K. Marx ve Marksizm’in Yorumu Kimlere Kaldı?
“İşçi Sınıfı Partisi (İSP) disiplinine bağlı Bilimler Akademisi, Enstitü ve Bilim Kurulu” geleneklerimizin ne ve hangi düzeyde olup olmadığı her olay, olgu, süreç ve veride kendini gösteriyor. Bu konuya bir kez daha ve bu münasebetle değinmemizin bizce haklı sebepleri vardır. Çünkü, kendisini lafzen Devrimci ve Marksist yerine koyan, fakat her nasılsa ideolojik, politik ve örgütsel disiplinlerin dışında kalan pek çok “aydın” var.
Kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinin devrimci yoldan yıkılıp dönüştürüleceğine inanmayan, örgütlülüğü inkâr eden, kapitalizmin kendisine açtığı kanallarda ahkâm kesen, Birlik için dövüşmeyen, merkezi ve kurumsal disiplinli İSP’nin oluşturulması özlemini duymayan, bu yolda bir çaba göstermeyenlere Devrimci ve Marksist denilmeyeceğini biliyoruz. Bu türden “aydın” geçinenlere “üniversite okumuş yarım-aydınlar” isim ve sıfatlarını boşuna telaffuz etmiyoruz.
Böyleleri K. Marx’ı okumuş, hatta tespih çeker gibi hafızlamış olabilirler. Okumak ve ezberlemek yetmiyor. Ayrıca bu, hiç bir işe yaramıyor. Devrimci ve Marksist olmak için O’nun devrimci/dönüştürücü ruhuna nüfuz etmek, algılamak ve “somut şartların somut tahlili”ni yapıp pratikte yeniden üretmek gerekiyor.
Yine ayrıca, tartışmada taraf olanların ideolojik-sınıfsal seçimlerinin yanı sıra “Marksizm’in yorumu (özümlenmesi-hazmedilmesi) ve pratikte yeniden üretimi” denildiğinde bu yolda yapılan tartışmaların bilimselliği ve entelektüel düzeyi de birer tartışma konusudur.
Evrensel ölçekte K. Marx ve Marksizm adına yapılan tartışmaları eleştiri süzgecinden geçirmeden taşıyanların düzeyi öznel bir yoruma yer bırakmayacak biçimde ortadadır/bilinmektedir. Ayrıca, bu düzeyin son derece geride olduğunu da söylemeliyiz.
Kimin hangi ideolojik-sınıfsal bakış açısıyla konuya eğildiği, ne kadar K. Marx’ı okuduğu, ne ölçüde özümlediği, somut durumu nasıl tahlil edip değerlendirdiği ve pratikte yeniden üretmeye cüret ettiği sorunu, o kişinin özel yaşamından, ne yiyip içtiğinden, iş ve üretiminden, bu konuda ne yaptığından ve kapitalizmin devrimci yol ve yöntemlerle nasıl aşılacağına ilişkin devrimci/dönüştürücü organik ilişkili bir çaba içinde olup olmadığından anlaşılır.
Hiçbir merkezi kurumsal disipline bağlı olmayan, tahlil, değerlendirme ve senteze kavuşturma yeteneğinden yoksun ve pratik örgütçü yeniden üretim faaliyeti dışında kalan, kolektifliği reddeden ve bireysel yorumlarla yapılan “Marksist” değerlendirmeler bize hiçbir şey anlatmamaktadır.
“Dar grup örgüt” çıkarlarına göre tahrif edilen ya da edilmek istenen K. Marx ve Marksizm yorumları da ha keza bize hiçbir şey anlatmamaktadır. Ciddiye de alınamazlar.
Bilinçli olarak pratik örgütçü faaliyetler dışında kalmayı uygun bulan kimi “iyi niyetli” çabalarla hareket edenler de Marksizm’i yorumlayamazlar.
Sistemin faşist-baskıcı-terörist-sömürücü-sömürgeci niteliği pratikte ortaya çıkarıldıkça, kapitalizmin çirkin ve ahlâksız yüzünü daha net biçimde görüyoruz. Güncel olay ve olguları nesnel koşullarında incelediğimizde; kimilerinin K. Marx’ı yeniden hatırladığını da görüyoruz! Hatırlayanların bilinçli çarpıtmalarla Adam Smith ile K. Marxı eşleştirilip tartışmaya sürdüğünü görüyoruz!
“Niçin mi?” sorusunun cevabı: Devlet tekelci kapitalizminin yaşadığı yapısal kriz yüzündendir. Siyasal-sosyal devrim zorunluluğunun kapıya dayandığı korkusundandır.
Basında, TV.lerde bu konu üzerine sade suya tirit programlar düzenleniyor. Evlere şenlik tartışmalar yapılıyor. “Kimlerle mi?” sorusunu cevaplayarak kalemimizi kirletmek dahi istemiyoruz. İsimlerini yazmasak da onları tanımakta gecikmeyeceksiniz: Artı-değer sömürüsü ile artı-değere el koymanın kalkmış olduğunu, burjuvazinin sömürüden vazgeçtiğini söyleyenlerle, Uluslar ötesi tekelci sermayenin, küresel kapitalizmin has adamlarıyla, devlet tekelci kapitalizminin besleyip büyüttüğü gazetecilerle-köşe yazarlarıyla, “Emperyalizm kelimesi Marx’ta yoktur, dolayısıyla bu kavram Marksizm ile ilişkisizdir” diyerek emperyalizme karşı çıkmayan devletlû öğretim üyeleriyle, “K. Marx ‘doğanın ve çevrenin tahrip edilmesini görmedi’, ‘din ve psikoloji gibi etmenleri işlemedi’, ‘kavramsal olarak ulusu, yurtseverliği, dini göremedi, çözümleyemedi’, ‘enerjinin belirleyici’ bir unsur olduğunu göremedi(!)” diye buyuran devlet memuru proflarla, Max Weber’i K. Marx’ın önüne koyan naylon komünist parti eskileriyle, Devrimci Marksizm’e söverek reyting yapanlarla, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davasının dışına düşmüş sendika bürokratlarıyla, “Sosyalist-Marksist uygulama” denildiğinde Sovyetler Birliği deneyimini örnekleyerek “ant-sovyetizme ve anti-stalinizme” kayıp burjuvaziye göz kırpan yerli troçkistlerle... Bilcümle dönek ve dönme komünizm tüccarlarıyla!..
Sürüsüne bereket o kadar “K. Marx ve Marksizm yorumcusu”(!) var ki...
Üretim faaliyetini reddeden, sınıf tanımlamasını nereye koyacağını bilmeyen ve de marksist geçinen aydınların tezlerini nasıl ciddiye alacağız?
“Liberal” ve dönek-dönme “sol”ları yanına alıp sermayenin gündemini işçi sınıfına ve emekçilere kabul ettirmesi öyle kolay mıdır?
Kapitalizmin ideolojik, politik, örgütsel, kültürel mantığını ve saldırısını görmeyen ya da görmek istemeyen sözde marksistler, kapitalizmin konumlarını unutturmak istemektedir. Böyleleriyle nasıl ve nerede ilkeli, dürüst ve ilerletici bir tartışma yapacağız?
“Marksist”, “Marksolog” ve “akademik marksist” geçinenler (bilerek/bilmeyerek fark etmiyor), kapitalizmi devrimci ve köklü dönüşümlerle aşmayı öngören ve dünyanın devrimci yöntemlerle yeniden kurulmasını amaçlayan, bilimselliği onlarca kez kanıtlanmış bilimsel programa, devrimci öngörülere karşı soyut ütopyalar, burjuva toplumsal plânlar önerdikleri sürece, kendileri istemese de bilimsel dünya görüşüne karşı olanlar ile aynı safta yer almaktadır.
Böylelerinin “Marksizm eleştirisi” adıyla piyasaya sürdüğü tezler zorlama tezlerdir. Suni ayrım noktalarını amaçlayan ısmarlama tespitlerdir.
Ayrıca, bu türden kuramcı geçinenler Marksizmi burjuva dünya görüşü ile yorumlayarak, kendi amaçları uğrunda kullanma eğilimi, onları sağ-kanat revizyonistleri ile aynı çizgiye getirmektedir.
Öte yandan K. Marx, bilinçli ve sinsi çarpıtma yöntemleriyle F. Engels yoldaşından ayrı yerde tutulmaya çalışılmaktadır!
Bir parantez açarak vurgulamak istiyoruz: [Sorun Yayınları Kolektifi’mizin bin bir emekle yayınladığı, SSCB Bilimler Akademisi Kolektifi tarafından tam 36 yılda hazırlanmış olan K. Marx, F. Engels ve V. İ. Lenin Biyografilerini okurlarımıza takım halinde sunarken, özellikle F. Engels Biyografisi’nin “öksüz” bırakılarak satın alınmadığını burada söylemeden geçemiyoruz. Bu olgu bir yana bu türden temel eserleri okumayan örgüt şeflerinin “vukuatından” da haberliyiz.
İsimlerini anmaya dahi değer bulmadığımız, fakat rolleri ve sıfatları bilinen zevat tarafından K. Marx’ı salt “felsefeci, tarihçi, iktisatçı, filozof, hümanist ve ahlâkçı bir düşünür, vb.” nitelikleriyle tanımlanmakta/tanıtılmaya çalışılmaktadır. K. Marx ve F. Engels bu türden anılan/tanıtılmaya çalışılan nitelikleriyle değil, bu niteliklerinin yanında ve önündeki devrimci ve dönüştürücü nitelikleri ise, bilinçli çarpıtmalarla es geçilmek istenmektedir!
Sağlı “sol”lu burjuva yorumcularının bu iki yüzlü çabası kapitalizmin dünya genelinde çözülüp çürüdüğünün ve asla ebedî olmadığının bir ifadesidir. Hayat ve mücadele K. Marx, F. Engels ve V. İ. Lenin’in bilimsel çalışmalarını doğrulamıştır. Sosyalist uygulamalardaki hata, yanlış ve yanılgıları kimse parmağına dolayıp Marksizm’e sataşmaya cüret etmesin!
Zira böylesine gerekli bir tartışmayı yalnızca sosyalist uygulamalardan daha görkemlisini ve donanımlısını yapmaya cüret edenler, buna aday olanlar yapmalıdır. Bu görev Devrimcilerin, Komünistlerin bir iç meselesidir, Marksizmi burjuva dünya görüşü ile yorumlamaya yeltenenlerin değil! Bu türden bir tartışmanın hem gerekli olduğuna inanıyor hem de özlemini çekiyoruz. Ayrıca, Marksizm’e katkı olacağını düşünüyoruz. Bunun da bilincindeyiz.
Günümüzün emperyalist-kapitalizmi, bilim, teknik ve teknolojideki gelişme ve ilerleyişleri de yanına alarak bir “vitrin düzeltme” işine girişmişse, bu kapitalizmin tarihsel-sosyal haklılığını göstermez. Ayrıca, “üretici güçleri geliştirdiği” anlamına da gelmez. Asla! Sosyalist Sistem’in çürüyüp çözülmesiyle kapitalizm böylesine bir fırsatı yakalamış ve “vitrin düzeltme” işine girmiştir.
Kendinden önceki üretim ilişkilerini “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” masalıyla aşan kapitalizm, o dönemdeki kimliği ile “üretici güçlerin gelişimine” katkı yapmıştı. Fakat ne zaman ki, sermaye merkezileşti (temerküz etti), sömürücü ve sömürgeci bir niteliğe/kimliğe/karaktere dönüştü, işte o zamandan bu yana ilerici kimliğini kaybederek hem üretim ilişkilerini, hem de üretici güçlerin gelişimini tahrip etti. Bir dönem ilerici/devrimci bir işlevi yerine getiren kapitalizm böylece gericileşip vahşileşti ve dünyadaki bütün üretim ilişkilerini ve üretici güçlerin gelişimini tahrip etti. Bununla da kalmadı, insanı kendine, topluma ve doğaya yabancılaştırdı, doğayı ve çevreyi de tahrip etti. Bu nedenle emperyalist-kapitalizm, günümüzdeki konumuyla da tarihsel-sosyal olarak yıkılıp aşılacaktır.
Kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkiler ağında, bu ilişkilere dokunmadan icra-i zanaat edenlerin “Marksizm’in yorumu” bahsindeki vicdanî, cüzdanî, felsefî, kültürel-sanatsal, dinî, ahlâkî ve örgütsel müşküllerini biliyoruz. İdeolojik ve sınıfsal çıkarları açısından haklıdırlar. Çünkü, güçleri yetmese de, K. Marx’ı ve Marksizmi çarpıtma bahsindeki ideolojik-sınıfsal tercihleri bunu gerektiriyor.
Emperyalist-kapitalizmin insana ve insanlığa karşı çok yönlü saldırısı karşısında, tutarlı bir tarih ve sınıf bilincine sahip olan kadrolar da, tarihsel-sosyal haklılıklarıyla, ideolojik, politik ve örgütsel çıkarlarının uzantısında K. Marx-F. Engels-V. İ. Lenin üçlüsünün ve sürecinin devrimci/dönüştürücü yöntemlerini yeniden yorumlayacaktır. Çünkü, işçi sınıfı ve emekçi halkların yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal kurtuluşu davası bunu gerektiriyor.
Uluslar ötesi tekelci sermayenin küreselleşme saldırısı kapitalizmin bir süre daha egemen olmasının mümkün olmadığını göstermiştir. AB ülkelerindeki sınıfsal hareketlilikler de göstermiştir ki, emperyalist-kapitalizmin tarihsel-sosyal ömrü artık hududa dayanmıştır. Hegemonlar diledikleri kadar kapitallerini birleştirip merkezileştirsin, diledikleri kadar “düşük yoğunluklu savaş” stratejileriyle hâkimiyetlerini sürdüreceklerini düşünsün, diledikleri kadar yeniden paylaşım savaşlarını “demokrasi-özgürlük” cilasıyla süslesin ve diledikleri kadar çok çirkin vitrinlerini düzeltmeye yeltensin, kapitalizmin yapısal krizi, sermayenin küreselleşmesiyle de aşılamayacaktır. Aşılamamıştır.
Kapitalist anarşinin biraz daha “soluk alması”, biraz daha “vitrin düzeltmesi” Sosyalist Sistem’in ve “sosyalist uygulamaların” yaptığı büyük hatalar onlara bu fırsatı vermiştir.
Evet emperyalist-kapitalist hegemonlar her şeye rağmen, dünya çapında iktidardadır. Bu bir gerçeklik. Hegemonya savaşları ve hegemonya krizi devam ediyor. Sovyetler Birliği ve Sosyalist Sistem deneyimlerinin çözülmesi hegemonların yeniden paylaşım iştahlarını artırmıştır. Serbest pazar dünyayı egemenliği altına almıştır. Emperyalist-kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkileri insanın ve insanlığın her şeyini belirlemede başat bir rol üstleniyor/oynuyor. Fakat buna rağmen, üretim ilişkileri ve üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi daha da tahrip edildiğinden, kapitalist ilişkiler içindeki uzlaşmaz çelişki ve çatışkılar çözülemediğinden/çözülemeyeceğinden, kapitalizm kendi sonunu, kendi “mezar kazıcısını” hazırlıyor. Aynı zamanda karşısındaki güçlerin toparlanıp talepleriyle sahnedeki rollerini oynamasını koşulluyor. Kapitalist anarşinin dünya genelinde, ülke ve bölgemizde kalelerinin yer yer delinip aşılacağına ilişkin pek çok işaret vardır.
Emperyalist-kapitalizm; sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliğinin üstünü örterek/örtmeye çalışarak, burjuvazi/proletarya temelindeki başat çelişkiyi din, etnisite, milliyet, vb. faktörlerle sahte ve suni gündemler yaratıyor. Baskı, terör, sömürü, zora/kaba güce başvurma niteliklerini gizlemeye çalışıyor. Haksız ve kirli savaşları çıkarıyor. “Özgürlük ve demokrasi” aşkına(!) işgal, istila yöntemleriyle tahkimatını yapıyor. Kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkiler ağında, sömürü altında asla demokrasi olmadığının/olmayacağının üstünü örtmeye yelteniyor. İnsanın ve insanlığın eşitlik, özgürlük talepleriyle tekrar ayağa kalkacağını/kalktığını, kapitalist anarşiye karşı isyan edeceğini/ettiğini, sosyalizmin zorunlu olarak işbaşı yapacağını/yaptığını tarihsel/sınıfsal deneyimleriyle biliyor. Uyguladığı sisteminin insana/topluma/doğaya karşı olduğunu ve er-geç yıkılacağını/yıkıldığını biliyor. Çok yönlü tahkimatını boşuna yapmıyor.
Kapitalizmin kendilerine açtığı alanlarda varlığını sürdürenler de akıllarınca K. Marx’ı Marksizmi tartışıyor!..
Marx-Engels-Lenin’in eserleri, özellikle de biyografileri günümüzde başta işçi sınıfı ve emekçi halklar olmak üzere tüm politikacılar, askerler, bilim insanları, yazarlar, öğretim elemanları, gençler ve tüm namuslu insanlar tarafından yeniden okunmalıdır.
Denizler, Mahirler, İbrahimler Anılırken
Sol’da Marksizm’in Öznel Yorumu
Yalnızca burjuva cenahında değil, Mayıs ayında kırılan/kıyılan/katledilen devrimci kadrolar anılırken de Marksizm’in öznel yorumlarına tanık olmaktayız.
20’li yaşlarında sosyalizm ile tanışan, ilk siyasî bilinçlerini I. TİP döneminde, açık faaliyet alanlarında MDD, SD, DHD tartışmaları sürecinde şekillendirenler arasından da henüz Marksizm’e katkı yapanlar çıkmadı. Öğrenci gençlik temeline dayalı örgütler aracılığı ile siyasal/sosyal devrim yapacağını sananlar arasından da “Marksizm’in yorumu ve pratikte yeniden üretimi” konusunda (ne yazık), ilerletici ve zengin bir entelektüel çaba henüz yoktur.
Bolşevik Devrim tutkusuyla yanıp tutuşan Tarihî TKP’nin kadrolarından Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı ve eleştirel katkıya açık ve muhtaç tezlerini, (örgütlenme sırasıyla) Deniz, Mahir ve İbrahimlerinkilerle eşleştirip “teori/politika” güzergâhında “Marksist kritik” yaptığını sananlar da çıkmaktadır. “Dipsiz kuyu boş ambar” misali gerçekleştirilen tartışmaların birer alıcısı ve vericisi de oluşmuştur.
Bu türden “eşleştirmelerde” Parti’nin oluşturulmasını, iktidara yürüyecek Partileşme Sorunu’nun “Devrimci Oturum”larda kararlaştırılmasını savunan ve bu yolda politika yapan, ayrıca sosyal yapı tahlillerinde TC’de finans-kapitalin oluştuğunu söyleyen, Kıvılcımlı ile Proletarya Partisi’ni oluşturulması yerine örgüt/parti/cephe/şehir/kır gerillası arayışları içindeki THKO, THKP-C, TKP-ML, vbgb. Deniz, Mahir ve İbrahimlerin sosyal yapı hakkındaki “yarı-feodal ve yarı-sömürge” tespitleri Marksist bakış açısıyla tahlil edilememektedir. Devrimci direngenlikleri ve atılganlıklarının altında ezilip kalan günümüzdeki “izleyicileri”nin “politika üretme” bahsindeki rant yiyen tekrarlarıyla zihinsel bir tembellik içine düştükleri de görülmektedir.
Bu sürecin kimi kadroları aşırı teorisizme, entelektüalizme, dogmatizme, doktrinerliğe, fanatizme, inkârcılığa kayarak Marksizm dışına düşmüştür. “Marksizm’in yorumu” bahsinde Altusercilik, Gramshicilik, Troçkicilik, Toniclifçilik, Rosacılık, Gorbaçovculuk, Max Webercilik yapanlar çoğalmıştır. M. Horkhaimer, T. Adorno, H. Marcuse, E. Fromm cephaneliğinden ödünç aldıkları bilimsel öğreti dışı argümanlarıyla kendi sektlerinde kural dışına düşenler de bol miktarda çıkmıştır.
K. Marx ve Marksizm “yorumu” bahsinde çağdaş Bakunincilerle Bersteincilerin sayısı da oldukça artmıştır.
Denizler, Mahirler, İbrahimler anılırken tarihsel-sosyal nesnel şartları içinde olay, olgu, veri ve sürece ilişkin ne bilimsel yönteme dayalı tahlil ve değerlendirmeler yapılabiliniyor ne de Marksist Eleştiri silahı kullanılabiliniyor. Onları anarken Doğulu, çabuk seven ve çabuk nefret eden özelliklerimizle, yer yer de hamasetle kolay ve ucuz yöntemlerle idare-i maslahatçılık yapılmaktadır! Konunun ve sorunlarımızın özüne ne bir türlü yaklaşabiliyoruz, ne de birilerini demokratik tartışmaya-iknaya ve birlikte iş yapmaya çağırıp/getirebiliyoruz. Böylece asıl meseleye, günümüzdeki “kapitalist anarşi”nin nasıl aşılacağı sorununa bir türlü gelemiyoruz. Devrimci politikada duyarlılık yerine sürekli biçimde duygusallık ve “devrimci romantizm” öne çıkarılınca, bilimselliğin yolu da tıkanmış oluyor.
Devrimci kadroların amaçlı pratik eylemi ve konunun özü: Marksist Eleştirel katkılarımızla süreci somut şartları içinde tahlil etmek, değerlendirmek, ideolojik, politik ve örgütsel duruşlarımızdaki yanılgı, hata ve yanlışları sorgulamaktır.
Sorgulamak; tüm düşünce hamallıklarından kurtulmak ve fantezi üretmek için değil, “cenahımızda” yaşanan “Öndersizlik Krizi”ni aşacak çözüm yöntemleri ile politika üretmek ve geleceğimizi kazanmak içindir.
Kendi payımıza; Dünya devrimci pratiğinde kimi ülkeleri ve önderlerini anarak yapılan “devrimci” tarz-ı siyasetlerle söze “dedi ki” diye başlayanların tüm yöntemlerini eleştiriyor ve reddediyoruz. Ayni yöntemi “Deniz dedi ki, nokta. Mahir dedi ki, nokta. İbrahim dedi ki, nokta, Doktor dedi ki, nokta.” Diyenlerden de değiliz.
Devrimci örgütleri ve tarihte rol üstlenmiş kişilikleri anarken nokta yerine iki nokta üst üste koyarak Sol’daki tartışmalara nesnel gerçekliği yansıtıp bilimsellik kazandırmak durumundayız.
Süreci ve bu süreçlerde rol ve sorumluluk alan birey, grup, çevre ve örgütleri somut şartları içinde tahlil ederek değerlendirmeliyiz. Onların teori/pratiklerindeki doğrularını alıp eğrilerinin gözünün yaşına bakmadan atılmasını öne çıkarmalıyız.
Sol “cenahımızda” yapıla gelen ve asla ilerletici olmayan, ayrıca hayat ve mücadelenin asla doğrulamadığı tezlerde ısrar ve ideolojik/teorik tartışmalar yerine özlemini duyduğumuz bu türden bir yaklaşımın yerleştirilmesini doğru buluyoruz.
Bilimsel-somut tahlil, olay ve olguları neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirme ve tartışma gelenekleri büyük ölçekte darbe almış bir toplumda ve de ortamda ilerletici tartışmaları yerli yerine oturtmak durumundayız. İktidar perspektifli kendi yerli sentezimizi üretmek ve de geleceğimizi kazanmak istiyorsak buna zorunluyuz. Hayat ve mücadelenin hepimize öğrettiğini sandığımız tezlerimiz bu temelde bir anlam kazanacaktır diye düşünüyoruz.
Bugünkü sınırlı bilgilerimizin ışığında devrimci tarihimizi, örgütlerimizi ve bu süreçte rol ve sorumluluk üstlenen insanlarımızı tarihsel-sosyal nesnel şartları içinde tahlil ederken, K. Marx ve F. Engels’in hepimize armağan ettiği “anahtarı” yerinde kullanıyorsak Devrimci ve Marksist olabilmeyi o ölçüde hak etmiş oluruz.
K. Marx ile F. Engels 40 yıllık yoldaşlık ilişkileriyle bir din ya da tarikat kurmamıştır. Onlar insana, insanî olan her şeye, topluma, tarihe, siyasal-ekonomiye, felsefeye, kültüre, sanat ve estetiğe, psikolojiye, doğaya, kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkiler ağına bakarken insanlığa bir bilimsel yöntem ve devrimci öngörülerini armağan etmiştir.
Yine onlar: Tarihsel olay, olgu, süreç ve verileri somut şartları içinde tahlil ederken; birer kâhin ya da astrolog gibi değil, işçi sınıfının tarihsel devrimci/dönüştürücü gücünü keşfederek kapitalizmin devrimci ve kökten dönüşümlerle aşılacağını ortaya çıkarmışlardır. Kapitalizmin üretim ilişkileri ağını ve üretici güçlerin gelişmesini tahrip ettiği için devrimci yoldan yıkılarak aşılacağını öngörmüş/düşünmüşlerdir.
Gerçekleştirilen siyasal-sosyal devrimler ve bu sürecin önderleri de K. Marx-F. Engels-V. İ. Lenin sürecinden öğrenmişlerdir.
Manifesto’nun yazılışından 160 yıl geçmiş olmasına rağmen, “Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi” diye söze başlayanlar, henüz yeni bir Manifesto yazamamıştır. Ayni zamanda Kapital’i aşma iddiasında olan bir eser de henüz üretilememiştir. Bu türden bir görevi yerine getiremeyen ne kadar “avantürye takımı” varsa, günümüzde beş koldan K. Marx’a ve Marksizm’e saldırmaktadır!
Denizleri, Mahirleri, İbrahimleri, hatta Hakî’leri, Mahsum’ları, Mahzun’ları anarken/tahlil ederken gözetilecek yöntemlerimiz de bilimsel ve bağımsız sınıf tavrına ilişkin olacaktır. Daha da geri tarihlere gidecek olursak, Mustafa Suphiler, Hikmet Kıvılcımlılar da Marksist bakış açısıyla incelenecektir.
Tarihimizi ve deneyimlerimizi sorgularken “reddin reddi, inkârın inkârı diyalektiğini” henüz yerli yerine koyabilmiş değiliz. Kolektif ve organik ilişkili kadrolarla programları tarih sahnesine çıkarabilmiş ve sınıflar mücadelesinin gereklerini yerine getirmiş de sayılmayız. Hayatta sınanmış, aşınmış/aşılmış ve yanlışlığı pek çok kez kanıtlanmış programlar yerine yenisinin işbaşı yapmasını da henüz gerçekleştirebilmiş değiliz. Bu mücadeledeki “süreklilik ve kopuş süreçleri” de henüz tamamlanamamıştır.
Tarihte zorun ve devrimci kişiliklerin rolü zaman zaman öne çıkabilir. Çıkmıştır. Toplumların da yer yer tarihin akışını değiştirmeye dönük kahramanlıklara ihtiyacı vardır. Olmuştur. Sınıflar mücadelesinde de kahramanlar çıkmıştır. Yarın da çıkacaktır. Marksist Eleştiri silahımızı kullanırken, bireysel, grupsal, örgütsel ataklar yerine asıl kahramanlığın kolektif ve sınıfsal olduğunu öğreneceğiz. Yenilgilerden, darbelerden, ihanetlerden, bozgunlardan ve geriye dönüşlerden de geleceği kazanabilmek için çeşitli, çok yönlü dersler ve sonuçlar çıkaracağız. Devrimci ve Komünist iddialarımızla yenmeyi ve iktidara gelmeyi mutlaka öğreneceğiz.
Bireysel, grupsal, örgütsel “avantürye” ataklarla PARTİ’li kesin sonuç alıcı, kolektif ve sınıfsal/devrimci/dönüştürücü olanları birbirinden ayıracağız. Bunu başarabilirsek Marksist olabilmeyi hak edeceğiz ve ilerletici gelişmelerin önünü büyük oranda açmışta olacağız.
Bu türden konu ve sorunlarımızı tartışırken; Denizlerin anılması olayında ve çeşitli niyetlerle yapılan TV. programları, film, müzik, resim, anı, şiir, değerlendirme, vb. alanlarda kafaların oldukça karışık olduğu ortaya çıkmıştır. Yakın tarihimizin bu düzeyde tahrif edilmesinden, bizim insanlarımızın çeşitli niyet ve amaçlarla bu düzeyde sömürü malzemesi olarak kullanılmasından her şeyden önce bizler (yani tüm Devrimciler, Komünistler/hepimiz) sorumluyuz. Bu durumda kimseye kızıp öfkelenmeye hakkımız da yoktur. Burjuva ve küçükburjuva “sol”ların bu konudaki etkinliklerini de “iyimser” ve “hayırhah” bir yaklaşımla yüceltemeyiz.
Sınıflar mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimiz arasında neyin doğru neyin eğri olduğunun aydınlığa kavuşturulması için konu ve sorunlara (film, dizi, müzik, şiir, sanat, vb. alanlardaki) eğilenlerin amacını doğru tespit etmeliyiz. Bu yolda öne çıkan/çıkarılan faaliyetlerin finans kaynaklarını inceleyeceğiz. Üretenlerle üretilen eserlerin topluma ne getirip götürdüğüne bakacağız...
Kimileri Denizleri öğrencilik döneminde yaygın olan MDD tezlerinin uzantısında ulusalcı/milliyetçi, ulusal kurtuluşçu, millî bağımsızlıkçı, ulus-devletçi, kemalist-darbeci-cuntacı ve anti-emperyalist olarak değerlendirmeyi yeğlerken, kimilerinin de idam edilirken söylediği “Yaşasın Marksizm-Leninizm’in Yüce İdeolojisi-Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Bağımsızlık Mücadelesi!..” sözlerinin uzantısında devrimci bir değerlendirme yapılmasından yana olduğu görülmektedir.
Birinci olarak anılanların, bu söylemleriyle Denizleri, öznel yorumlarıyla “nasyonal solcu” (milliyetçi/faşist) olarak nitelemeye kadar götürdüğü anlaşılmaktadır.
Teori-pratik bir bütündür. THKO, THKP-C ve TKP-ML, vbgb. örgütleri, günümüz şartlarında tahlil edip incelerken, bu süreçte rol ve sorumluluk alanların yaptığı iş’ler, cüretleri, isyan ve başkaldırı nitelikleri, militanlıkları, coşku ve özverileri, fedakârlıkları, ahde vefa duyguları, emperyalist-kapitalizme duydukları devrimci öfkeleri, devrime olan inançları, Devrimci ve Komünist ahlâkları öne çıkarılmalıdır. Bu nitelikleri temel alındığında “Marksizm’den hangi ölçülerde esinlendiklerini ve somut durumu nasıl tahlil ederek yorumladıklarını, kurdukları örgütlerle programlarının mücadelede doğrulanmadığını, yaşasaydılar (onları yaşatabilseydik) kendileri yapardı,” biçiminde yorumlanmasını daha doğru bulmaktayız.
Bizlerden önce düşen genç Devrimci ve Marksist Kadroları kimileri işine geldiğinde “devrimci”, gelmediğinde “küçükburjuva” olarak niteleyebiliyor ve Marksist tahlil ve değerlendirmeden kaçırıyorsa Sol “cenahımız” kolektif ve anlamlı ileri bir adım atmak bir yana şiddetli eleştirilerden kurtulamayacaktır.
Burada bir eksiğimizi bir kez daha vurgulamalıyız: Komünist Enternasyonal’in, Tarihî TKP’nin ve 15/16 Haziran Direnişi’nin kadroları olarak anılan insanlarımızın devrimci çıkışlarını işçi sınıfının koruyuculuğuna ve disiplinine çekebilmek için çok büyük çabalar harcadığımızı, devrimci birimlerle birlik ve dayanışma içinde olduğumuzu, “Gençliğin yolu işçi sınıfının yoludur” şiarımızı her koşulda bilince çıkardığımızı,PARTİ ve Partileşme Sorunları’nı sürekli gündemde tuttuğumuzu da belirtmeliyiz (Portreler C: I-II-III. ve 15/16 Haziran vbgb. kitaplarımız ile çeşitli Dergi yazılarımızla belgelidir. Dileyen ayrıntılı inceleyebilir). Bu, bizim en affedilmez, en utanılacak yanımız ve en çok sıkıldığımız bir eksiğimizdir.
Sınıflar mücadelesini tüm yönleriyle üstlenmiş, kolektif, güçlü, güvenilir ve donanımlı, ayrıca, merkezi ve kurumsal disiplinli bir İSP ve onun disipliniyle oluşturulmuş Bilimler Akademisi, Enstitü ve Bilim Kurulu kolektifleri geleneklerimiz henüz oluşturulamadığı ve olmadığı için yapıla gelen ideolojik-teorik çalışmalar da bir türlü yerli yerine oturtulamamıştır.
“Örgütler anarşisi” hastalığına yakalanmış Sol “cenahımız”, itildiği “çıkmaz sokaktan” kurtulamadığı ve işçi sınıfından, emekçi halklardan oksijen alan bir İSP henüz oluşturulamadığı için ayakları bir türlü yere basmayan örgüt/parti/program, vb. tartışmalar ortalığı kasıp kavurmaktadır.
“Sol iflas etmiştir!…” türünden genel yargılar sosyal pratikte giderek daha yüksek sesle telaffuz edilmektedir.
Bu durumda; sayı suyu olmayan, zaman ve mekândan, sınıfsal organik ilişkiden yoksun ve kopuk “üniversite okumuş yarım-aydınlar” doğallıkla Marksizm adına(!) destursuz ahkâm kesecektir!
Bizler; Suphileri, Kıvılcımlıları, Denizleri, Mahirleri, İbrahimleri, Hakileri, vbgb. kadroları sosyal pratiklerindeki cüretleriyle, sisteme yönelttikleri eleştirileriyle, devrimci direngenlikleriyle anlamaya çalışıyor ve seviyoruz. Kendi meşreplerince sosyalizme ve devrime olan inançlarına, onurlu ve dik duruşlarına saygı duyuyoruz. Onların çabalarını yerli yerine koyacak, somut şartları tahlil ve değerlendirecek, gerekli sorgulamayı gerçekleştirecek, doğrularına sahiplenecek, eğrilerinin de gözünün yaşına bakmadan kaldırıp atacak bir PARTİ’miz ne yazık ki henüz yoktur. Oluşturulamamıştır.
Kolektifimiz’in tek başına bilince çıkarmaya çalıştığı bu eksiğimizin çeşitli niyetlerle “kuşatılmak” istenmesi bir yanıyla doğaldır. Çünkü doğru bir ideolojik-teorik-politik hat üzerindeyiz. Doğru yol ve yöntemleri teori pratikleriyle öne çıkarıp savunanların, birer dostu da olacaktır, düşmanı da. Bu türden cüretimizin kimilerinin üzerinde bir “basınç” oluşturabilmesi, salt Kolektifimizin inisiyatifi ve müdahalesi ile değil, bu konumdaki yoldaşlarımızın kolektif müdahalelerini gerektirmektedir.
Hayat ve mücadele gecikmeden bu görevi üstlenecek kadroları da yetiştirecektir/yetiştirmiştir. Politikadaki boşluk böylece doldurulacaktır.
Kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleme mücadelesinde birbirimizden öğrenecek ve de öğretecek çok şeyimiz olduğunu bilince çıkarmalıyız. Bu türden eksikliklerimiz (daha doğrusu suçumuz) yüzünden kendi yerli sentezimizi üreterek ilerleyemiyoruz.
Üretilmesine özendiğimiz tezlerimizle önerilerimiz burjuvaziden önce küçükburjuva “sol”ların devrimciyi oynayan kuşatmalarıyla tartışmadan kaçırılıyor. Dünya devrimci pratiğine bulunduğumuz coğrafyadan kolektif ve anlamlı bir devrim halkası armağan edemiyoruz. Anlamlı, kolektif ve ileri bir adım atamadığımız için de burjuva diktatörlüğünün baskı ve teröründen bir türlü kurtulamıyoruz. “Devrimci Durum”ları değerlendiremiyor, “İç Savaş” koşullarında toparlanamıyoruz. Faşist-faşizan iktidarlar hükmünü sürdürüyor ve her altüst oluşta yeniliyoruz. Tutulacak Ana Halka’yı bir türlü yakalayamadığımız ve kendi yerli sentezimizi bir türlü üretemediğimiz için, devrimci birikimlerimizi koruyamıyor ve de yeri bir daha doldurulamayacak düzeydeki kadrolarımızı daima eloğullarına teslim ediyoruz!..
İşte bu “vukuatımız” yüzünden kimileri de meydanı boş bularak ahkâm kesebiliyor.
Günümüz başka bir gün olduğuna göre “somut şartların somut tahlili”ni yaparak Devrimci ve Marksist Sol’un içine düştüğü “Öndersizlik Krizi”nin aşılabilmesi için “Devrimci Oturum” düzenleme, demokratik tartışma, ikna, sosyalist demokrasi yöntemini tüm süreçlerde uygulama, bilinen ilkesel-devrimci normları işletme ve sonuçlarına katlanma disiplinleri üretebiliriz. Bu “sosyal kaderi” kırıp bir “çıkış yolu” veya “çıkış hattı” bulabiliriz. Bulmak zorundayız. Bunun çeşitli imkân ve fırsatları doğmaktadır. Vardır. Bunu ya başaracağız ya da devlet tekelci kapitalizminin diktatörlüğünün pekiştirmesine yardımcı olacağız!..Ya da “akademik marksizm” alanına kayan “aydın”ların sorumsuz tartışmalarından geçilemeyecektir.
Bulunduğumuz coğrafyadaki devrimci birikimleri, 12’li faşist darbe dönemlerinde olduğu gibi, “dar grup örgütü” çıkarlarına yağmalatma suçunu bir kez daha işlemeyelim!..
Devrimcilerin-Komünistlerin yaşamış olduğu “Öndersizlik Krizi” devrimci/dönüştürücü kolektif müdahalelerle elbette aşılacaktır. Rayından çıkan tren mutlaka rayına oturtulacaktır. Bugünkü durum geçicidir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Böylelikle devrimci örgüt ve kişilikleri anarken, söze “dedi ki” diye başlayıp nokta konulmayacak, iki nokta üst üste konulacaktır. Tasfiyeciliğin, burjuva ideolojisi ve revizyonizmin çok yönlü kuşatmasına karşı sosyalizmin 150 yıllık tarihine sahip çıkılacaktır. Bu süreç Marksist Eleştiri yöntemiyle tahlil edilip incelenecek, ayıklanacak ve tutulacak Ana Halkayakalanacak, kendi yerli sentezimiz üretilecek ve iktidar perspektifli bir Program mutlaka üretilecektir. Stratejik amacı bir ve ayni olan kadroların atacağı kolektif inisiyatif ve adımlarla kapitalizmin kökü yeryüzünden bir daha dirilmemek üzere kazınacaktır.
Devrimci gençliğin “acemi” atılımları çok büyük zaman ve kadro kaybından sonra işçi sınıfının koruyuculuğuna ve disiplinine çekilecektir. Genç insanlarımızın ideolojik, teorik eksiklikleri onların değil, bizim/hepimizin bir eksiğimizdir. İşçi sınıfı, sosyalizm ve komünizm güzergâhında kimler büyük ve onulmaz hata ve yanlışlık yapmadı ki? İş yapılan yerde hata ve yanlışlar da yapılacaktır. Sürekli hata, sürekli yanlış yapma yerine düzeltilebilinir hata ve yanlışları en aza indirmenin yolunu tutacağız.
Günümüzde farklı örgütsel formlarda duran ve Devrimci sosyal pratikleriyle öne çıkan öznelerimizden siyasî birlik arayışlarının netleştiğine ilişkin “sevimli” işaretler de alınmaktadır.
Tarihsel örgütlerle kişiliklerin çeşitli idealizasyon ve mistifikasyonlarla yüceltilmek istenmesi ya da dramatize edilmesi Devrimcilerin, Komünistlerin prim verdiği bir yaklaşım tarzı değildir. Nesnel gerçeklik neyse odur. Sosyal pratikte yapılan iş’e bakılacaktır. Tarihsel, siyasal ve sosyal devrimlerin ithalat, ihracat, taklit ve çağrışımlarla da bir ilişkisi yoktur. Üretim ilişkileri ile üretici güçlerin gelişmişlik düzeyine bağlı olarak tarihsel-sosyal-siyasal devrimlerin kanuniyetleri, şartları ve araçları vardır. Bilinen şartların oluşması, devrimci güçlerin ilke ve program üzerinde buluşup iktidara yönelmesi önünde burjuva zorunun hiç bir hükmü yoktur ve bundan böyle de olmayacaktır.
Devrimciler, Komünistler çeşitli kurum ve araçlarıyla; ilke, kural, yöntem ve programlarıyla; stratejileriyle, doğru teori pratikleriyle, somut-tutarlı tahlil ve değerlendirmeleriyle, ideolojik, politik ve örgütsel konumlarıyla kimsenin ufkunu karartmaz, tarihsel iyimserliğimizin gereğini yerine getirirler. Umutsuz ve ufuksuz “aydın”ların tahribatının önünü kesecek çabaların içinde olurlar.
Günümüzde “Marksizm’in yorumu ve pratikte yeniden üretimi” denilince bizler bunları anlıyoruz. Enerjimizi bu yolda harcayıp kullanıyoruz. Yığınağımızı bu alana yapıyoruz. Sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı bir daha ve bu düzeyde tartışılmayan, ülkedeki tek bir komünisti temel ilkelerde ve programda anlaşarak dışarıda bırakmayan, oluşturdukları “Geçici Komite” aracılığıyla 14 aylık bir çalışma sonunda, 10 Eylül 1920’de Bakû’de gerçekleştirilen, Komünist Enternasyonal’e sıkıca bağlı I. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (I. T. T. K. K.)’nin ideolojik, politik ve örgütsel (ve organik) uzantısında II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (T. T. K. K.)’ni toplamayı bilince çıkarmanın kavgasını veriyoruz.
?u aşamada ve farklı örgütsel formasyonlarda durmayı tercih eden Yoldaşlar, siz ne diyorsunuz?
“Türkiye Barış Meclisi”
1 Haziran 2008 Kadıköy Mitingi ve “Sol”
“Türkiye Barış Meclisi” (TBM) “Kürt Sorunu”nun çözümüne ilişkin düzenlediği eylemlerden birini 1 Haziran 2008 tarihinde İstanbul-Kadıköy’de gerçekleştirdi. Genellikle demokrat ve liberal sol kesimden aydınların başını çektiği TBM, PKK ile DTP’nin başarıya ulaştıramadığı “Demokratik Cumhuriyet” ve “Demokratik Konfedaralizm” projesini üstlenmiştir.
Bu proje yoksul Kürt emekçileriyle köylülüğünün talep ve ihtiyaçlarını karşılamayan, “Kürt Sorunu”na çözüm getirmeyen, ayni zamanda burjuvazinin çıkarlarına ters düşmeyen bir projedir. Buna rağmen burjuvazi PKK ve DTP’nin projeleriyle uzlaşma yöntemini seçmemiş, sorunu askerî yöntemleriyle çözebileceğinin işaretini vermiştir.
Uluslar ötesi tekelci sermayenin çıkarlarının kol gezdiği Yakın Doğu’da ve Bölge’de ne “Kürdistan Sorunu”na ne de dört parçadaki “Kürt Sorunu”na çözüm yöntemi üretebilecek hiç bir güç yoktur. “Ulusların kendi kaderlerini tayin-tespit-ayrılma hakları” biçiminde formüle edilen Marksist-Leninist ilkesel yöntemler günümüzün emperyalist-kapitalist dünyasında gerçekleşme şansına sahip değildir.
İnsanın ve insanlığın sahte ve suni gündemlerle oyalandığı, sömürüldüğü bir gericilik dönemini yaşıyoruz.
Sovyetler Birliği (SB) ve Sosyalist Sistem’in (SS) ayakta olduğu bir dönemde, emperyalist-kapitalizm (Kapitalist Sistem) “Üçüncü Dünya”nın emekçi halklarının “Ulusal Kurtuluş Mücadelesi” karşısında azıcık esnemiş, sömürge ve yarı-sömürgelerinden görece geri çekilmişti. SS’in gücü “Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri”ni Sosyal/Enternasyonal Kurtuluşa taşımaya yetmemişti. Uluslar ötesi tekelci sermayenin çıkarlarını kollayıp/gözeten Birleşmiş Milletler Teşkilâtı (BM) ise, “Her ulus kendi kaderini serbestçe tayin hakkına sahiptir.” diyerek Marksist-Leninist ilkesel yöntemi çarpıtarak kendi ilkeleri arasına almıştır.
SB’nin ve SS’in ayakta olduğu dönemlerde emperyalist-kapitalizm BM’nin yarım ağız da olsa çarpıttığı ilkelerini demagojik biçimde ifade ederek kullanmıştır.
Emperyalist-kapitalist sömürü tüm şiddetiyle devam etmiştir, Kürt coğrafyasında.
“Ulusların kendi kaderini tayin-tespit-ayrılma hakkı” Sosyalist Devrim sürecinde ancak gerçekleşebilecektir. Gezegenimizdeki emperyalist-kapitalist ilişkiler ağı tepelenmeden, SS henüz yetkinleşip Dünya Devrimine dönüştürülmeden bu ilkesel yöntemin gerçekleşmesini V. İ. Lenin yaşadığı dönemde: “Ayrılma hakkının, ayrılan ulusun proletaryasının aleyhine, emperyalist-kapitalizmin lehine olmaması” şartına bağlamıştır.
SB ve SS çözülmüştür. SS ayakta iken görece kimi özgürlükler kazanan “Üçüncü Dünya” halkları bu kez deli bağlar misali emperyalizmin kuşatmasında nefes alamaz duruma sokulmuştur.
Uluslar ötesi tekelci sermayenin küreselleştiği şimdiki gericilik döneminde anılan sorunlar daha da katmerleşmiştir. Gezegenimizin tüm proletaryası ile ezilen sömürülen emekçi halkları daha korkunç ve tehlikeli bir düşmanla karşı karşıya gelmiştir.
Kimilerinin beğenmediği SB ve SS sayesinde “Üçüncü Dünya”nın emekçi halkları BM’de diplomasi desteği, silah, para ve kendi gerici güçlerini kuşatacak sanayi komplekslerinin kuruluşuna yaptığı katkılarıyla elde edilen bütün kazanımlar bugün “sabun köpüğü” misali elden çıkmıştır. Anılan emekçi halklar birbirine düşman edilmiş, tarih ve coğrafyaları parçalanmış, insanları yabancılaştırılmış, sanayileri ve kültürleri yağmalanmış, yozlaştırılmıştır.
İnsanın ve insanlığın sosyal/enternasyonal kurtuluşu bu şartlarda Dünyanın bütün proletaryası ve ezilen sömürülen emekçi halklarının kolektif biçimde emperyalist-kapitalizme karşı çıkması sürecinde biçimlenecektir.
Burjuvazinin sağlı “sol”lu siyasî partileri emperyalist-kapitalizmin din ve etnisiteye dayalı sahte ve suni gündemini bulunduğumuz coğrafyada da uygulamaktadır. Politika sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halklar gerçekliğine dayandırılırsa bir anlam kazanır.
TC özelinde Kürt ulusal özgürlük hareketine ve yoksul Kürt emekçileriyle köylülüğünün taleplerine Devrimciler-Komünistler meşreplerince sahiplenmiş, fakat burjuva diktatörlüğünü geriletecek ve de aşabilecek tutarlı bir politika üretememiştir. Sorunun yarattığı “sıkıntı” da burada düğümlenmektedir.
TBM’nin Kadıköy’de düzenlediği mitinge yine fukara Kürt insanı gelmiş, PKK ile DTP’nin politikalarına ilkesiz ve faydacı biçimlerde tutunup eklemlenen liberal, tasfiyeci, reformist, postmodern “sol” örgütler ise, mevcut kitlesini dahi getirememiştir. Mitingin tek slogan, tek pankart altında gerçekleştirilmesi onların giderek azalan kitlesinin üstünü örtmeye de yaramıştır.
Güneyde Êdî Bes ê ve 2008 Newroz eylemlerine milyonları taşıyan Kürt insanı, İstanbul gibi 15 milyonluk proletaryanın kalbinin attığı metropollerde de ayni kütlesellikteki katılımları boşuna beklemiştir.
Kadıköy Mitingini burjuva basını ve TV.leri anında vermemiş, katılımı ise 10 bin civarında göstermiştir. Roj TV. 100 bin rakamını telaffuz etmiş ve canlı yayınla vermiştir mitingi. Bazı basın organları ise, bu sayıyı 20-30-40-50 bin olarak kullanmıştır.
Devlet; katılım sayısı kadar polis ve panzerleriyle bu mitingin nerede, nasıl, hangi büyüklükte ve demir kafeslerle hudutlandırılmış bir yerde ve miktarda yapılacağını âdeta önceden sınırlandırmış ve tayin etmiştir.
TBM’nin mesajı ve talepleri “barış, demokrasi, kardeşlik, insan hakları” temelinde olmuştur.
PKK ile DTP’de zaten ayni temaları işleye gelmiştir. Burjuvazi ise, varlığına zarar vermeyen bu talepler karşısında bugüne kadar hiç bir taviz vermemiştir.
Yaşadığımız topraklarda hâkim gerici sınıflar demagojik silahlarıyla politikayı âdeta tepe taklak etmiştir. Onların “demokrasi, cumhuriyet, barış, hak, hukuk, vs.” söylemleri iki yüzlü yalanlara dayanmaktadır. Gerçeklikle bir ilişkisi yoktur. İşçi sınıfı ve emekçi halklar bu türden yalanlarla kandırılmaktadır.
Anılan söylemleri tersyüz edecek, hakikî anlamlarıyla dillendirip bizimkileri bilinçlendirecek örgütlerimiz ise, ideolojik, politik ve örgütsel duruşlarıyla zayıf, çok dağınık ve perişan bir konumdadır.
Hâkim gerici-sömürücü sınıfların demokrasiye bir ihtiyacı yoktur. Hiç bir zaman da olmamıştır.
Yoksul Kürt emekçilerinin, köylülüğün talep ve ihtiyaçları Türk, Laz, Çerkes, Rum, Ermeni, Süryani, Arap, Türkmen, Fars proletaryası ve emekçilerininki ile bir ve ayni yerdedir. Devrimciler-Komünistler anılan halkların burjuvalarının değil, proleterlerinin, emekçilerinin sınıfsal çıkarları üzerinden politika yapılmasından yanadır.
Çeşitli gerekçelerle dillendirilen sorunların çözüm yöntemi, yaşadığımız topraklarda hayata sahiplenecek biricik PARTİ’nin (İşçi Sınıfı Partisi’nin) oluşturulması, anlamlı, kolektif ve ileri bir adım atması şartına bağlı olarak Kürt ulusal özgürlük hareketi ile öteki sosyal muhalefet dinamikleri ve onların talepleri iki adım sıçrama gösterecektir. Aksi durumlarda “barış, demokrasi, özgürlük ve halkların kardeşliği” söylemine indirgenen geçersiz politikalar tökezlenmeye mahkûmdur.
PKK ve DTP yönetimine hâkim olan bu politikalar yoksul Kürt köylülüğü ve emekçilerinin ağzına verilmiş birer “yalancı meme” gibidir. Buna rağmen yoksul Kürt köylülüğü ve emekçilerinin kütlesel çıkışları gelişme göstermektedir.
Kürtler talepleriyle sürekli biçimde kitlesel eylemlere yönelmekte ve politikleşmektedir. İşçi sınıfı hareketi ve emekçiler de talepleriyle alanlara çıkmayı denemekte ve politikleşmektedir. Öteki sosyal muhalefet dinamiklerinde de benzeri bir süreç yaşanmaktadır. Kürt ulusal özgürlük hareketi, işçi sınıfı ve sosyalist hareketine amaçlı-somut-tutarlı öncülük edebilecek, sosyal hareketliliği yerinde tahlil edip değerlendirecek ve de kitlelere önderlik edebilecek bir Kurum’dan söz edemiyoruz. Bu gerçeklik çok açık ve net biçimde ortaya çıkmıştır.
Sistem içi yöntemlerle gelişen sosyal hareketliliğe ve önderlik sorununa aranan cevap çok kez denenip sınanmış ve açığa vurulmuş Kürt ve Türk küçükburjuva “sol”lardan gelen “çatı partisi” önerisi değildir.
An’ın karmaşık sorunlarına, emperyalist-kapitalist sisteme karşı alternatif politikaları üretmeye aday PARTİ ancak İSP’dir.
PKK ile DTP’ye ilkesiz ve faydacı tutunarak politika yapan liberal, tasfiyeci, reformist ve postmodern “sol” örgütlerin işçi sınıfına ve emekçilere öncülük iddiaları geçmişte de onlarca kez sınanmış-test edilmiştir. Günümüzde de denenip sınanan bu türden iddiaların arkası bir türlü doldurulamamış ve boş çıkmıştır. Kürt ve Türk kökenli küçükburjuva devrimciliği metropollerde buluşup bütünleşerek gelişen sosyal muhalefet dinamiklerine büyük zararlar vermektedir.
Tarihsel ve sosyal haklılıklarıyla uluslar ötesi tekelci sermaye güçlerine anlamlı bir ders verecek biricik Araç İSP’den başkası olamaz. Günümüzde sınanıp denenecek olan Aygıt İSP’dir.
Proletaryanın kalbinin attığı 15 milyonluk metropolde 5 milyon Kürt insanımız yaşamaktadır. Kürt örgütleri bu kütleyi örgütleyerek alanlara yığınsal olarak niçin getiremiyor? İşçi sınıfı, sosyalizm ve devrim aşkına(!) hareket ettiğini iddia eden bilcümle “sol” örgütlere de ayni soruları yöneltmek gerekiyor: 1-2 milyonluk hazır bir sosyal muhalefet dinamiğini niçin sevk ve idare edemiyorsunuz? Ne biçim örgüt/partisiniz? Bu durumda tabelalarınızı indirmeniz gerekir.
Metropollerdeki işçi sınıfı hareketini, sosyalist hareketi, emekçi kadın hareketini, ilerici-devrimci öğrenci gençlik hareketini, Kızılbaş-Alevi hareketini, Kürt ulusal özgürlük hareketini ortak amaçlar etrafında harekete geçirip sevk ve idare edebilecek biricik öncü güç İşçi Sınıfı Partisi (İSP)’dir. Mevcut “sol” örgütler değil.
PARTİdiye diye bilince çıkarmaya çalıştığımız temel mesele buradadır.
Metropollerde 1-2 milyon işçi ve emekçinin alanlara çıkarak taleplerini haykırdığında gündemin yarım saatte değişeceğini boşuna söylemiyoruz.
Günümüzde işçi ve emekçi halkların “Êdî Bes ê!” “Artık Yeter!” diye davalarına sahiplenişi aslında sevindirici bir gelişmedir. Önümüzdeki günlerde de emekten-emekçiden yana esen rüzgârları kimler, hangi örgütsel güvenceler sevk ve idare edecektir? Mevcut “yapı”lar bu türden anlamlı bir görevi üstlenemiyor. Ya İSP oluşturularak işbaşı yapacak (tarihsel/sosyal görevini üstlenecek), ya da yerli papaz Gaponlarımız bu engin sosyal muhalefetin yeniden darbe almasına yardımcı olacaktır
Büyük Kulak-Telekulak Dinliyor...
Tekelci Militarist Polis Devleti İzliyor/Denetliyor...
Sol “Cenahımız” Ne Yapıyor?
Bilim, teknik ve teknolojideki gelişme ve iyileştirmeleri de yanına alan emperyalist-kapitalizm “Büyük Kulak” aracıyla tüm insanlığı dinleyip denetleyerek nabzını tutmaya çalışıyor. Kendisini kalbinden vuracak devrimci/dönüştürücü tüm nüveleri dinliyor, izliyor, denetliyor ve gücü yetiyorsa ortadan kaldırıyor.
Onların elinde olan bu türden araçlar bizimkilerde yoktur.
Bizimkilerin elindeki diyalektik tarihsel materyalizm silahı da onlarda yoktur.
Yönetemez duruma düşmüş burjuva iktidarları bizimkiler dışındaki birbirine rakip burjuva partilerini de dinlemektedir.
Burjuvazinin baskı ve terörüne karşı doğallıkla gizlilik ve yeraltı faaliyet alanını seçmiş bizimkiler bu durumda büyük bir “teyakkuz” halindedir.
Günümüz başka bir gün olduğuna göre “legalite” ve “illegalite”deki örgütsel duruşlar da farklılaşmıştır. Legal-illegal fetişizmine düşmeden, “somut şartların somut tahlili” yöntemiyle çalışma metotlarımızı gözden geçirip yetkin kurumlar oluşturabiliriz. Hegemonlar diledikleri kadar “Büyük Kulak” araçlarıyla bizimkileri dinlesin.
TC’nin kuruluşunu takip eden en koyu faşist uygulamaları sırasında bizleri gölge misali 6 adım geriden izlerdiler. “Ben giderim o da gider, ben dururum o da durur, bil bakalım nedir?” darbı meselindeki gibi, bizler de gölgemizin kim olduğundan haberliydik. Evimiz, işyerimiz sürekli izlenir ve dinlenirdi. Günümüzde de izleniyoruz, dinleniyoruz, denetleniyoruz. Postamız, telefonlarımız, e-postalarımızın ücretini biz ödüyoruz, fakat iyi saatlerde olsunlar la ortak kullanıyoruz!
Cezaî, hukukî, icraî, malî, idarî, keyfî ve fiilî infazlarla görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışıyoruz. İrkilip tiksinsek de açık faaliyet alanlarını kullanıyorken bunlara katlanıyorduk. “Bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen” diyerek ideolojik, politik, fizyolojik ve ruhsal yapımız sanki bağışıklık aşısıyla donanmıştı. Halk deyimiyle âdeta şerbetli olmuştuk. Telefon dinlemelerinde sinir sistemimizle iyice oynadıkları zaman bizleri dinleyenleri doğuran “sevimli” analarına ve “sevgili” eşlerine münasip lisanla takılmaktan da geri kalmıyorduk...
Burjuvazi ile böylece âdeta ‘musahip kardeş’ oluvermiştik! Bu “ilişkiyi” daha da ilerletmemek için cep telefonu kullanmamayı tercih ediyorduk.
Çeşitli istihbarat birimleri ve özellikle de MİT dinledikleri kimselerin özel hayatına, hatta yatak odalarına girmeye çok meraklıdır.
Burada bir parantez açmak farz oldu: 15/16 Haziran Direnişi sonunda Kartal-Maltepe 2. Zırhlı Tugay Askerî Ceza ve Tutukevinde “konuk” olarak bulunduğumuz dönemde Kocaeli MİT Bölge Başkanı, o tarihlerde üsteğmen olan kayınbiraderim Ayhan Tekin’e şunları dikte etmişti: “Sırrı Öztürk’e neden bacını verdin, aranızdaki ilişki nedir, derhal bacını o komünistten boşamalısın!? Ordudaki ilişkileriniz nedir, neden işçileri polislerin elinden kurtarıp, Askerî Cezaevine götürmeye giriştiniz? vb. vb.” (S. Ö. 12 Mart 1971’den Portreler, Sorun Yayınları, C:III, s. 395-399, 2. Baskı, 1997)
O dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan hazretleri komünistleri izleyip dinlemede “6 adım geriden gölge” misali izleme yönteminden biraz daha ileriye giderek “nefeslerimizi enselerinde hissedecekler!..” diye buyurmuştu.
Kitaplarımızı toplattılar, Selimiye kışlasında yaktılar. Yayınevlerimizi kundaklayıp yakıp yıktılar. Dağıtım ağımızı kuruttular. Kitle bağımızı kesmek için Orhan Kaplan Yoldaşımızı arkadan kahpece vurup/katlettiler. Yargısız, incelemesiz, takipsiz, hükümsüz geçen bir tek günümüzü dahi hatırlayamıyoruz. Bunlarla yetinmeyip hırsızlık süsü verilmiş yöntemleriyle bilgisayarlarımızı, arşivimizi yağmaladılar, telefon rehberlerimize kadar en değerli malzemelerimize el koydular.
O günlerden bugünlere geldik. Komünistler hakkında edindikleri istihbarat artık arşivlerine sığmaz oldu. Onlar da bu işlemlerden bıkıp usanmadı, her şeye rağmen, bizimkilerde mevzilerinden/görevlerinden geriye bir adım atmadı...
“Büyük Kulak” ile “Telekulak”ın marifetlerinden şimdi herkes muzdarip.
Yeri gelmişken Sol “cenahımıza” bu vesileyle bir kez daha hatırlatalım: 12’li darbelerden çok önceki tarihlerde yaklaşan “faşizm tehlikesi” karşısında Kolektifimiz’in Sol “cenahımıza” “Faşizme Karşı Savaş Birliği” ile “Enformasyon Ağı” oluşturma önerimiz “ben partiyim, benden sorulur” bireyci, benmerkezci zortlamalarla ne algılanabildi ne de vücut bulabildi. O günlerden bugünlere gelindi. Tekelci militarist polis devleti tahkimatını daha da yetkinleştirdi. Bizim “vukuatımız” yüzünden şimdi Sol “cenahımız” üzerinde âdeta boza pişiriyor. Sağlı “sol”lu burjuva partileri de artık “polis devleti” saptamasında bulunuyor.
Sol “cenahımıza” soruyoruz: Nasıl yapmalıyız? Karşımızdaki güçlere: “Dinleyin, izleyin, denetleyin bakalım!.. Ama nereye kadar?” sözünü ne zaman söyleyeceğiz? Ne zaman bu “sosyal kaderi” kıracağız?
“Ordu-Asker Partisi” ile AKP’nin Kavgası?
“Ordu-Asker Partisi” ile AKP kavga ediyor. Bu “kavga” karakolda bitmiyor ve ne için yapılıyor? Aralarındaki çatışkı uzlaşmaz sınıf çelişkisi değildir. ?u aşamada “hukuk” yoluyla yapılan meydan muharebelerinde, bir yanda “Ergenekon”, diğer yanda “AKP’nin Kapatılması” davaları biçiminde veriliyor. Her iki cenah belli ölçülerde bir yandan birbirlerinin yorganını açıp altındaki iğrençlikleri sergiliyor, diğer yandan yukarıdaki büyük pazarlıklarla “hamamın namusunu” kurtarmaya çalışıyor!.. Sistemin/devletin “köşe taşı” misali MİT, TSK, “Hukuk” vb. kurum ve kuruluşların konuya dâhil edilmemesine “özen” gösteriliyor. Devlet içi bir mesele olan çeteler, gündemi saptırmak için sahneye sürülüyor. Bu oyunda sahne alan birey, çevre, grup veya örgütler kendilerine verilen rolleri oynuyor. Açılan davalarla bir yandan devlet kurtarılırken, diğer yandan sahte gündemin bozulmamasına özen gösteriliyor. Taraflar işçi sınıfı ve emekçi düşmanlığında birleşip bütünleşiyor. “Kavga”da uzlaştıklarında ideolojik-sınıfsal kinleriyle “cenahımıza” saldıracaklardır.
“Ordu-Asker Partisi” literatürü ve saptaması Kolektifimiz yazarlarının 33 yıldır bıkıp usanmadan kullandığı bir literatürdür. Günümüzde sağlı “sol”lu burjuva parti sözcüleri de çok şükür artık bu literatürü kullanmaya başlamıştır. Bilimsel bir keşif yapıp patent hakkı almadığımız için “Ordu-Asker Partisi” diye söze başlayanlardan bir talebimiz yoktur.
Ancak, “Ordu-Asker Partisi” literatürünü kullananların, bunun hakkını verip/arkasını doldurarak, sınıfsal tahlil ve değerlendirme yöntemlerini geliştirmelerini ve amacımızı doğru anlamalarını bekleriz.
Mevcut yasal ve anayasal düzenlemeler dışında ve âdeta bir siyasî parti gibi örgütlenen yalnızca askerler, polisler ve istihbaratçılar değildir. Tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi NATO’cu Gladio, “derin devlet”, mafyoz ilişkiler ağı ve gizli cinayet şebekeleri de avantalar ve yağmalar düzeninden nemalanmak, sistemi “koruyup/kollamak” aşkına(!) örgütlüdür. Doğallıkla bu türden örgütlenmelerde şaşılacak/yakınılacak bir yan da yoktur. Emperyalist-kapitalizmi ve gündemini doğru tahlil edebiliyorsak, kapitalizmin ürünü olan örgütlenmelerin ne olduğunu da öğrenmekte zorlanmayız. Bu konuda da okurlarımızın Emperyalizmin Gizli Örgütleri Dizimizde ürettiğimiz kitaplarımızı, özellikle de “NATO’nun Gizli Terör Örgütü: Gladio” kitabımızıbir kere daha okumalarını öneririz.
Kapitalist sistem hegemonyasını sürdürebilmek için biçimsel yasalarla anayasalara büyük bir değer biçer. Cumhuriyet ve demokrasi kavramları da özünden saptırılıp birer lafza indirgenir. Sınıfsal özünden soyutlanan cumhuriyet, demokrasi, insan hakları, hukuk, özgürlük, vs. kavramların onlar açısından dillendirmesi; kitlelerin sosyal uyanışını, bilinçlenmesini, sınıfsal çıkarları doğrultusunda örgütlenmesini ve talepleriyle öne çıkıp iktidarı ele geçirmesini önlemek içindir.
Burjuvazinin sömürdüğü işçi sınıfı ve emekçilere verdiği/vermek zorunda olduğu; siyasî parti, sendika, dernek, kitle örgütü, meslekî kuruluş, vbgb. örgüt kurma tavizi, kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkiler ağına dokunmama şartına bağlıdır.
Burjuva diktatörlüğüne karşı işçi sınıfı ve emekçilerin eşitlik ve özgürlük talepleri bilinen yasal, anayasal düzenlemelerle, bunlar da yetmiyorsa keyfî ve fiilî infaz yöntemleriyle daima baskı ve terör altında tutulur. Sistemin mantığı ve işleyişi somut bir gerçeklik olarak böyle çalışmaktadır.
Devrimciler, Komünistler bilimsel-sınıfsal özünden ustalıkla saptırılmış cumhuriyet, demokrasi, insan hakları, özgürlük, hukuk, vs. kavramları burjuvaların kullandığı gibi ya da onların açtığı kanallara girmiş tatlısu solcuları gibi kullanmaz.
Uluslar ötesi tekelci sermayenin bu türden “demokrasi” ve “özgürlük” gibi kavramlara bir ihtiyacı yoktur. Hiç bir zaman da olmamıştır. Onların yasal ve anayasal düzenlemeleri, sınıflar mücadelesine karşı “hini hacette” ırzına geçilmek üzere biçimsel olarak konulmuştur. Hiç bir kıymet-i harbiyesi de yoktur. Olmamıştır.
Fakat hâkim gerici sınıfların açık ya da örtülü diktatörlüğü sistemine “burjuva demokrasisi” denilen uyduruk bir yönetim biçimi vardır. Bu da, kapitalist anarşinin baskısı, artı-değer sömürüsü, zora ve kaba güce başvuruşunu gizlemek, kitleleri uyutmak içindir. “Hukuk”u da aynı kategoride değerlendirebiliriz. Burjuvazinin hakikî demokrasiye de bir ihtiyacı yoktur. Olmamıştır. Burjuvazinin açık ya da örtülü diktatörlüğünde asla demokrasi olmaz. Demokrasi, hak, hukuk, tüm kötülüklerin kaynağı kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinin emekten-emekçiden yana dönüştürüldüğü bir toplumda olur. Bu türden bir toplumun adı da sosyalizmdir. Demokrasi ve sosyalizm bir bütündür. Hakikî demokrasi sosyalist demokrasidir. “Burjuva demokrasisi” diye bir şey de yoktur. Burjuva diktatörlüğü vardır. Birileri bu türden kavramları birer maske olarak, sömürülerinin devamı için maharetle kullanmaktadır.
“Ordu-Asker partisi”, “Polis Partisi”, Gladio, “Derin Devlet”, Mafyöz ilişkiler ağı, gizli cinayet şebekeleri ve mevcut yasal ve anayasal düzenlemelere göre kurulmuş olan AKP, CHP, MHP, vs. partiler devlet tekelci kapitalizminin “yüksek” çıkarlarını gözetmek için vardır. Aralarındaki kavga kayıkçı dövüşüdür. Onlar memleketin hakikî sahibi tekelci sermayenin has örgütü TÜSİAD’ın biçimlendirdiği politikaları yürütmekle mükelleftirler. TÜSİAD’ın arkasında da uluslar ötesi tekelci sermaye, ABD ve AB desteği vardır.
Anılan açık ve gizli örgütler-partiler ulusal ve uluslararası sermayenin birer parçasıdır. İşçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşuna şiddetle karşıdırlar. Emperyalist-kapitalizm ile ideolojik, politik ve örgütsel bir çelişkileri yoktur. ABD, AB, CIA, MOSSAD, MI5, BND, MİT, NATO, PENTAGON, IMF, DB, DTÖ, FAO, vbgb. örgütlerle organik ilişki içindedirler. İşçi sınıfı ve emekçi halk düşmanıdırlar. Vatan, millet, cumhuriyet, bayrak, Atatürk, şeriat, ezan, Kuran, din, iman kapitalist avantalar ve yağmalar düzeninde sömürünün devamı için kullanılan birer “dolgu” malzemesidir.
İnsanımızın sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliği dışında “Laikçi-?eriatçı” suni ve sahte gündemiyle saflaştırılması da bu “demokrasicilik” oyununun bir parçasıdır.
Eskiden “Komünizm düşmanlığı” vardı. SSCB ve SB çözülünce şimdi bunun yerini “Kürt düşmanlığı” almıştır.
Kitlelerin din, tarikat, etnisite, ırk, milliyet bağlamında biçimlendirilip örgütlenmesi onların bilinçli bir tercihidir. Siyasal-ekonomik kriz, rejim krizi ve “Kürt Sorunu” sömürücü sistemin bir sonucudur. Çünkü böylelikle ırkçı, kara gerici ve şoven duygularla beslenen ve birbirine karşı konuşlandırılan kitleleri sömürmek daha kolaydır.
Devrimciler, Komünistler “burjuva demokrasisi” altında olduğu gibi en koyu burjuva diktatörlüğü altında da çalışırlar. Kitlelerle olan canlı bağlarından kopmazlar. İşçi sınıfı ve emekçilerin talep ve çıkarlarının yanında, kitlelerin ve mücadelenin içinde olurlar.
Bu haksız, eşitsiz, özgürlüksüz, sömürücü düzeni devrimci yoldan dönüştürmekten yana konumumuzla: Ana ve baba yasalarına tapınmasak ta, bu yasaları sevmesekte, bu düzenlemelerden çok büyük zararlar görsekte, tarihsel-sosyal halklılığımızla, “somut-tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile “somut-tutarlı bir iktidar (siyasal/sosyal devrim) mücadelesini” koordineli biçimde götürmekten yana olmak durumdayız. Devrimci mücadeleyi bu bağlamda algılayamayan ve An’ın gereklerine göre örgütlenemeyen, ayrıca kolektif bir duruş sergilemeyenleri hayat ve mücadele açığa vurmaktadır.
Kendi yasal ve anayasal düzenini kabaca çiğneyen bir burjuva diktatörlüğünde açık mücadele alanlarını kullanmak oldukça zor ve risklidir. Böyle de olsa bu alanı belli disiplinlerle ve sonuna kadar kullanmak zorundayız.
TC’nin kuruluşundan bu yana Sol’un açık mücadele alanlarını kullanmak istemesi daima faşist ve faşizan baskı ve terörle karşılaşmıştır. Kimi “sol” kesim legal mücadele alanında, sistemin kendilerine açtığı kanallarda liberal, tasfiyeci, reformist bir kulvara girmiştir. Kimileri de legaliteyi kullanamadan, kitlelerle canlı bağlar kurup kendini yenileyemeden birer dogmatik, sekter ve hantal kastlara dönüşmüştür.
Legal ve illegal mücadeleyi koordineli biçimde götüremeyen devrimci örgütlerin K. Marx ve Marksizm yorumları da doğallıkla ve pek çok örneğinde görüldüğü gibi sağ ve sol birer sapmaya dönüşecektir. Dönüşmüştür. Doğallıkla AKP-TSK çatışkısı da yerli yerine konulamamıştır.
“Laikçi-?eriatçı” Sahte ve Suni Gündem
I. ve II. Cumhuriyetçiler Arasında “Taraf” Olmak?!...
10 Eylül 1920’de Tarihî TKP’nin Komünist Enternasyonal’in güvencesinde ve Kongre yöntemi ile partileşmesinden bu yana bizler işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşundan yana tarafız. Taraf olmaya da devam ediyoruz.
“Taraf” olmak konusunda liberal “sol”larla I. ve II. cumhuriyetçilerin sataşmalarına aldırmayız. Çünkü bu iki eğilim de Marksizmin düşmanıdır. Burjuvazinin açtığı kanallara girmeyiz. Kendi gündemimizi ve alanımızı kendi gücümüzle açar ve gerçekleştiririz. Hakikî gündemi belirleyip hesap sorarak işçi sınıfına ve emekçi halklara olan görevimizi yerine getiririz. Sol “cenahımızın” yeni nitelikler kazanması için mücadele eder, işimize bakarız. Çünkü burjuva politikalar arasında bir tercih yapacak kadar aklımızı peynir ekmekle yemedik.
Bizi vareden süreçten sözü açmışken bir parantez açarak az da olsa ideolojik, politik konumumuzdan da söz etmek ihtiyacını duyuyoruz. “?ahsi bir mesele” olarak algılanmamasını umuyor ve diliyoruz:
[Aile kolektifimizin tüm fertleri 1946’lardan bu yana sistemin baskı ve terörü altında anılmaya değer rahat bir gün yüzü bile görmemiştir. “Millî ?ef-Ebedî ?ef” döneminden başlayarak daima gözümüzü içerideki-dışarıdaki hapishanelerde açmıştık. 1946’lardan beri her altüst oluşta; 27 Mayıs 1960’ta, 15/16 Haziran 1970’te, 12 Mart 1971’de, 12 Eylül 1980’de sürekli hapishanelerde -özellikle de askeri hapishanelerde- “emanette” tutulduk. CHP, DP, AP, DYP, ANAP ve AKP’nin “devri demokrasisinde” de rahat yüzü gördüğümüzü hatırlamıyoruz.
Sözün özü: Burjuva resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojisi hakkında kimseden öğrenecek bir akla ihtiyacımız yoktur. Olmamıştır. “Demokrasi-özgürlük” uyutmalarını ne evimizde, ne soframızda, ne işyerimizde, ne sokakta, ne olmayan özel yaşamımızda görmüştük…
* * *
Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin dayattığı “Laikçi-?eriatçı” sahte ve suni gündem toplumdaki saflaşmaları daha da derinleştirip işin içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir. Terazinin bir kefesinde AKP’nin Anayasa Mahkemesince kapatılması, öteki kefede Ergenekon davası…
Devletiçi bilinen çeteler hakkında açılan/açtırılan bu davaların amacı nedir, hangi projenin ürünüdür, kimlere yaramaktadır, kimleri açığa vurmaktadır, iç ve dış gerici güçlerin bu konudaki çıkarları nelerdir, proletarya ile emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluş mücadelesine nasıl bir zarar verecektir, hâkim gerici sınıfların işçi sınıfı ve emekçi halkların talepleri karşısında uygulana gelen baskı, sömürü ve devlet terörünü geriletebilecek midir? İşçi sınıfı ve emekçilerin talep ve ihtiyaçlarına cevap oluşturacak, politikleşen kitleleri seferber edecek kurum ve araçlarımızı üretebilecek miyiz? Bu çatışkıların arasına “kama sokacak” ve hakikî gündemi dayatacak bir PARTİ aygıtını üretebilecek miyiz? Sistemin çürüyüp çözülmesi sürecinde alternatif sosyalist politikalar üretebilecek miyiz? Hayat ve mücadelenin getirdiği kimi imkân ve fırsatları yerinde değerlendirip Devrimci ve Marksist Sol’un derlenip toparlanmasına nasıl bir katkı getireceğiz?
Söz konusu davalar yalnızca hakikati gizlemek içindir. Kanlı senaryolar, kuyruklu yalanlar ve demagojiler de bu amaca yöneliktir.
AKP kadrolarında olmayan “entelektüel” birikim eksikliği “sol”dan devşirilen liberal yazar çizer takımı tarafından doldurulmaktadır. Onlarda sahte demokrasi ve özgürlük masallarıyla kalemlerini sermaye diktatörlüğüne kiralamıştır.
Sol “cenahımızda” bilimsel öğretiye dayalı bir tahlil ve değerlendirme yapan yok. Kitlelere yol gösteren örgütsel bir güvence de yok. Kitleler oldukça şaşkın. Sınıfsal sezgileriyle olup bitenleri anlamaya çalışıyorlar. Kafalar saatin rakkası gibi bir o yana, bir bu yana gidip/geliyor ve bir hayli karışık.
Devrimcilerin, Komünistlerin kafası ise çok net ve ufukları açık. Bilimsel öğretinin ışığında ikircimsiz sınıfsal tahlil ve değerlendirme yapabiliyorlar.
Bu bağlamda saflaşan liberal ve tasfiyeci “sol”lar yalnızca reyting yapıyor.
“Biz de Marksist-Leninist’iz” söylemleriyle devrimci geçinen troçkistler de bu süreçte liberal ve tasfiyeci “sol”ları dişine uygun görüp onların organlarında tartışmayı sürdürmek istiyor! “Gelin tartışalım” diye “çağrı” yapıyor! Yerleştiği burjuva “radikal” organlarda asıl konuyu, PARTİ vePartileşme Sorununu gündemden kaçırarak kılıcını kuşanıyor!..
Krizin aşılmasında “çözüm” önerenler (ki, tümü de kişidir, organik ilişkili bir kurumun temsilcisi değildir.), mekân ve zamandan münezzeh kimlikleriyle bireysel doyuma ulaşıyor.
Bu türden “gelin tartışalım” çağrısına cevap konuyu “akademik marksizm” kanalına çekenlerden geliyor. Onlar da, devlet üniversitesinin birer memuru kimlikleriyle K. Marx’a ve Marksizme şöylesine bir “eleştiri” yönelterek işin içinden çıkmaya çabalıyor.
Sol-sosyalist geçinenlerin en başarılı olduğu şey “gelin tartışalım” eğlenceliğidir.
Devrimciler, Komünistler bu anlamlı süreçte, amaçlı sosyal pratik mücadeleye yeni açılımlar getirecek, hareketimizin yeni nitelikler kazanmasına yarayacak tartışmalardan elbette kaçmazlar. Aynı zamanda “tartışma” diye burjuva ve küçükburjuva “sol”ların oyunlarına da gelmezler.
Devrimci ve Sosyalist Sol geçinenler (ÖDP, EMEP, DSP, SİP-TKP, vs. örgüt sözcüleri ile bir dönemin öğrenci gençliğinden gelen ve köşe yazarlığına terfi edenler) medyada “AKP ile Ergenekon’a neden alternatif bir sol seçenek yaratılamıyor?” sorusunu tartışıyor!
“Tartışan” herkes kendiliğinden kurulan, sosyal pratikteki politikaları sınanıp reddedilen (fiilen iflas eden) örgütünün derdine düşmüş durumda. Herkes kendine Müslüman ve herkes kendi amentüsünü okuyor.
Tam bir kaos ortamı…
Kendilerini “I. ve II. Cumhuriyetçi” olarak adlandırıp/tanıtanlar da bu türden saflaşmalarda taraf olmuştur. I. Cumhuriyetçiler “Atatürk ilke ve inkılâpları” diyerek seçkinci konumlarını sürdürmek istemektedir. II. Cumhuriyetçiler sol, solcu ve sosyalist geçinmekte, liberal, tasfiyeci ve reformist çizgileriyle AB’den ve hâkim gerici sınıflardan “demokrasi ve özgürlük” beklemektedir. Ayrıca, ücretlerini kim ödüyorsa onun arabasına binmeyi uygun görüyorlar! “Aşk olsun, bugüne kadar iç ve dış gerici destekçilerinin yüzü gözü hürmetine doğrusu iyi dayandılar!” demekten kendimizi alamıyoruz. Böyleleri, aynı zamanda, Sol’un politikasızlığı, gündeme müdahale edemeyişi ve “fikirsel kabızlığına” göre resmen politika yaptıkları için de kutlanmalıdır!
Laikçi geçinen cenahı: CHP, DSP, “İP”, SİP-TKP, HKP, ÖDP gibi örgüt/partiler farklı gerekçe ve nüanslarla destekliyor. Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Anayasa Mahkemesi, TSK, “Ordu-Asker Partisi” ve onların Gladiosu, bazı istihbarat örgütleri, ADD, ÇYDD, bazı Alevi örgütleri, YÖK’ün bir bölümü, bazı sendikalarla meslekî örgütler ve kitle örgütleri, medyanın bir bölümü de resmen bu cenahta konuşlandırılmıştır.
?eriatçı geçinen cenahı: Başta AKP, vs. örgüt/partilerin yanı sıra “Polis-Partisi” ile onların Gladiosu ve bazı istihbarat örgütleri, vakıf, din, tarikat ve cemaat örgütleri, bazı sendikalar ve kitle örgütleri, YÖK’ün bir bölümü, RTÜK, medya, ABD, AB, NATO, PENTAGON, IMF başta olmak üzere uluslarötesi tekelci sermaye güçleri ve NGO sivil toplumcuları, II. Cumhuriyetçi liberal “sol” cenahta laikçi geçinen ulusalcı/milliyetçi/nasyonal solcu kesimin karşısında, şeriatçı geçinenlerin “demokrasi” safını desteklemektedir.
CIA-MOSSAD-MİT-MI5-BND ve benzeri önemli istihbarat örgütleri emperyalist-kapitalizmin çıkarlarına göre hareket etmektedir. Onların verdiği istihbaratı ve manipülasyonları doğru değerlendirebilmek için de oldukça donanımlı olmak gerekiyor.
Yeni “derin devlet” konsepti ABD’nin distribütörlüğünde AKP-TSK-MİT ve benzeri devlet kurumlarının işbirliğinde uzlaşarak gerçekleştirilmektedir.
“Nasıl olsa avantalar ve yağmalar düzeninde onların dediği olmaktadır” mantığı ile TUSİAD’ın şu aşamada net bir politikası olmadığı anlaşılıyor. Kendinden emin olarak arada bir “ne şiş yansın ne kebap” türünden açıklamalarla yetiniyor. Saflaşan tarafların uzlaşacağından emin bir görüntü veriyor.
Konuyu ve sorunları emperyalist-kapitalizmin, hegemonların dünya genelindeki politikaları ve Yakın Doğu ve Bölgedeki politikaları açısından inceleyen yok. Ülke ve Bölge proletaryasının çıkarlarını gündem yapan da yok!..
Bu türden saflaşmalarda taraf olanların emperyalist-kapitalizm ile doğrudan bir çelişkisi yoktur. Her iki cenah ta kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinin devamından yanadır. “Tavşana kaç tazıya tut” diyen ABD politikalarıyla NATO’cu, PENTAGON’cudur. İşçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşuna karşıdır. Sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliği ve bu doğrultudaki bir gündemin pekişmesi yerine “Laikçi-?eriatçı” biçimindeki saflaşmalarıyla kapitalist sömürünün, zora ve kaba güce dayalı sistemlerinin devamından ve Komünizm ve Kürt düşmanlığına endeksli politikalarıyla inkâr, imha ve asimilasyondan yanadır.
Küçükburjuva kimlik ve kişilikleriyle, II. Cumhuriyetçiler; tarih, bilim ve akıldışı yöntemlerle bu saflaşmalar karşısında AB ve AKP yanlısı (?eriatçı geçinenlerin) bir politika izlemektedir. Aynı kategoriden kimileri de I. Cumhuriyetçilerin (Laikçi geçinenlerin) yörüngesindeki tercihleriyle siyaset yapmayı yeğlemektedir. Eskiden komünist, sosyalist geçinenlerin bir bölümü; hiçbir bilimsel bilgiye, yönteme dayanmadan, sinik, sığınmacı kimlikleriyle ve de hiç utanıp sıkılmadan (neden utansınlar ki?) “Kemalistlerin Sol’a açılacağını” zannetmekte, en gerici parti CHP’yi ve laikçi geçinenleri savunmaktadır! Diğer bir bölümünün ise aynı kafayla AB ile AKP’nin arabasına binmeyi uygun bulduğu anlaşılmaktadır!
Dergimizde ve telif çalışmalarımızda burjuva resmî tarih anlayışını ve resmî ideolojilerini karşıya alıp bilince çıkarmamız üzerine böylelerinin sürekli sözlü ve yazılı sataşmalara maruz kalıyoruz. Sol “cenahımızın” böylesine ideolojik, politik ve örgütsel bir sapma göstermesi burjuvazinin elini güçlü kılıyor. Aynı zamanda “cenahımızın” yeni nitelikler kazanmasının da önünü kesiyor.
K. Marx ve Marksizm ile henüz yeni tanışan genç kadrolar, aleyhteki pek çok faktöre rağmen, mevcut “yapı”ların Bilimsel-Sosyalizm-Komünizm ile olan/olmayan “vukuatını” araştırıyor ve sorguluyor. “Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi” yöntemi gelişip güçlendikçe bu sorgulamaların işe yarayacağını umut ediyoruz.
Zaten “Laikçi-?eriatçı” gündemciler, öteden beri bizimkilere; “Ayaktakımı” diyerek burjuvazi ile olan uzlaşmaz sınıfsal çelişkilerimizin gizlenmesine çalışmaktadır.
Devrimci ve sosyalist sol geçinen örgütler de sınıfsallık temelindeki asıl gündemi perdelemek için kendiliğinden habire “dar grup örgütü” kurup parti çağrışımı yapıyor. Parti olmadıkları halde parti imiş gibi hareket ediyor/edebiliyor ve gündeme gelen “siyasî birlik” çabalarının önünü kesmeye uğraşıyor! Boş bir çaba…
İşçi sınıfı ve emekçiler dışındaki kır/kent küçükburjuvazisinin ve ara katmanların kapitalizm ile olan çelişki ve çatışkılarını başat çelişki olarak savunanlar giderek çoğalıyor.
Gerek burjuva cephesindeki uzlaşır çatışkılarda, gerekse işçi-emekçi cephesindeki saflaşmalarda “Laikçi-?eriatçı” sahte ve suni gündemin yanında yer almadığımız için Devrimcilere, Komünistlere destursuz sataşıyorlar. Hangi hakla?!..
AKP ile TSK’nın eteklerine tutunarak yapılan bu türden politikalarda bizimkileri de “taraf” yapmak için K. Marx’tan ve Marksizm’den çarpıtılmış eklektik alıntılarla ideolojik tartışma yaptıklarını zannediyorlar! Bu da boş bir çaba…
Bir kere daha belirtmekte yarar var: Devrimciler, Komünistler yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşundan yana taraflı bir konumdadır.
TC’nin kuruluşundan bu yana CHP, DP, AP, DYP, ANAP ve AKP’nin işçi sınıfı ve emekçi halkların düşmanı bir politika izlediklerinin bilincindeyiz. Hakiki hesap sorulmasının göstermelik “Ergenekon” yargılamasında değil, ancak Halk Mahkemelerinde olacağının da bilincindeyiz.
Devrimciler, Komünistler İSP’nin kurmaylığında yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal birlik için mücadele eder ve nihaî amacı sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız, özgür ve eşitlikçi devrimci ütopyalarını hiçbir zaman unutmazlar.
Krizin nasıl aşılacağını bilirler.
Öncelikle kurumsal merkezi disiplinli örgütsel güvencelerini sağlamlaştırırlar. Böylesine donanımlı kimlik ve kişilikleriyle hâkim gerici sınıflar arasındaki uzlaşır çatışkılarda doğrudan taraf olmazlar. Hele iktidar perspektifli, birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İSP’mizin oluşturulup sosyal pratikte rol ve sorumluluk alamadığı bir ortamda daha özenli ve kadroları birleştirici bir yol izlerler.
Doğru, devrimci/dönüştürücü politika; bir yandan siyasî birliği sağlayıcı tutarlı bir ideolojik/politik bir yol/yöntem ve politika izlemek, diğer yandan sahte ve suni gündem yerine hakikî gündemi dayatacak kurum ve araçların işbaşı yapmasına çalışmak sayesinde olacaktır.
Devrimciler, Komünistler: Anılan niteliklere sahip kurumsal merkezi disiplinli İSP’nin güvencesinde “Laikçi-?eriatçı” biçiminde saflaşmaların arasına “kama sokma” çabalarının içinde olurlar. Kitlelerin gözünü boyamaya yönelik burjuva ve küçükburjuva “sol” politika ve propagandalarına karşı örgütlü-ajitasyon-propaganda mekanizmalarımızı geliştirip güçlendirmeye çalışırlar.
Görevimiz: An’ın en başat görevlerinden biri Devrimci öznelerimizin güvenliğini sağlamak ve elimizdeki araçlarla mevzilerimizin darbe almamasına çalışmaktır.
Sol’un gereksiz tartışma ve parselasyonunu tahrik eden anlayışları açığa vurmak, siyasî birliğin önemi ile an’ın gereklerini bilince çıkarmaktır.
En geniş, demokratik ve kütlesel bileşimimizi oluşturacak, sosyal muhalefet dinamiklerinin en ileri unsurlarını kolektif hareket etmeye -seferber etmeye- yöneltecek ve de yığınağı mümkün olan tek ve bir yere yapmamızı sağlayacak etkinliklerde bulunmaktır.
Meselâ; kısa tutulmuş 10 maddelik bir temel ilkeler programında Devrimci ve Marksist Sol kadroları buluşturmaktır. Bu görevi acilen gerçekleştirmek durumundayız.
İktidar gibi stratejik bir perspektifi olan kadrolarla kurumsal merkezi disiplinli bir aygıtı işbaşı yaptırdığımızda, burjuva diktatörlüğünü pekiştirmeye aday taktiksel yönelişlerle kitlelerin oyalanmasının önü ancak böylece kesilmiş olacaktır. Taktiksel devrimci esnekliklerimiz de ancak bu sayede önem ve anlam kazanabilecektir.
Sol “cenahımız” işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın sosyal/enternasyonal kurtuluş mücadelesinde henüz ne doğru dürüst ayrışabilmiş, ne hesaplaşabilmiş, ne de buluşup/bütünleşerek birleşebilmiştir. Bu zaafı yüzünden Sol mutlaka hesaba katılması şart etkili bir güç olamamıştır. Sol böylece içinden vurulmuştur.
Tüm altüst oluşlarda sınanıp denenmiş ve de iflas etmiş örgütlerin emperyalist-kapitalizm ile hesaplaşmak diye ne bir niyet ve çabası, ne de savaşmak diye bir gücü vardır.
Birazcık halk dilinden konuşacaksak: Her çöplüğün bir horozu vardır. Çöplükte eşinen horoz ağzına bir kum tanesini alıp “gıt… gıt…gıt…” diye tavuklara kur yaptığında, tavuklar da “horoz bize darı ikram edecek” diye koşuşup gelir. Oysa horozun niyeti tavuklara darı ikram etmek değil, tavuğun üstüne çıkmaktır.
Sol “cenahta” durum daha mı farklıdır? Ne yazık, “bilge halkımız” (suçlamak için söylemiyoruz. Asla!) devrimci geçinen kariyerist küçükburjuva şeflerin örgüt çağrısına, itiraz veya sorgulamak yerine tavuk misali hareket etmiş, üretim ve aşı yapma yeteneğine dahi sahip olmayan horozların altına yatmıştır. Böylelikle ne çöplüklerin ne de horozların sayısı azaltılabilinmiştir.
Çocukken oynadığımız “el-kibrit kutusu-makara-ip-top ve kedi” oyununu, “Laikçi-?eriatçı” sahte gündemle kitleleri oyalamak isteyenleri düşündürmek için hatırlatıyoruz: Kedi’nin gözü el-kibrit kutusu-makara-ip’te değildir. O yalnızca topla ilgilidir. Sahte ve suni gündeme çekilmek istenenKadro’lar asla kedi rolüne özenmez!
Gerek iki “ara rejim” şartlarında gerekse günümüzde emekli ve emeksiz paşaların “vatanı kurtarma” çağrılarında da horoz ile tavuk misali hareket edenler kolaylıkla çıkmıştır. Kedilerin sayısının da oldukça kabarık olduğu anlaşılmaktadır.
Yaşanan sancılı süreç çok şeye gebedir. Devrimciler, Komünistler hayat ve mücadelenin getirdiği yeni doğumlara hem ebelik hem de yeniden inşa görevine aday olacaktır.
An’ın getirdiği çok karmaşık sorunları kavrayabilmek, süreci doğru algılayıp tahlil edip ve değerlendirebilmek, “somut şartların somut tahlili” yöntemiyle politika üreterek davranabilmek ve politikada “ben de varım” diyebilmek için ortaya çıkan kimi imkân ve fırsatları lehimize çevirebilmek zorundayız. Bu yolda anlamlı, kolektif ve ileri bir adım atmak elimizdedir.
“Sol”un; bir yandan burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojilere yamanması, diğer yandan tasfiyeci, liberal, reformist ve revizyonist bir kanala “rahatlıkla” çekilmesinin ve de kitlelerin sahte ve suni gündemlerle uyutulmak istenmesinin sorumluluğu ve suçu “cenahımıza” aittir. Faturası da böylece devrimci, sosyalist, komünist geçinenlere çıkarılmıştır.
“Sol”un “Laikçi-?eriatçı” saflaşmalar yanında yer alarak içine girdiği “Gayya Kuyusu”ndan çıkabilmesi de “cenahımızın” derlenip toparlanmasına bağlıdır.
Devrimcileri Komünistler stratejik iktidar perspektifli nihai amacını hiçbir işe yaramayacak olan burjuva ve küçükburjuva “sol” taktiksel dar görüşlere terk edemez. Bu yola girenler Marksizm dışı unsurlardır.
Âdeta “baş belâsı” durumuna gelmiş olan ve Sol’un içine yuvalanmış maskeli eloğullarını (burjuva ve küçükburjuva Marksizm unsurları) hareketten ayıklamak gündemin birinci sırasına gelmiştir. Sol kendi bağrında taşıdığı bu asalaklığı temizleyemediği şartlarda daha çook tökezlenecek demektir.
İSP’nin oluşturulamadığı şartlarda mevcut örgüt/partilerin aradığı ilkesiz birlik, ittifak, cephe arayışlarıyla suni gündem dayatmalarının aşılabilmesi ise asla mümkün değildir.
AKP ve TSK’ya Endeksli “Sol” Politikalar Yanında
?imdi de “Üçüncü Yol-Kutup” Arayanlar Türedi!
Genel anlamıyla Sol “cenahımızın” ayrışarak örgütsel güvencesine kavuşamadığı bir süreçte somut-tutarlı bir politika da izlenememektedir. Mevcut “sol” eğilimler ne sahte ve suni gündemi hakikî gündemle değiştirip/dönüştürebiliyor, ne de AKP ve TSK’ya endeksli “sol” politikalarından vazgeçebiliyorlar.
Kimi liberal, tasfiyeci “sol” eğilimler “faşizm tehlikesine” ve NATO’cu yerli Gladio Ergenekon çeteleşmesine karşı şimdilik AKP’nin başını çektiği “demokrasi cephesini” desteklemenin daha “doğru” bir politika olacağını savunuyor! Ulusalcı/milliyetçi/nasyonalist cenah ise, AKP’yi gerek “hukuk” gerekse “silahlı darbe” yöntemiyle devirecek güçlerden yana olduğu görülüyor.
“Sosyalizmden haberli” ve üniversite okumuş yarım-aydınların başını çektiği “sosyalist sol” iddialı örgüt sözcülerinin ise, Devlet içi AKP ve TSK çatışkısı dışındaki saflaşmalara karşı çıkıp bir “üçüncü yol veya kutup” öneri ve arayışına girdiği anlaşılmaktadır.
AKP ve TSK’ya endeksli cenahın sosyalizm ile organik ideolojik, teorik ve politik bir ilişkisi yoktur. Böylelerinin kurduğu liberal, tasfiyeci, reformist, yeni-sol, postmodern “sol” örgütleri Devrimciler, Komünistler ciddiye almazlar. Bu türden örgütlere Bilimsel-Sosyalizm-Komünizm karşıtı örgüt muamelesi yaparlar.
“Üçüncü-yol veya kutup” telaffuz edenlere gelince: Böylelerinin siyasî “vukuatı” günümüzdeki “örgütler anarşisi”nin ebeliğini yaparken “Kuruçeşme Toplantıları” sürecinde yeterince görülmüş ve sınanmıştır. Sosyalist Sol’un açık mücadele alanındaki örgütlenmesine en büyük darbeyi vuranlar arasından ne “somut şartların somut tahlili”ni yapabilenler, ne de “Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi” diye söze başlayabilenler çıkmıştır.
Sosyalist Sol’un partileşmesi özlemlerini “Kuruçeşme Toplantıları”nda kurutanlar arasından günümüze kadar eleştiri/özeleştiri yapanlar da çıkmamıştır.
Bu türden gerekçelerimizle “üçüncü yol veya kutup” telaffuz edenlere bir kez daha PARTİ vePartileşme Sorunu denilince neleri anladığımızı hatırlatmak istiyoruz.
Böylelerinin “iyi niyet, içtenlik ve ilkeselliğinin” bir kez daha sınanmasının hiçbir maddî kanıtını göremiyoruz; ve böylelerine en azından birer “okuma cezası” vererek somut, belgeli ve arkasında durduğumuz tez, öneri ve eleştirilerimizi değerlendirmelerini öneriyoruz. Elbette sosyalist iseler…
Günümüzün sınıflar mücadelesindeki yerini alacak örgütün adı: İşçi Sınıfı Partisi (İSP) ya daKomünist Partisi’dir. “Yol-Kutup” gibi kuyruklu yıldız arayışı değildir.
AKP ve TSK’ya endeksli “sol” politikalar nasıl iflas etmiş açığa düşmüş/düşürülmüş ise, “sosyalizm adına” aranan “yol veya kutup”lar da yeterince denenip sınanmış, yanlışlığı sosyal pratikte yüzlerce kez kanıtlanmış örgütlenme anlayışlarıdır.
Küçükburjuvazinin “darbe” ya da “demokrasi” yaftalarıyla titreşmesi ne kadar zararlı ise, sosyalizm aşkına “yol-kutup” önerenlerin titreşmesi de o ölçüde zararlı sonuçlanacaktır/sonuçlanmaktadır.
Devrimci ve Marksist geçinenlerin İSP’nin oluşturulması dururken “moda” örgütler arayışına girmesinin nedenlerini anlıyoruz. Çünkü sosyalizm ve devrim aşkına(!) kendiliğinden, ikameci ve entrika yöntemleriyle kurdukları örgütlerinin teori pratiğini hayat ve mücadele reddetmiştir. Parlamentarizme, demokratizme (sendikalizme) endeksli tüm politikalar iflas etmiştir.
Kitleleri yanına çekmeye çalışan “ulusalcı” ve “liberal” akımlara karşı net bir ayrım çizgisi çekilmelidir. Bu iki akımın Sol “cenahımızda” yarattığı etkiyi (tahribatı) kırıp aşmayı gündemine alanlar Sosyalizm Alternatifini öne çıkarıp sunabilir. Bu yolda bazı inisiyatifler kullanarak müdahalelerde bulunabilir.
Tarihsel ve sosyal haklılıklarıyla burjuva diktatörlüğünü aşacak olan biricik güç İSP’dir. İSP’nin kurmaylığından yoksun ve gündeme taşınan “moda” örgüt anlayışlarıyla bireysel, grupsal “taktik” anlayışları daima hâkim gerici sınıfların lehine olmuştur. Ayrıca, İSP’nin oluşturulması şartına bağlı olarak taktiksel zenginliklerimizin, geçici ittifak, birlik ve cepheleşmelerin bir anlamı olacaktır.
“Çatı Partisi” Kurmak mı?
İşçi Sınıfı Partisi’ni Oluşturmak mı?
Önce bir tespit yapalım: Sol “cenahımızda” yaşanan politikasızlık her olay ve olguda kendini hissettiriyor. Hâkim gerici sınıflar çıkarlarını sürdürüp/koruyabilmek için yoğunluklu olarak işçi sınıfını politika dışında tutmak ve politikasızlaştırmak yöntemini seçmiştir. Küçükburjuva “avantürye” akımlar da “sosyalizm/devrim” adına(!) sınıf dışı argüman ve yöntemleriyle aynı davaya hizmet etmiştir/etmektedir. Başarısız oldukları da söylenemez.
TC devleti kurulduğu günden beri başlıca görevi; işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini gerçekleştirmeye aday ideolojik, teorik, politik ve örgütsel kurum, araç ve özneleri vurmak olmuştur.
İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist, yurtsever ve Marksist “cenahımız” tüm süreçlerde ve “hak-özgürlük-eşitlik-demokrasi mücadelesinde” sürekli olarak finans-kapitalin “rahatlıkla” uygulaya geldiği baskı ve terörü ile karşılaşmıştır. Hâkim gerici sınıfların baskı ve terörünü üzerinde hissedenlerin bu sürece müdahale ederek birlikte politika üretmesi beklenir.
Bu politikaları anlamlı kılıp hedefine taşıyacak olan örgütlü güç ise, tek sözle İşçi Sınıfı Partisi’dir. Bulunduğumuz coğrafyada ise, kolektif örgütlenme yöntemi, programı, tüzüğü, kadrosu, iktidar projesi, senteze kavuşmuş görüşleri, strateji ve taktikleriyle bu türden bir merkezi kurumsal disiplinli bir parti yoktur. Henüz oluşturulamamıştır.
Sosyalizm adına “ulusalcı” ve “liberal” akımların bu düzeyde yaygın türeyişi İSP’nin politikada rol ve sorumluluk üstlenemeyişi yüzündendir.
Burjuvaziye karşı tutarlı ve alternatif bir politika izlenemeyişin sıkıntısı da burada düğümlenmektedir.
İSP’nin oluşturulması mücadelesinde bir yandan burjuvazinin diğer yandan küçükburjuva “sol” akımların darbelediği bir örneği parantez açıp sunmak istiyoruz. Özetle de olsa bu tarihsel bir deneyimizle konuyu açalım:
[1970-15/16 Haziran Direnişi’nden çok yönlü derslerle sonuçlar çıkaran burjuvazi, kara gerici, ırkçı ve şoven akımları daha özenle desteklemiştir. Pek çok fabrika ve işyerine cami, mescit yaptırmış. Dini bayramlarda işçilere kurban eti, şeker, baklava dağıtmaya başlamıştır. DİSK’in karşısına sarı sendikaları besleyip çıkarmıştır. DİSK geleneğini içinden fethetmiş; 15/16 Haziran Direnişi’nde öncülük yapan, hareketi örgütleyen ve yargı sürecinden sonra DİSK’i DİSK yapan kadrolardan 5.000 sınıf bilinçli işçi bir daha hiçbir işyerinde işbaşı yapmamak üzere işlerinden atılması sağlanmıştır. MESS, TÜSİAD, MİT ve DİSK bürokratlarının bilinçli uzlaşmasıyla hazırlanan bu tasfiye hareketi işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini gerçekleştirmeye aday kadroların darbe alması anlamına geliyordu.
“İşçi sınıfının yetiştirdiği Devrimci ve Marksist kadrolar neden kendi örgütlerini yaratamadı?” türünden sorularla sıkça karşılaşıyoruz.
Proletarya Devrimcileri tarafından küçükburjuva “sol” akımlarla tüm süreçlerde büyük bir mücadele verilmiş, proletarya ile disiplinli bir yol arkadaşlığının yöntemleri sürekli aranıp/gözetilmiştir. Tarihsel örneklerini hatırlatabiliriz.
Günümüzde işçi sınıfı ve emekçiler katında dinci, ırkçı, milliyetçi akımlar büyük oranda kol geziyor ve etkili oluyorsa, bu süreci sağlayan geçmişi doğru tahlil edip incelemek durumundayız.
Sınıflar mücadelesi şiddetlendikçe burjuvazinin kaba güce ve zora başvurma teknikleri de değişmiş/dönüşüme uğramıştır. Avantalar ve yağmalar düzeninde yaşanan yapısal kriz derinleştikçe hâkim gerici sınıflar 12’li darbelerde, “ara rejim” yöntemleriyle kendilerini oksijen çadırına atmış, ana ve baba yasalarında yapılan değişikliklerle kendilerini güvenceye aldırmış ve çok yönlü tahkimatlarını yaparak iktidarda kalabilmeyi başarmışlardır. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davası bu süreçlerde daima darbelenmiş ve boy hedefi seçilmiştir.
Sınıflar mücadelesinde denenip sınanan ve açığa düşen burjuva yöntemleri de iktidarda kalmaya yetmediğinde keyfî ve fiilî infaz yöntemleriyle hâkimiyetlerini sürdürebilmeyi denemiştir.
Yarın da; AKP ve TSK çatışkıları yukarıdan uzlaşıp tatlıya bağlandığında, tüm sınıf kinleriyle birleşip “kahrolsun vatan hainleri anarşistler, bölücüler, komünistler!..” nakaratıyla bizimkilerin üstüne çullanacaklardır.
Sınıflar mücadelesinde; donanımlı bir İSP kurmaylığının yokluğunda burjuvazi daima “galip” gelmiştir. Sosyalist Sol’un, devrimci grupların açık ve öteki mücadele alanlarındaki politikası burjuvaziyi geri adım atmaya zorlayamayınca, bu kez ulusal özgürlük talepleriyle Kürtler kendi meşreplerince “politikada ben de varım” demeye başlamıştır. Kürt politikaları “ulusal kurtuluş” projesinden sistemi rahatsız etmeyecek “demokratik cumhuriyet” ve “demokratik konfedaralizm” argümanlarına evrilmiş, çizgi değiştirmiştir.. Bu süreçte burjuvazi devlet terörü yöntemleri ile Kürt düşmanlığına endeksli politikalarını daha da geliştirip güçlendirmiştir. “Halkların kardeşliği” yalnızca söylemlerde kalmıştır.
İşçi sınıfı ve emekçilerin talep ve çıkarlarına uygun politika üretemeyen bir “sol”, “Kürt Sorunu”nu en anlayabilmiş, ne de politika üretebilmiştir.
Ulusallık temeline dayalı Kürt politikalarıyla da ne “Bağımsız Kürdistan” kurulabilinmiş, ne de “Türkiyeli” bir programı gerçekleştirebilmiştir.
PKK ile DTP’nin program ve talepleri burjuvaziyi rahatsız etmeyecek bir konuma evrilmesine rağmen, burjuvazi Kürt düşmanlığına endeksli politikalarından geri adım atmamıştır. Burjuvazi buna dahi zorlanamamıştır.
Sınıflar mücadelesi şiddetlendiği süreçlerdeki yaratılan komünizm düşmanlığına, “iç savaş” ve “devrimci durum”ların oluştuğu süreçlerde ise, “rahatlıkla” Kürt düşmanlığına evrilebilmiştir.
Bu durumun yaratılmasında PKK ve DTP’nin politikalarından önce Sol’un konumu tartışmaya açılmalı ve eleştirilmelidir.
Sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halklar gerçekliği hâkim gerici sınıflar tarafından inkâr edilince sisteme/devlete zarar vermeyecek ölçekteki “sol”lara trenin makası açılmış, her boydan ve soydan Bilimsel-Sosyalizm-Komünizm dışı liberal, reformist, tasfiyeci, tatlısu solcuları serbest pazara servise alınmıştır.
Nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
. K. Marx-F. Engels-V. İ. Lenin süreci özümlenerek kavranmasın;
. İktidar perspektifli Komünist kadrolar kendi sentezlerini, strateji ve taktiklerini üretmesin;
. Böylece dünya devrimci pratiğine bulunduğumuz coğrafyadan kolektif, anlamlı bir devrim halkası eklenmesin;
. Tarih, bilim ve akıldışı ne kadar burjuva malzemesi varsa, bunların tamamı “tercüman civanlar” tarafından daha çok ithalat yapılsın;
. TC’nin kuruluşuyla emekçi halkların tarihsel, kültürel ilerici gelenek ve görenekleri tahrip edilmiş, pozitif batıcı ve biçimsel reformlarla sistem altüst edilmiş ise de kafalar daha da karıştırılsın;
. Özsüz, köksüz, kültürsüz, yeni sentezlere kavuşturulamamış düşünce hamallığından başka bir şeye yaramayan akımlarla insanlarımız kapitalist avantalar ve yağmalar düzeninde iyice dejenere edilmesi daha da gerçekleşsin;
. İşçiler, emekçi halklar tutarlı politikalar üretecek kurum, kuruluş ve örgütlerinden daha da yoksun bırakılsın; inkâr, imha ve asimilasyon politikalarıyla “arabesk” bir toplum inşasına hız verilsin diye…
Sol kendi özüne dönerek bu oyunu bozamamıştır.
Devrim ithalat/ihracat ve taklit yöntemleri siyasal-sosyal devrim projeli teori-pratikleri geçici bir süre büyük ölçüde perdelemiştir.
“Somut şartların somut tahlili”ni gerçekleştirip tutulacak Ana Halka’yı işaretlemeye aday kadrolar“Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi” yöntemini kavrayarak politika sahnesine çıkmaya aday oldukça sağlı “sol”lu burjuva ideolojisi ve revizyonizmin kuşatmasına daha fazla maruz kalmıştır.
“Legal” ve “illegal” örgüt deneyimlerinin sosyal pratiği bulunduğumuz coğrafyada daima daha güçlü burjuvazi tarafından kuşatılmış ve yenilgiye uğratılmıştır. (Nedenleri ayrıntılı tartışılabilinir.)
Sol’u vareden 100 yıllık sınıflar mücadelesi tarihimizle devrimci geleneklerimiz de ayrıntılı tahlil edilip incelenmeye/tartışılmaya adaydır.
Bulunduğumuz coğrafyadaki işçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket, emekçi halk hareketleri, köylü hareketleri, ilerici gençlik hareketi, emekçi kadın hareketi, Kızılbaş-Alevi hareketi ve Kürt ulusal özgürlük hareketi de ayrıntılı tahlil edilmeye, incelenmeye ve kendi yerli sentezimizi oluştururken yararlanacağımız çok büyük malzemelerle doludur. (Bu da ayrıntılı tartışılacak bir konudur.)
Gelinen noktada burjuvaziyi geri adım attırmaya (tavize) aday ne bir sosyalist sol ve devrimci/radikal sol örgütlülükten, ne de kitlelerin güvenini almış siyasal-sosyal devrimi gerçekleştirebilecek PARTİ’den söz edebiliyoruz. Hayat ve mücadele bu alandaki örgüt ve projeleri günümüze kadar doğrulamamıştır.
İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini dillendirip gündemleştiren Komünistler de ideolojik-teorik doğru tespitlerine rağmen, henüz politika üretemez bir durumdadır. Burjuvaziye taleplerini kabul ettirme yolunda tutarlı Kürt örgütlerinden ve politikalarından da bahsedemiyoruz.
Açık siyaset alanlarında “barış, demokrasi, özgürlük ve halkların kardeşliği” temeline sığdırılan politikaların da büyük oranda aşınıp/aşıldığı açıktır.
“Çatı Partisi” Önerisi
İSP’nin Oluşturulmasını Darbelemek İçindir
Sosyal muhalefet dinamiklerinin en anlamlısı olan Devrimci-Sosyalist-Komünist-Bolşevik iddialı örgütlerin teori-pratiği içinden ve dışından kuşatılıp işlevsiz bir duruma düşürülmüş ise, Kürt ulusal özgürlük talepleriyle kurulan örgütlerden PKK ve DTP’nin izlediği “barış, demokrasi, özgürlük ve halkların kardeşliğine” endeksli politikaları da burjuvazinin uyguladığı devlet terörünü geri adım attıramaya yetmeyerek hayat ve mücadelede doğrulanmamışsa ne yapılacaktır?
Bu haklı soruya Sol “cenahımız” dürüst, ilkeli ve samimi bir cevap vermek zorundadır.
Devrimci-Sosyalist-Komünist-Bolşevik iddialı örgütlerimiz bu durumda pratik örgütçü çaba ve müdahalelerle ya kolektif, anlamlı ve ileri bir adım atarak politikasızlık girdabını aşacak ya da iddiaları daha da havada kalıp ezilip yok olacaktır.
İdeolojik, politik ve örgütsel konumu sosyal-pratikte doğrulanmayan “sol” örgütlerin tamamı “cenahımızda” yaşanan “örgütler anarşisi” hastalığımızdan muzdariptir, haberlidir. Buna rağmen, hayat ve mücadelenin asla doğrulanmadığı projelerinden hiçbir geri adım atmamışlardır. Bu türden örgüt/partileri geri adım atmaya zorlayacak ve de üzerlerinde Devrimci “basınç” uygulayacak kolektif bir irade de henüz ortaya çıkmamış/çıkarılamamıştır. Mevcut “sol” örgüt/partilerin yeni nitelikler kazanabilmesi ve çözülmelerden kurtulabilmesi iki şekilde mümkündür.
Birincisi:
. Kendi iç dinamiklerini harekete geçirip “rota düzeltmesi” yaparak,
. Bunun için de sosyalist demokrasiyi tüm süreçlerde uygulayarak,
. Bilinen ilke ve normları işletip/güvenceye alarak, “öndersizlik krizinin” nasıl aşılacağına ilişkin iç-tartışmayı gerçekleştirerek,
. Hayat ve mücadelenin doğrulamayıp/reddettiği projelerini dürüstçe kabul ederek, yeni açılımlara aday olarak, yeni nitelikler kazanarak,
. “Dar grup örgütü”, “öğrenci gençlik temeline dayalı örgütlülük”, ve “öncü parti, önder parti, kitlesini arayan parti” ve “benim partim” yerine “bizim” demeyi, dışındakilere kardeş ve yoldaş diyebilmeyi öğrenerek, yaratıcı diyaloga girerek,
. Birlikte nelerin yapılabileceğini arayarak,
. İşlevsiz duruma sürüklenen örgütlerinin bu çıkmazdan kurtulması için Marksist Eleştiriyöntemini kullanan kadrolarla dışındaki kadrolara düşmanca, tasfiyeci yöntemlerle şiddet uygulamak yerine, eleştirinin katkı olduğunu kabul ederek,
. İşçi sınıfı temeline dayalı kolektif çalışma biçimlerini kavrayarak,
. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği yolunda yeni yöntemler, örgütlenme biçimleri geliştirerek,
. Örgütlü-ajitasyon-propaganda yöntemlerini öğrenerek…
. Yeni tipte bir partileşmenin potasında eriyip yeni bir halitaya kavuşmayı ideolojik süzgeçlerinden geçirerek vb…
İkincisi:
. Bağrında devrimci özneler taşıyan örgüt/partilere dışarıdan uyarı, öneri ve çeşitli yaptırımlar uygulanmalıdır.
. İdeolojik-teorik-politik-örgütsel arayış ve yönelişleriyle bu tarihsel görevi yerine getirmeye aday kadroları hayat ve mücadelenin üretmiş olduğunu lafzen değil, sosyal pratikleriyle bizzat göstererek.
. Anılan kadroların konumu hem tartışmalıdır hem de henüz farklı örgütsel formasyonlarda durmayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Bu durumu sorgulayarak.
. Devrimcilerin, Komünistlerin siyasî birliğini sosyal pratikteki mücadeleleri belirleyecektir.
. Ciddî, güvenilir ve donanımlı bir İSP ya da KP arayışında (oluşturulmasında-inşasında) hiç kimse masa başında kotarılmış ilkesiz birliktelikler aramamaktadır.
. Yerel (mahalli), ulusal, sosyal ve enternasyonal birliğe katkı getirecek tarihsel devrimci geleneklerimizi özümleyerek.
. Sınıflar mücadelesi boşluk tanımayacağı için, projeleri sosyal pratikte doğrulanmayan örgüt/partilere dışarıdan bir yaptırım uygulanacağı hissettirilmelidir.
. Böylesine anlamlı bir müdahale yapılabilmesi için, bazı örgütlerin ve projelerinin sosyal pratikte “paspas” misali daha da çözülmesi beklenmemektedir.
. Devrimci, sevindirici birim ve özneleri bağrında taşıyan örgütlerin burjuva baskı ve terörü altında işlevsiz kalmasını hiçbir devrimci istememektedir.
. Fakat politikada, kendilerine dışarıdan yapılan uyarı, öneri ve eleştirileri kulak arkası ederek “ben cehenneme gidiyorum” diyenleri kurtaracak hiçbir sihirli reçete de yoktur.
. Kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütlemeye aday kadroların müdahalesini uygun bularak henüz “bekleme” içinde olan pek çok kadronun varlığından da haberli olmak durumundayız.
. Böylelerine örgütsüz, disiplinsiz ve organik ilişkisiz kadro olamayacağını da hatırlatmak durumundayız.
. Marksist formasyon ve birikimleriyle öne çıkan sosyal muhalefet dinamiklerinin kolektif, anlamlı ve ileri bir adım atma şartına bağlı olarak ezilen ve sömürülen emekçi halkların mücadelesi de iki basamak ileri sıçrayabilecektir.
. Görevimiz; kadroların atacağı “kolektif, anlamlı ve ileri bir adım”ı; Komünistlerin Birliği ya daKomünist Birlik yolunda mücadele eden kadroların yaratıcı diyalogunu gerçekleştirebilecek iklim ve altyapıyı hazırlamaktır.
. Kadroların yaratıcı diyalogu, çeşitli istişarî toplantılar yapılmasını, “Devrimci Oturum” düzenlenmesini, demokratik tartışma ortamlarının oluşturulmasını, bilinen normların işletilmesini, temel ilkelerden ödün verilmemesini ve sosyalist demokrasinin her koşulda uygulanmasını ve sonuçlarına katlanma disiplinlerini getirecektir.
. Bu türden bir diyalogun doğal sonucu olarak çeşitli konferans, kurultay düzenleme yöntemleri gündeme gelebilecektir. Temel ilkelerde anlaşmış kadroların Kongre yöntemiyle partileşmesi, partileşme sorunlarını tartışması, program, tüzük, siyasal-sosyal devrim strateji ve taktikleri, legal ve illegal çalışma yöntemlerinin araçları ile kadro sorunlarını çözüme kavuşturmasıdır.
. Günümüzde Komünist Enternasyonal ilkelerine sıkıca bağlı, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği yolunda sosyal pratikte somut iş yapan Komünistler Kongre yöntemiyle partileşmenin kavgasını vermektedir.
. Bilinçli siyasî tercihimiz bu mücadelenin ete kemiğe bürünmesidir.
. Tarihî TKP’nin oluşturulurken uyguladığı yöntem bize göre de doğrudur. Kolektifimizin arkasında durduğu dava II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (II. T. T. K. K.)’nin oluşturulması davasıdır.
Sosyal pratikteki boşluk hayatı ve mücadeleyi sahiplenecek, politikayı anlamlı kılacak, “somut-tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile “somut-tutarlı bir iktidar -siyasal-sosyal devrim- mücadelesini” koordineli götürecek PARTİ aygıtı ve aktörlerinin işbaşı yapmasıyla doldurulacaktır. Doldurulmalıdır. Kongre yöntemiyle oluşturulmuş, temel ilkelerde anlaşmış, birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İSP’yi hiçbir güç alt edemeyecektir. Böylelikle sosyal meşruiyeti ile devrimci yasallığı bir daha ve bu düzeyde sömürülemeyecek, “ikameci ve kendiliğinden parti kurma ataklarının” verdiği zararlar en aza indirilecektir.
“Çatı Partisi” Önerisi, Küçükburjuva “Sol” Akımların İflası Demektir
Kendiliğinden kurulan “sosyalizm ve devrim” iddialı örgütler sosyal pratikte bozgunlardan bozgunlara uğradıkça şimdi birer “çatı” aramaya koyulmuştur! “Çatı” aradıklarına göre, bu arayış mahcup biçimde parti olmadıklarının tipik bir ifadesidir. Demek ki, çatısız -gecekondu misali- örgüt kurup parti iddiasında bulunmuşlar! Birileri de böylelerine parti muamelesi yapmış!
Küçükburjuva “sol” akımlar “çatı-matı” yarenlikleriyle devrimciyi oynamaya devam ediyor. Oysa sosyal pratikteki politikaları reddedilip doğrulanmamıştır. Çok büyük kırım ve kıyımlardan geçilmiştir. Devrimcilik rol kesip çağrışım yaparak değil, “dar grup örgütü” kurup afili kelâmlar ederek hiç değil, amaçlı, ideolojik, politik ve örgütsel somut-tutarlı iş yapılarak anlaşılır.
Sosyal pratikte iflas eden “sol” politikalarda ısrar dönüştürücü gelişmelerin en büyük engelidir.
1962-1970 sürecinde kurulan I. TİP, THKO, THKP-C, TKP-ML ve benzeri örgütsel arayış ve ayrışmalardan sonra kimileri açık faaliyet alanlarında kendilerine açılan kanallarda “sol” siyaset yapmaya başlamıştır. Bir kısım “sol” örgütler liberal, tasfiyeci, reformist, sosyalreformist, şoven, sosyalşoven, ulusal/milliyetçi/nasyonalist, revizyonist, yeni-sol, postmodern “sol” çizgileriyle saflaşmıştır.
Bu tabloya “1973 Atılımı” diye anılan Harici Büro TKP’si de sonradan eklenmiştir.
Anılan cenahta karar kılan örgütlerle bu süreçten ayrışanların “özgürlük-demokrasi” titreşimlerinden geçilmiyor. Böyleleri sabah-akşam; sosyalizm ve devrim aşkına(!) “özgürlük-demokrasi” diye yatıp kalkıyor. “Sol”daki yalancı pehlivan peşrevlerinden, çeşitli bozgun ve yenilgilerden geçilmiyor. Küçükburjuva ham hayaller yenilip tuzla buz olduğunda “gel bir daha güreşelim” diyenlerin sırtlarının minderden bir türlü kalkmadığını görüyoruz.
Ciddiye almak istediğimiz, ayrıca yeni nitelikler kazanmasını özlediğimiz kimi devrimci örgüt ve kadrolar da aynı akıbete uğramış/uğratılmıştır.
Sosyo-ekonomik yapısı çok farklı ülkelerin devrimci deneyimlerini ithal, taklit ve eklektik/pragmatik yöntemleriyle sürdüreceğini zannedenler de büyük oranda tasfiyecilikten nasibini almıştır.
Kendi özümüze dönmeyi başaramayan bu türden örgüt/partilerin tamamı yerli sentezimizi üretme yolundaki proje, tez ve önerimize “şaşı” baktıklarından benzeri bir konuma sürüklenmekten kurtulamamıştır.
Sol “cenahımızda” ne “Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi” gerçekleşebilmiş; ne “somut şartların somut tahlili”ni yaparak bir “rota düzeltimi” yapılabilmiş; ne de pratik örgütçü yönelişlerle tutarlı bir tarih ve sınıf bilinciyle hareket edilerek İSP’nin oluşturulması davasına omuz verilebilinmiştir.
Politikada mihenk taşı sosyal pratiktir. Sosyal pratiğin reddettiği proje ve programlarda ısrar devrimcilik değil, gericiliktir. Âdeta bir “kumarbaz kafasıyla” hayatta doğrulanmayan projelerinde ısrar ederek ilerleyeceğini hayal eden ve de sosyalist geçinenlerin politikada etkili olması mümkün değildir.
Dünya devrimci pratiğinde, Devrimci ve Marksist ilkelerle yola çıkıp sosyal pratikte ideolojik, politik ve örgütsel yeniden üretimi gerçekleştiremeyenlerin kaçınılmaz enkazlarını gördükçe üretmeye çalıştığımız tezlerimizi daha yüksek sentezlere kavuşturmanın heyecanını yaşıyoruz. Tezlerimizin büyük oranlarda doğrulandığını görüyor ve seviniyoruz.
Daha gerilere gitmeden yakın tarihimize bir bakalım: 12’li darbelerde sınanıp denenen, açığa düşen örgütler/partiler/kadrolar/tezler/tahliller/stratejiler/taktikler yerine, stratejik amacı belli, somut, yeni tipte bir partileşme yöntemi gündeme gelmiştir. Hayatın doğrulamadığı her türden düşünce hamallığından kurtulup gündeme gelen konu ve sorunun hakkını vermek durumundayız. Sosyal pratikte devrimci iş’ler yaparak, sorunlarımızı olması gereken yerde ve sorumlulukla tartışmalıyız.
Dünya genelinde SSCB ve Sosyalist Sistem çözülmüştür. Uluslarötesi tekelci sermayenin dünya çapında (serbest pazardaki) egemenliği sürüyor. İnsan ve insanlık emperyalist-kapitalizmin çok yönlü baskısı ve terörü altında acı çekiyor ve bu kuşatmadan çıkış yolları arıyor.
TC özelinde 100 yıllık sınıflar mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimizin yeniden harmanlanması ve kendi yerli sentezimizin üretilmesi gündeme gelmiştir. Tarih, bilim, akıl ve mantık açısından bakıldığında: Siyasal-sosyal devrimlerin zorunluluğunun bir kez daha doğrulandığı görülmektedir. Sınıflar mücadelesi Ekim Devrimi’nden daha yetkinini ve daha görkemlisini gerçekleştirmeyi gündeme getirmiştir.
Bu görevi gerçekleştirmeyi ideolojik/politik süzgeçlerinden geçirmiş kadroların gündemine gelen nedir? Tutarlı bir geçmiş değerlendirmesi; bu süreçteki deneyimlerin doğrularına sahiplenip, eğrilerin gözünün yaşına bakmadan atılıp ayıklanması; geleceği kazanabilmek için yeni tipte birPARTİ aygıtının üretilmesini getirmiş ve öğretmiştir. Yeni tipteki parti aracı sosyal/enternasyonal kurtuluşumuzun güvencesi olacaktır.
“İç Savaş”ın ve “Devrimci Durum”ların oluştuğu süreçlerde Devrimci ve Marksist iddialarımız hem yeniden sınanıyor hem de sınavlardan geçiyor. Ne zaman birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir partileşmenin bazı şartları yakıcı biçimde oluşmaya başlamışsa, hemen araya bir “eloğlu”nun girdiğini görüyoruz. Günümüz tüm “eloğullarını” tanıma ve açığa vurma günüdür.
Sosyal pratikte proje ve örgütleri sıfırlanmış kariyerist örgüt şefleriyle “üniversite okumuş yarım-aydınlar” hemen gündeme “çatı partisi”, “seçim partisi” türünden sihirli reçetelerini getirmiştir!
Bu türden bir “öneri” geliyor/gelebiliyorsa bunun hangi anlama geldiğini anlamak durumundayız.
“Çatı partisi” yarenlikleri daha önce de telaffuz edilmiştir. Düzen içi CHP, DSP, SHP’yi de içine alan “seçim ittifakı” projesi suya düşünce parlamentarizme endeksli seçimlerdeki yenilgilerden sonra ısıtılıp gündeme taşınmıştır.
“Çatı, seçim, geçim partisi” literatürü 12 Eylül 1980 sonrası faşizmin bıraktığı ideolojik, politik ve örgütsel enkaz ve yıkıntılar arasında, parti arayış ve yönelişleri sürecinde dillendirilmiştir. Bu “öneri” Brezilya İşçi Partisi deneyiminden esinlenen yerli torçkistlerimizin marifetiyle memlekete taşınmıştır. Onların işi de zaten budur.
Sol “cenahımız” 12 Eylül sonu çeşitli dergi, gazete, dernek, sendika, kültür kurumu, örgüt, blok ve platform arayışlarından sonra “çatı ve seçim partisini” gündeme taşınmıştır. Sınıflar mücadelesi geleneğinden gelmeyenler, deneyimlerimizden ders ve sonuç çıkaramayanlar çok geçmeden “Lula, Morales, Chavez dedi ki” diye başlayan bir tarz-ı siyaseti okyanus ötesinden taşıma görevini üstlendiği görülmüştür. Sosyoekonomik yapısı farklı bu deneyimleri ithal eden görevlilerin amacıİSP’nin oluşturulması davasını geciktirip engellemektir.
Kendini vareden devrimci tarih, sınıflar mücadelesi ve geleneklere yaslanmak yerine, büyük bir “aşağılık kompleksi” ile Sovyet, Çin, Halk Demokrasileri, Latin-Amerika deneyimlerini eklektik, pragmatik yöntemleriyle bulunduğumuz coğrafyada yapılan bütün taklit ve uyarlamalar sosyalizme katkı değil, zarar vermiştir.
Hayatın Devrimci ve Marksist olan herkese/hepimize büyük acı ve kayıplarla öğrettiği gerçeklik budur.
Küçükburjuva “sol” grupların kariyerist şeflerinin bu gerçekliği görmek istemeyen çok yüksek örgütsel egolara ve benmerkezci görüşlere sahip olduğunu biliyoruz. Onlar cehenneme giderken bile hakikati görmek istemezler.
Sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünizmin tedavisi ancak devrimle mümkündür. Bunun da bilincindeyiz.
Zorunlu Bir Hatırlatma:
Tasfiyeciliğin Sosyalist Solun Birliği Davasına İhaneti
“Kuruçeşme Toplantıları”yla Başlatılmıştır
Daha gerilerdeki tarihlere gitmeden şunları söyleyebiliriz: 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesinden önce ve de perdesi ağır ağır kapanır/kapatılırken faşizme karşı somut-tutarlı bir savaş hattı üretilememiştir.
“Ara rejim” dönemlerinde yenilen, bozgunlardan bozgunlara uğratılan, yıkılan Devrimci ve Marksist teori pratikler değil, küçükburjuva devrimciliğidir. Onların ayağını yere basmayan eklektik, pragmatik, ithal malı ham hayalleridir.
Somut-tutarlı bir tarih ve sınıf bilincine sahip İSP’miz oluşturulamadığı için tüm siyasal altüst oluşlarda: 1946’da, 1950’lerde, 27 Mayıs 1960’ta, 12 Mart 1971’de, 12 Eylül 1980’de, hatta günümüzde de benzeri bir süreç yaşanmaktadır.
Bizimkiler bugün de savuna geldiğimiz bilinç ve deneyimlerini 1970-15/16 Haziran Direnişi sürecinde ve sayesinde kazanmış, öğrenmiştir. Fakat ne hazin bir tecellidir ki, İSP’nin oluşturulması davası kendini net biçimde dayatmışken; Marksizm’den haberli kadrolar birer uyanış ve arayış içindeyken; Sol’un yaşadığı politikasızlığa bir “kurtarıcıymış” gibi “çatı, seçim, geçim partisi” önerisi gündemleştirilmek istenmiştir!
Bu “öneri”ye; PKK, DTP, EMEP, SDP, ÖDP ve buna eklemlenecek benzeri grup, çevre ve örgütlerin başı çektiği görülmektedir. “Platform, parti girişimi ya da hareketi” isimli çevreler de “çatı” kurtarıcısına bir an önce kavuşmak için can attığı görülmektedir. Demek ki, kendilerine sığınacak bir “çatı” arayanların tamamı çatısızmış! Bu türden bir örgütlenme “öneri”sinin işlevselliğini kaybetmiş bazı devrimci grup/örgüt/partileri de büyük oranda etkilediği görülmektedir.
Bir kez daha tekrarlamakta yarar var: Devrimci Politika Kumda Oynanan Çelik Çomak Oyunu Değildir.
Burjuvazi ile boy ölçüşecek ve An’ın tarihsel ve sosyal gereklerini yerine getirecek yegane örgütlenme İSP’dir. İSP’nin oluşturulması davasının önüne konulan her öneri konuyu sulandırmak demektir.
1992’lerde “Kuruçeşme Toplantıları”nda kotarılan tasfiyeci “sol” akımların işbaşı yapması sürecine yalnızca Kolektifimiz çalışanları müdahale etmiş ve toplantıya katılmayı uygun bulan ve bağrında kimi devrimci nüveleri barındıran grup, çevre ve örgütlere tarihsel uyarı ve öneri görevimizi yerine getirmiştir (belgelidir, dileyen konuyu kitap ve dergilerimizden ayrıntılı inceleyebilir).
“Kuruçeşme Toplantıları” sonucunda, sosyalizme ilgi duyan, tabandaki temiz, iyi niyetli ve samimi kadroların “birlik özlemi” küçükburjuva “sol” avantürye takımı tarafından kabaca sömürülmüştür. Bugünkü legal-tasfiyeci-liberal-reformist-revizyonist-özgürlükçü-solcu, vs. örgütlenmelerin bu düzeyde ayrışıp parçalanışının temelleri böylelikle atılmıştır.
Legaliteyi kullanan ya da kullandığını zanneden 28 adet sol, solcu, sosyalist, sosyaldemokrat, işçi ve komünist geçinen örgütler “Kuruçeşme Toplantıları”yla böylece konuşlandırılmıştır.
Günümüzde bu sürecin uzantısında kurulan örgütler (yani programsız partiler, partisiz programlar), 1980 öncesindeki gibi, sosyal pratikte yeniden sınanıp denenmiştir. Hayatın ve mücadelenin reddettiği örgüt-program-teori-pratik-strateji-taktikleri bozgunlardan bozguna uğradığı/uğratıldığı için akıllarınca “yeni” bir örgüt arayışa girmiş, “sosyalist solun birliği” özlemleri devrimciyi oynayan küçükburjuva “sol”lar tarafından “Kuruçeşme”de kurutulmuştur.
Günümüzde de bu türden “yeni” örgüt arayışı içinde olan “sol” örgüt/partiler, PKK ile DTP’nin mevcut oy potansiyeline “çatı, seçim, geçim partisi” yarenlikleriyle faydacı biçimde tutunarak öne çıkmış/çıkarılmıştır.
“Çatı” arayanların örgüt/parti/sosyalizm/devrim iddiaları sosyal pratikte reddedildikçe, sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist duruşlarını bu kez PKK ile DTP’nin hâkim olduğu bir örgütlenme projesine aktarıp, durumlarını böylece bir süre daha devam ettirmek insiyakıyla hareket etmektedir.
Devrimci politika insiyaklarla, heves, merak ya da tatminlerle değil, tutarlı bir tarih ve sınıf bilinci temelinde bilinç, akıl ve mantıkla yapılır.
PKK ve DTP’nin uygulaya geldiği politikalardan ötürü tabanındaki Kürt proletaryası ve emekçileri çok büyük zarar görmüştür. Devletin uyguladığı baskı, terör, inkâr, imha ve asimilasyon politikaları geriletilememiş, yoksul Kürt emekçilerinin talepleri karşılanamamış, “barış, demokrasi, özgürlük ve halkların kardeşliği” söylemlerinin hiçbir işe yaramadığı anlaşımıştır.
Kürtlerin mahali ve milletvekili seçimlerindeki görece başarısı sistemi geri adım atmaya (tavize) yetmemiştir. Seçilmiş belediye başkanlarına uygulanan baskılar ve haklarında açılan davalar yüzünden mahalli idarelerde Kürtler kendi coğrafyalarında azıcık dahi nefes alamamıştır. TBMM’yi kullanmayı deneyen parti arayışları da hukukî ve cezaî baskılardan, parti kapatma davalarından yakasını bir türlü kurtaramamıştır.
TC devleti bir zamanlar sarı-kırmızı-yeşil trafik ışıklarından da korkmuş, lambaların renklerini dahi değiştirmişti. Günümüzde ise, “sayın” kelimesini telaffuz eden binlerce kişiye dava açmaktadır!
TC’nin inkâr, imha ve asimilasyon politikaları iflas etmiş, geri tepmiştir. Anadolu emekçi halklarının dil, tarih, kültür ve ilerici geleneklerinden daha ilerde ve yetkin bir kültüre sahip olmayan hâkim gerici sınıfların “kültürü” asimilasyonu “Türk-İslâm Sentezi” uzantısında başarıyla sonuçlandıramamıştır.
EMEP, DSP, ÖDP türünden “sosyalist” örgütler üye ve sempatizanlarına vaat ettiği bir düzeneği tutturamamıştır. Gerek mahalli seçimler, gerekse milletvekili seçimleri aracılığıyla “parlamenter demokrasi” ve “özgürlükçü sosyalizm” hayalleri gerçekleşmeyince, çareyi (siyasî çözülüşlerini) Kürt ulusal hareketinin mevcut yüzde 4-6 oranında değişen oy potansiyeline ilkesizce tutunmaya kadar vardırmışlardır.
Kürtler, ulusallık temelindeki talep ve tezlerine faydacı biçimde yaklaşan “sol”ların belkemiksiz politikalarından son derece hoşnuttur. Böylelerine büyük “avanslar” ve “payeler” verilmiş, küçükburjuva kariyerist egoları okşanmış ve de cüzdanî sıkıntı içinde olanlar istihdam edilmiştir.
Açık faaliyet alanlarında partili mücadele dışında Kürt politikacıları ne mi yapmıştır? Özgür Üniversite kurmuştur. Gazete ve dergi çıkarmıştır. Radyo ve TV. kurmuştur. Dernek, Enstitü ve Kültür Kurumu oluşturmuştur. Kedinin boynuna ciğer asar misali yeteneksiz birilerini baş köşeye yerleştirmiş, ellerine mikrofon vermiş, köşe yazarı ya da yönetmen yapmıştır. Siyaset kulvarlarında kırk çarşambadan atlamış, her boyayı boyamış, bu sefer “fıstıkî yeşil”de karar kılmış ne kadar “solcu” eskisi varsa bunların hepsine çeşitli imkânlar, fırsatlar ve payeler sunmuştur…
Küçükburjuva devrimcileri devrimci tarih ve geleneklerimizi inkâr edip oportünist politikalarını PKK’yı “Proletarya Partisi” yerine koymaya kadar götürmüştür!
Böylelerinin büyük bir bölümü, kendilerine uzatılan eli kedi misali tırnaklayınca “lisanı münasiple” azarlanmıştır. Bir örneğini tekrarlayalım: DTP ?ırnak milletvekili Av. Hasip Kaplan 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesi bir yazısında bu türden “sol”ları kastederek onlara “hödük” diye hitap etmeyi uygun bulmuştu! (Ayrıntılı bilgi için bakınız: SORUN Polemik Dergisi, Sayı: 27-Eylül 2007, s. 75-84) Gençliğinde sosyalist-komünist geçinen aynı milletvekili bu kez TBMM’de faşist parti yöneticilerine çok büyük iltifatlarla “kur” yapmaktadır!
“Çatı” Arayan Çatısızlara Uyarı
“Çatı” arayan örgüt/partilere yapılacak en son uyarı: “Hayat ve mücadelenin açığa vurup reddettiği kepenklerinizle tabelalarınızı ya kendiniz indirin ya da ‘çatı-matı’ ham hayallerinden vazgeçip topluca gidip DTP’ye katılın. Yoksa, er ya da geç işbaşı yapmaya aday İSP işçi sınıfı ile birlikte gelip alayınızın kepenklerinizle tabelalarınızı zaten indirecektir. Kitleleri AB ve ‘özgürlük-demokrasi’ hayalleriyle bugüne kadar oyalayıp yanılttınız. Artık yeter!” biçiminde olacaktır.
“Çatı” arayan çatısızlar çeşitli kitle örgütlerinde, meslek odalarında, sendikalarda, DİSK ve KESK’teki deneyimlerini bu kez başını PKK ile DTP’nin çektiği “çatı partisi”nde deneyeceklerdir. Partilerinde dernekçilik, anılan örgütlerde particilik yapanlar, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği alanlarını küçükburjuva ham hayalleriyle parçalamış ve kurutmuştur. Hayat ve mücadelenin asla doğrulamadığı küçükburjuva ideolojik, politik bakış açısıyla konuya yaklaşanlar hiçbir zaman ne “çatı” örgütünde, ne “seçim” ittifakında buluşup bütünleşebilir.
Bunlar arasında işin garibi sosyalist solu binbir parçaya bölüp parçalayan azılı “birlik” düşmanları da “çatı birliği” arıyordu?!
“Çatı” bileşiminin iki ana ekseni vardır: 1) Kürt ulusal özgürlük hareketi, 2) Sol, solcu, sosyalist iddialı örgütler. Konuya “çatı” arayanların siyasî çıkarı ve mantığı açısından bakılacaksa: Kürt ulusal özgürlük hareketi deneyimlerinin ışığında dünyadaki ve bölgedeki güçler ilişkisini/dengesini hesaba katarak yeni tahliller ve değerlendirmeler yapmalı ve bulunduğumuz coğrafyada ve bölgede nasıl bir politika geliştirileceğini öğrenmelidir. Bağımsız bir tavır geliştirip yeni nitelikler kazanarak yerel, ulusal, sosyal ve evrensel kurtuluş yolunun diyalektiğini kavramalıdır. Sol, solcu, sosyalist iddialı “bin parçalı” örgütler de benzeri bir çabaya girmelidir. Ki, bu sürecin doğrultusunda birlikte nelerin yapılabilirliği netleşebilsin…
Genel anlamıyla Sol “cenahın” ayrışıp bütünleşerek birleşmesi gerçekleşmeden “dipsiz kuyu boş ambar” misali “çatı” arayışı ve tartışmalarına girmesiyle ipin ucu iyice kaçırılmıştır. Küçükburjuva devrimciliğinde hâlâ “dar grup örgütü” iddialarında titreşenler bir türlü ideolojik, teorik, politik ve örgütsel iflaslarını telaffuz edememektedir. “Çatı” tartışmaları kanalına girileli, neyi, niçin, neden yaptıklarını fark etmeden hayatın doğrulamadığı tezlerini ve “dar grup örgütü” kültünü -kendilerini- tekrar ederek bu işi de başlatamadan tüketmiştir.
Emperyalist-kapitalizmin gündemi ile devlet tekelci kapitalizminin gündemini algılamadan, soyut “özgürlük-demokrasi” ham hayalleriyle AB’ye ve dış dinamiklere angaje örgütleri hayat daima açığa vurmuştur, “çatı-matı” yarenlikleriyle idare-î maslahatçılık yapanları yarın daha da açığa vuracaktır.
Sol “cenahımızdan” kimileri politikadaki ilkesizliği “Kürt dalkavukluğuna” kadar vardırmıştır. Kürtlerin de bu türden faydacı, laçka ve liberal ilişkilerden, önü arkası belli olmayan ilkesiz politikalardan son derece memnun olduğu görülmektedir.
Kürt politikacıları politikasızlık açmazında “demokratik cumhuriyet” aşkına yarın sağlı “sol”lu burjuva partileri ya da yeşillerle de “ittifak”, “cephe” veya “birlik” arayışına pekala girebilir.
Devrimciler, Komünistler amaçlı politikalarıyla parlamentarizme, demokratizme karşıdır. Legalite ile illegaliteyi koordineli kullanırlar. “Somut-tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile “somut-tutarlı bir iktidar mücadelesini” koordineli biçimde götürmekten ve de olmayan burjuva demokrasisine tapınmadan “demokrasi-sosyalizm mücadelesinin” bütünlüklü biçimde verilmesinden yanadır.
Devrimci politikada stratejik amacı kaybetmeden devrimci taktik esneklikler kullanabilmek önemlidir. Bunun için de sosyal muhalefet dinamiklerinin en ileri unsurlarını bünyesine çekmeyi başarmış, kurmaylık edebilecek, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketi buluşturup bütünleştirme yeteneğine sahip, birleşik, ciddî, güvenilir ve donanımlı bir İSP’ye ihtiyaç vardır.
İSP’nin oluşturulması ve kurmaylığının gerçekleşmesi şartına bağlı olarak çeşitli ve çok yönlü geçici ittifaklar, birlikler ve gerektiğinde cephe hareketleri elbette örgütlenebilir. İSP’nin kurmaylığı oluşmadan ve İSP’nin dışında aranan ittifak, birlik ve cepheleşmeler daima hüsranla sonuçlanacaktır/sonuçlanmıştır. Deneyimlerle de bu sonucu yeterince kanıtlanmıştır.
Günümüzde Sol “cenahta” bu türden kurmaylık görevlerini yerine getirecek, açık faaliyet alanlarındaki görevlerinin hakkından gelecek, kitleleri sevk ve idare edebilecek, işçi sınıfı ve emekçilerin taleplerini gündem yaparak ilerleyecek PARTİ ve aktörleri yoktur/eksiktir.
Ne hazin, parti olmadığı halde parti imiş gibi hareket eden onlarca örgüte sahibiz! Hâlâ “kurmay benim” iddiasında olan, devrimci hizayı bozan, işçi sınıfına, emekçi halklara zarar veren yüzlerce hizipçi örgütün sultasından bir türlü kurtulamadık…Böyleleri şimdi hayatın doğrulamadığı projelerini “çatı” yarenlikleriyle allayıp pullayarak Kürt hareketini de içine alıp başka bir alana taşıyacaktır!
Siyasal-ekonomik kriz yanında rejim krizi yaşayan bir sistem gerici reform dahi yapamamaktadır. Stratejik amacını kaybetmeden, burjuvazinin baskı ve terörünü geri teptirecek, işçi sınıfı ve emekçilerin yararına bazı yasal ve anayasal düzenlemelerdeki değişiklikleri gerçekleştirebilecek, sistemi “ilerici reform” yapmaya zorlayacak ve de parlamenter hayalleri yıkacak, iktidar perspektifini kaybetmemiş PARTİ aygıtının ne demek olduğunu kavramak durumundayız.
Bu türden bir aygıtın yokluğunda, ilkesiz ve faydacı yöntemlerle kotarılacak “çatı, seçim, geçim partisi” çağrışımıyla sosyalizme katkı getirilmeyecek, yalnızca İSP’nin oluşturulması davasının önü geçici bir süre kesilmek istenecektir.
Günümüzde “örgütler anarşisi” hastalığından muzdarip Sol “cenahımızın” yeni nitelikler kazanabilmesi bir yana, bu “öneri” sayesinde daha da perişan bir duruma itilmesini getirecektir.
Ayrıca, bu türden ilkesiz, kuralsız, projesiz, dar görüşlü ve hiçbir ilerletici açılımı olmayan partileşmeler hem sosyalist solun, hem de Kürt ulusal özgürlük hareketinin yeni nitelikler kazanmasını getirmeyecektir.
Kürt ulusal özgürlük hareketinin izlediği politika işlevsiz bir duruma itilip/geldiğinde Öcalan’ın bir zamanlar Türkiye Solu’na “mühlet” vererek çektiği “diskuru” unutmayalım: “Biz Botan’da ayağa kalktık. Siz de metropollerde ayağa kalkın. İşçi sınıfı ile emekçileri örgütleyin. Bunu beceremezseniz, biz sizin için de bir örgüt kurarız!..” Öcalan’ın bu diskurunu yerine getiren Devrimci Halk Partisi (DHP) örgütlenmesini gerçekleştiren kadroların “vukuatını” bir hatırlayalım!..
PKK, DTP ve Öcalan, ideolojik, politik ve örgütsel “vukuatlarıyla” Sol “cenahımıza” yol/erkân göstermeyi asla hak etmemiştir.
Günümüzde de iki ayrı unsur olan Kürt hareketi ile sosyalist iddialı cenah öncelikle kendi sorunlarını kendi başlarına ve kendi güçleriyle çözmek durumundadır. Bu acil mesele halledilmeden “çatı” örgütlerinde halvet oluşları neye yarayacaktır?
Tek bir “çatı”da buluşmayı, eski elbiselerinden kurtulmayı becerebileceklerse, şu türden bir işe yarayacaktır: Sosyalist solu bölenlerin örgüt sayıları azalacaktır. Bu bile “sevindirici” olacaktır.
Kolektifimizin gündeme getirdiği ve arkasında durduğu: “Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin kendi kurum ve araçlarıyla politika yaparken; birbirinin dilinden anlaması, birbirinden öğrenmesi, deneyim aktarımında bulunması, ilkesel ortak amaçlarda birlikte yürümesi ve Ulusallık-Sınıfsallık makasının kapatılması” yolundaki tez, öneri, uyarı ve eleştirilerinin nasıl kabaca çiğnendiğini bir hatırlayalım!
Proletaryanın kalbinin attığı metropollerde Kürt ve Türk kimlikli küçükburjuva “sol”ların buluşup bütünleşmesiyle Proletarya Devrimcilerinin kesin sonuç alıcı projeleri bir türlü vücut bulamamış, çeşitli niyetlerle engellenmek istenmiştir. Devletten önce atak yapan küçükburjuvazinin küçük ve çapsız politikalarıyla darbe alması sağlanmıştır.
Konuya ilişkin bir parantez daha açmakta yarar var:
[Yeni Ülke ve Gündem gazetelerinin örgütlenme süreçlerinde “nasıl bir gazete” sorusuna Devrimcilerin, Komünistlerin verdiği cevabı (dosyayı) ve yaptığı öneriyi bir hatırlayalım: O dönem iki türlü gazete anlayışı tartışılıyordu. Birincisi: ülkedeki tüm sosyal muhalefet dinamiklerini içeren ve bu çerçevede “Kürt Sorunu”na da yer veren -içeren- bir gazete anlayışı. İkincisi: Kürt diye başlayan Kürt diye sona eren bir gazete…Komünistlerin önerisi/projesi (birinci şık) malum çevrelerce çöpe atılmıştır. Proletaryanın kalbinin attığı İstanbul gibi kentte Kürt ve Türk küçükburjuvazisi anılan günlük gazete çatısı altında buluşup bütünleşerek “Ulusallık-Sınıfsallık” dinamiklerinin yeni nitelikler kazanmasını engellemiştir. Bu buluşma(!) Kürt hareketinin metropollerdeki grafiğini aşağıya çekmeye yaramıştır. Gazetecilik anlayışına Kürt diye başlayıp Kürt diye bitirenler, çeyrek yüz yıl sonra Bizimkilerin projesini sulandırıp “çatı” yarenlikleriyle gündemleştirmektedir. Kimi Kürt politikacıları da aynı yöntemle ve neden sonra birinci şıktaki öneriyi sulandırarak sunmaktadır!
Bunun en anlamlı örneği Yeni Ülke ve Gündem gazetelerinin örgütlenmesi sürecinde yaşanmış ve görülmüştür. Anılan gazetelerin başına kimler getirilmiş ve çöreklenmiştir? Kimler köşe yazarlığı, genel yayın yönetmenliği yapmıştır? Gazetenin tirajını kimler hangi çaba ve dayanışmalarla 60 bine çıkarmıştır? Kimler bu grafiği aşağılara indirmiştir? Tutarlı ve demokrat çizgideki bir gazetenin örgütlenmesine kimler karşılıksız katkı getirmiştir? Kimler devletin manipülasyonuyla, gazetenin gazete olabilmesine çalışan Devrimcilerin, Komünistlerin katkısını engellemiştir? Kimler gazeteyi sistemin mantığına uygun bir duruma getirmiştir? Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin tarihsel-sınıfsal-somut-tutarlı yürüyüşünü kimler baltalamıştır? Kürt ulusal özgürlük hareketinin üretip yarattığı değerleri (maddî, manevî, moral, imkân ve fırsatları) kimler kabaca sömürmüştür? Bu organlardan kimler faydacı ve görevli kimlikleriyle nemalanmıştır? Kimler bu birikimleri çarçur edip batırmıştır?
O kadar birikmiş ve de cevaplanacak sorumuz var ki, bilmem hangi birini sayalım?
Gündem’de rol ve sorumluluk alanlar “masalarında birer padişah” gibi oturmuş, gazetenin gazete olabilmesi için özverilerde bulunan, katkı getiren Devrimcilerin, Komünistlerin dışlanmasını sağlamıştır. Oysa bu türden organların oluşumunda bizim de terimiz ve kanımız akıtılmıştı…Yayınlanma “şansını” yakalayan organlar kimsenin babasının malı değildi!..
Bu gerçekliği kime ve nasıl anlatacaktık?
Gazetelerinde Proletarya Devrimcilerinin haberlerine, yazılarına, kitap ve dergilerine bilinçli kuşatmalarla yer vermeyenler, bu kafayla (küçükburjuva düşmanlıklarıyla) yarın ölüm ilanlarımıza bile yer vermeyeceklerini biliyoruz.
Gündem’de köşe yazarı, yönetmen, vs. gibi göreve getirilenlerin çoğu, günümüzde ya sistemin/devletin bir parçası olmuştur; ya devrimci hizayı bozan bir hizbin veya bir siyasî örgütün ya da siyasî bir mihrakın başını çekmektedir.
Böylelerinin hayatları boyunca hiçbir üretim faaliyetinde bulunmadığı, ekmeğini kazanmak için dahi bir yeteneği olmadığı, daima “güçlü”nün yanına sığındığı görülmüştür.
Kürt ulusal özgürlük hareketi 12’li darbelerde yeterince açığa vurulmuş, sınanıp denenmiş “kılıç artığı” insan malzemesine böylesine bir imkân ve fırsat vermeseydi, Gündem gazetesine ilkesiz ve faydacı tutunarak açığa vurulmuş “sol” örgütsel-siyasal duruşlarını bir süre daha sürdüremezdi demekten kendimizi alamıyoruz (bu konudaki eleştiri ve uyarılarımız da belgelidir).
Kürtlerin düzenlediği kitlesel mitinglerde flamasını sallayan, kürsülerinde bülbüller misali şakıyanların tamamı ya ulusalcı/milliyetçi/nasyonalist bir çizgiye terfi etmiş/ettirilmiştir ya da tasfiyeci, liberal, reformist ve postmodern “sol”culukta karar kılmıştır. Kimileri de tavşan b.ku misali ne kokar ne bulaşır türünden konumunu muhafaza etmiştir. Kimileri de sahte ve naylon komünist kimlikleriyle Kürt yayın organlarında, TV’lerinde “akıl hocalığı” yapmakta, hâlâ ahkâm kesmekte/kesebilmektedir!
Kürtlerin besleyip büyüttüğü küçükburjuva “Kürt dostu” tatlısu solcularının büyük bir çoğunluğu günümüzde PKK ve DTP politikalarının en büyük düşmanı kesilmiştir!
Özetle andığımız anlamlı bir sürecin gereklerini yerine getiremeyenlerin (Kürtlerin de dillendirdiği) “çatı, seçim, geçim partisi” önerisini bilimsel bilgi ve bilinçten yoksun olanlarla, politikada açığa düşürülmüş, aklınca devrimciyi oynayan küçükburjuva “sol”lar öne çıkarmaktadır. Birinci olarak anılanları eğitip bilinçlendirmek kolaydır (ki, bu satırları onların bir daha ve bu düzeyde aldatılmamaları için kaleme almış bulunuyoruz), kariyerist, oportünist, iflah olmaz ikincileri hizaya getirmek ise, oldukça zordur.
Bir dönem Yeni-Ülke ve Gündem “çatı”sında buluşup halvet olan Kürt ve Türk küçükburjuvazisi, o zaman neleri yapmış ise, çeyrek yüzyıl sonra aranan “çatı partisi” arayışında da aynı şeyleri yapacaktır. Bundan zerre kadar kuşkumuz yoktur.
İSP’nin oluşturulması davasının arkasında neden sürekli biçimde durduğumuzu bilmem ki anlatabildik mi?
Güngören ve Kerkük’te Bombalama!
“Kurt Dumanlı Havayı Sever”
Gerek TC’nin kuruluşunda, gerekse askerî faşist darbeler döneminde emekli ve emeksiz paşaların hayırlı elleri ve yöntemleriyle büyütülüp/beslenen kara gerici, ırkçı ve şoven akımlar günümüzde daha da palazlanmıştır.
Palazlanan ılımlı islâm, uluslar ötesi tekelci sermaye ile bütünleşmiş ve TC’nin etkili/dinsel/siyasal/sömürücü bir gücüne dönüşmüştür.
AKP-TSK tüm sosyal muhalefet dinamiklerinin karşısında olan en büyük, en gerici örgütlü güçtür. Bu iki tehlikeli güç hâkim gerici sınıfların, emperyalist-kapitalizmin hizmetindedir.
İşçi sınıfı ve emekçi halkların taleplerinin gerçekleşmesi yolunda Devrimcilerin, Komünistlerin önündeki bu etkili gücün (silahın) kırılıp aşılması gerekiyor.
Kolektifimiz çalışanları olarak; “yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşundan yanayız” şiarımızı boşuna telaffuz etmiyoruz.
Devrimcilerin, Komünistlerin ideolojik, politik ve örgütsel konumuna düşman olan bu iki etkili gücün birinden birine angaje olmak en büyük aymazlık ve sosyalizme ihanettir.
“Sol” adına “özgürlük ve demokrasi” talepleriyle “hukuk” ve “yargının bağımsızlığının” savunulması da tam bir aldatmacadır. Sınıflı toplumlarda “yargı” ve “hukuk” kurumları işçi sınıfı ve emekçileri uyutmak ve sermayenin “yüksek” çıkarları için vardır. “Adalet mülkün temelidir” serlevhası tüm mahkemelerin duvarlarını boşuna süslemiyor!
Güncel politikada ve düzen içi AKP-TSK çatışkılarına sıkıştırılıp indirgenmiş politik gündemle saflaşan tarafların yalanlarından-demagojilerinden geçilmiyor.
Taraflar “servis” görevli basın-yayın araçlarıyla birbirine saldırıyor ve böylece kitleleri yanına çekmeye zorluyor.
Kitlelerin “sosyal uyanışını” etkileyecek mekanizmaların olmadığı -henüz üretilemediği- süreçlerde doğallıkla kitleler de şaşkın bir duruma düşmüştür.
“Hukuk” yoluyla başlayan “meydan muharebelerinin” nasıl sonuçlanacağına ilişkin “öngörülerde” bulananlar da şaşkındır.
Sınıf pusulasının şaşırıldığı kaos ortamlarında krizin faturası doğallıkla “bölücü” cenahımıza çıkarılacaktır!
AKP’nin kapatılması ile Ergenekon çeteleşmesine açılan davaların seyri belirginleşmeye başlayınca bombalar patlatılıyor. Metropollerde ve Güneyde toplu cinayetler işleniyor. Keyfî ve fiilî infaz yöntemlerinden yarar umuluyor. Sistemin suçu “rahatlıkla” Kürtlere ciro edilebiliniyor!
İç ve dış gerici güçlerin manipülasyonuyla hazırlanan ortamı tahlil etmeye çalışırken, artık mızrak çuvala sığmıyor. “Kahrolsun pekaka!” histerileriyle kitleler uyutulamıyor.
Ergenekon davasının iddianamesi açıklanıp tartışılmaya başlamasıyla birlikte, “Kurt dumanlı havayı sever” özdeyişine uygun manipülasyonlar hemen belirmeye başlamıştır. Suni ve sahte gündeme göre konuşlandırılmış taraflar kılıçlarını çekmiş hasımlarının üzerine yürümeye başlamıştır…
Ergenekon gizli savaş örgütü iddianamesinde, tıpkı 12’li darbelerde olduğu gibi, işin ucu zülfiyare dokununca hemen krozman yapıldığı/yapılacağı anlaşılmaktadır. Sistemin ve devletin “köşe taşı” olan yargı-hukuk, güvenlik, istihbarat ve ciheti askeriyenin “vukuatı” sistemle birlikte korunmaya alınmaktadır.
Ergenekon gizli savaş örgütünün, Kürt coğrafyasında yıllardır uygulanan keyfî ve fiilî infazların üstüne gidilmemektedir. Niçin gidilsin ki? Çünkü “onlar vatan haini, bölücü, terörist!..”
Yukarda anılan “köşe taşı” kurumlar Ergenekon iddianamesinde de özel olarak korunmaya alınmıştır. Daha nasıl olacaktı ki?
“Hukuk” ve “yargı” yoluyla bir tahterevalli oyunu oynanıyor. Özel savaş ilişkili “Mehmetçik basın”, gazeteciler, köşe yazarları, TV programcıları psikolojik savaşta baş rolü oynamaktadır.
Siyasal-ekonomik kriz ile rejim krizinin tüm suçu hedef saptırılarak maharetle ve tıpkı şaşkın ördeğin kıçtan suya dalışı gibi “Kürt düşmanlığına” çevrilmiştir.
?oven ve sosyalşoven dalga daha da yükseltilmiştir. Emperyalist-kapitalist ilişkili dış dinamikler harekete geçirilmiştir (İngiltere kraliçesinin 27 Mayıs 1960’taki ve günümüzdeki ziyareti anlamsız değildir. TC’nin hudutlarını da İngiliz emperyalizmi çizmiştir). Böylelikle devlet tekelci kapitalizminin “yüksek” çıkarlarının korunması yolunda AKP-TSK çatışkılarının hemencecik uzlaştırılması için iç ve dış tüm araçlar seferber edilmiştir.
Açılan göstermelik davalardan da anlaşıldığı gibi burjuvazinin diktatörlüğünü sağlamaya yönelik keyfî ve fiilî infazların üzerine hiçbir zaman gidilmeyecektir. Gidilmez!...
Kitlelerin bilinçlenip kendi partilerinde örgütlenmesini önlemek için daha çok bombalar atılacak, “kapitalist anarşinin” devamı için burjuva propaganda mekanizmaları hayasızca işletilecektir.
Emperyalist-kapitalist sömürünün devamı ve kitlelerin korkutulup uyutulması için İstanbul-Güngören’de atılan bombalarla kitlesel cinayetler işlenmiştir. Aynı gün Kerkük’te de benzeri “senaryo” yürürlüğe girmiştir. Bu “senaryoların” birbiriyle bağlantısı vardır. Bu durumda küçük-emperyalist TC’nin vermek istediği mesajı doğru okumak durumundayız.
İstanbul ilinin Avrupa yakasındaki varoşları işçi ve emekçilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdir. Gaziosmanpaşa, Güngören, Esenler, Bağcılar, Gazi, vb. ilçeler proletaryanın, yarı-proleterlerin barındığı ve aynı zamanda yedek iş rezervlerinin bulunduğu bölgelerdir. Bu bölgeler, önceleri gecekondu, daha sonra apartman konut-barınma mekânları ile bazı sanayi kuruluşlarının iç içe olduğu ve tüketimin en fazla gerçekleştirildiği yerlerdir. Aynı zamanda kara gerici, ırkçı, şoven akımların cirit attığı bu bölgeler 1950’lerden bu yana DP, AP, DYP, ANAP, günümüzde de AKP’nin birer oy deposudur.
Tutarlı bir işçi-kitle çalışmasından uzak kimi “sol” eğilimler de bu bölgelerde “varoş edebiyatı” yaparak, lumpen ve yarı-proleterleri yanlarına çekmeye çalışmakta, “Kentlerin kırlardan kuşatılıp ‘devrime’ ulaşılacağını” hayal etmektedir!..
Burada da bir parantez açmak ihtiyacını duyuyoruz:
[Tutarlı bir işçi-kitle çalışması yapan Yayın Kurulu Üyemiz Orhan Kaplan bu bölgelerdeki örgütleme çalışmaları yaparken boşuna kahpece öldürülmedi (Ayrıntılı bilgi için bakınız. S. Ö., Oportünizm Yargılanıyor, Sorun Yayınları, 1979).
Beyoğlu’ndaki cafe, clup, birahane, meyhane, uyuşturucu, sinema, pornografi gibi tüm burjuva pisliklerinin tamamı varoşlara kadar taşınmıştır.
Varoşlarda yapılacak işçi-kitle çalışmalarına “dar grup örgütü” çıkar mantığı ile değil, İSP’nin kurumsal merkezi disipliniyle gidildiğinde ancak etkili olunabilecektir.
“Sürece Devrimci Müdahale Yapılmalıdır”
Ama Nasıl?
Sistem yapısal krizle yatıp kalkıyor. Yönetenler de yönetilenler de hoşnutsuz. Burjuvazi bile “rejim krizi” telaffuz etmektedir. Yargı, ana ve baba yasalar, güvenlik güçleri, sistemin tüm kurum ve kuruluşları deline deline kevgire dönmüştür. Sistem A’dan Z’ye kadar çürümüş ve çözülmüştür. İşçi sınıfı ve emekçi halklarımız talepleriyle alanlara çıkmayı denemektedir. İşsizliği ve hayat pahalılığını yaratan emperyalist-NATO’cu politikalar kitlelerce kavranmaya başlanmıştır. Kitleler birer “sosyal uyanış” içinde politikleşmektedir. Emperyalist-kapitalist politikalar dünya ve bölge çapında karşıtını yaratmaktadır. Avantalar ve yağmalar cennetine çevrilen Anadolu giderek yaşanması zor ve çekilmez bir coğrafyaya dönüşmüştür. Yer altı ve yerüstü kaynakları tümden yağmalanmıştır. Eğitimde, sağlıkta ve tarımdaki sömürü daha da katmerleşmiştir. Burjuva çıkarlarının uzantısında siyasallaşan tüm kurum ve kuruluşlar “kapitalist anarşi”nin devamı için işçi sınıfı ve emekçi halkların taleplerine karşı birleşip uzlaşmaktadır. Faşist-faşizan niyetler daha da kurumsallaşmıştır. Tekelci militarist polis devleti her alanda tahkimatını yapmakta ve sınıflar mücadelesinin daha da şiddetleneceği günlere hazırlanmaktadır.
Sistem işçi sınıfına, devrimci ve komünist kadrolara, Kürt düşmanlığına kilitlenmiştir.
Bu düzeneği tersyüz edip değiştirmek gündeme gelmiştir.
Devrimciler, Komünistler politika sahnesinde hesaba katılması gereken özne ve aktör olarak ya vardır ya da yoktur.
Bunlar olup biterken ilerici, demokrat, devrimci, yurtsever, sosyalist ve Marksist “cenahımız” ne yapıyor? Sol neden ayrışamıyor ve buluşması gerekenler neden bütünleşemiyor? “Komünistlerin Birliği” sorunsalı üzerindeki kaygılar neden giderilemiyor? İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin önündeki en büyük engel nedir ve nasıl aşılacaktır?
Sol’daki her birimin ne yaptığı, nesnel gerçeklik dışında öznel yorumlarla değerlendirilemez.
Devrimci tarih ve geleneklerimizin yetiştirdiği saygın değerlere sahiplenir gözüken tavır ve söylemlerle yapılan “tarz-ı siyaset”lerimizi yenilemek ve aşmak durumundayız.
Bu görevi yerine getiremez isek elimizdeki kurum, araç ve mevzilerimizi nasıl koruyacağız?
Aşınmış ve aşılmış örgüt, program, argüman ve silahlarımızla karşımızdaki güçlerle nasıl boy ölçüşeceğiz?
Anın görevlerini yerine getirmeye ve sorumlulukları üstlenmeye talip ve taraf olamıyor ve yeni nitelikler kazanamıyorsak, devrimci iddialarımız arkasında durduğumuzu kanıtlayamıyoruz demektir.
Devrimci ve saygın yoldaşlarımızın vasiyeti de olan sınıfsız, sınırsız, eşit ve özgürlükçü bir dünya idealini nasıl gerçekleştireceğiz?
Devrimci birimlerle özneler bu durumda yan yana gelemiyor, birbirinin dilinden anlamıyor, birlikte tartışamıyor, emek güçlerini buluşturamıyor, birlikte üretemiyor, birlikte program hazırlayamıyor, birlikte yürüyemiyor ve deneyim aktarımında bulunarak kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleyemiyorsa, tüm iddialarımız tartışılır olacaktır.
Hayatın, mücadelenin doğrulamadığı örgüt, program ve tezlerinde ısrar edenler bile bu gelişmeler karşısında daha fazla suskun ve politikasız kalınamayacağını lafzen de olsa dillendirmeye başlamıştır.
AKP ve TSK arasındaki uzlaşır çatışkıları karşısında kitlelerin “ulusalcı” ve “liberal” biçiminde saflaştırılmak istenişine karşı “devrimci müdahale” telaffuz edenlerin sayısı da giderek çoğalmaya başlamıştır.
Tüm eksikliklerine rağmen bu türden telaffuzları yine de iyiye yormak durumundayız.
Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin “laikçi-şeriatçı” türünden sahte ve suni gündeminin sorgulanıp değiştirilmesi, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın hakikî gündeminin dayatılması, dergi ve internet solculuğuna sığdırılıp indirgenmiş “devrimci müdahale” söylemleriyle gerçekleşmeyecektir.
Devrimci bir müdahale; ideolojik, politik ve örgütsel güç ile yapılır. Bu türden bir müdahaleyi gerçekleştirmeye aday birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir PARTİ’miz yoktur. Henüz üretilememiştir. Mevcut devrimci örgütlerimiz tarihsel birikim ve geleneklerimizi buluşturup bütünleştirerek böylesine kapsamlı bir rolü gerçekleştirecek durumda değildir.
İşçi sınıfı ve emekçi halk düşmanı tüm akımların arasına “kama sokmak” ve gündemi dönüştürebilmek için PARTİ’ye ihtiyaç duyulmaktadır.
Parti olmadıkları halde parti imiş gibi hareket etme “özgürlüğünü” kendilerinde görenlerin yalnızca örgüt oldukları sınıflar mücadelesinin keskinleştiği günümüz koşullarında bir kere daha ispatlanmış ve tescil edilmiştir.
Devrimci ve Marksist olarak anılmaya aday olan grup, çevre ve örgütler, şu aşamada farklı formasyonlarda durmayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Aralarında yaratıcı diyalog ve ilişki yoktur. İstişarî toplantı, konferans, kurultay ve kongre yöntemlerine sıcak bakmamaktadırlar.
“Dar grup örgütü” rehaveti henüz kırılıp aşılamamıştır.
Stratejik amacı bir olan birim ve öznelerin devrimci bir müdahalede bulunabilmesi için objektif bazı maddî şartlar oluşmaktadır.
Devrimci ve Marksist kadrolar sınıflar mücadelesinin getirdiği kimi imkân ve fırsatları doğru değerlendirmek zorundadır.
Günümüz; ne ham hayallerle ne de devrim simyagerliğine soyunmuş olanlarla oyalanma günüdür. “Somut şartların somut tahlili”ni yapmak günüdür. Lafza indirgenmiş “devrimci müdahale” söylemleri yerine pratik örgütçü kolektif çabaları uyumlandırıp hareketlendirmek günüdür.
Oluşan objektif bazı maddî şartlara, manevî ve psikolojik faktörlerin eklenmesi gerekir ve beklenir.
Bulunduğumuz coğrafyadaki sınıflar mücadelesinde pek çok kez “Devrimci Durum” ve “İç Savaş” ortamı gerçekleşmiştir. Sol “cenahımız” bu süreçlerde daima yenilmiş, çok büyük kırım ve kıyımlardan geçerek kadro ve zaman yitirmiş, faşist-faşizan iktidar güçleri daima galip gelmiş, sınıfsal diktatörlüğünü daha da pekiştirmeye koyulmuştur.
“Devrimci Durum” ve “İç Savaş” koşullarında iktidara uzanabilmek için sıralanan şartların yanı sıra kitleleri seferber etme yeteneğine sahip Kurum ve Araç’larımızın (öznel etmenin) üretilmesi ve maddî-manevî unsurların da oluşması gerekecektir.
“Devrimci müdahale”den söz edebilmek için; Devrimci ve Marksist güçlerin kısa tutulmuş, örneğin 10 maddelik temel ilkelerde buluşup bütünleşmesi, emek güçlerini bu bağlamda seferber etmeleri beklenir. Gerekir. Bilinen ölçüt budur.
Devrimci hareketimizin yetiştirdiği saygın ve onurlu insanlarımızın ardına sığınarak yapılan kısır ve verimsiz politikaları tekrar edenleri hayat ve mücadele açığa vurmuştur.
“Devrimci müdahale” lafzını internete ve dergi sayfalarına sığdıran, bu türden bir müdahaleyi yapmaya aday güçlerle yaratıcı diyaloga girmeyenler bu “müdahaleyi” nasıl “kuvveden-fiile” çıkaracaktır? Örgütsüz, donatımsız, kitlesiz, kurmaysız ajitasyonlarla mı?
Liberal, tasfiyeci, reformist, revizyonist ve postmodern “sol”ların “çatı partisi” yarenlikleriyle uzlaşmaya yöneldiği bir ortamda politika sahnesindeki eksikliği Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar dolduracaktır. Doldurmak durumundadır.
Evet, Devrimci bir müdahalenin bazı şartları oluşmaktadır. Bu türden bir müdahaleyi yapmaya aday güçleri hayat ve mücadele gecikmeden yetiştirmektedir.
Oluşmaya yüz tutan nesnel ve öznel koşulları buluşturup bütünleştirmenin tam da zamanıdır.
Devrimci iddialarımızın sınandığı/sınanacağı yer de burada düğümlenmektedir.
O zaman lafı bırakıp amaçlı-somut işlerde nasıl iktidara yürüyeceğimizin ilkelerini, yöntemlerini, merkezi kurumsal disiplinli örgütsel güvencelerimizi hazırlayalım. Dünyanın, Bölgenin, bulunduğumuz coğrafyanın gündemini emekten ve emekçiden yana değiştirip dönüştürmenin yoluna girelim!
