına öncülük eden kadrolar da dahil olmak üzere Sol “cenahta” Kemalizm etkisi azımsanmayacak ve uzun yıllar geçmesine rağmen silinmeyen bir etki yarattı.
Her ne kadar İbrahim Kaypakkaya gibi kadrolar Kemalizm hakkında net görüşler ortaya koyduysa da bu, genel hareketi etkilemede yeterince fonksiyonlu olamadı. Bu türden çıkışlar, solcuların dinsiz, laik, devletçi, orducu oldukları yönünde geçmişten beri oluşmuş olan yargıyı söküp atamadı.
1980 askerî faşist cuntası bu yargıyı daha da derinleştirdi. Kimi demokratik ve ilerici düşüncelerin toplumda yayılmasında önemli payı olan aydınlar, "anarşiye ve teröre son verdiği" gerekçesiyle 12 Eylül darbesine methiyeler dizdiler. Doğan Avcıoğullarının, Hikmet Kıvılcımlıların o dönem ordudan devrim bekleyen görüşleri farklı biçimler altında günümüze kadar kendisini taşıtmayı başardı.
1980'lerde ve 1990'larda işçi sınıfının öldüğünü, devrimlerin imkânsız hale geldiğini ve gereksizleştiğini söyleyen devşirilmiş aydınlar, en son yapılan Ergenekon tartışmalarında yeniden sahnenin ön kısmına çıkartıldılar. Devşirilmiş aydınlar, vitrindeki burjuva solcuları, etkin ve yetkin kalemleriyle beşinci kol -ya da servis- basın yayın organlarında hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün solu Ergenekoncu ilan ettiler.
Böylece burjuvazinin kendi içinde sürdürmekte olduğu klik çatışmalarında her zaman olduğu gibi gene fatura Sola çıkartılmak istendi. Uzun bir zaman aralığına yayılmış olan bu çatışmalarda en büyük darbeyi gene Sol almış oldu.
Oysa olan biten gayet açık bir biçimde uluslarötesi sermaye tekellerinin dünyadaki çıkarlarına uygun bir şekilde Yakın Doğu'yu ve bağlantılı olarak, TC'yi yeniden dizayn etmesinden başka bir şey değildi. Emperyalist küreselleşmenin önünde yavaşlatıcı bir güç olarak görülen ulus devletlerin hantal yapısı ve eski kaba iktidar yöntemleri daha portatif ve estetikleştirilmiş bir şekle sokuluyordu. Daha önceki koşullar içinde oluşmuş olan hantal ve yüzü eskimiş, işi bitmiş kadroları tasfiye ediyordu. Iskartaya çıkmış olan elemanlarını artık kullanım dışı bırakıyordu. Bunun yerine daha etkili ve dikkat çekmeyen kurum ve yöntemler devreye sokuluyordu. Özcesi: Devlet tekelci kapitalizmi tahkimatını yapıyordu. Ayrıca, bu Ergenekon operasyonları AB ve Amerika gibi merkez güçlerin de istediği bir şeydi. Bu çatışma aynı zamanda, AB, Amerika ile karşısında gördükleri Avrasya paktı arasında yaşanan çatışmanın bölgesel/lokal bir biçimiydi.
Hiçbir alakası yok iken Doğu Perinçek vb. isimler ekseninde genel anlamıyla Sol baskıcı, devletçi, ulusalcı ilan edildi. Bunun karşısında Amerikan patentli yeni liberal sağ kesim özgürlüklerin önünü açan güçler olarak toplumun önüne boca edildi. Sağ liberalleri özgürlüklerin önünü açanlar olarak allayıp pullayanlar ise, onların ikiz kardeşleri olan sol liberal aydınlar oldu. Oysa en kaba bir bakışla bile Türkiye tarihinde sağın hiçbir zaman özgürlüklerin önünü açan ilerici bir rol oynamadığı rahatlıkla görülebilir. Tam tersine sağ her zaman ayrımcılığın, katliamların en baş sanıkları olmuşlardır. Bugün AKP'de arzı endam eden zatların birçoğu İlim Yayma Cemiyetleri gibi antikomünist derneklerde katliamlara imza atmış isimlerdir. Komünizme karşı emperyalizmle ve faşizmle işbirliği yaptıkları tescillenmiş bir sağdan nasıl olur da özgürlüklerin önünü açan güçler olarak söz edilebilir?
En belirgin biçimde Radikal ve Taraf gazetelerinde yazan sol ve sağ liberaller söz birliği etmişçesine Solun (Devrimci ve Marksist Kadroların) altını birer köstebek gibi oymaya çalışmaktadırlar. Bu köstebeklerden Murat Belge, Ahmet Altan, Etyen Mahçupyan vb. ilk akla gelen isimlerdendirler.
Bakınız bu köstebeklerden kitapları çok sattırılan, anlaşma yaptığı yayınevinin piyasa ihtiyacına göre ve belirlenmiş zaman dilimi içinde belirlenmiş çapta kitaplar yazan Ahmet Altan neler üfürüyor. Ahmet Altan, dünyanın tek bir dünyaya doğru ilerlediğini, artık robotlarla yapılan fazla üretimin diğer bölgelere kolaylıkla satılabilmesi amacıyla sınırların kaldırılacağını, işçi sınıfının gereksizleştiğini dolayısıyla artık burjuva sınıfı gibi bir sınıfın da kalmayacağını ve tüm toplumun bir hizmetler sınıfı içinde karşıtı olmayan tek bir sınıfa dönüşeceğini, herkesin birbirine hizmet edeceği bir hizmetler toplumu olacağını, herkesin mülk sahibi olacağını söylüyor. Artık gücün mülk sahibi olmaktan değil, fikir sahibi olmaktan geldiğini söylüyor. Dolayısıyla bu globalizm içinde solcuların da yer alması gerektiğini söylüyor. Eskiyi savunarak solcu olunamayacağını söylüyor. Solcuların ileri olanı desteklemesi gerektiğinden dem vuruyor. İyi fikirlerin dünyayı yönetmekte yeterli olacağını söylüyor.
Tüm bunlar yeni söylenen şeyler değil, tüm bunlar Marksizm'in ortaya çıktığı dönemden beri söylenen eski şeylerdir. Yalnızca bunu söyleyerek bile Ahmet Altan'ın eskiyi savunduğu için geri kafalı olduğunu söylemek Ahmet Altan'ın kurduğu kendi mantık ölçütü içinde yanlış olmaz. Frankfurt Okulu içinde bu fikirlerin en kapsamlıları uzun yıllar boyunca tartışıldı ve halen de tartışılmaya devam ediyor. Kautsky ve Bernstayn gibiler tarafından bu fikirlerin daha fazlası tartışıldı. Ve tarih karşısında belli bir sınamadan geçirildiler.
Bu eskimiş görüşlerin somut yaşamda karşılığı olduğunu iddia etmek için kapitalizmin ekonomik yasalarım anlamamış olmak gerekir. Ayrıca her gün yanı başında cereyan eden sömürüyü, savaşları görmezden gelmek gerekir. Yahut ta aptal olmak gerekir ki Ahmet Altan'ın aptal olduğu söylenemez.
?imdi biz Ahmet Altan'a soralım bakalım; mademki dünya sınıfsız sömürüsüz bir yöne doğru ve kapitalizm vasıtasıyla gidiyor ise, kapitalist-emperyalist ülkeler neden yüz yıllık planlar içinde etkin silahlanma stratejileri belirliyorlar? Eğer sizin dediğiniz gibi karşıt bloklar ve karşıt sınıflar ortadan kalkacak ise, emperyalist-kapitalist güçler kiminle savaşmak için yüzyıllık etkin silahlanma stratejileri belirliyorlar?
Öte yandan işçi sınıfının yok olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı raporlarda Türkiye'de resmî rakamlara göre işçi sayısı 28 milyondur. Bu rakam önceki on yıllara göre işçi sayısının artmış olduğunu da gösteren bir rakamdır. Dünyanın tüm ülkelerinde işçi sayısında bir azalma değil artış olduğu istatistiklerle ortaya konulmuştur. Yalnız bu artış içinde kol gücüyle çalışan işçilerin sayısında nispeten bir azalma tespit edilmiştir. Bunun karşısında kafa gücüyle çalışanların sayısında artış olduğu çok açık bir şekilde görülüyor. Hem de eskiden aristokrat kategorisinde olan sektörlerde istihdam edilenler de genel işçi kitlesine katılmaktadır. Bu rakamları Ahmet Altan'ın yaptığı gibi farazi olarak söylemiyoruz. Resmî kurumların açıklamalarından söylüyoruz. Resmî rakamların da her zaman sayıları kırptığı göz önünde bulundurulursa bu rakamların daha yüksek olduğu söylenebilir.
Ahmet Altan gibileri içinde yaşadığı dünya gerçeğinden kopmuşlardır. Ulusalcılık karşıtlığı dışında hiçbir gerçeği görmek bunlara nasip olmuyor. Bu liberaller emperyalizm gerçeğini görmezden geliyorlar. Sözde militarizm karşıtlığı imiş gösterip emperyalizme karşı çıkmamaktadırlar. Ayrıca, emperyalizm karşıtlığını eskimiş bir görüş olarak değerlendiriyorlar. Bu bakış açısı emperyalizme ilerici bir paye biçmektedir. Amerika'nın tüm kıtalarda yaptığı sömürgecilik ve haksız savaşları onlar ilerici olarak değerlendirmekten geri durmazlar. Çünkü emperyalizmin düşlediği sınıfsız topluma ancak bu şekilde ulaşılabilir. Ulusal sınırları yıkar. Geri olan sistemleri yıkar. Geri olan halkları medenileştirir(?) Bu saçmalıkları söyleyen bir kişinin şu anda dünyada olup bitenlerden habersiz olması gerekir. Gürcüstan'da yaşanan kriz, emperyalistler arası paylaşım kavgasının ürünü değil midir? Dünya ticaretine kimin sahip olacağı, enerji yataklarını kimin kontrol edeceği, sömürgelerden elde edilen kâr paylarını artırma kavgaları emperyalistler arasında olmuyor mu? ?u anda emperyalist merkezler kendi aralarında direkt kendi kuvvetleriyle savaşmıyor olabilir. Ancak dolaylı güçler aracılığıyla sürdürülen savaş ve kıyımlar bir genel dünya savaşına götürmez diye bir mutlak tespitte nasıl bulunabiliriz? Peki bu tabloda Ahmet Altan'ın sözünü ettiği 'tek dünya' nasıl mümkün olabilir. Daha geçtiğimiz günlerde AB, Amerika ile Rusya ve ?anghay paktı arasında süren savaşta Gürcüstan devlet başkanı Saakaşvili kravatını yemedi mi? Ahmet Altan'ın bu çıplak gerçekleri algılayamaması mümkün müdür? Hayır. Ahmet Altan gibiler, görevlerini yerine getirmek için bilinçle kalemlerini oynatmaktadırlar. Bunlardan gerçekleri yazmaları beklenmez.
Ahmet Altan, Marksist Solun işçi sınıfına kutsal bir misyon yüklediğini iddia ediyor. Oysa Marx'ın işçi sınıfına bakışı çok nettir. Marx, "işçi sınıfı devrimciyse her şeydir. Devrimci değilse hiçbir şeydir" der. Bu tümceden işçi sınıfına abartılı bir kutsallık yüklendiğini ancak Ahmet Altan gibileri, kendi uydurmalarını haklı çıkarmak maksadıyla çıkartabilirler.
İşte bu köstebekler, nasıl ki kapitalizmin bekası için bin bir çeşit fantezi üretiyorlarsa, Sola saldırmak için de bu Ergenekon operasyonları döneminde hemen sahaya atladılar. Sol ve sağdan her türlü liberal akıl hocaları kendilerini kafalarına göre Solu tarif etmekte ya da Solun tamamını ulusalcı, hatta faşist diye yaftalamakta yetkili kıldılar. İş öylesine çığırından çıktı ki, Solu neredeyse derin devletçi ilan etiler. Soldan devşirilmiş liberal aydınlar, fırsattan istifade ederek zaten parçalı durumda olan Solu iyice kitlelerin gözünde şaibeli kılmak istiyorlar. Geniş bir çerçeveye yayılan Sol düşmanlığı, âdeta bir kampanya biçiminde sürdürülüyor. Sol düşmanlığı kampanyasının baş aktörleri gene her zaman olduğu gibi aşınmış ve aşılmış tezleriyle eski solculardan devşirilmiş kalemşorlardır.
Peki, Sol karşısında aslan gibi kükreyen bu liberal aydınlar, acaba emperyalizm karşıtlığına gelince neden sus pus kesiliveriyorlar. Neden emperyalistlerin kitlesel katliamları karşısında seslerini çıkartmıyorlar? Çünkü bunlar, onlarla aynı kaptan besleniyorlar da ondan.
Başka her türlü meselede de beslendikleri kabın hakkını veriyorlar. Örneğin demokrasi tartışmalarında, bir Küba ile Amerika karşılaştırması yapıldığında onlar saldırılarını gene Küba'ya yöneltirler. Gerçekte ise Küba eğitim, sağlık, hoşgörü ve diğer tüm değerlerde hem AB ülkelerinden hem Amerika'dan daha ileri bir konumdadır. Küba'nın aygıt kısıtlamalarındaki tek nedeni enerji yetersizliğidir. Bilgisayarlara ve cep telefonlarına kısıtlamalar getirmesinin nedeni de aynıdır. Liberal aydınlar bu gerçekleri doğru düzgün inceleme zahmetine katlanmadan hemen Küba'yı diktatör ilan ediyorlar. Çünkü onların derdi gerçekleri anlatmak değildir. Onlar kendilerine verilen görevleri yerine getiriyorlar.
Solun bu kadar pervasız saldırılara maruz kalması aynı zamanda kendi güçsüzlüğünden kaynaklanıyor. Sol bu toplumda artık önüne gelenin şamarladığı bir acizlik içinde görülüyor. Sol, mazlum durumunda göründükçe daha çok saldırılara maruz kalacaktır. ?imdi Sola rahatça saldırı yapan bu liberal aydınlar, Solun gündeme damgasını vuracağı bir güce ulaştığında hemen solcu kesileceklerdir. Ki bir dönem bu aynen böyle olmuştur. Solun kendisini bir güç olarak kabul ettirdiği dönemlerde solcu olmayan aydın, aydın olarak kabul görmezdi. ?imdi bunun tam tersi ölçütler oluşmuştur. Artık Solu ya da Marksizm'i karşısına almayanlara aydın gözüyle bakılmıyor. Marksizm karşıtlığı bir marka durumuna gelmiştir.
Belli bir merkezi kuvvetten yoksun olan Sol, liberal aydınlar vasıtasıyla toplumun gözünde tercih edilecek bir seçenek olmaktan tamamen çıkartılmak isteniyor.
Soldan ve sağdan liberal aydınlar, bir özgürlükçülük söylemi tutturmuşlardır. Kapitalist bir devlette, uluslarötesi sermayenin iyi bir temsilcisi olan bir hükümeti destekleyerek özgürlükçü olmak ne menem bir şeydir? Kapitalist bir devlette sermayeyi temsil eden bir hükümet ancak sermayenin önündeki engelleri kaldırarak, sermayenin özgürlüğünün önünü açabilir ki olan budur. Gerisi görüntüden ibarettir. Kaldı ki, sistem o kadar çözülmüştür ki, gerici reform dahi yapamamaktadır.
Ergenekon operasyonları bir derin devleti tasfiye harekâtı değil, tam tersine derin devleti perdeleme operasyonudur. Bugüne kadar oluşmuş olan görüntü kirliliğini gidermek istiyorlar. Olan biten bundan daha ileri bir şey değildir.
Yeniden yapılanma içinde olan kapitalist devlet içindeki çatışmalar aslında Sol’un bir seçeneğin oluşması için zemin sunmaktadır. Ancak Sol “cenahımız” gündemi belirleme gücünden mahrum olduğu için bu süreci etkin bir şekilde kullanamamaktadır. Tam tersine, Sol kitlelerin gözünde ulusalcı, devletçi, Ergenekoncu olarak yer etmektedir. Sokaktaki insana gerçekleri anlatabilecek kanallardan yoksun durumda olan Sol, kendini ifade edemiyor.
Solun bütün yönleriyle köklü bir dirilişe ihtiyacı vardır. Sol, dış saldırılardan korunmak için öncelikle kendi içindeki parçalanmışlığa son vermesi gerekmektedir. Bunun önünde engel durumunda olan çok sayıda sorun bulunuyor.
22 Eylül 2008
2 Nolu F Tipi Cezaevi Kandıra-Kocaeli
