Son yapılan bir çalışmadan söz ederek başlamak istiyorum; ne yazık ki yalnızca edindiğim bilgiyi sizlerle paylaşacağım, küçük bir sorun nedeniyle bu bilginin kaynağını aktaramayacağım; ne var ki bu türden bilgilere ulaşmak için illa da ekonomist ya da “araştırmacı-yazar” olmak gerekmiyor, üstünkörü bir gözlem dahi sizle paylaşacağım bir iki satırlık “yeni” bilginin doğrulanması için yeterli olabilir. Kapitalizmin maniplasyon araçlarından biri olan “istatistik bilimini” bir yana bırakalım; burada haklı eleştiri “ampirisizmin bilim sayılamayacağı” şeklinde olabilir ki bu eleştiri karşısında da boynumuz kıldan ince... Her neyse, bir “müellifin” bundan birkaç ay önce yazdığına göre gelir dağılımındaki eşitsizlik hayret verici ölçüde artıyormuş ve bu artışın artık durdurulabilme olasılığı yokmuş ve diğer taraftan bu gidişata dur demek kapitalizmin doğası ile çelişirmiş, doğru söze ne denir? Buna göre 2006 yılı itibariyle toplumun yüzde ikisi gelirin yüzde altmışını paylaşıyormuş ve bu yüzde ikinin edinilmiş mal-sermaye varlığı bu yüzde altmışın içinde değilmiş...
Normal şartlar altında böyle bir durumda ya devrim olur ya da faşizm sıradanlığını yitirir.
Olmuyorsa nedenini sorgulamak sorumluluğumuzun gereği!..
Bu bağlamda yanlış bir soru kurgulamakta bir sakınca görmüyorum: Popüler kültür alanında sol’a yönelik teveccühün nedeni bu olabilir mi? Bu ilginin sol’un gerçek temsilcilerinin müdahalesinden ısrarlı bir şekilde uzakta tutulmasının da somut bir saptama olarak altının çizilmesi gerekiyor. Fetişizasyonun hakkıyla başarılması için bu türden bir uzaklığa önem veriliyor. Çoklukla Deniz ve kısmen Mahir gençliğin yeni idolleri olarak, tüketim objeleri olarak piyasaya sunulmak isteniyor; olup bitenler gözlendiğinde kısmen de başarılı oldukları görülüyor ve hiç kuşkusuz nerede duracaklarını iyi biliyorlar. Burada bize bir yanlış soru daha kurgulama fırsatı doğmuş oluyor: Bu yaklaşım/müdahale ulusalcılığa yönelik yeni bir maniplasyon aracı olabilir mi? CIA maaşlı liberal hocaefendi müritlerinin sol değerlere yaptıkları aşağılık saldırılar popüler kültürün açtığı kapının sağladığı olanaklarla tartışma ya da “polemik” düzeyine çıkartılabiliyor. Popüler kültür “üreticilerinin” açtıkları kapı hiç kuşkusuz bu alanda “oynamasına” istenildiği kadar izin verilmeyen “sola” olanaklar da sağlamıyor değil! Bu arada bazı sol yayınevlerinin yaptıkları ciddî yayın çabalarını sözlerimizin dışında tutuyoruz, zaten onlar hemen hukukî ve fiilî zor ile durduruluyor. Örneğin Mahir Çayan’ın Toplu Yazıları hâlâ yasaklanabiliyor. Ve bu türden bir “yasaklama” popüler kültür üreticilerin ve liberal özgürlükçü yazarlarımız/aydınlarımız tarafından anlayışla da karşılanabilir; dedik ya her şeyin bir sınırı var. Bir soru daha; bu sefer doğru ya da yanlış bir soru kurgusu olup olmadığı konusunda kafam biraz karışık (!): Solda da bu türden sınırlar var mı? “Popülerin” yarattığı havanın -buna şimdilerde trend deniyor- etkisiyle yasaksız “sol”da da çok değilse de birkaç yayının çıktığını, özelliklede bu bağlamda “afiş sektörünün” canlandığını biliyoruz; bunların hemen tümünün popüler “alanda” kalmaya azami özen gösterdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Son soru bağlamında bu yayınların birinden kısaca söz etmek istiyorum; eleştirinin olumsuzunun da “reklam” olarak algılanacağını bildiğimden: Kısaca; “Mahir Deniz İbo”; “anlatılan senin hikayendir” kitabın alt başlığı; kitap 1968-1971 sürecini anılara dayanarak anlatıyor, günümüz gençliğine ve “dizi” oyuncularına da bu bağlamda “yeterince” yer verilmiş. Fotoğraflarla da anlatılar destekleniyor. Her şey güzel! Kitabın tüm kurgusu popüler söyleme denk düşüyor, kişiler eylemlerinin niteliklerinden bir noktadan sonra soyutlanarak “özelleştiriliyor”, şekil özün önüne geçmiş, sürecin toplumsal analizine hemen hemen hiç yer yok kitapta, böylece tüm isimler “gençlik lideri” sıfatına indirgeniyor. Hadi buna da “eyvallah” diyelim, olmaz ya; ancak kitaptaki bir “boşluk” bizi yukarıdaki sorunun yanıtına bağlı olmak üzere yeni bir soru kurgulamak yönünde fazlasıyla uyarıcı işlev görüyor. Evet kitap ciddî bir boşluk barındırmakta: Kitabın başlığında adına yer verilmesine rağmen içinde İbo’ya -İbrahim Kaypakkaya’ya- neredeyse hiç yer verilmiyor; ikiyüzyetmişbeş sayfalık kitapta üç sayfa...
“Neden?” şeklinde son derece kısa ve yanıtı oldukça sofistike olabilecek bir soru sorabiliriz! Yanıtlardan bir “tecimsel kaygılarla” şeklinde olabilir mi? Tartışılır, ancak ben burada farklı bir nedensellik arayışı olan bir soru daha kurgulamak istiyorum, isteyen doğru isteyen yanlış soru desin: Acaba İbo’nun rejimin niteliğini/kemalizmi algılayışındaki tutarlılık bu “yok saymanın” nedeni olabilir mi? [İbo’yu bu bağlamda ilerleyen bölümlerinde ele alacağız.]
Yukarıdaki gibi bir soru oluşturmamıza kitapta yeterince neden bulmakta zorlanmıyoruz, diğer taraftan kitapta yer alan kimi söyleşiler eski bilgilerimizin yeniden anımsanmasına ve doğrulanmasına aracılık ediyor. Örneğin Mahir’in savunmasında kendilerini “ikinci kuvayı milliyeci, Mustafa Kemal’in silah arkadaşları olarak tanımlayıp, ABD emperyalizmine karşı savaştıklarını söylediğini” anımsıyoruz; Samsun’dan başlayıp Ankara’ya yönelen bir Mustafa Kemal yürüyüşü yapıldığını ve ardından ABD emperyalistlerinin Dolmabahçe’den “denize döküldüklerini” yeniden anımsıyoruz. Bu ve benzeri anımsayışlar, “hatırla sevgili” diyerek anımsayanlardan daha farklı yerlere sürüklüyor bizleri; 12 Mart faşizmine toslayınca bile 27 Mayıs anayasasını savunarak kendilerini ifade etmeye çalışanların, kendilerini kemalizmin diliyle, pratiğiyle, resmî ideolojinin argümanlarıyla ifade etmeye çalışanların bu “ilişki” bağlamında yeniden ele alınması gerektiği ve bu “gereksinimin” zorunlu yüklenilmesi gereken bir sorumluluk olduğunu düşünüyoruz.
?u gerçeği dile getirmekte zorlanmayalım: 1968 kuşağının önemli bir bölümü Mustafa Kemal’in “yolunu” izleyerek, onun “silahlarını” kullanarak kendi “hedeflerine” ulaşabileceğini düşünüyordu. Ne var ki ideolojik zafiyet en çok O’nun hedefleriyle kendi “hedefleri” arasındaki farkı dile getirmekte, bu farkı açıklamaktaki sıkıntıda kendisini gösteriyordu. Farklılık, bağımlılıkla nitelenen bir farklılık olmaktan öteye gidemiyordu ve bu durum tüm ideoloji ve pratik alanının bir şekilde körelmesine-körleşmesine de neden olmaktaydı. Sol ideoloji alanındaki bu kaos en belirgin dışavurumunu doğal olarak eylem alanında kendisini gösteriyordu. Ancak o yıllardan bugüne dek süreç incelendiğinde kemalizmle bağını, ideolojik bağımlılığını, söylem bağımlılığını koparamamış, kendisini kemalizmden bağımsızlaştıramamış bir sosyalist hareketten daha sofistike bir durumunda yeniden tanımlanması gerekiyor; belki de tartışmanın içeriğine dahil edilmesi gereken unsurlardan biriside şu: Sosyalist alanda kendisini tanımlayan kemalizm. Dışarıda olmadığı için tanınması, tanımlanması daha zor: Bu anlamda sosyalist alana giren kemalizm ana unsurun iş işten geçene kadar farkına varamadığı bir tümör gibi varlığını geliştirerek ana gövdeyi ya yok etmekte ya da kaldığı kadarıyla kendisine benzetmektedir. Bu biçimiyle ilişkinin Mustafa Suphi’nin ardından başladığını ve günümüze dek sürdüğünü iddia edersek abartmış olmayız; her devrimci sosyalist gerek tek tek birey olarak gerekse örgütsel bir biçimde içinde uykuya yatmış kemalizm tümörünün varlığını sorgulamakla da yükümlüdür, onunla hesaplaşmakla da. Hepimiz!
(Tekrarlayalım: Kemalizm sol değildir, kemalizm bir burjuva pragmatik siyaset biçimidir, kemalizmin egemen ideolojisi kapitalizmdir ve kemalizm bu biçimiyle kapitalizmin bir zor aracıdır.)
Böylesine bir hesaplaşmanın yaralayıcı olacağı kesindir, ne var ki bu süreçte uğrayacağımız zarar bu karşılıklı asalak yaşamın devamından ve bu “devamlılığın” sonuçlarının karşısında hiç kalır. Kırk yıllık örnekler ve sonuç ortadadır ve ısrarcılığın “karşıdevrimcilikten” farkı yoktur. 1968 bu hesaplaşmaya başlamak için uygun bir tarihtir; ancak daha öncede dediğimiz gibi hesaplaşma sürecinin ?efik Hüsnü ile başlatılması zorunluluktur. 1968’in uygunluğu bu kuşağın söylemindeki netlikten gelmektedir ve bu türden bir “netlik” bu bağlamda bir teşhirciliğe dönüşmektedir.
Yetmişli yılların ikinci yarısında, anımsıyorum, yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın meşruiyetini Mustafa Kemal’in Bursa Nutku’nda ya da Gençliğe Hitabı’nda arıyorduk. Siyasî manifestolara dönüştürülen, elden ele dolaştırılarak fetişleştirilen bu metinlere yönelik hiçbir sorgulama yapılmaması yalnızca “dışarıdaki” kemalizmin etkisiyle olabilir miydi, “içimizdeki" kemalizm bu durumdan ne kadar sorumluydu. Dışımızda bizi yok etmeye bağımlı kemalizmle içimizdeki arasında bir fark olduğunu sanmak giderek içimizdekinin sahicileştirilmesine, dışımızdakinin farklılaştırılmasına ve aynı “şeyin” farklı imiş gibi algılanmasına yol açtı. Yetmişli yılların devrimcilerine siyaset yolunu gösteren ve bu yola haklılık kazandıran Mustafa Kemal’in sözleri ve “eylemiydi”; Ve ne yazık ki bunun sonucunda devrimcilik içindeki sosyalizmin kemalizm tarafından hızla massedildi ve geriye yalnızca bu bağlamda niteliği tartışılabilir olan bir devrimcilik kaldı.
Samsun’dan yürüyüş başlatan ve ABD askerlerini Dolmabahçe’de denize döken sol her şeyden önce antiemperyalizm kavramını kemalizmden ezberlediği biçimde dillendirmeye başladı. (Ya da hep öyle miydi yoksa?) Kapitalizm devrimcilerin önce sorgulama, ardından mücadele alanının dışına çıktı; ne yükselen işçi hareketi ne de onun doruğu 15/16 Haziran Direnişi bu eksende sorgulanmadı; hâlâ devam eden hastalıklı bir saplantı: Varsa yoksa antiemperyalizm. Ve bir “fare dağa küsmüş” hikayesi; bu “denize dökmelerin” emperyalist cephede nasıl algılandığı bir araştırılsın, ya da emperyalizmin kendisini bu “mücadelede” bir taraf olarak hissedip hissetmediği? Bu soruya verilecek yanıt, “taklit eylemlerin, ritüeller toplamına solun katkısından başka bir anlamı olmadığı şeklinde olabilir. Ve bu türden taklit eylemlerin “yerel” sosyalist teori ve politika ortamına da hiçbir katkısı olmadığını aksine onun içinin hepten boşalmasına katkısının olduğunu söyleyebiliriz. Bugünden görünen budur. “O günün şartları öyleydi...” diye başlayan savunmalarında özrü kabahatlerinden büyük olmaktadır. Sonuç itibariyle sahip çıkılan devrim -eğer bir devrimse- ne yazık ki Kemalist devrim olmuştur.
Bugünkü bilinçli popülerleştirmenin ardında yatan neden, ciddî bir sosyalist uyanışa gebe günlerde resmî ideoloji eksenli soysuzlaştırma müdahalesinden başka bir şey değildir. Egemenler eldeki örneğin verimli olduğunu görmüşlerdir. İçinde sınıf unsurunun yer almadığı her tartışma kayıtsız şartsız kapitalizmin lehinedir. “68 kuşağı” fetişe edilirken onların mücadelelerinin hangi kısmının öne çıkarıldığını nelerin yok sayıldığını gözleyelim. Diğer taraftan bir saptama ile de yüzleşmekten kaçınmayalım: Bu dönem “gençlik önderlerinin” sınıfla ilişkisi nerede başlıyor, nerede bitiyordu? Bu “ilişkide” kim nerde duruyor, kim kendisini nerede tanımlıyordu?
(Ve bir soru daha: ABD askerleri denize dökülünce, tıpkı daha önce Mustafa Kemal’in Yunanlıları denize döktüğünde olduğu gibi, ülke emperyalizmden temizlenmiş mi oluyordu?)
Emperyalizm algısında hâkim olan tonun eninde sonunda milliyetçilikten başka bir şey olmadığını ya da bu “yolun” eninde sonunda oraya çıkacağını söylerken bir özeleştiri yapıyor olmanın tedirginliğini duymak yerine bir gerçeği tekrarlamanın sıkıntısını duymak daha yol açıcı değil midir? Milliyetçilikle bu eksende kurulan ideolojik ittifak, sınıfla olan uzaklıkla birleşince kuşak devrimcilerinin en azından bir kısmında sorunlu yalpalamaların ve gününde tanımlanamayan geri dönüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Böylesine kurgulanan bir “devrimcilik” anlayışının ittifaklarını başka yerlerde araması doğaldır; bundan sonra artık doğal olmayan şey yapılanmanın/eylemliliğin sosyalizmle ilişkilendirilmesidir. Sonuç olarak zayıf olarak nitelenen işçi sınıfından, emekçilerden uzaklaşıldıkça güçlüolanla ittifak arayışlarına girilmiştir. Güçlü olan silahlı kuvvetler ve Kemalist bürokrasidir. Bu kurguda “sol-aydınların” desteği ise sınırsız görünmektedir! “Güçlü” taraflar kendi niteliklerini hiçbir zaman gizleme gereği duymamışlardır: Bu bağlamda 12 Mart hatırlatması yeterli olmamış 12 Eylül’de “hatırlatma” tekrarlanmıştır. Ne yazık ki hâlâ yeterli olmadığı görülmektedir.
Bu düşünsel yapı-kurgu dikkate alındığında 27 Mayıs 1961 anayasasına sahip çıkmak doğal gibi görünmektedir. 27 Mayıs sermaye hareketlerinden ve ülkedeki kapitalizm örgütlenmesinden, emek ve sömürünün niteliğindeki değişimlerden bağımsızlaştırılıp Menderes diktatörlüğüne ya da DP gericiliğine indirgenirse ona bir değer biçmekten doğal bir şey olamaz! Egemenler tarafından kurgulanan bu oyunda “DP gerici”, “CHP ilerici” sanıldığı ölçüde “resmî ideolojiye de” daha iyi yönetmek için gerekli manevra alanı da açılmış oluyordu. 27 Mayıs’ı kapitalist ilişkilerden bağımsız değerlendirenlerin izleyen darbeleri de (12 Mart, 12 Eylül, 28 ?ubat vs.) doğru değerlendirme olasılıkları azalıyordu. 1960-1970 arasında solda darbe, silahlı kuvvetler vs hakkındaki değerlendirmeler büyük ölçüde birbirine yakındı ve kurulan-kurulması düşünülen ya da kurulacağı hayal edilen ittifaklarında etkisiyle ciddî bir resmî ideoloji analizi yapılmış, yapılabilmiş değildi.
“Ayrık otlarının” günümüzde bile dışlanıyor olmasının ya da yeterince ele alınmamasının haklı bir nedeni olmalı!
Resmî ideoloji, egemen ideoloji ilişkisini anlayamayan, tanımlayamayan sol emperyalizmi de indirgemekte ve karikatürleştirmekteydi. Aslında bu yaklaşım her şeyi kolaylaştıran bir yoldu; “bütün askerî darbelere ya da ülkedeki tüm olumsuzluklara ABD emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileri neden oluyor” dendiği anda, böyle hazır bir reçete ile toplumun önüne çıkıldığı anda artık işin tedavisi kolaydı ve bu işi çözmeye güçlü bir ittifakın öncü unsuru “devrimciler” çözmeye adaydı; ikinci kuvayı milliye birincisinin açtığı yolda, ondan aldığı feyiz ile güven ve meşruiyetle yürüyecekti. İş uzantılarıyla emperyalizm mücadelesine indirgenirken bir taraftan da “namussuz sermaye” gibi kavramlar üretilmekten de geri kalınmıyordu. “Kemalist ordunun” bu mücadele sürecindeki beklenen desteği ordu analizlerinin ve darbelerin nedensellik ilişkileri içinde incelenmesinin önünü tıkıyordu. Darbelerin sınıf ilişkileri ve sınıf mücadelelerinin geldiği nokta dışında değerlendirilmeye başlandığından itibaren anlaşılması hem kolaylaşıyor, fakat diğer taraftan paradoks olmayan bir biçimde zamanla karmaşık bir durum algısı oluşmasının da önüne geçilmiyordu. Türkiye’de sol’un önemli bir kısmı bu yanlışı yapmakta, tekrarlamakta ve yanlıştan dönmemekte bir sakınca görmedi. Bu onun resmî ideolojiye biat durumunun güçlü bir örneğini oluşturuyordu. Tekrarlamakta bir sakınca yok; solun bu yaklaşımı resmî ideolojinin yalnızca “durumu daha iyi idare etmesine” aracılık etmedi, diğer taraftan bu kurgu ona gereksinim duyduğu restorasyon zamanlarında da fazlasıyla kolaylıklar sağladı.
DP-CHP -sanal- ikiliğini yaratan düzene sol yardım ediyor ve bu yardım süreci sonunda CHP sol’un bir unsuruna dönüştürülüyordu. CHP-DP devamlılığını algılamaktan uzak sol’un bu bağlamda kemalizme “ilerici-devrimci” bir misyon biçmesi de kaçınılmazdı. Anlaşılamayan kemalizmdi, anlaşılamayan kemalizmin kapitalizme biat projesi olan pragmatik bir siyaset anlayışı olduğuydu. Bu “içteki” kemalizmin rahatça gelişebileceği ortamında oluşmasını sağlıyordu. 27 Mayıs sürecinde sol’un büyük bir kısmı DP’yi kemalizmin konjonktürel bir ürünü-sonucu olarak görmedi ve tuzağadüştü. Ancak daha vahim olan bir durum vardı bu da 27 Mayıs 1960 sürecini ve DP-CHP ikilisini değerlendirirken sınıf’ı olabildiğince yok saymayı yeğledi. DP emperyalizmin bir tercihi olarak Marshall Planı’nın da itelemesiyle tarım ve ticaret burjuvazini desteklemesi ve bu desteğin sonucunda sanayi burjuvazisinin göreli gerilemesi -ya da gereği kadar gelişememesi- ve bu gerilemenin doğası gereği işçi sınıfını doğrudan ilgilendiriyor olmasını doğrudan analizlerine katmamayı yeğleyen sol DP ya da emperyalizme(!) karşı ittifakının arayışını bu yapıdan çıkarmaya çalıştı. Rejimin düalizmine gerçekliği olmayan anlamlar yükledi. Bir tarafta DP ve çevresi (emperyalizm ve yerli işbirlikçileri) diğer tarafta CHP muhalefeti, sanayi burjuvazisi ve “işçileri”, Kemalist bürokrasi, aydınlar ve hepsini koruyan ve kollayan bir ordu olduğuna inandılar. Türkiye kapitalizminin kabuk değiştirme sürecindeki sancılardan görev tanımı yapıldı, “ikinci kuvayı milliye” için bu şartlar altında yola çıkıldı, kimse birincisinin “ne olduğunu” sormuyordu, sormaya cesaret edemiyordu; soranları bekleyen ise tarihten silme çabası idi.
27 Mayıs sanayi burjuvazisinin uluslararası konjonktüre uygun olarak iktidardaki söz hakkı oranının arttırılması anlamını taşıyordu ve darbe sonrası yapılan “demokratik” gelişimler süreçte resmî ideolojinin körleştirici büyüsüne kapılan sol için oldukça göz alıcı bir ilerlemeyi temsil ediyordu. Sol, bu gelişmelerin kapitalizmin doğası gereği olduğunu anlamamakta ısrarlıydı. Anlayamadığı diğer unsurun kapitalizm tarafından verilenlerin kapitalizm tarafından aynı kolaylıkla alınabileceğiydi ki, ilerleyen süreçte kapitalizm geri almaya başladığında daha önce burjuvazi adına hareket eden ordunun şimdi kendileri için yeniden hareket edeceğini umacak kadar da saflaştılar. Bu bağlamda 27 Mayıs’ta ne olduğunu anlayamayanlar 12 Mart’ı şaşkınlıkla karşıladı. Teşbihte hata olmaz: 27 Mayıs rejimin topluma nushudur, tekdir ve kötek sırasıyla gelmiştir; 28 ?ubat ise bu çizgide çoktan sol’luktan çıkmış olanların köpekleşme dönemecini oluşturur.
Sanayi burjuvazisinin iktidar üzerindeki söz hakkı artık hiç azalmayacak biçimde-düzenli olarak nihayetine dek artacak biçimde belirginleşmiş ve başlarda bu durum işçi sınıfının göreli refahına ve kısa süreli bir takım hakları elde etmesine olanak sağlamıştır. İşte bu “göreli” unsurun yanlış yorumu 27 Mayıs’a sol tarafından ilerici bir misyon yüklenmesinin yolunu açmış, kemalizme ve onun temel argümanlarına yönelik saplantılı bağımlılıkla da yanlış bir fetişizasyona dönüştürülmüştür. Sorun bu yanlışın “devrimci” sol ya da kendisini sosyalist olarak tanımlayanlarca da ısrarla sürdürülmesidir. Bu ısrar 27 Mayıs’ın ardından yapılanlara yüklenen değerle örneklenebilir. Unutulmamalıdır ki, askerî bir darbe ile sağlanan değişim sonucu sanayi burjuvazisi iktidar yapısının temel belirleyeni olmuştur. Darbe sonuç itibariyle burjuvazinin bu kesimlerinin çıkarını temsil eder. Burjuvazi -sanayi burjuvazisi- planlı kalkınma mı istiyor, bir darbenin ardından bu istek yerine getirilir, bu göreceli bir ilericiliği temsil eder; diğer taraftan aynı burjuvazi 12 Eylül 1980’den sonra “başka türlü” bir sermaye geliştirme modelini tercih etmiş bu istekte darbenin ardından gerçekleştirilmiştir: göreceli gericilik! İsteyen, isteklerini/gereksinimlerini gerçekleştiren burjuvazi olduğu sürece tarih bize göreceli ilericiliğin aslında bir gericilik tanımı olduğunu öğretmiştir. 1970’li yıllar devrimcilerinin önemli bir kısmının göremediği budur.
Göreceli karşılaştırma, her ne kadar beklentileri ters yüz etmişte olsa(!) 12 Mart 1970’in ardından daha daderinleştirilir. 12 Mart zulmü ile 27 Mayıs özgürlüğünü karşılaştıran “sol”, 27 Mayıs’ın kapitalizmin konjonktürel gelişimi için önemini kavrayamaz. Özel ve özgül bir küçükburjuva radikalizmi sosyalizmin bünyesinde dirençli bir kemalizme dönüşür. 27 Mayıs ordusuna olan güven pekişirken ilerici paşalar-gerici paşalar söylemi de bize özel siyaset terminolojisindeki yerini alır.
27 Mayıs konjonktürün itelemesiyle işçi sınıfının siyasal alana müdahalesinin önünü açmıştır; bu bağlamda doğru. Ne var ki hemen ardından bu yolun sonsuza dek kapanması için her türlü müdahale de çekinilmeksizin yapılmıştır. En sert müdahale unsurlarının da “ilerici” 27 Mayıs’ın ürünü olduğunu tekrar anımsatalım. Yanıtı belli soru, “27 Mayıs 1960’tan 2008’e gelene kadarki süreçte burjuvanın temel zor aracı kimdir, nedir, hangisidir” şeklinde sorulabilir. İşçi sınıfının siyasal alana müdahalesi ile birlikte “savaşarak” kazandıkları, zar zor belini doğrultan ve bu bel doğrultmasını da ancak devletinin zor araçlarını kullandığı faşizan sömürü yollarıyla gerçekleştiren sermaye sınıfının gelişiminin önünde büyük bir engel oluşturduğu daha ilk andan görülmüştür.
Diğer taraftan 1968 devrimci gençlik “kuşağının” siyasî katılımının işçi mücadelesine yaptığı pozitif provokasyon sermaye açısından bu anlamda önemlidir. Sınıfı olmayan bir “68 kuşağı” onun ancak romantik hayallerini-arzularını gerçekleştirmesinin aracıdır, bir burjuva fantezisinin aracıdır. Yine bir kısmının -önemli bir kısmının- olmak kaydıyla, fetiş objesine dönüştürülmek istenen gençlik liderlerinin sınıfla olan ilişkilerinin niteliğinin ve niceliğinin tartışılması, sol ile resmî ideoloji arasındaki girift ilişkinin tartışılması hesaplaşma sürecinin olmazsa olmaz bir parçasıdır.
12 Mart darbesinin asıl gerekçesi devrimci gençliğin eylemlerinden ziyade kendini tanımlayan ve resmî ideolojinin kontrol edemediği sınıf mücadelesindeki ivmedir, sermaye birikiminin sorunsuz gelişmesinin temel koşulu sınıf kazanımlarının her hangi bir şekilde sönümlenmesinin sağlanmasıdır. Sonradan daha net bir şekilde anlaşılacağı gibi 12 Mart’ın cuntalar savaşı bu göreve talip olma arzusundan ibarettir. Geçtiğimiz sayılardan bir tekrar: Temel postulatımız, “rejimin adı ne olursa olsun ordu kurumun olabileceği tüm kurgularda gerici bir temsiliyetten öte bir şey ifade etmeyeceğidir” şeklinde özetlenebilir. Kemalizm bu postulatımızı tersine çevirmiştir. İçimizdeki kemalizm onu maniple ederek yaşayabileceğimizi sandığımız bir şekle çevirmiştir. 12 Mart bu gerçeğin görülmesini engellemiştir; Kemalist rejim kurgusu içinde ilerici unsurların olabileceği ve bu unsurlarla yeri geldiğinde ittifak yapılabileceği düşüncesi sosyalist düşünce-eylem dünyamızın içinde büyüyen ancak fark edilmeyen tanı konulamayan bir kanserli dokuya dönüşmüştür. Siyasî kanserlerin tedavisinin radikal olması zorunludur, radikal olmayan tedavi yöntemleri ile ancak “hastanın” ölene dek daha konforlu bir yaşam sürmesi -o da “belki” kaydıyla- sağlanabilir.
12 Mart ise tüm zor denemelerine ve zulüm algısına rağmen başarılı olamamıştır; bunun nedeni işçi sınıfının kazandığı siyasal mevzi ve özgüvenden başka bir şey değildir. Devrimci gençlik liderlerinin vahşi bir şekilde katledilmesi işçi sınıfının kendi gücüne olan güvenini sarmak yerine onu pekiştirmiştir. Bunun retrospektif bir bakışla, içimizdeki kemalizm için bir kırılma noktasını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Kemalizm işçi sınıfının siyasî düşmanıdır, kemalizm işçi sınıfının düşmanlarının siyaset alanını oluşturur. 1970’li yıllarda başlayan kemalizmden ayrışmaya psikolojik olarak -bilinçaltında!- epeyce direnilmiş olmalı, bu direniş hâlâ sürüyor ve bilinç düzeyinde hâlâ tanımlanabilmiş değil; 12 Eylül açık faşizmi bile bu direnişi kıramadı. 27 Mayıs’a özlem sürüyor, sürdürülmek isteniyor. İşte bu “istemin” ifadesidir durumu popüler kültürün birer gösteri aracına dönüştürmek... Bu urdan kurtulmadığımız sürece “düzen” iyi bir maniplasyon aracına sahip olduğunu biliyor.
-Devam edecek-
