“Türkiye Sosyalist” Hareketinin Bugünkü Durumunun Nedenleri - 2

Yavuz Yıldırımtürk

Faşist hareket sadece MHP olarak görülüyordu. Sivil faşistlerin güçleri abartılarak, devletin faşist biçimi göz ardı ediliyordu.

12 Mart faşist hareketin amacı, devrimci hareketleri “ezmenin”  yanı sıra, ordu içindeki 27 Mayısının devamı olan “sol” kesimleri, özellikle sosyalist genç subayları tasfiye etmekti.

9 Mart “sol cunta hareketinin” başarısızlıkla sonuçlanması,”sol kesimin temsilcisi” olarak lanse edilen Faruk Gürler’in ve Muhsin Batur’un, faşist generaller ile anlaşmaları, Faşist generallerin Ordu’ya tam egemen olmalarının kapısını araladı.

Nitekim, Faik Türün isimli faşist generalin eline büyük bir fırsat geçti. Ne kadar, sosyaldemokrat, “solcu”, sosyalist subay varsa hepsinin tasfiye etti ve faşistlerin orduya tam egemen olmasını  sağladı.

Sadece orduya değil devlete egemen olan bu faşistlerin diktatörlükleri “faşizm” olarak görülmüyor, onu yerine bu devlet biçimi “faşizm tehlikesine” karşı “demokrasi” adına  savunulması isteniliyor.

Kaldı ki, dünya sosyalist işçi sınıfı hareketinin en temel yanlışlığı, faşizmi kapitalizmden soyutlayarak, burjuva demokrasini savunmasıydı. Faşizmin tekelci kapitalizmin bir devlet biçim olduğunun gösteren Lenin’in görüşleri yokmuşçasına hareket edilerek, faşizmi tekelci burjuvazinin bir kesiminin en saldırgan ve gerici iktidar biçim olarak lanse edilmesi, burjuva demokrasini ve kapitalizmi savunan  revizyonist partilerin eline önemli bir silah verdi. Faşizme karşı mücadele sosyalizm amacıdan koparıldı. Böylece, faşizme karşı mücadelede revizyonist  görüşlerin etkinlik kurmasının ortamı hazırlandı.

Oysa, O dönemde gerek dünya da, gerekse  özellikle Türkiye’deki kapitalizmin hangi çıkmazla karşı karşıya olduğu incelenseydi, her şey daha kolayca anlaşılacaktı.

Böyle bir yolu izlememelerinin nedeni 1971 hareketinin öne sürdüğü görüşlerin reddiydi.

Sadece 1971 hareketinin  işçi, emekçi ve gençlik tarafından bağırlarına  basılan önderlerine sözde sahip çıkmak, ama onların görüşlerini reddederek reformist yolu takip etmek, kapitalist dünyadaki gelişmeleri takip etmeyi de gereksiz kılıyordu!8

Burjuvazi, II. Emperyalist Savaş sonrası gelişen kapitalizmin “şaşalı” dönemini geride bırakıp,1966’larda yeniden kapitalizmin ekonomik kriz ile baş başa kalmıştı. Özellikle Avrupa’da, Latin Amerika’da kapitalizmin kriz ile birlikte uyanan ve mücadeleye giren işçiler emekçiler ve gençlik dünya burjuvazisini köşeye sıkıştırıyordu.

Kapitalist krizin nedeni “pazar darlığında“ arayan burjuvazi, devletin ekonomiye müdahalesinin serbest rekabetin önünü kestiğini ve pazar darlığına yol açtığının öne süren Milton Friedman’in görüşlerini, “kurtuluş reçetesi” olarak ele aldı.

”Serbest rekabetle” amaçlana, mali sermayenin (finans kapitalin) rant elde  etmesi için tüm kapılarının ardına kadar açılmasıydı.

Tabii ki her zaman olduğu gibi, emperyalist-kapitalist sistemin kuyruğuna yamanan “gelişmekte olan kapitalist ülkeler” de kapitalizmin ekonomik krizi en üst düzeyde kendini göstermişti.

Türkiye, emperyalist-kapitalist sistemin kuyruğuna yamanan ülkelerin önde gelenlerindendir. II. Emperyalist Savaş sonrası, sosyalist sisteme (sonradan da Sovyet bloğuna) karşı emperyalist-kapitalist sistemin bekçilik görevini üslenmesi, onun emperyalistlerin bağışlarıyla ve ucuz kredileriyle yaşamını sürdürmesini sağlamıştı.

Sovyetler Birliği’nin kapitalizme geriye dönüşü ve kapitalizmin yeniden ekonomik krize girmesi,Türkiye’yi tam anlamıyla çıkmazın içine  soktu; çünkü para muslukları kesilmişti. Ne eskiden olduğu gibi  düşük faizli borç bulabiliyorlardı, nede “cömert  bağışlar” geliyordu.

Türkiye’de kapitalist ekonominin krizi her gecen gün daha derinleşiyordu. 1974 Demirel’in MC hükümeti, “devlet 70 sentte muhtaçtır” laflarıyla  iflas ettiklerini  açıklamakta çekinmeyecek duruma gelmişti.

Krizden kurtulmak için emperyalist-kapitalist ülkelerin kapılarını aşındırmakta yorgun düşen Türkiye hükümeti, Sovyetlerden dahi “medet umar” hale gelmişti.

Dinciler ise,  ekonomik krizden   kurtuluşu, şeriatçı petrol zengini Arap ülkelerinde arıyorlardı.

Ama Türk devletinin ve burjuvazisinin borç para için çaldığı her kapı yüzlerine kapanıyordu. Çünkü uluslararası mali sermaye ekonomik krizden daha fazla rant elde etmeden iflasta kurtulamayacaklarını görüyordu.

Bunun içinde borçlarını dahi ödemeyen “gelişmekte olan ülkelere”, çok yüksek faizli borçlar karşılığında, mevcut  borçların erteleneceğini ve  yeni krediler açılabilineceğini vaat ediyorlardı. Alınacak olan borçların yüksek faizlerinin ödenmesi, ancak işçi ve emekçileri korkunç bir sömürü çarkı içine almak gerçekleştirilebilinirdi.

Ama ne var ki, 1971 hareketinin de etkisiyle  uyanan, artan sömürüye karşı  mücadeleye girişen işçi ve emekçiler, devrimci hareketlerin yardım ve önderlikleriyle her gecen gün direnişlerini daha da üst boyutlara çıkararak, sömürünün yoğunlaştırılmasına karşı çıkıyorlardı.

Demirel, bu “çıkmazdan kurtulmak” için “MC” hükümetleri ile “anti-komünist cephe” kurdu ve sivil faşistleri silahlandırarak, direnen işçilerin, emekçilerin  ve devrimcilerin üstüne saldırttı.

Sivil faşist çetelerin saldırıları, işçileri, emekçileri  ve devrimcileri sindirmeleri bir yana, tam tersine işçilerin, emekçilerin ve gençliğin mücadelesinin daha da  kitleselleştirmesini sağlamakta başka bir işe yaramadı.

1977 milletvekili seçimlerinde, Demirel’in “anti-komünist” cephesinin “ülkeyi bölüp, kamplaştırdı” görüşleri ve “sol” söylevlerle  harekete geçen Ecevit %42 oranında oy alarak hükümeti kurdu. Reformist politikalarıyla, işçileri, emekçileri ikna edip, ulusalararası mali sermayeden  borç  para alma umuduyla emperyalist devletlerin ve IMF’nin  kapısına dayana Ecevit eli boş döndü.

Ecevit, uluslararası mali sermayenin borç için öne sürdüğü koşulların çok ağır olması karşısında reformist söylevleri ile uyuttuğu işçi ve emekçilerin karşısına çıkmaya  cesaret edemedi.

Ve Böylece  CHP hükümeti döneminde de  ekonomik kriz daha da derinleşti. Diğer  yanda da reformist Ecevit hükümetinin iflasının açığa çıkması, 1977’ler den itibaren “tırmanan faşizm ve 3 dünya” reformist  görüşlere karşı çıkan 1971 hareketinin takipçilerini (doğru siyasî taktikler sonucu)  önemli siyasî güç olmalarını sağlıyordu.9

Ecevit’in iş başına gelmesi ile birlikte burjuvazi, generallerin iktidarı ele almasından başka çıkış yolun  kalmadığını  tespit ederek, askeri darbenin hazırlığına girişti. Sivil faşist çeteler artık ordu tarafından yönlendirilerek, darbeye  ortam hazırlamaları  için seferber edildi.

1977 yılında bu gelişmelerin  olacağını belirledik. Bunun için de “genel grev” çağrısını gündeme getirerek, darbeye karşı işçi ve emekçilerin ayaklanmasını ve silahlanmasını amaçlayan  bir bakış açısını egemen kılmak için yolla çıktık. Çünkü burjuvazi, faşist saldırıları gerçekleştirmeden, işçileri, emekçileri sindirmeden, uluslararası mali sermayenin yüksek faizli borçlarının ağır koşullarını yerine getirmeden, ekonomiyi  krizden çıkaramayacağını  görüyordu.  Bunun için küçüğüyle, büyüğüyle burjuvazi askeri darbenin peşine düşmüşlerdi. Türkiye’nin en büyük Holdingleri, askeri darbe tezgahının içinde yer almıştı.10

Burjuvazinin ekonomik ve siyasî saldırılarına, emekçilerin devrimci kitlesel saldırıyla cevap vermenin dışında başka  çıkış yollu yoktu.

Uluslararası burjuvaziyle birlikte,Türkiye burjuvazisi, işçi, emekçi ve gençlik kitlelerinin önüne ya teslimiyet ya da savaş ikilemini koymuştu; ve 1976-77’den itibaren bu dayatma ile işe başlandı.

Ecevit’e hükümet kurdurarak, onun çıkmazını gösterip, askeri darbeden başka  çıkış yolunun olmadığını kanıtlamak istiyorlardı. Ve bunu başardılar.

Peki darbe “kader miydi”, önlenemez miydi? Veya Türkiye devrimci hareketi askeri faşist darbe karşısında bu ölçüde darbe yemesi kaçınılmaz mıydı? Kesinlikle  hayır; eğer başından itibaren Türkiye’nin devlet yapısına ve ordusunun niteliğine göre ideolojik, siyasi ve örgütsel Marksist-Leninist  bir çizgi izlense idi, Generaller ne darbeye teşebbüs edebilirlerdi, nede darbeleri bu ölçüde başarılı olabilirdi.

İlk önce dönemin revizyonist TKP’nin işçiler üzerindeki  burjuva uzlaşıcısı siyasi ve ideolojik etkisi tasfiye edilmeliydi. TKP, işçi sınıfını devlete ve orduya karşı seferber edilmesinin önündeki en büyük engellerinden biriydi. Sıkıyönetim kumandanlarıyla anlaşarak, yasal grevleri gündeme getirip, işçilerin faşizmin genel saldırı  tehlikesini görmemesini sağladılar.

Durmadan işçilerin genel greve hazır olmadığını ileri sürüp durdular.

Oysa o dönemde, Adanalı işçiler “HK” ve Dev-Yol’un çağrısıyla  iki kere “yasa-dışı” bölgesel greve gitmişti. İzmir’de  Tariş ve Gültepe eylemleri burjuvaziyi tedirgin etmişti. 1979 milletvekili ara seçimlerinde izlenen “seçime boykot”  taktiği  başarıyla  sonuçlanmış ve Türkiye’de ilk kez seçime katılma, o güne kadar görülmemiş oranda düşük çıkmıştı.

Tüm bunlara rağmen, işçi sınıfının mücadele örgütü DİSK’e egemen olan TKP işçilerin genel greve hazır olmadığını ileri sürerek ve sıkıyönetim kumandalarıyla  anlaşıp, yasal grevler ile  işçileri uyuttu ve sınıfın mücadelesinin devrimcileşmesinin önünü kesti.

TKP’nin tepeden inme tarzda DİSK’e egemen olması, onun işçilerin mücadeleci kitlesel örgütü olma  özelliğinin kaybolmasına  neden oldu. 1970 öncesi işçiler, devletin örgütlediği sarı-sendika Türk-iş’ten, DİSK’e geçmek için fabrikaları  işgal edip, polislerle, ordu birlikleriyle çatışarak, patronları DİSK’i tanımaya zorluyordu. İşçilerin DİSK’e geçmek için yürüttükleri   mücadele, Türk-iş’i  dağılmaya sürüklemiş ve DİSK’in büyüyüp, gelişmesinin önü alınamamıştı.

Demirel hükümeti, bu gelişmeyi önlemek için  15/16 Haziran hareketinin patlak vermesine neden olan 274-275 sayılı sendikalar ve toplu sözleşme, grev, lokavt yasasında işçi sınıfı hareketi ve dolayısıyla sosyalist hareketin aleyhine olan yasal düzenlemeleri TBMM’ye getirmişti.

TKP, DİSK’in yönetimin ele geçirir geçirmez, işçilerin  mücadelesiyle   DİSK’e geçme hareketine  son verip,Türk-İş’e bağlı sendikaların  DİSK’e katılmasının yollunu açtı. Ve böylece,  mücadeleyle  işçilerin  birleşmesinin yerini, bürokrat sendika yönetimlerinin   birleşmesi aldı.

 TKP’ye karşı oldukların ileri süren ama Sovyetler Birliği’nin emperyalist bir ülke olduğunun kabul etmeyen,  (hatta onu  sosyalist gören) 1971 hareketinin takipçisi olduklarını iddia eden gruplar, “işçi sınıfına egemen olma” adına sendika bürokrat yönetimlerinde yer kapmaktan öte  bir amaç taşımadıkları gibi, ordunun genel saldırısına karşı kitleleri ayaklandırmanın ilk adımı  olan  genel-grev taktiğini desteklemeleri   bir yana, açıkça  karşı çıkmaktan geri durmadılar.   

Faşist generallerin darbe hazırlıklarını ayan beyan açığa çıktığı  dönemde bile  (ne yazık ki) TKP’nin  ve diğer “sol” grupların, faşizmin genel saldırı tehlikesine  karşı duyarsız  tutumları değişmedi.

Generaller ile sıkı fıkı ilişkiler için de olan TKP ve onunla birlikte yürüyen  “sol” gruplar darbe olacağını önceden  haber alarak, özellikle DİSK’li işçileri yüz üstü bırakıp, 12 Eylül’e 1 veya 2 hafta kala Türkiye’den kaçtılar. 

Faşizm karşısında  Leninist örgütlülükten yoksunluk

 Her şeyden önce  “ideolojik  ve siyasî çizginin” doğruluğunu veya yanlışlığını ancak sosyal-pratik belirler.

Bunun için, İşçi sınıfının sosyalist devrimini amaçlayan bir Marksist örgütü başlangıçtan itibaren amacına uygun olarak  örgütlenmek zorundadır. İşçi sınıfının burjuvazinin iktidarına karşı mücadelesine siyasî, ideolojik ve örgütsel olarak kumanda edebilecek sosyalist parti, gerek işçi sınıfını ve gerekse kendisini, burjuvaziyle kıran kırana mücadeleye göre ve burjuvazinin  her türlü saldırısını göğüsleyecek şeklinde örgütlenmesi zorunludur. 

Oysa, yukarda kısaca değindiğim “yeniden toparlanma” adına siyasî ve örgütsel faaliyete girişenler, 1971 hareketinin devrimci yolunun inkar ederek işe başlamışlardı.

Faşizme karşı “demokrasiyi”, emperyalizme karşı “bağımsızlığı” savunmayı  esas alan bir siyasî ve ideolojik çizgi izledikleri için faşist diktatörlük koşullarında  mücadelenin tüm biçimlerine aday Leninist örgütlüğün zorunluluğunu görmek istemediler ve illegal görünümlü,  legal bürokratik örgütlülüğü esas aldılar.   

“Tırmanan faşizm” (ya da “faşizme geçit yok”) ve “3 dünya” görüşlerinin ışığında belirlenen siyasî ve ideolojik bakış acısına uygun sözde illegal örgütlülük oluşturulmuştu. Devrim amacıyla örgütlenme,  “şimdi silahlı mücadele biçimi esas değildir” bahanesini arkasına gizlenerek gerekli görülmemişti.

Oysa Lenin,  devrim için örgütlenmenin niteliğini  esas olarak  mücadele biçimlerinin tayin etmediğini, mücadele biçimleri sınıf mücadelesi içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasına rağmen, işçi sınıfının ve partisinin  devrim amacına göre örgütlenmesinin zorunluluğunu  açık bir tarzda vurguluyordu.

Sosyalist devrim amacına tâbi tarzda örgütlenmenin, aynı zamanda sınıf mücadelesi içinde ortaya çıkacak olan her türlü koşula  göre hareket edebilecek yetenekte olması ise kaçınılmazdır.

Bunun için  örgütlenmenin niteliğini ve biçimini  esas olarak belirleyen; ideolojik ve siyasî çizgidir.       

Türkiye’de  faşist diktatörlük  koşullarında  ve de işçi sınıfı içinde Leninist bir komünist partisi inşa edilmeden burjuvaziye karşı herhangi bir başarının elde edilmesi düşünülemez.

?u  veya bu şekilde fabrikalarda (sendika yönetimlerinin dışında)  komünist  parti adıyla örgütlülüğe girişilmemişse, işçi sınıfının demokratik ve  sosyalist  devrimde   öncü ve temel gücü olması  sağlanamaz.

Türkiye’de  böyle bir  komünist partisi, Lenin’in “Bir yoldaşa mektup” kitabında izah ettiği şekilde  inşa edilmesi zorunluydu.

Ama  ne var ki, devrimi hedeflemeyen bir siyasî hareketin  “bir yoldaşa mektup”ta gösterilen şekilde bir illegal parti örgütünü inşa etmesi onun için lükstür.

Kapitalist sistem içinde  restorasyonu ve burjuva demokrasini savunmayı  hedefleyen  siyasî hareketlerin  kendi siyasî amaçlarına  uygun tarzdaki örgütlülüğü ile  işçi sınıfının sosyalist devrim  mücadelesine kumanda etmesine imkân var mıydı?!11

12 Eylül faşizmi karşında Türkiye devrimci hareketinin en önemli çıkmazı budu.

Lenin ile Martov  arasındaki görüş  ayrılığının ve Rus Sosyal Demokrat Partisi’nin Menşevik  ve Bolşevik diye bölünmesinin (ilk başlangıçta) esas nedeni, partinin  sosyalist devrim amacına göre örgütlenip, örgütlenmeyeceği tartışmalarının belirlediği bilinmektedir.

Lenin’in ısrarla üzerinde durduğu, işçi sınıfı içinde örgütlenmiş ve inisiyatifli, Çarlığın gerici diktatörlüğüne karşı  her koşul altına mücadelesini yürütebilecek ve aynı zamanda işçileri örgütleyip mücadeleye sokabilecek, onlara süreç içersinde önderlik edebilecek ve de  sosyalist devrimi gerçekleştire bilecek  bir örgütlülüktü.

Komünist Parti’nin inşa süreci  

Dünya işçi sınıfının (ve de özellikle Çarlık Rusya’sındaki işçi sınıfının) tarihi, devrimci komünist partiler kurulmadan önce işçi sınıfı mücadelesi içinde grupların oluşturduğunu, daha sonra ise bunların komünist (veya sosyaldemokrat, sosyalist) adıyla partileştiklerini  gösteriyor.

Çarlık Rusya’sında  işçiler arasında  ilk önce “emeğin kurtuluşu grupları” inşa edildiği  ve bir müddet geçtikte sonra “emeğin kurtuluşu gruplarının” bir araya gelmesiyle   “Rus Sosyal Demokrat Partisi’nin” oluşturulduğu biliniyor.

Oysa Türkiye’de tam tersine Mustafa Suphi’lerin  M-L yolunun terk ederek yeniden  kurulan  TKP başta olmak üzere,  “sosyalist”, ”komünist” veya başka isimlerle kurulan partilerin  hiçbirisi ilk önce  işçi sınıfı içinde, fabrikalarda  işçi gruplarının birleşmesiyle kurulmadı. Başka bir değişle, şu veya bu şekilde işçilerin mücadelesine önderlik eder duruma gelen grupların birleşeni olarak parti  inşa edilmedi. Aksine bir grup sosyalist aydın bir araya gelip, partileştiler (daha doğrusu kendi “dar grup tapımı” sektini kurdular) ve sonrada  sözde işçileri partiye kazanmak için yolla çıktılar!

TKP’nin 1950 öncesi  (kısa dönemli tütün işçiler içindeki örgütlenmesini bir kenara bırakırsak,) bu yolda  parti iddiasındaki grupların hiçbirinin doğru dürüst  bir  başarı  elde edemediğini  kolayca iddia edebiliriz.12

Türkiye,100 seneyi geride bırakan  kapitalist üretim ilişkilerinin ve işçi sınıfının varlığına rağmen,  fabrikalar ve iş yerleri temelinde (dolayısıyla işçi sınıfı içinde)  Komünist Partisi’nin inşa edilemediği nadir ülkelerden biridir. Bugün dahi kendine “sosyalist”, ”komünist” parti ismini  takanların önünde “işçi sınıfı içinde Komünist Partisi’ni inşa etme “görevi” duruyor.

Hâlâ “işçiler arasında komünist veya sosyalist parti nasıl örgütlenir?”  sorusunun  tartışması devam edebiliyor.

1971 hareketi, kapitalizmin  ekonomik krizlerle  daha da artan  işsizliğe, açlığa ve  yoksulluğa karşı  “bir avuç insanın” ölümü göze alarak başkaldırısı, ve silahlı isyanı idi. Bu isyan kapitalizmin girdabına itilen yığınlarda büyük bir sempati yaratmıştı. Bu isyan, yıllarca süren anti-komünizmin ahtapot gibi kıskacına aldığı  toplumun zincirlerini söküp atmasının, “özgürleşmeye” doğru adım atmasının ortamını sağlıyordu.

Anti-komünizmi bayrak edinen  devletin, burjuvazinin ve onun faşist generallerinin ölüm tehditlerini hiç sayan, “evet ben komünistim, ben yoksullardan, iliğine kadar sömürülen aç bırakılanlardan yanayım, onların sosyal kurtuluşu için silah sarıldım, savaşıyorum” diyerek faşist diktatörlüğe meydan okunması, anti-komünizm etkisiz hale getirip, ülkenin dört bir  yanından sosyalizm, komünizm sempatizanlarının ortaya  çıkmasına vesile olmuştu.

“Ben THKO’luyum, ben THKP/C’liyim” diyenler, ülkenin dört bir tarafında  “kendiliğinden” örgütlü “sosyalist” gruplar şekilde ortaya çıkmış ve bulundukları bölgeleri siyasî egemenlikleri altına almaya başlamışlardı.

1971 hareketinin “örgütleri” adına onlara gidenler, bu örgütlülükleri ülke çapında hemen merkezileştirdiler. Bu merkezileştirme, sempatizan örgütlerin kumandanı  biçimsel merkeziyetçi bürokrat “komünist”  partisini veya adına “parti” takmayan  sol grupları ortaya çıkardı. 

Oysa, İşçilerin içinde dahi bu örgütlerin sempatizan grupları “kendiliğinden” oluşmuştu. Özellikle DİSK’e bağlı  bazı sendikalar kapılarının bu örgütlere açmış ve bunları bağırlarına basmışlardı.

Bu ortamdan yararlanacak örgütlerin başında THKO geliyordu. Çünkü “Deniz’in sempatizanları” daha çoktu. Bunun için özellikle gençler “Deniz’in örgütünü” bağırlarına  basmaktan geri durmuyordu.

Bu potansiyeli, Marksist-Leninist proletarya partisinin kurmasının  zemin olarak kullanma,Marksizm’in işçi sınıfı hareket ile nasıl kaynaştırmak gerektiği sorusunun da cevabıydı. Ama “Silahlı mücadele şimdi esas mücadele biçimi değildir” denilerek, 1971 hareketinin “silahlı birlikler” şekillindeki  örgütleme anlayış bir yana bırakılmış, bunun yerine 1970 öncesinin Dev-Genç’in  örgütlenme biçimine tekrar geri  dönülmüştü.13

Her şeyden önce 1971’lerden sonra Türkiye’nin dört bir tarafında uyanan emekçilerin, işçilerin ve gençliğin gelişen mücadelesini, Dev-Genç’in izlediği ideolojik, siyasî  çizgiyle ve örgütsel yapısıyla, sosyalist devrim amacına doğru  yönlendirilmesine imkân yoktu.

Marksist-Leninist Parti’nin en temel özelliğini, işçi sınıfı içinde inşa edilen partinin taban  organlarının  ideolojik ve siyasî olarak merkeze bağlıyken, kendi alanında örgütsel faaliyetini  inisiyatifli bir tarzda sürdürebilme yeteneğine  sahip olması belirler. Ve komünist partisine üye alma yetkisi işçi ve emekçileri içinde faaliyet gösteren, kitleler ile direk bağı olan taban organ elinde olması zorunludur.

Komünist bir parti işçi sınıfı içinde taban örgütleri asgari düzeyde inşa edilmeden kurulmaz ve kurulmaması gerekir. Eğer taban örgütleri işçi sınıfı içinde inşa edilerek komünist partisi kurulursa, inisiyatifli faaliyet gösteren taban örgütlerinin  varolması bir sorun olmaktan çıkar; çünkü parti, inisiyatifli faaliyet gösteren taban örgütlerinin merkezileşmesi olarak doğar.

Oysa Türkiye’de tam tersine işçi ve emekçi sınıflar içinde taban örgütleri oluşturmadan ve de fabrikalarda ve emekçilerin çalışma alanlarında  yer almayan ”yönetici organlar” oluşturulur, ve bunlara sözde taban organları kurma adına sempatizanları yönlendirme   görevleri verilir ve de “partiye üye alama” yetkisi de bunların elinde  bulunur. “Yönetici organların  görevi”, sempatizanları devamlı denetlemek, onlara “yol göstermek” ve onlardan “partiye üye kazanmak”  olarak belirlenir.  Böylece hantal, emir-kumanda zinciriyle hareket etmekten öteye gitmeyen inisiyatifsiz “parti organlarının” oluşması sağlanır. Böyle bir örgütlenme aynı zamanda örgütü  faşist devletin terörünün “yemi” olmasını kaçınılmaz kılar ve de  kıldı.

Faşist devlet, bürokratik “illegal örgüt”ünü tepesini ele geçirerek örgütü işlemez hale getirebileceğinin farkındaydı.

Lenin, gericiliğin bu amacını bildiği için, “Bir yoldaşa mektup” isimli yapıtında, bunun önlemlerinin nasıl olduğunun izah etmişti. Ama Lenin’in görüşleri illegal örgütlenmenin esas olarak ele alınmadı. 

(Devam edecek)

Dipnot Açıklamaları:

8 Bugün reformist yolda kendilerini gizlemeden rahatlıkla yürüdükleri için “Che’yi herkes seviyor ama, devrimci yolunda hiç kimse gitmiyor” diyebiliyorlar.Yani gençlere  “Che’yi, Denizleri, Mahirleri, İbo’ları sevin ama, devrimci yollarını takip etmeyin” diyerek öğüt veriyorlar. 1973 sonrasında da aynı bakış açısıyla olaylara yaklaşıyorlardı ama kendilerini gizleyerek.

9 Özellikle THKO’nun devamı olan TDKP bu devrimci dönüşümünü yaparak, Maocu-Sovyetçi kamplaşmasını  dağıttı, “3 dünya” ve  “tırmanan faşizm” görüşlerini ret ve mahkûm etti.  Mao Zedung düşüncesinin anti-Marksist olduğunu açıkladı. Bu tavır onların kitlelerin nezdinde prestij kazanmasına, siyasî olarak kitleselleşerek, güçlenmelerine  yol açtı.

10 Vehbi  Koç’un  ve Sabancı’nın  generaller ile birlikte darbeyi tezgâhladıkları artık herkes tarafından bilinmektedir.

11 Komünist Parti’nin Lenin’in görüşleri doğrultusunda “nasıl olmalıydı?” sorusunun cevabının detaylı izahına bu yazımda giremiyorum; çünkü yazının amacının dışına çıkmak zorunda kalıyorum. Bunun için başka bir yazımda ne demek istediğimi detaylıca açıklayacağım

12 12 sendikacının bir araya gelerek kurduğu TİP, bu konuda bir istisnayı oluşturmaz. Çünkü TİP, Türkiye’de bürokrat sendika  örgütlüğünün dışında, sosyalizmi amaçlayan bir parti olarak işçiler içinde ne inşa edildi, nede buna gerek görüldü. Bürokrat sendika örgütlülüğe dayanan ve seçimle iktidara gelmeği amaçlayan reformist bir TİP kurulmuştu.

13 Dev-Genç, FKF’nin devamı olasına rağmen örgütsel olarak ondan tamamen ayrı bir örgütlülüğe sahipti.

FKF,TİP tarafında kurulmuştu ve onun gençlik içindeki yan örgütüydü. Sadece,siyasî ve ideolojik olarak değil örgütsel olarakta TİP’e bağımlıydı. TİP yönetimi, FKF yönetimini  seçimlerle oluşturuluyor görüntüsü altında tayin ediyordu. Doğu Perinçek  bizzat M. A. Aybar tarafından FKF genel başkanı olarak atanmıştı. Doğu Perinçek, TİP’in izlediği siyasî çizgiye ters düştüğü için yine TİP yönetiminin isteği doğrultusunda “oylamayla” görevinden alındı.

Dev-Genç üniversitelerde “sosyalist ve devrimci gençliğin” kitlesel örgüt olmasına rağmen herhangi bir partinin veya grubun yan örgütü değildi. Fakülteler düzeyinde örgütlenmişlerdi ve seçimle yöneticilerini seçiyorlardı. Fakülte delegelerinin katıldığı kurultayla da  “Devrimci Gençlik Federasyonu”nun yöneticileri ve başkanı seçilirdi.

Fakültelerde ve üniversitelerde devrimci gençliğin kitlesel örgütü Dev-Genç’in dışında, üniversite ve yüksekokul öğrencilerinin tümünü kapsadığı iddia edilen, fakülte ve üniversite yönetimlerinin tanıdığı, fakülte talebe cemiyetleri, bu cemiyetlerin oluşturduğu ve üniversiteleri temsil eden talebe birlikleri, talebe birliklerinin  Türkiye çapındaki üst organı ise talebe federasyonu vardı.

Fakülteler cemiyetlerinin ve üniversitelerin talebe birliklerinin çoğunluğu özellikle 1968 olaylarından sonra Dev-Genç’e mensup öğrencilerin eline geçti. Böylece bu örgütler, Dev-Genç’in “yan örgütleri” konumuna düştüler. Dev-Genç, izlediği siyasî ve ideolojik çizgisi ile  sadece öğrenci gençliğin siyasî, demokratik talepleriyle sınırlı bir faaliyet gösteren “öğrenci örgütü” değildi; tam tersine ülkedeki iktidara, kapitalist-emperyalist sisteme karşı en önemli devrimci muhalefet hareketiydi. Amatör bir “ruhla” işçileri, emekçileri ve topraksız köylülüğü düzene karşı başkaldırıya sokmayı amaçlıyorlardı. Dev-Genç parti değildi ama âdeta bir “sosyalist parti” gibi siyasî ve ideolojik mücadele yürütüyordu.

1970-71 döneminde gruplaşmaların ortaya çıkmasıyla Dev-Genç fonksiyonunu yitirdi.Soysal pratik, Dev-Genç benzeri örgütlülüğün işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesine önderlik edemeyeceğini göstermişti. Sosyalist partinin yan örgütü olması gereken “Devrimci-sosyalist gençlik” örgütü TİP’den kopartılmıştı, ama TİP’in  siyasî ve ideolojik reformist çizgisinin reddeden Marksist-Leninist bir partinin oluşturulması ise “sol” askeri darbe beklentisinden dolayı hiç bir zaman  gündeme dahi  gelmedi. Böylece Marksist-Leninist partinin yan örgütü olması gereken sosyalist gençliğin kitlesel örgütü, tam anlamıyla belirsizliğin içine itilmiş olundu.

1971 sonrası Dev-Genç hareketinin  olumsuz deneyi yokmuşçasına, “şimdi silahlı mücadele esas haline gelmemiştir” görüşleriyle toparlanma adı altında Dev-Genç dönemine geri dönüşmüştü. Tabii Dev-Genç’ten ayrılan grupların çoğu kendi dev-genç’ini oluşturarak.

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.