AKP’nin iflas eden (ölen) neoliberal politikalarını, işçi sınıfına ve emekçilere yönelik saldırılarını görmezden gelen liboşlarımız, (yani yıkamacı-yağlamacı takımı) AKP'yi 'demokrasi' havarisi gösterip, devrimcilere, sosyalistlere ders vermeğe kalkıyor!..
AKP'nin şu sahte anti-emperyalist, eli kanlı güruhtan hesap sormasını bekleyen liberal bezirgân takımı ustalarının yerini almakta oldukça hevesli görünüyor.
İşi gücü köpeksiz köye destursuz girmek olan liboşlarımız Sol’a şöyle sesleniyorlar: '?u anda Türkiye’de tek bir sorun var. O da, darbe yanlılarını tasfiye etmek. Ben bir solcu olarak darbecileri tasfiye etmek için AKP dâhil gereken yerlerle koalisyon yaparım.' Bu sözler kimi “sol”ların binbir gerekçe ileri sürerek İstanbul’dan bağımsız adaylığını koyupta DTP’nin karşısına başka aday göstermesi karşısında Kürt halkına kin kusan, onları akılsızlıkla suçlayan bulunmaz Hint kumaşı Baskın Oran'a ait… Bu zat ayrıca “marksist” olduğundan dem vurmakla ünlüdür.
Neymiş efendim, bizlerin burjuvazinin iç hesaplaşmasında 'taraf'olmamız gerekiyormuş Baskın Oran hoca'ya göre. Tabii ki Baskın Oran, toplumda yaşanan sınıfsal çelişki ve zıtlıkları bir hesaplaşma olarak görmüyor.
Ergenekon operasyonuyla AKP'nin burjuvazinin “iç savaş” aygıtını tasfiye edeceğini, bizimde buna saf saf inanmamızı bekliyor otoriter solcu(!) profesörümüz!
Onun gibi bütün liboşlarımız, yaşanılan toplumsal olay ve olguları, burjuvazinin farklı kanatlarının iktidar savaşımı değil de "darbe yanlıları ile darbe karşıtlarının kavgası” olduğuna inanıyorlar! Eee... onlara göre bu da demektir ki, AKP darbe karşıtıdır. Demokrasi savunucusudur (Burada bir parantez açıp bilcümle liberal ve özgürlükçü “sol” geçinenlere ‘demokrasi nedir?’ sorusunu yöneltmiyoruz. Onlar bu türden sınıfsal bir tahlil yapmaya aday bile değil). 100 yıllık sınıflar mücadelesi tarihimizden başlayacak olursak: Tarihî TKP kadrolarından Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katline, binlerce devrimci ve komünist insanımızın keyfî ve fiilî infazına, 1 Mayıs kanlı katliamlarına, Maraş, Çorum, Sivas kitle kıyımlarına, cezaevlerindeki devrimci tutsakların yok edilmesine, 1000 gizli operasyona gitmeye ne gerek var? Onlar “derin devlet”in işi değil ki!..
Zaten canım 2008 1 Mayısı, efendim Tuzla’da iş ve işçi cinayetleri, Kürdistan’a yapılan operasyona tam destek ve benzerlerinin tamamı demokrasi düşmanlarının işidir. Bu gidişle 'bütün bunların arkasında komünistler var' demedikleri kaldı!..
Bay ve bayan liboşlarımız böylece “daha görkemli” bir “derin devlet” kuruluşunda rol almış oluyor.
Demokratikleşme sürecinin, kapitalizmin ancak ve ancak üretim-mülkiyet-paylaşım ilişkilerinin devrimci yoldan gümletilmesiyle mümkün olacağını unutturmaya çalışan liboşlarımız bizi AKP’nin sözde demokrasi (aslında iç didişmede bir tarafın diğerini göreceli olsa da hizaya getirme hareketinden başka bir şey olmayan) hareketine katılmaya davet ediyor.
Sınıf savaşımının gelişip şiddetlendiği bir süreçten geçiyoruz. Kitlelerin sosyal muhalefetine kurmaylık edebilecek PARTİ aracından yoksunuz. Kastettiğimiz parti elbette KP’dir. İşçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin buluşup bütünleşmesiyle oluşacak komünist hareketten kopuk biçimlerde ilerlemesi ve savaşımın bu koşullarda kabulü anılan liboşlara ve sağlı “sol”lu burjuva partilerine geniş hareket alanı sağlamaktadır.
Burjuva devletinin her zaman bir iç savaş aygıtına ihtiyacı olduğunu, bu iç savaş aygıtının uluslar-ötesi tekelci sermayenin çıkarlarını koruyup-kollayan bir örgütlenme olduğunu, bizzat ABD eliyle örgütlediğini, ülkede yapılan darbeler sonrası ABD’nin “bizim çocuklar başardı” açıklamalarına rağmen, ABD ile hesaplaşma diye hiçbir zaman derdi olmayan AKP’nin de göbekten ABD’ci olduğunu görmezden gelen (daha doğru bir deyimle gizleyen) liboşlarımızdan, ülkenin bu pislik yumağından ve uluslar-ötesi tekelci sermayenin kucağından kurtulmasının ancak sosyalist yönetimle mümkün olacağını söylemelerini beklemek büyük bir safdillik olurdu.
Burjuva devletinin tüm süreçlerde “derin devlete” ihtiyacının olduğunu, çünkü sınıf savaşımının devam ettiğini görmezden gelmektedir liboşlarımız.
Aslında yaşanan sürecin tanımını yine eski bir “iç savaş” uzmanı ve bir dönem Özel Hareket Daire (ÖHD) Başkanlığı yapmış emekli orgeneral Kemal Yamak çok güzel özetlemiş: 'Bizler ABD ile yapılan her pazarlık sonrası içimizde bir değişim yaşanacağının farkındaydık, bu yüzden özellikle pazarlık kozlarımızı elimizde tutmaya çalışırdık.' Anlaşılan odur ki, içerideki Ergenekoncular kozlarını iyi oynayamamış olanlardır (Önemli bir not: Yukarıda alıntısını yaptığımız kitabın ismi: 'Gölgede kalan izler ve gölgeleşen bizler'dir. Peki Kemal Yamak neden bu ismi kullanmıştır. Açıklayalım: CIA-ABD desteğiyle kurulan iç savaş örgütleri genelde GLADIO olarak bilinir. Bu ‘gölge ordu' anlamına gelir. 'Gölgeleşen bizler’ de bu anlamda kullanılmıştır.).
Ama bu gerçeklikler liboşlarımız için pekte önemli değildir. Çünkü süreç bir “temiz eller operasyonudur,” “demokrasi hamlesidir.” En yakın ve somut örneği Tuzla’da işçilerin kanı bulaşmışların elleri nasıl temiz olur?
Yaşanılanların, uluslar-ötesi tekelci sermayenin çıkarlarını koruyan egemen sınıflarının iktidar kavgası olduğunu görmezden gelen liboşlarımız, hangi sürecin değiştiğini ve burjuva devletin neden kendisinin bir parçasından vazgeçtiğini söylemeden (ki böyle bir şey değil olan biten) bir anda işçi sınıfı ve onun öncülerine AKP’nin yedeği -stepnesi- olması gerektiğini salık veriyorlar!..
Yaşanan süreç karşısında devrimcileri elleri cebinde, ıslık çalarak, hiçbir şeye karışmayan tipler olarak lanse ediyorlar. Bu betimleme ülkemiz yemek kültürüne kitaplarıyla katkı sunan, tarihsel yemek kitapları yazarı sivil toplumcu, birikimci, sosyal pratikle bir ilişkisi olmayan ve de marksist geçinen Murat Belge’ye aittir. (Bakınız. Tarihsel Yemek Kültürü, İletişim Yayınları)
AKP’nin kapatılma davasında insanları demokrasi adına(!) taraf olmaya çağıran liboşlamız, Tarihî TKP'nin yıllarca yasaklanmasına hiçte ses çıkarmamaktadır. Bu tarihsel olayı ideolojik ve sınıfsal çıkarları uzantısında mezar taşı sessizliğiyle geçiştirmektedirler. Baş örtüsüne, inanç ve vicdan özgürlüğü isteyen AKP yanında saf tutan liboşlarımız AKP’nin Aleviler karşısında inkâr politikası gütmesine karşı sus pus oluyorlar. Madem inanç özgürlüğü o zaman Alevilere de olmalı bile diyemiyorlar. Hatta AKP milletvekili yol düşkünü Reha Çamuroğlu'na başbakana danışmanlıktan istifa etti diye sitemlerde bulunuyorlar.
ABD ve AB emperyalistleri “ılımlı İslâm”, “ılımlı Alevi”, “ılımlı sendika”, “ılımlı sol”, “ılımlı Kürt hareketi” siparişi vermiştir. Bilcümle burjuva ve küçükburjuva “sol”lar da kendilerine sunulan açık mücadele alanlarında yapılan servislere hizmet sunma yarışına girmiştir. Oha ne âla memleket!..
Devrim ve sınıf lafından korkan burjuva “sol”undan liboş dangalakları safında bir feryadı-figan alıp gitmektedir. Anlaşılan AKP’nin yarı yolda, “demokratik açılımlardan” cayacağından korkmaktalar. Ki, AKP’nin ideolojik ve sınıfsal gerçekliğini ve kendine müslüman politikalarını görmezden gelmekteler. Burjuva medyada boy gösteren liboşlarımıza göre “demokrasi” için AKP'ye omuz vermek gerekir. İşi iyice yüzsüzlüğe vurarak AKP ile ittifak önermekteler. Öyle ya sınıf demek, devrim demek, hele hele tutarlı bir demokrasi savaşımını sınıfsal zeminde ele almak büyük halt etmek oluyormuş! Halkın bilincini bulandırıp emperyalist-kapitalist bir burjuva kliğinden demokrasi beklemek bunların en aşağılık huylarından bir tanesidir.
Bu liboş kesimden bahsederken onları oldukları zeminde değerlendirmek gerek. Onlardan marksist tahliller yapmalarını ve bu tahlillerden sonuçlar çıkarıp işçi sınıfının önüne koymalarını beklemenin elbette bahsi bile olamaz. Bu bağlamda bizi ilgilendiren, Sol adına(!) hareket etmeleridir. Konu ve olayın üzerimize alındığımız yanı Sol adına ahkam kesip konuşmalarıdır.
Burjuva medyadakiler de bu takımı “solun otoriteleri” olarak sunup onları işçi sınıfına ve emekçilere pazarlamak derdindedir. Ilımlı (ABD’ci) İslâmcı-neoliberal-AKP’nin sözcülüğüne soyunan ve düne kadar tekelci medyanın baş aktörü Aydın Doğan'ın gazetelerinden promosyon olarak verdiği "yasal korsan" kitaplarıyla tanınan Alkım Yayınları tarafından çıkarlın Taraf'da bunun derdinde.
Baskın Oran ile yapılan röportajda (Bakınız: Taraf gazetesi Neşe Düzel, pazartesi söyleşileri 28 07 2008) ideolojik yanılsama yaparak bu şahsiyeti 'dünyada sayılı sol otorite' olarak sunmakta! İşçi sınıfının mücadelesinde ve devrimci hareketin sorunlu da olsa gelişiminde bir “Truva atı” olan liboşlar kimler tarafından bu mertebeye yükseltilmiştir? Kim onlara bu etiketi vermiştir? Bunlar açısından konunun bu kısmı pek önemli değildir. Onlarca kendilerinin solu olması yeterli. Gerçekte sosyalizmi, pişirdiklerine bir sos olarak kullanan ve burjuvazinin çizdiği sınırlar içerisinde bukalemun misali bir çeşit renk olan bu güruhun hakikî Marksizm ve işçi sınıfı hareketi ile uzaktan yakında hiç bir ilgileri yoktur.
Yapılan röportajda Baskın Orandenen liboşumuz AKP’nin “derin devleti” tasfiye edeceğini ve bu süreçte onu desteklemenin doğru olduğunu salık vermekte… Bu arada bu zırvalıklarına Marksizm sosu serpiştirmekten de geri durmuyor. Evlere şenlik tezlerini öne sürüp (hemen sıralayalım: AB emperyalist değildir. Çünkü emperyalist devletler olur, AB devlet değil ki. Ülkeye demokrasi içeriden ve dışarıdan gelecek, vs.) bizlere devrimin soyut ve imkânsız olduğu, bu türden tezlerle uğraşmayı bir kenara bırakmamızı salık veriyor. Dikkat edelim devrimcilere yönelik bir söylev. Tek dertleri devrimci hareketi burjuvaziye yedeklemek. Herhalde kendisine biçilen rol bu olmalı. Devrim için gereksiz çabaları bir yana bırakıp, “somut bir demokrasi” için AKP'yi desteklememizi buyuruyor. Burjuva diğer kliğinin karşısında AKP’nin burjuva bir parti olduğunu unutturup desteklemenin “devrimci aklın” ilkesi olduğunu mırıldanıyorlar!.. Ya Ergenekon’dan taraf, ya AKP'den, başka çıkar yol yok liboşlarımız için. Bu kapışmalar güzergâhında işçi sınıfı ve sosyalizm adına hareket edenlerin esamisi dahi okunmuyor. Çünkü bu yolda hareket edenlerin büyük bir çoğunluğu Marksizmi sadece etiket olarak kullanmaktadır.
Aslında devrimci öfkemizle önemli bir konuyu atlamayalım. Bu liboşların ortalıkta bu kadar rahat ve sol adına konuşmalarının nedeni, ortada ülkenin sınıfsal ve doğru tahlilini yapacak KP denetiminde bir endüstrinin henüz olmamasıdır. “Atış serbest” ilkesi doğrultusunda destursuz atışta bulunan liboşlar, ortalıkta donanımlı bir KP’nin olmamasını yerinde değerlendirmekteler. İşçi sınıfının şimdilik politik bir güç haline gelemeyişi liboş takımın da sınıfsız bir politikadan bahsetmesine imkânı veriyor. İşçi sınıfı içindeki devrimci nüveler ne sendikal alanda ne de siyasal alanda söz ve karar sahibi olamamaktadır. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davasının dışındaki “önderler” ve örgütleri politik aktör yerine dahi konulmamaktadır. Somut gerçeklik budur. Yönetenlerin yönetme kavgasını yönetememe krizine çevirecek KP’nin olmaması da kimilerinin işini kolaylaştırmaktadır. Hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday KP’nin oluşturulacağı güne kadar liboş takımının belkemiksizliği ve Sol’a verdiği zararlar devam edecektir, onların rüzgar nereden eserse oraya yönelmeleri son derece doğaldır.
Tanrı göstermesin, yarın kazara burjuvazinin dişine uygun ılımlı işçi sınıfı tarih sahnesine çıkarsa bunlar orada cirit atarlar. Ama bu durum onları haklı çıkarmaz, gerçi liboşlarımızın notebooklarında bizim anladığımız anlamda işçi sınıfı yazmaz. Dedik ya illede AKP ve illede burjuvazinin demokrasisi içinde çözüm peşindedirler.
İşçi sınıfının sosyalist geçinen örgütlere ve sosyal pratiği olmayan yarım-aydınlara güvenmediğini, böylelerine aşk duygusu taşımadığını, aksine “akıllı” davranıp AKP’ye aşık olduğunu söyleyip devrimcilere bu “sevdadan” vazgeçin diyorlar! Oldu ve gözlerimiz doldu!
Belirtelim ki, devrimcilerin, komünistlerin işçi sınıfı ve emekçilerle bilimsel/organik bağlar kuramaması, hele hâlâ adına ve devrimci geleneklerine layık bir KP’yi oluşturamaması bu abidik gubidik insanların tezlerini haklı çıkarmaz tabi ki. Ama ne yaparsın ki, arı kovanına arı olmadığı için ellerini sokabiliyorlar.
Altını yeniden çizmekte yarar var: Postmodern liboşlarımız hakikî devrimcileri ve komünistleri kafaya takmaktalar. Çünkü bilmekteler ki, işçi sınıfını burjuva politikalarının peşine takmakta sorun yaratacak tek bilimsel yönteme sahip güç onlardır. Sosyal pratikte KP’nin olmaması ve yaşadığımız topraklarda Marksizmin pratikte yeniden üretiminde henüz aşılamayan bazı tıkanıklıklar onların için bulunmaz bir fırsattır. Gerçi onların altlarına kaçırmalarına bir kaç sınıf hareketi bile yeterlidir.
Yaşanan süreçte başta burjuvaziye korku salacak ve onun farklı ideolojilerine altına kaçırtacak tek çözüm KP’nin oluşturulmasıdır.
Egemenler yer yer kendi içine dönmekte ve uluslararası tekelci kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda iktidarı yönetmek için iç dalaşa girmekteler.
Bu sınıfın, yani egemen burjuva sınıfın içindeki kliklerin tek anlaştıkları nokta tartışmasız işçi sınıfın devrimci mücadelesinin bastırılmasıdır. Yeniden ve yeni sürece adapte olmaya çalışan yerli işbirlikçi kapitalistlerin iç kavgası sonucu iktidarı yönetme mekanizması olan devletin çeşitli kurumlarını kitleler nezdinde tartışmaya sevk etmiştir. Bu, bir yanıyla olumlu bir durumdur.
Dünün 'devlet babası' bugün öyle ya da böyle tartışılır durumdadır. ‘Kutsal’ olan kurumlar bugün kitleler nezdinde şüpheli kurumlar olmuştur. “Soğuk savaş” sonrası sosyal devletin tasfiyesine bağlı olan bu durum devrimci bir krize çevirecek bir müdahaleyle tuzla buz olacakken, bu yetenekten uzak Devrimci ve Marksist hareketimizin özlenen boyutlarda sesinin çıkmaması/çıkaramaması ve politikasızlığı liboşlara sol adına konuşma imkânı vermektedir. Kuşkusuz bu geçici bir durumdur. Devrimci ve kolektif müdahalelerle aşılacaktır. Bunların bu yönetme kavgasını yönetememe krizine taşıyacak olan ve nihayetinde amaçlı-somut-tutarlı bir demokrasi mücadelesi yürütecek işçi sınıfı ve onun KP’sidir. Çünkü tarihte hâlâ ve inatla işçi sınıfı tek devrimci, dönüştürücü ve demokratik sınıftır.
Yoksa liboşların iddia ettiği gibi AKP veya sağlı “sol”lu burjuva partileri değildir. Faşist kontra örgütlenmeler, gizli cinayet şebekeleri, çeteler ve gladiolar hiç değildir. Demokrasi anılan bu iki kliğin harcı değildir!..
?unu belirtmekten de geri durmayalım, liboşlardan öğreneceğimiz tek bir şey vardır, o da, yemek tarifi olabilir, ama emekçilerin mutfağındaki malzemelerle. Demokrasi savaşımının ne demek olduğunu onlardan öğrenecek değiliz. Asla!..
28 Ağustos 2008- Anakara
