Değerli izleyiciler, değerli yoldaşlar,
Bilimsel Komünizmin klasiklerinin incelenmesi, çevirisi ve yayınlanması üzerine çalışma yürüten bir çevre olarak Marksizmin bazı temel görüşleri ve bunların Türkiye'deki devrimci kuşakların Marksist formasyonunda ne dereceye kadar özümsenebildiğine ilişkin olarak birkaç örnek üzerinden bazı düşüncelerimizi sunmaya çalışacağım. Bize görüşlerimizi böyle bir platformda dile getirmek imkanı sundukları için başta Sırrı Öztürk yoldaş olmak üzere bu etkinliği düzenleyen Sorun Yayınları Kolektifine teşekkür etmek istiyoruz.
....
Türkiye'deki devrimci kuşakların Marksist formasyonunun bazı sorunlarını taştışırken şu basit sorundan yola çıkmak yararlı olabilir:
Devrimci teoriye, bilimsel sosyalist formasyona -ki bu çağımızda Marksist-Leninist formasyon demektir- neden ihtiyaç duyuyoruz?
Elbette belli bir ülkedeki sınıflar arasındaki ilişkilerin doğru bir tahliline ulaşabilmek ve bu temelde Marksist-Leninist sınıf partisinin programını, stratejisini, taktiklerini hazırlamak için komünist kadrolar sağlam bir bilimsel formasyona ihtiyaç duyarlar. Bütün ülkelerde proletaryanın gerçek zaferlerine damgasını vuran öncü kadroların böyle bir formasyona ne kadar büyük oranda borçlu oldukları bilinir.
Ama herşeyden önce proletaryanın öncüsünün birliğini sağlamak yani bizzat partinin kendisini kazanmak için öncü kadroların bilimsel sosyalist teoriyi mükemmel bir şekilde özümsemiş olmaları gerekir.
Hem proletaryanın uluslararası devrimci hareketinin tarihsel deneyimi hem de bu deneyimin bilimsel sentezinden başka bir şey olmayan bilimsel sosyalist teori, bize, proletarya üzerinde etkide bulunan burjuva kaynaklı yani proleter-olmayan ideolojilere karşı mücadeleyle proletaryanın öncüsünü birleştirme mücadelesinin birbirlerinden bağımsız olarak ele alınacak şeyler olmadığını öğretir.
Proletarya öncülüğünün gelişimiyle burjuva kaynaklı ideolojilerin işçi hareketin üzerindeki etkisine karşı mücadele arasında Marksizm-Leninizm tarafından kurulan bu sıkı ilişki, bizim Türkiye'deki hareketimizde, bize göre, Marksizm-Leninizmin en çok ihmal edilmiş olan temel görüşlerinden biridir. Bu sunumda üzerinde duracağımız temel sorun da işte bu olacaktır.
Bu sorunu açmak için en yaygın olarak okunan Marksist klasiklerden biri üzerinde duralım. Lenin'in "Ne Yapmalı" adlı kitabını okumamış olan devrimci yoktur. Bu ünlü eserin üzerinde dururken sol yayıncılığımızda yaygın bir soruna değinmeye çalışacağız. "Ne Yapmalı" kitabı birçoğunuzun hatırlayacağı gibi Alman işçi hareketinin ünlü liderlerinden Ferdinand Lassalle'in Marx'a 1852 tarihinde yazdığı bir mektubundan kısa bir alıntıyla başlar.
"Parti içi mücadelelerin, bir partiye tam da güç ve canlılık verdiğini, bir partinin güçsüzlüğünün en büyük kanıtının, onun belirsizliği ve açık ayrım çizgilerinin körelmesi olduğunu, bir partinin kendisini arındırarak güçlendiğini resmi mantık pek bilmez ve bundan pek korku duymaz." (F. Lassalle'in Marx'a 24 Haziran 1852 tarihli mektubundan)
Hepimiz bunu okumuşuzdur ama Lenin'in neden Lassalle'den bu alıntıyla başladığı üzerinde genellikle pek durulmaz.
Lenin'in eserinin ilerleyen sayfalarında Lassalle'in Alman işçi hareketindeki rolü hakkında yaptığı değerlendirmeye bakarak bunu kolayca anlayabiliriz. En yaygın olan Sol Yayınlarının çevirisine başvuracağız. Buna bakarsak:
"Almanya örneğini anımsayalım" der Lenin. "Lassalle'in Alman işçi sınıfı hareketine sunduğu tarihsel hizmet neydi? Bu hareketi... ilerlemeci trade-unionculuk ve kooperatifçilik yolundan uzaklaştırıp,kendiliğinden gitmekte olduğu yola çevirmiş olmasıydı." (a.b.ç.)
Burada hemen bir gariplik farketmiş olabilirsiniz. Ne Yapmalı'yı okuyan herkesin bildiği gibi trade-unionculuk, kooperatifçilik, ekonomizm gibi eğilimleri yani işçi sınıfnının kendisini yalnızca veya büyük ölçüde ekonomik mücadeleyle sınırlamasını, politik mücadeleden uzak durmasını vaazeden bütün eğilimleri, Lenin, “kendiliğindencilik”, “işçi hareketinin kendiliğindenliğine tapınma” olarak mahkum eder. Bu durumda Sol Yayınları çevirisine bakarsak Lassalle'in Alman işçi hareketine sunduğu tarihi hizmet işçi hareketini "kendiliğindencilik" yolundan uzaklaştırıp yine her nasılsa onu kendiliğinden gitmekte olduğu yola çevirmiş olmasıydı(!)
Burada ilerici yayıncılığımızda sık sık raslanan özensizlik örneklerinden birisiyle karşı karşıya olduğumuz anlaşılacaktır.
?imdi daha doğru bir çeviriden (bu İnter Yayınları çevirisidir) aynı bölümü aktaralım:
"Almanya örneği anımsansın. Lassalle'in Alman işçi hareketine yaptığı tarihi hizmet neydi? Bu hizmet, bu hareketi ... kendiliğinden tutmuş olduğu ilerlemeci trade-unionizm ve kooperatifçilik yolundan çevirmesiydi."
Görüldüğü gibi söz konusu olan Lassalle'in işçi sınıfını trade unionculuk yolundan, kendiliğindencilik yoluna sokması değil (ki bu ikisi zaten aynı şeydir), işçi sınıfını trade unioncu, kendiliğindenci yoldan çevirmiş, döndürmüş olmasıydı. Sol Yayınlarının çevirmeni (Muzaffer Erdost) belki de Lasalle’e Alman hareketinin tarihinde böylesine olumlu bir rol atfetmek istememiştir. Ancak Marx, Engels ve Lenin, Lasalle’e bütün eleştirilerine rağmen Lasalle’ın Alman İşçi Sınıfı Partisi’nin bağımsız bir siyasal parti olarak oluşmasında, Alman işçi sınıfı hareketinin liberalizmin bir payandası olmaktan kurtarılmasında oynadığı bu olumlu rolü kaydetmişlerdir.
Peki Lassalle işçi sınıfını kendiliğinden tuttuğu yoldan çevirip nereye yöneltmiştir? Bunu da paragrafın hemen devamında görüyoruz [İnter Yayınları çevirisinden devam ediyorum]:
"Bu görevi yerine getirmek için..." diye devam ediyor Lenin "kendiliğindenliğe karşı amansız bir mücadele gerekliydi, ve ancak uzun, çok uzun yıllar verilen bu mücadelenin sonucu olaraktır ki, Berlin'in işçi nüfusunun [liberal]İlerleme Partisi'nin bir dayanağı olmaktan çıkıp, sosyal-demokrasinin en güçlü dayanaklarından biri haline gelmesi sağlanmıştır. Bu mücadele... bugün de son bulmuş değildir. Bugün de Alman işçi sınıfı, deyim yerindeyse, çeşitli ideolojilere parçalanmıştır: İşçilerin bir bölümü katolik ve monarşist işçi birlikleri içinde örgütlenmiştir; bir başka bölümü, İngiliz tradeunionizminin burjuva yandaşları tarafından kurulan... birlikler içinde, üçüncü bir bölümü ise sosyal-demokrat birliklerde örgütlenmiştir. Bu son bölüm diğerleriyle kıyaslanamayacak ölçüde büyüktür, ne var ki sosyal-demokrasi bu üstünlüğü ancak bütün öteki ideolojilere karşı kararlı bir mücadele yürüterek sağlamıştır ve ancak bu mücadeleyi sürdürerek üstünlüğünü koruyabilecektir."
Böylece Lenin'in Lasalle'den bir alıntıyla ve tam da proletarya partisinin ancak proletarya üzerindeki burjuva etkiyle mücadele içinde olgunlaşacağını, arınacağını ve proletaryanın siyasal bağımsızlığını tam anlamıyla ancak bu şekilde gerçekleştirebileceğini anlatan bir alıntıyla başlamasının bir tesadüf olmadığını anlarız. Ne Yapmalı'da anlattıklarının kalbinde bu fikrin yattığını düşündüğü içindir ki Lenin kitabının hemen başına bu alıntıyı koymuş olmalıdır. Oysa Sol Yayınlarının hatalı çevirisini esas aldığımızda bu paragrafı anlamamız imkansız hale gelir.
Sol Yayınları çevirisinden aktardığımız hatalı çeviri 1968 tarihli birinci baskısına aitti. Elimizde 2004 tarihli altıncı ve son baskısı da var. Burada da aynı hatanın kelimesi kelimesine korunmuş olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla 1968'den 2004'e, tam otuz altı yıl boyunca, ne yayıncı, ne çevirmen bu hatayı farketmemiş ve düzeltmemiş. Okuyucuların da bu hatayı görüp yayınevini uyarmadıklarını varsaymak herhalde yanlış olmayacaktır. Çünkü birisi bu gülünç hatayı belirtmiş olsaydı yayınevi bunu düzeltmek zorunda kalırdı diye tahmin ediyoruz.
Küçük bir örnek olmakla beraber, bunun Türkiye'de Marksist klasiklerin hem yayınlanması hem de incelenmesi çalışmalarının ne dereceye kadar ciddî veya daha doğrusu gayrı ciddî ele alındığı konusunda bize önemli bir fikir veren örneklerden biri olduğunu düşünüyoruz. Bu türden özensizlik ve hatta yer yer bilinçli tahrifat örneklerine (ilerde önemli bir örneğini vereceğiz) bizdeki çeviri literatürde ne yazık ki pek az raslanmadığı billinen bir gerçektir. Bunların ülkemizdeki birçok devrimci kuşakların Marksist formasyonuna hiç de olumlu bir etki yapmadığı açıktır.
Esas konumuza dönersek, Lenin'in eseri bütünlüğü içinde incelendiğinde, bu sorunun, proleter olmayan ideolojilere karşı mücadele ve bunun proletarya öncülüğünün gelişmesiyle ilişkisi sorununun, bütün boyutlarıyla irdelenmesinin onun ilk politik yazılarından sonunculara kadar bütün eserinde kızıl bir hat gibi geçtiği görülecektir. Rusya'daki ve dünya proleter hareketinin her önemli dönüm noktasında onun bu soruna yeniden döndüğünü ve onunla ilgili Marksist-Leninist kavrayışı sürekli olarak geliştirdiğini ve derinleştirdiğini görürüz.
Örneğin 1907'ye kadarki bazı yazılarının ünlü "12 Yıl Derlemesi"ne Önsöz'ünde Lenin Rusya'daki Marksist hareketin içindeki 1895-1905 arasındaki ideolojik mücadelenin bir muhasebesini yaparken bu soruna döner ve özlü bazı değerlendirmeler yapar.
Bu on iki yılda "Rusya Marksizminin ve sosyal-demokrasisinin iki akımı arasındaki mücadeleye dönüp baktığımızda Yasal Marksizmin, Ekonomizmin, ve Menşevizmin bir ve aynı tarihsel eğilimin değişik biçimleri olduğu gerçeğini görmemezlik edemeyiz" diye açıklar ve bütün bu eğilimleri -ki Bolşevik Parti’nin bu eğilimlere karşı mücadelesi içinde çelikleştiği gayet iyi bilinir- bu sayılan eğilimlerin tümünü "işçi sınıfını burjuva liberalizminin kuyruğuna takan bir siyasetin" aldığı çeşitli biçimler olarak bir kez daha karakterize eder ki oportünizmin en özlü açıklaması da burada yatmaktadır; yani işçi sınıfını burjuva liberalizminin kuyruğuna takma yönünde bütün ülkelerin işçi sınıfı hareketinde ortaya çıkması kaçınılmaz olan ve proletaryanın devrimci öncüsünün inşasının ancak ona karşı kararlı bir mücadele içinde başarılabileceği bir tarihsel eğilim... Lenin'in kesin yargısına göre"kurtuluşu için mücadelesinde Rusya işçi sınıfını çelikleştirmek için" bu özü bakımından bir ve aynı oportünist eğilimin hareketin gelişiminin farklı dönemlerinde aldığı farklı biçimlerin kavranması çok büyük bir önem taşır.
Kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bir eğilim dedik. Neden bu eğilim, oportünizm eğilimi, bütün ülkelerin işçi sınıfı hareketi içinde kaçınılmazdır?
"İşçi sınıfı kaçınılmaz olarak, bütün kapitalist ülkelerde binlerce geçiş bağı ile sağdaki komşusu, küçük burjuvaziye bağlanmıştır." diyerek Lenin bu kaçınılmazlığın nesnel sınıfsal kaynağını açıklığa kavuşturur. "Yine kaçınılmaz olarak" diye ekler "bütün işçi partilerinde, küçük burjuvazinin oportünist eğilimlerini yansıtan görüşleri, taktikleri ve örgütsel "çizgisi" ile belirgin bir Sağ kanat ortaya çıkar."(Oniki Yıl Derlemesine Önsöz, Toplu Eserler, Cilt 13) Burjuva etkinin işçi sınıfı hareketine aktarılmasında küçük burjuva unsurun rolüne ilişkin bu saptama her bir ülkedeki komünist hareketin ve işçi sınıfı hareketinin tarihinin incelenmesinde son derece aydınlatıcı olabilen bir bilimsel anahtar niteliğine sahiptir. Gerçekten de, belli bir ülkedeki komünist ve sınıf hareketinin gelişmişlik düzeyi, işçi sınıfı hareketi içinde burjuva etkinin taşıyıcısı rolüne aday olan küçük burjuva unsurun, ideolojik, siyasal ve örgütsel hegemonya arayışının proleteryanın hegemonyası yararına olarak ne ölçüde teşhir ve tecrit edilebilmiş olduğuyla, ne ölçüde geriletilebilmiş olduğuyla kesin olarak ölçülebilir. Türkiye hareketine bakacak olursak herşeyden önce gerçek Proletarya Partisi’nin şimdiye kadar yeniden ayakları üzerine kaldırılamamış olması gerçeği işçi sınıfı hareketinde küçük-burjuva hegemonyasının şimdiye kadar kırılamamış olmasının en çarpıcı bir ifadesi olarak ortaya çıkar.
Daha ileriki bir tarihten önemli bir örnek daha verelim. 91. yıldönümünde olduğumuz Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin değerlendirilmesinde büyük bir öneme sahip olan "Kurucu Meclis Seçimleri ve Proletarya Diktatörlüğü" yazısına bakalım. Burada Lenin bir kez daha bir tarihsel muhasebe yapıyor ve bu kez Ekim Devrimi’nin deneyimi ışığında oportünizme karşı mücadeleyle proletarya diktatörlüğünün kazanılması arasındaki kopmaz bağlantıyı çok kesin terimlerle aydınlığa kavuşturuyor.
"Proletaryayı zaferine hazırlamada zorunlu koşullardan biri", der Lenin, "proletarya kapitalist bir ortamda hareket ettiği için kaçınılmaz olarak ortaya çıkan oportünizme, reformizme, sosyal-şovenizme ve benzer burjuva etki ve eğilimlerine karşı uzun, inatçı ve acımasız bir savaşım vermektir. Eğer böyle bir savaşım olmaz ise, eğer işçi sınıfı hareketi içindeki oportünizm, herşeyden önce iyice yenilmemiş ise, proletarya diktatörlüğü olamaz. Bolşevizm eğer bundan önce, 1903-1917'de menşevikleri, yani oportünistleri, reformistleri, sosyal-şovenleri yenmeyi öğrenmemiş ve onları amansızca proletaryanın öncü partisinden atmamış olsaydı, 1917-1919'da burjuvaziyi yenemezdi."
Devam edelim. Lenin'in Komintern'in İkinci Kongresine katkı olarak hazırladığı ve Rusya hareketinin deneyiminin derslerinin evrensel niteliğini ortaya koyduğu Komünizmin Solcu Çocukluk Hastalığı adlı (bizde daha çok "Sol" Komünizm olarak tanınan) büyük tarihsel önemdeki eserine gelelim.
Yine burada da Lenin birincil tarihsel görev dediği proletaryanın öncüsünün Sovyet iktidarı ve işçi sınıfı diktatörlüğü düşüncesine kazanılmasının -ki Lenin bundan partinin kazanılmasını anlamaktadır-,"oportünizme ve sosyal-şovenizme karşı tam bir ideolojik ve politik zafer kazanılmadan mümkün olmayacağını" açıklar. Ve tam da çoğu zaman bu "oportünizmin günahlarının bir çeşit cezası olarak"ona bir tepki biçimde ortaya çıkan "sol" oportünizme karşı mücadelenin bunu tamamlaması zorunluluğunu da ortaya koyar.
"İşçi hareketinin tarihi" der Lenin, "şimdi bütün ülkelerde onun önünde, herşeyden önce ve esas olarak, doğan, büyüyen, zafere doğru yürüyen komünizmin (her ülkede) kendi Menşevizmine yani oportünizme ve sosyal-şovenizme ve ikinci olarak -deyim yerindeyse tamamlayıcı olarak- ‘radikal’ komünizme karşı mücadelesinden geçme görevinin durduğunu gösteriyor."
Yani öncelikle ve esas olarak sağ oportünizme karşı mücadele ve bu esas mücadelenin zorunlu tamamlayıcısı olarak, buna tabi olarak "sol" oportünizme karşı mücadele.
Lenin aynı zamanda şunu da önemle vurgular ki özü bakımından bütün ülkelerin komünistleri için geçerli olan bu iki yönlü mücadele görevi hazır bir şablona göre, Lenin'in "maymunca taklitçilik" diye alaya aldığı tarzda asla uygulanamaz.
"Her ülkede aynı uluslararası görevi çözmenin, işçi hareketi içinde oportünizme ve radikal doktrinciliğe karşı zaferin, burjuvaziyi devirme, devrimci Sovyet cumhuriyetini ve proletarya diktatörlüğünü kurmanın somut yöntemlerinde tipik ulusal, özgül ulusal olanı araştırmak, incelemek, bulup ortaya çıkarmak, tahmin etmek ve kavramak..." Lenin'e göre komünizmin temel ilkelerinin tek tek ülkelerde hayata geçirilmesi bu zorlu görevin her ülkenin komünistleri tarafından bağımsızca yerine getirilebilmesini talep eder. Bu nokta bizim için özellikle önemlidir, çünkü çok iyi bilindiği gibi bizde sorun özellikle de uluslararası komünist hareketteki modern revizyonizmin SBKP'de egemen olmasını izleyen dönemdeki bölünmesinin Türkiye'ye yansımaya başlamasından sonra daima Sovyet, Çin ya da Arnavutluk Partileri tarafından saptanan hazır şablonlara göre ele alınmaya çalışılmıştır.[1]
Ve Lenin'in Sol Komünizm’de yine oportünizme karşı mücadele sorunuyla ilişkisi içinde ele aldığı diğer bir önemli soruna değinmek istiyoruz. Bu sorun çokça tartışılan komünizme yönelen güçlerin birliği, komünistlerin birliği sorunudur:
"Rusya'da Bolşevikler'in şansı," diye yazar Lenin "gerek Menşeviklere (yani oportünistlere ve "merkezciler"e), gerekse de ‘solcular’a karşı sistemli ve kararlılıkla sonuna kadar götürülen mücadele için, kitlelerin proletarya diktatörlüğü uğruna doğrudan mücadelesinden çok önce 15 yıl gibi bir zamana sahip olmalarıdır. Avrupa ve Amerika'da şimdi aynı çalışmayı ‘hızlı adımlar’la gerçekleştirmek zorundayız. Özellikle liderlik rolünün başarısız adaylarından bazıları (eğer yeterince proleter disiplin sahibi ve ‘kendilerine karşı dürüst’ değillerse) hatalarında uzun süre ısrar edebilirler, fakat işçi kitleler, o an geldiğinde kendilerinin ve bütün dürüst komünistlerin, Sovyet sistemini ve proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirebilecek birleşik bir parti içinde birliğini hızla ve kolayca sağlayacaklardır."(a.b.ç.)
Demek ki “komünistlerin birliği” sorunu, yani bütün dürüst komünistlerin proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirebilecek bir partide birleştirme sorunu da yine oportünizmin bütün biçimlerine karşı kesin bir zafer kazanma sorunuyla kopmaz biçimde bağlı bir sorundur.
Böylece Ne Yapmalı'dan ve öncesinden, Sol Komünizm’e ve sonrasına kadar uzanan Lenin'in eserinde oportünizme karşı mücadele öğretisinin sözünü ettiğimiz sürekli işlenmesi ve geliştirilmesi hakkında belli bir fikir oluşturacak bazı örnekleri ortaya koymaya çalıştık.
Bu noktada bizdeki Marksist klasiklerin yayınlanmasında başlarda sözünü ettiğimiz soruna bir örnek daha vermek istiyoruz. Komünistlerin birliğine ilişkin Sol Komünizm’den bu son alıntıyı görece iyi olan İnter Yayınlarından çıkan çeviriden aktardım. Aynı alıntının son cümlesini Sol Komünizm’in, Sol Yayınları tarafından 1974 yılında yayınlanan ikinci baskısından aktaralım.
"Kimileri, özellikle liderlik iddiasında olanlar, (eğer proleter disiplininden ve "kendi kendilerine karşı sadakattan" yoksunsalar) uzun süre hatalarında direnebilirler; işçi yığınlarına gelince, zamanı geldiğinde onlar, sovyet düzenini, proleter iktidarını kuracak yetenekte tek bir parti içinde, bütün içten devrimcilerle birlikte kendi birliklerini kolaylıkla ve hızla kuracaklardır." (a.b.ç.)
Ne Yapmalı çevirisinden daha önce verdiğimiz örnek belki özensizlikle veya çevirmenin çevirdiği paragrafı anlamamasıyla vb. açıklanabilecek bir örnekti. Ama burada açık bir tahrifattan başka bir şekilde adlandıramayacağımız bir örnek sözkonusudur. Lenin'in komünistlerin birliğinden söz ettiği yerde, Sol Yayınları çevirisi devrimcilerin birliğinden söz etmektedir.
Lenin'in eserlerini inceleyen herkes onun ilk yazılarından beri (örneğin ünlü Halkın Dostları Kimlerdirbroşüründe) devrimcilerin birliğiyle komünistlerin birliğinin tamamen ayrı şeyler olduğunu ortaya koyduğunu ve bu bakımdan tamamen Marx ve Engels’in izinden gittiğini bilirler. Ancak Sol Yayınları çevirmeni Lenin'i bu şekilde "düzeltme" hakkını kendinde görmüştür.
Böylece Lenin'in bu eserini yıllar boyu Marksist klasiklerin Türkçe'de yayınlanmasında bir tür tekel konumunu koruyan Sol Yayınlarından okumak durumunda olan devrimci kadrolar onun oportünizme karşı mücadeleyle komünistlerin birliği arasında kurduğu canalıcı önemdeki bağlantıyı özümseme imkanından mahrum kalmıştır, bunun yerine “proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirecek partide (yani komünist partide) devrimcilerin birliği” gibi temelden hatalı bir formülle yanıltılmışlardır. Ki eklemek gerekir ki bu durum kesinlikle sadece sözkonusu yayınevinin kabahati de sayılamaz.
Buraya kadar söylenenleri üç temel noktada özetleyerek sözlerimizi tamamlamak istiyoruz.
Marksizm-Leninizm bize öğretiyor ki:
Her şeyden önce, liderlik iddiasında olan kadroların işçi hareketi üzerinde çok çeşitli biçimlerde etki eden burjuva etkiye karşı görevlerini hakkıyla yerine getirememeleri durumunda, yalnızca işçi kitlelerinin en geniş kesimleri sosyalist ideolojiyle burjuva ideolojisinin çeşitli biçimleri arasında bölünmüş olmakla kalmaz (ki işçi sınıfının bütünü açısından bu bölünme kapitalizm koşullarında hiçbir zaman tam olarak ortadan kaldırılamaz ama sosyalizm lehine ve burjuva ideolojilerini aleyhine olarak geliştirilebilir) aynı zamanda proletaryanın öncü güçleri de oportünizm ve sosyal-şovenizm tarafından burjuva liberalizminin payandası olmaktan çıkıp birleşik, bağımsız bir siyasal güç haline gelemez. Buradan da oportünizme ve sosyal şovenizme karşı mücadeleyle Proletaryanın Partisi’nin kazanılmasının neden kopmaz bir biçimde birbirine bağlı olduğu ortaya çıkar. Stalin, Parti inşası sorununu ele aldığı makalelerinden birinde bu soruna ilişkin Bolşevik öğretiyi son derece özlü biçimde ortaya koyar: “Partimizin -yani onun Rus bölümünün- gelişmesinin birinci döneminde temel görev kadrolar, Marksist kadrolar yaratmaktı. Bu kadrolar bizde Menşevizm’le mücadele içinde yaratıldı ve biçimlendirildi. Bu kadroların o zamanki, o dönemdeki … temel görevi, işçi sınıfının en canlı, en dürüst ve en saygın unsurlarını Bolşeviklere kazanmak, kadrolar yaratmak, bir öncü müfreze kurmaktı. Burada mücadele ilk planda, kadroları birleştirmemize, onları yekpare bir bütün halinde, Parti’nin temel çekirdeği halinde birleştirmemize engel olan burjuva karakaterli akımlara karşı, özellikle Menşevizm’e karşı yürümekteydi.” (Stalin, Eserler, Cilt 5 sf. 258-259, İnter Yay.)
İkinci olarak proletaryanın öncüsünün işçi kitlelerinin çoğunluğunu kazanarak burjuvaziyi devirmek ve proletarya diktatörlüğünü kurmak için doğrudan doğruya mücadele anı gelinceye kadar proletarya diktatörlüğü için yıllar sürecek bir siyasal eğitimle hazırlanması gerekir ve bu hazırlığı başarısı da yine burjuva kaynaklı ideolojilere ve özel olarak oportünizme ve sosyal-şovenizme karşı mücadelenin başarısına bağlıdır. Yani tayin edici an geldiğinde proletaryanın devrimci rolünü oynayabilecek durumda olması için oportünizmle yalnızca mücadele etmek yetmez, bu yolda kesin bir ideolojik ve politik zafer kazanmak şarttır. Oportünizmin sayısız biçimlerine karşı mücadele okulu proletarya diktatörlüğüne hazırlık eğitiminin en iyi okuludur.
Üçüncü ve son olarak, proletaryanın öncüsünün burjuva kaynaklı dünya görüşünün proletarya üzerindeki etkisine karşı bu mücadelesi proletarya diktatörlüğünün elde edilmesiyle de son bulmaz. Artık proletaryanın bütününün sınıf bilincine erişebileceği yeni tarihsel koşullar altında bu mücadele yeni biçimler alarak devam eder. Yeni üretim ilişkileri temelinde açık ya da üstü örtülü olarak emperyalizme teslimiyetin, kapitalizme geri dönüşün yol ve yöntemlerini vaazeden akımlara karşı amansız bir mücadele, ve aynı zamanda burjuva ve küçük-burjuva alışkanlığın uzun yıllar içinde yok edilebilecek komünist disiplinin adım adım bütün topluma yayılması ve bilinçli hale gelmesi uğruna mücadele, bütün emekçi yığınların modern proletaryanın seviyesine çıkartılması mücadelesi biçimini alır.
Marksizm-Leninizmin temel bir görüşüne değindik ve bunun bizim Marksist formasyonumuzda ne dereceye kadar özümsenmiş olabileceğini birkaç örnek üzerinden tartışmaya çalıştık. Elbette kapitalizmden komünizmin gerçekleştirilmesine kadar giden bütün bir sınıf mücadeleleri çağı boyunca, proletarya öncülüğünün gerçekleşmesinin bütün aşamalarında, yani Proletarya Partisi’nin kazanılması, proletarya devriminin gerçekleştirilmesi ve sosyalizmin inşası aşamalarının her birinin başarılmasında hayatî bir öneme sahip olan bu görüşün devrimci kadrolar tarafından özümsenmemiş olması, yalnızca sol yayıncılık geleneklerimizdeki sorunlarla açıklanamaz. Bu yayıncılık geleneklerindeki ciddiyetsizlik ve tahrifat unsurunun bizzat dünya sosyalist hareketinin ve Türkiye sosyalist hareketinin tarihindeki daha derin ideolojik ve politik kaynaklarına inmek gerekir hiç şüphesiz. Ama burada sınırlı bir çerçeve ve zaman dilimi içinde ortaya koyabildiklerimizin bile Marksizm-Leninizmin klasiklerinin ve bilimsel komünizmin diğer önemli ve güvenilir kaynaklarının bilimsel olarak incelenmesi, çevirisi ve yayınlanması çalışmasının Türkiye'de Proletarya Partisi’nin inşası yolunda henüz gerçek anlamda çözülmemiş olan en önemli sorunlardan biri olarak önümüzde durmaya devam ettiğini kanıtlamaya yeteceğini düşünüyoruz.
Bugün ülkemizde proletarya diktatörlüğünün savunulmaması ve ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkının inkarı temelinde sistemle uzlaşarak kendisine legal varlık hakkı edinen bir tür “resmî komünizm”in giderek geliştiği koşullarda, bu çalışmanın gerçek bir sınıf partisinin inşası mücadelesine katkıda bulunmak isteyen tüm güçler tarafından yeniden ve çok daha büyük bir ciddiyetle ele alınmasınını önemi bize göre her geçen gün biraz daha artmaktadır ve yalnızca bu çalışmayı bugün tam bir ciddiyetle ele alan kadrolar gelecekte devrimci kuşakların önüne utanmadan çıkabilecek durumda olacaklardır.
* Sorun Yayınları Kolektifi’mizin TÜYAP 27. İstanbul Kitap Fuarı’nda 8 Kasım 2008 tarihinde düzenlediği “Kültürel Zenginliğimiz ve Marksizm Tartışmaları” konulu Panel-Söyleşi’de Bilimsel Komünizm İnceleme Grubu adına yapılan konuşmanın tam metnidir. (S. P.)
[1] Bu noktada geçerken de olsa belirtmemiz gerekiyor ki modern revizyonizmin SBKP'de egemen olmasından sonra uzun bir bocalamadan sonra bunun uluslarası komünist hareketteki etkisine karşı özellikle 1960'lardan itibaren Çin ve Arnavutluk partileri tarafından yürütülmeye çalışılan mücadele proletaryanın uluslararası birliğini Marksizm-Leninizm temelinde yeniden tesis etmede tam bir başarısızlığa uğramıştır. Bu başarısız çabayı gerek içerik gerek yöntemdeki hataları bakımından, İkinci Enternasyonalin oportünizm tarafından utanç verici biçimde çözülmesinden sonra Lenin'in öncülüğündeki bütün ülkelerin komünist güçlerinin uluslararası komünist hareketin birliğini yeniden kurmak için yürüttüğü başarılı mücadeleleriyle karşılaştırmak çok öğretici olacaktır. Bu başarısızlığın ve onun Türkiye hareketindeki etkileri üzerinde burada ayrıntılı olarak durma imkanımız yok ama yine de bugünkü keşmekeşin en önemli kaynaklarından birisinin burada yattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Modern revizyonizme karşı mücadele başarıya ulaştırılamadığı açık olduğu ölçüde güncelliğini korumaktadır.
