Türkiye’de her dönem bir gündem yaratılır. Kimi zaman gerçekten gündem olmayı hak eden ciddiyette olaylardır gündeme yansıyan; kimi zaman ise devlet politikalarının gereği olarak bize dayatılan suni gündemlerdir bunlar.
Ve biliyoruz ki işçi, emekçi, köylü ve öğrencilerin problemlerinin çözümünün önemli bir ayağıdır gündemleşebilmek. Böylesine anlamlı zamanlarda küçükte olsa kısmi tavizler koparabildiği, gerçek anlamda kendi sorunları etrafında birleşebildiği ender zamanlardan biridir gündemleşmeyi başarabildikleri zamanlar.
İşte bu yüzdendir ki, ne zaman emekçi halk problemleriyle gündeme oturmayı başardı, o zamanlar arkasından daha "toparlayıcı" bir gündem yaratılıverir. Kimi zaman Yunanistan ile yaşanacak "Kardak Kayalıkları" kapışması olacaktır, kimi zaman ise "Türk Milletinin üstün nitelikleri ile bayrak meseleleri" ya da bunlar da olmazsa, eskimiş de olsa, "Alevi-Sünni" çatışmasıdır karşımıza çıkartılan. Bütün bunlar tutmazsa "Atatürkçülük”tür karşımızda bulduğumuz.
Yaratılan, bizden uzak bu gündemler yıllardır ısıtılıp, ısıtılıp karşımıza çıkarılan kronikleşmiş problemlerdi.
Fakat 1996'lı yıllardan bu yana yükseltilen ve 2000'li yıllarda, AKP'nin iktidarı ile doruğa çıkarılan "İslâmi yükseliş" heyulası, "yeşil sermaye", "şeriat" ve "laiklik" tartışmaları ise hepimizin merakını yükseltti.
Ne olmuştu da, yıllardır devletin her kurumuyla yükseltip içine aldığı, kök salıp büyümesine göz yumduğu, kendi eliyle yarattığı bu "İslâmi yönelimler" budanıyordu? Bu sorunun cevabını her beraber merak ededurduk!
Birden bire karşımıza "tu kaka!" diye çıkarılan "yeşil sermaye" atışmasına biz nereden bakacaktık? Sermayenin herhangi bir rengi olamayacağına göre var olan "kızıl", "yeşil" cepheleşmesinde, bu iki taraflardan birine mi yaşlanacaktık, yoksa üçüncü kutup olan sosyalist cepheden mi bakacaktık?
Bu cepheleşmede, bize dayatılan kutupların, aslanda nasıl bir bütünün parçası olduklarını görmemiz ve gösterebilmemiz önemlidir.
TÜSİAD
Türkiye Sanayicileri ve İşverenler Derneği, ismiyle aslında kuruluş amacını açıklıyor. Temel hedefi ilk olarak sanayicilerin üretimden gelen ortak ihtiyaçlarını karşılama, ikinci olarak ta işveren olarak çalışanlarına karşı ortak bir duruş oluşturup çalışma piyasasının kurallarını belirlemektir.
TÜSİAD'ın gelişimini izlemek, tarihi çok eski olamayan Türkiye Cumhuriyeti'ni izlemek demektir.
Türkiye'de üçüncü kol devlet diyebileceğimiz, Türkiye sanayicilerinin örgütlendiği bir kuruluş. Yıllardır ülke politikalarına birinci olarak hükümetler karar veriyorsa, ikinci ordu, üçüncü olarak karar veren ise TÜSİAD'tır. Hatta devlet politikalarının belirlenmesinde hangisinin daha etkin olduğu tartışmalıdır. (Bizce bunun cevabı net olsa da!)
TÜSİAD kurulduğu dönemle bugün karşılaştırılarak incelenirse, değişik dönemlerde sermayedarların öne çıkan farklı ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı görülecektir.
Aslında kendi aralarında ciddî rekabet içinde olması beklenen, SABANCI, KOÇ, BOYNER, ECZACIBA?I gibi zamanın etkin güçleri ile son yıllarda bunlara eklenen UZANLAR, DO?AN... gibi her biri alanının lideri sermayedarları bir araya getiren nedenler önemlidir.
TÜSİAD kurulduğu dönemde, üyeleri henüz esnaflıkla sermayedarlık arasında geçişini tamamlamamış, bu geçişin sancılarını taşıyan, sırtını önemli oranda devlete dayamış sermayedarların, kendine pazar ve sermaye piyasası belirleme uğraşında olduğu dönemdi. Küçük işletmeciliği sermayedarlıktan ayıran önemli farklar vardır. Pazara hâkim değildir, üretim teknolojisine hâkim değildir, ileriyi düşünme perspektifi daha azdır, daha küçük düşünüp "uyanıklıkla" geçinilen ilişkileri kapsar.
Dünyada ise "sosyal devlet" anlayışı egemendir. Avrupalı ve Amerikalı sermayedarların en adi ve açık sömürülerini terk edip, daha kapalı, devletin sosyal ilişkilerini genişlettiği sermaye üretiminde önemli işlevin devlette olduğu bir süreçtir. Çünkü karşılarında sosyalizmin geliştirdiği sosyallik "tehlikesi" vardır. Emperyalist ülkelerde devletle iç içe geçmiş olan sermayedarlar, sağlıktan rekabete piyasayı belirleyip kendilerini huzura erdirmişlerdir.
Türkiye için durum daha farklıdır. “Kurtuluş savaşı” sonrasında ülkenin üretiminde bir sıçrama gerekliydi. Bunu yapacak özel girişimci olmadığına göre bu iş devlete düştü. Ağır sanayiden, tarıma her tesisi devlet kurup, geliştirdi. Sermayedarlar ise daha çok küçük esnaflık yapan, ülkenin içine girdiği buhranlarda devletten pay koparıp gittikçe büyüyen hükümet kıyaklarına dayalı var olan bir şekillenme içindeydi.
İlişkiler ahbaplık ilişkileri ile yürüdü devletle. Sırtını hükümete dayayan, birçok açıdan gelişimini garantiledi. Ve dünyada devletin küçültülüp piyasadan çekilmesi gerekliliği kendini dayatırken, sermayedarlar önlerinde duran sosyal devlet zırhını delip büyümeyi, piyasada istediğince cirit atmayı istedikçe, bizim küçüklerin ağzı kulaklarına vardı.
Kendilerince önemli oranda sermaye biriktiren sermayedarlarımızın artık kurumsallaşmaları gerekiyordu. Yani piyasayı belirleme arzuları vardı. Devlet elini piyasadan çekmeli, devletten doğan rekabet kalkmalıydı. Türkiye bakir bir pazardı ve gelişim hızları artan sermayedarlar daha fazla söz istiyorlardı.
“…
b) TÜSİAD, piyasa ekonomisinin hukuksal ve kurumsal alt yapısının yerleşmesine ve iş dünyasının evrensel iş ahlakı ilkelerine uygun bir biçimde faaliyette bulunmaya çalışır.
c) TÜSİAD, uluslar arası entegrasyon hedefi doğrultusunda Türk Sanayi ve hizmet kesiminin rekabet gücünün artırılarak, uluslar arası ekonomik sistemde belirgin ve kalıcı bir yer edinmesi gerektiğine inanır ve bu yönde çalışır.
d) TÜSİAD, Türkiye'de liberal ekonomi kurallarının yerleşmesinin yanı sıra, ülkenin insan ve doğal kaynaklarının teknolojik yenililerle desteklenerek en etkin biçimde kullanımını; verimlilik ve kalite yükselişini sürekli kılacak ortamın yaratılması yoluyla rekabet gücünün artırılmasını hedef alan politikaları destekler.
e) TÜSİAD, bu çerçevede oluşan görüş ve önerileri, doğrudan parlamentoya, hükümete, yabancı devletlere, uluslar arası kuruluşlara ve basın aracılığı ile de kamuoyuna ilerleterek yukarıdaki araçlar doğrultusunda düşünce ve hareket birliği oluşturur…”
Tüzüğüne de koyduğu ifadeler TÜSİAD'ın kuruluş amacının önemli bir ayağıdır. Artık Teksasvari, ihaleleri silahlı güçlerce alan, tehdit ve zorbalığa dayalı, bir ayağı kaçakçılıkla, küçük oyunlarla vergi kaçırma hesapları yapan, işlerini rüşvetle halleden, iktidar değişikliğinde yeni baştan yandaş olma uğraşı verdiği piyasayı terk edecek gelişkinlikteydiler. Ya politikaların kendileri için değişmeyecek standarda gelmesini sağlayacaklardı, kendileri için güvenli bir kapitalist pazar oluşturacaklardı, ya da ülke dengesizliği içinde debelenip duracaklardı.
Onlar birleştiler. Böylece hem kendi aralarında bir piyasa ilişkisi kurdular, hem de kendileri için gerekli olanı güçlüce devlete dayattılar. Sanayi tesislerinden, yer sorununa, enerji ihtiyaçlarında ulaşım sorununa, vergi indirimlerinden korunmaya kadar önemli altyapı ihtiyaçlarını çözdürdüler.
İşçi ücretlerinde, çalışma koşullarında devletle işçi ilişkisinin karşısında en önemli ayak olarak çıktılar. Çalışma şartlarını belirlemeyi elerine aldılar. Piyasa ilişkilerini, rekabeti, üretim sahalarını belirlediler. Böylece bir kapitalist piyasa oluşturdular. Eler alanını ?? düşünerek hem de.
Artık öylesine güçlendiler ki hükümeti belirler oldular.
12 Eylül, Türkiye sanayisinin önemli bir farklılaşmasını da ifade eder. Kendi alanlarında kurumsallaşmalarını tamamlayan sermayedarlar, devleti pazardan tamamen çıkarma atağını başlatmış oldu. Özallı yıllarda bunu yasalara da dayandırmış oldular. Daha öncesinde DP iktidarında uluslar arası ilişkilere girip bu kurumsallaşmaların alt yapısını kuran sermayedarlar, Özal ile tamamen devletin her alanında hâkim oldular. ?iddet içeren bu geçiş ile eskiden kopuyorlardı.
Esnaf, pazarcı ilişkilerini terk edip çalışma koşulları üretim koşulları, piyasa koşullarının belirleyicisi ve denetleyeni oldular. Bu öyle bir ilerleme ki kendileri için gerekli olan kalifiye eleman ihtiyacından tutun da, gerekli teknolojik araştırmaları yapacak üniversite ve okulları da kendileri açmaya başladılar.
Bu gelişimin devamında, TÜSİAD sermayedarları ülke içinde yerlerini almış olarak dünyaya açılmak istiyorlardı. Perspektifleri daha geniş ve daha "bilimseldi". Dünya piyasasında var olabilmeleri için gerekli olanı anlıyorlardı. Bilimi, teknolojiyi takip etmek gerekiyordu. Dünyayla rekabet ederken sahip oldukları ülke piyasasında huzur istiyorlardı. Gittikleri pazarlarda üretim ve tüketim zamanlarında yaşanacak kaos onları endişelendiriyordu.
Piyasadan önemli oranda devleti çıkarmışlardı. Tarımdan sanayiye önlerindeki devlet engeli kalkmış, ellerine piyasası hazır, rakipsiz bir halde geçirmişlerdi. ?imdi dünyaya entegre olup büyümek isterlerken elbette eskiden farklı şeyler isteyeceklerdi. Onların bu huzur ve sükûnet istekleri onları hükümetlerden koparmıştır. Hükümetler ve siyasi partiler hâlâ dünün, Teksası ilişkileriyle iş yapmaya çalışıyorlardı. Rüşvet ve kayırmayla yer edinmeye çalışıyorlardı. Yani kurumsallaşmak yerine eskide direniyorlardı. Silah zoruyla işlerin halledildiği, kimsenin kendilerine hesap sormadığı, iktidara gelmekle palazlandıkları sisteme takılıp kalmıştı siyasi partiler. Sermayedarlarının gelişiminin çoktan gerisine düşmüşlerdi.
Düşünün ki sermayedarlar değişen hükümetlerle çalkalanıp değişiveren istikrarsız kuralsız bir piyasa ister mi? Hükümete kim gelirse gelsin onlar kendileri açısından bir şeylerin değişmemesini garantilemiş olmalıydılar. Son yıllarda bir türlü geldiği yerde kalamayan hükümetler bu yüzdendir. Eskide takılı kalmış hükümetlerle, devleti 10-15 yıl geride bırakmış TÜSİAD'ın çatışması. Boyner'le istediklerine uygun bir hükümet kurmak isteseler de bunu başaramadılar. Başaramamalarının en önemli nedeni ise ülkeyi içine soktukları savaş, kargaşa, polis ve asker cenderesi ve halka dayatılan gerici gündemleri aşamamalarıydı. Kendi yarattıkları gerici kaos ortamına alışan halkı bundan vazgeçiremiyorlardı. Çünkü önemli bir kesim bu yaraları kaşıyarak palazlanmıştı. Rantlarından vazgeçemeyenlerin topluma kazandırdıkları önlerinde engel olarak dikilmişti.
?imdi yapmaları gereken, bilim insanlarını kullanarak, aydınları kullanarak, daha doğrusu gelişimi bunu dayattığı için ileri olanı savunmak zorundaydılar. Savaş istemiyorlardı. Savaş, kuralsızlığı da beraberinde getiriyordu. Bu yüzden sosyalistlerin bile dile getiremediği netlikte "Kürt ve Ermeni" konularında çözüm istiyorlardı. Hukuk alanında yeni yasalar getirilmesini istiyorlardı. Konuşma hürriyeti, ifade özgürlüğünü savunucusu olmuşlardı.
İşte bu yüzden bir kısım aydın ve bilim insanlarının gönlünü fethettiler. Kurdukları eğitim kurumları bilim adamı bulmakta zorlanmadı. Gerici ve tutucu, olanakları kısıtlı devletten kopan bilim insanları bu sermayedarlarının bünyesinde kendine yer buldu. Araştırmaları desteklendi, yeni projeleri için kaynak ve gereksiz bürokrasiyi aşmış oldular. TÜSİAD bu yüzden "kızıl" oluvermişti. "Kızıl" sosyalistlerin bile söyleyemediklerini söylemeyi üstlenmişti, öğle ki sendika yöneticileri bile "gerekirse bu iş için, TÜSİAD'ın ardından işçileri sokağa dökerim" diyebilecek kadar kızıl hem de.
Ne oldu yani? Sermaye evrimleşerek sosyalistleşmiş miydi? Kafalar allak bullak olmuştu. Oysa otomotivden petrole, bilişimden ar-ge kuruluşlarına, turizmden sigortacılığa, bankacılıktan telekomünikasyona, eğitimden sağlığa, ulaşımdan inşaata, demir çelikten medyaya dev pazarlarda tekel olan bu sermayedarların bu gelişkin düşünceleri savunması zorunluydu. Dünya teknolojide bu kadar çığır açmışken, onların bu hıza yetişecek bilimsel araştırmalara, kalifiye elemanlara, teknolojik hâkimiyetlere ihtiyaçları vardı. Dünya rekabeti bunu dayatıyordu. Bir yanda alabildiğine ileri teknolojiyle üretimini ucuza mal edip dünyayı sarsan ülkeler piyasayı tehdit ederken uzun vadeli çıkartan bunu dayatıyordu. Böyle olunca kirli savaşa takılı kalmış devlet bürokrasisini 10-15 yıl geride bırakıp öne çıkmış oldular ve böylece ileri olanı temsil ediyorlar gibi oldular. "Kızıl" oldular yani.
TÜSİAD tüzüğünde insan hakları, demokrasi, evrensel hukuk kuralları, uluslar ötesi sermayenin işleyiş yasalarına entegre olmuş bir kurallar sistemine vurgu yapıyor. Hükümetler ve devletin yapısının belirlenmesinde aktif bir kurum olduğunu belirtiyor. Her konu ve sorun üzerine görüş ve önerilerini hükümete sunacağını açıklıyordu. Kültür faaliyetlerinde aktif görevler üstleneceğini açıklıyordu. Tüzüğünden anlaşıldığına göre devletten beklenen sosyal görevleri kendileri üstleniyorlardı.
Devlet politikaları ile TÜSİAD'ın istekleri arasındaki bu kopuşun kapatılması, dengelerin yerli yerine oturması gerekliydi. Çekiştirerek hükümetlere iş yaptırmak istemiyorlardı. AKP iktidarı ile emellerine yaklaşsalar da tamamen denetimlerinde, istediklerini anlayacak ve idrak edecek bir hükümetin sancıları önümüzdeki beş yılda sürecek gibi gözüküyor.
TÜSİAD, pastanın "kızıllar" payını kapınca geriye "yeşiller" kalıyordu. Onu da MÜSİAD yerine getirdi.
MÜSİAD
1990 yılında kurulup kurumsallaşmaya çalışan bu sermaye örgütü, izlediği gelişim periyoduyla TÜSİAD'ın ilk gelişim yıllarını anımsatır. Görece daha az alana hâkim, pazardaki açıklardan faydalanmaya çalışan sermaye örgütüdür. Üyelerine bakıldığında, ağır sanayici çok az ya da yok gibidir. Daha çok orta ve küçük ölçekli işletmeleri kapsar. Yan sanayi üreticileri de denebilir.
Her biri alakasız alanlarda faaliyet gösteren, bakkalından tekstilcisine küçük üreticileri kapsayan bu birliğin amacı TÜSİAD ile karşılaştırıldığında oldukça faklılık arz eder. MÜSİAD daha çok büyüklere karşı pazarda tutunma, kendine pazarda yer açma, var olan pazara dâhil olma hedeflerini güder. Onun savaşımı, varlık savaşımıdır.
Sermaye yapısına baktığımızda üç farklı sermaye birikimi görürüz:
1- Zengin kişilerin parasal yatırımıyla yaratılan sermaye
2- Tarikat birikintisi ile holdingleşip zenginleşen sermaye (Nurcular-Gülenciler gibi)
3- Kâr zarar ortaklığı vaadi ile çok ortaklı yaratılan sermaye (YİMPA?, JETPA, KOMBASSAN... gb.)
İç ilişkilerine bakıldığında, kurumsallaşmayı tamamlamadıkları için, mafyavari, kayırmacı, dolandırıcı, kaçakçı yönlerinin törpülenmediğini görürüz. Daha kaba bir oluşum süreci yaşarlar. Dediğimiz gibi TÜSİAD'ın ilk kuruluş amaç ve kavgasını onlar yeni vermektedir. Üstelik dezavantaj olarak karşılarında pazara hâkim sermayedarlar vardır. Zaten kurulup şekillenmiş bir pazar mevcutken, burada yer edinmek zordur. Avantajlı tarafı ise, yeniden bürokratik şekillenmeye gitmelerine, bir çalışma ve üretim piyasası yaratmaya gerek kalmamıştır. Katlanacakları tek şey rekabettir.
İşte onlara pazarda önemli bir silah sunan ve "yeşil" unvanı kazandıran da İslâmî söylemleri kullanmalarıdır. Diğer bir değişle çıkışlarını borçlu oldukları tarikat örgütlenmesi, İslâmî yaşam taahhütleri bu sermayedar kesimine önemli bir avantaj sunmuştur. Kendi pazarına, tüketici kitlesine sahip olarak büyüyor olması bu sermayeye bir avantaj sağlamıştır.
Topluma empoze edilen İslâmî kurallara göre yaşama, milliyetçi kisve ve İslâmî kurallara göre üretim vaadi onları aynı dergâhtaki müritler olarak korumuş ve aynı pazarın ilişkilerinde birleştirmiştir.
Özellikle kâr zarar ortaklığı ile sıradan emekçilerin yastık altında sakladıkları paralarını alıp sermaye yapan bu kesimler, hem önemli oranda sermaye elde etmişler, hem de tüketici ile kopmaz bir bağ kurmuşlardır.
Haram diye yıllarca parasını bankaya yatırmamış, birikimlerini güvenip kimseye vermemiş insanlar, iş sahibi olacakları vaadi ile bu ortaklığa katılmışlardı, özellikle Avrupa'daki gurbetçiler bu işin başında yer almışlardır. Toplanan bu paralar gerçekten de Türkiye'de yatırıma sevk edilmiştir. İnşaat, turizm, tarımsal üretim fabrikaları, gıda, tekstil, eğlence, mobilya, medya, temizlik gibi hizmet alanlarına yatırılmıştır. Böyle olunca bu işletmelerden hissesi bulunan insanlar kendi yerinden alış veriş yapma, kendi inşaatından ev alma, kendi otelinde kalma, kendi araba firmasıyla dolaşma, kendi hastanesine gitme, kendi okulunda okuma gibi geniş alanda ortak olduğu bu firmaların ürünlerine yönelmiştir. Bu gücü görmüş olacaklar ki, dayandıkları bu İslâmî yaşam söylemlerinden yeni bir kültür yaratmak, bu söylemlere sahip Pazar ilişkisi dışına çıkmamak kültürünü de yaratarak tüketicisini elinde tutmak sermayedarların işine gelmiştir. Tüketicisiyle hem ticari, hem ahlaksal ve hem de duygusal bir bağ yaratmıştır. Zaman, zaman Avrupa ülkelerinden söylenen sözlere atıf yapılarak "gâvur ürününü boykot ediyoruz", "yerli malı alın" türünden bir kültür şekillenmesi yaratma isteği de bu ticari ilişkilerin bir parçasıdır.
Gelişip büyüyen MÜSİAD sermayedarları, varlıklarını toplumda İslâmî yaşayışın arttırılmasında buldu, buradan palazlandı. Kendi içinde, bir biri dışında alış veriş yapmayarak, ihtiyacı olan ürünü kendisinden olandan alarak bu kapalı ilişkiyi iyice ilerletti.
Çalışanlarını da bu tarikattan, İslamî söylemli çevreden seçmeye özen gösterdi. Kendini bu işletmelerin ortağı gibi gören işçi, itiraz etmeyi, hak aramayı aklına bile getirmedi. Sonuçta kendisi de bu "aileden" biriydi. İşletmesinin kazanması kendisinin kazanmasıydı aynı zamanda. Çünkü ortaktı bu kuruluşlara.
Bu güçlülük kendini RP iktidarı ile somutlandırdı. ?aşaalı dönemini yaşayan "yeşil sermaye" iktidara gelmekle sırtını önemli bir yere dayamış oluyordu. Gelecek ihaleler, bürokrasideki kolaylıklar, kaçakçılığını temize çıkarma, aklanıp piyasaya çıkabilme kolaylığı sağlayacaktı bu dönem onlara. Üstelik yerel belediyelerde de hâkim olması insanların birikimlerini sorgusuz, sualsiz kendilerine aktarmalarına neden olacaktı. Yeşil sermayedarlar iyice kurumsallaşıp pazarlara yerleştikçe, güçlendi. Medya aracılığı ile topluma istediği yönelimi vermekte gecikmedi. (TGRT, SAMANYOLU TV, KANAL 7)
Ancak ne olduysa oldu. 28 ?ubat 1997 bir miladın, bir çatışmanın startını vermişti. Necmettin Erbakan başkanlığında MGK'da alınan çeşitli kararlar ile yeşil sermaye hedefe konuldu. 28 ?ubat'a geçmeden önce 12 Eylülün bu yükselişteki etkisini inceleyelim.
12 Eylül ve Toplumda Yaratılan Dini Örgütlenmeler
12 Eylül Türkiye'de önemli bir milattır, işçi sınıfı, öğrenci gençlik hareketinin yüksek olduğu, bugüne nazaran alanlarda, haklarını savunduğu bir dönemdi. Darbe bu muhalefeti sindirmek üzere gelse de, toplumu dev gibi bir silindirden geçirdi. İdeoloji, yerine ideolojisizliği, ahlak yerine ahlaksızlığı, isyan yerine boyun eğmeyi, onurlu duruş yerine onursuzluk kültürünü taşıdı topluma.
İşin topluma yansıyan kısmı özetle buydu. Diğer yönü ile dünyada egemen olan sosyal devlet, sosyal toplum, sosyal yaşayışın resmen sona erdirilip, serbest rekabetçi kapitalist ekonominin startıydı verilen. Meydanı, dünyadaki şekillenmeye paralel olarak sermayeye açmaktı hedef. Onlar için sendikasız, grevsiz, isyansız bir toplumu yaratıp, kaosu sona erdirmekti hedef. Bunu yaparken de yeni bir kültür yaratılmalıydı. Halk nezdinde sempati duyulan sosyalizmin karşısına farklı bir kültürü dikmekti amaçları.
ABD'nin Ortadoğu'da, Sovyetlere karşı oluşturduğu yeşil kuşak, İslâmî örgütlenmelere paralel olarak, 12 Eylül'le "dinsiz" sosyalistlere karşı, "allahsız" isyancılara karşı; milliyetçi, İslâmcı, dindar bir toplum kültürü yaratılacaktı.
İşte Kenan Evren'in kimi konuşmalarından örnekler: "Dinsiz millet düşünülemez. Dinimize sımsıkı sarılmalıyız". (Soner Yalçın, Hangi Erbakan). Kenan Evren bu sözleriyle toplumda yaratılan yeni eğilimin işaretini veriyor, her konuşmasına ayetlerle başlıyordu. MSP'lilerin bile yapamadığını yapıp din derslerini ilk ve ortaokullarda zorunlu hale getirdiler.
"Tanrısı bir, kuranı bir, peygamberi bir, aynı sesleniş ve yakarışla namaz kılanları birbirinden koparmaya imkân yoktur" diyordu Kenan Evren. (Konya konuşmalarından, 1981)
Ana ideoloji Türk-İslâm sentezinden ibaretti. Kitle örgütleri, sendikalar, dernekler, ilerici basın-yayın kurumları, mahalledeki bakkala kadar kapatılıyordu. Gazeteciler hapislere tıkılıp işkencelerden geçirilirken, tarikat ve şeyhler elini kolunu sallayıp devlet teşvikiyle cemiyetini yeniden açıyor, mürit ve taraftar kazanma seferberliğine çıkıyordu.
Darbecilerin isteği üzerine 1981'de "Din İstismarını İnceleme Alt Grubu" adıyla bir komisyon/kurul oluşturuldu, içinde Genelkurmay, Adalet ve İçişleri Bakanlığı, MİT, Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Diyanetten temsilcilerin bulunduğu bu kurul şunu rapor ediyordu: "Mevcut İmam Hatipler bu haliyle on yılda bile din görevlisi ihtiyacını karşılamada yetersiz. Yeni İmam Hatip okulları, İlahiyat Fakülteleri, Yüksek Lisans Enstitüleri açılmalıdır. Din Kültürü dersleri ilkokuldan itibaren mecburi yapılmalıdır, Halkın basılı dini yayın ihtiyacı tespit edilmeli, her yaş ve kültüre uygun insanın ihtiyacı olan dini neşriyatın yaygınlaştırılmasına izin verilmelidir." Start verilmiştir. Görevden alınan binlerce öğretmen, doktor, mimar, subay vb. yerine dindar, milliyetçi kadrolar alındı. Küçük dini cemaatlerin sırtı sıvazlanıp "yürümesi" sağlandı.
İhaleler dağıtılırken öncelik sırası dini kesimlere verildi. Seçimlerde belediyelere, devlet eliyle bu kesim yerleştirildi. Çocuk Esirgeme kurumlarından, okullara besmeleyle yatıp kalkan, yiyip için dini bütün çocuklar yerleştirildi.
Yurt dışında Çatlı da dahil birçok özel görevli, din ve milliyetçilik ekseninde, gurbetçileri örgütlemek üzere görevlendirildi. Bütün tarikat ve şeyhlerin Avrupa'dan gelmiş olması şaşırtıcı değildi.
İşte bütün bu çabaların ortaya çıkarttığı sonuçlar şunlardır:
-Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu oldu.
-1982'ye kadar yalnız bir tane olan İlahiyat Fakültesi, 1982'den sonra hızla artarak 21'e yükseldi.
-1983'te, 1939 sayılı Milli Eğitim Temel Yasası değiştirilerek İmam Hatip liselerinden mezunların diğer fakültelere geçişi sağlandı.
- Klasik İmam Hatiplere Anadolu İmam Hatipler eklendi.
- İmam olması olanaksız olan kız öğrenciler bu liselere kabul edildi.
- İmam ihtiyacı için açılan bu okullardaki öğrenci artışı 1983 ile 1990 arasında %50 arttı.
-1983-1995 arası 72 İmam Hatip lisesi açıldı, öğrenci sayısı %103 artarak 20 bin öğretmen ve 512 bin öğrenci oldu.
-Her mahalle ve camide kuran kursları yatılı yurtları, dini eğitim amaçlı tarikat evleri kuruldu. 1990 yılında Abant'ta toplanan Türk Ocakları Merkez Heyetinin hazırladığı raporda dinin ve İslâm’ın nasıl kullanıldığı açıklanıyordu. Bu raporu okuyanlar arasında MHP bakanı olmuş Abdulbaki Çam ve Sadi Somuncuoğlu da vardı. Raporda:
"Ülkemizde Kürtçülük temelde laik, hatta din düşmanı bir ideoloji değildir. Kürt ayrılıkçılığı bir aydın ideolojisidir."
"Yörede resmi faaliyet gösteren az sayıda kuran kursu ile çok az sayıda imam hatip okulu vardır. Bunların kapasiteleri yetersizdir. Fiilî güç ve itibar dengesinin sağlanması için gerillaya karşı mücadele silah, araç ve gereç üstünlüğü sağlanmalı. Savunmasız olanlar tamamen kapatılmalıdır" (Mehmet Güç, 28 ?ubat 2000. Yeni Binyıl).
Denilerek işin bir başka yönüne işaret ediliyordu. Kürt isyanını engellemek için yaratılan Hizbullah gerçeği artık devletin de kabul ettiği bir gerçektir.
Topluma bunca dağılmış dinci etkinin sonuç vermesi düşünülemedi. istedikleri gibi olmasa da devlete dayalı beslenen tarikatlar etrafında toplanan, güçlenen, devlette yer edinip kariyer, güç kazanan bu gruplar kısa sürede elindeki imkânları ilerlettiler.
Toplumda yaratılan dini etkiyi kullanarak bir çevre, tüketici ilişkisi içine girerek bu kapalı pazarda kendilerine yer edindiler. ?u anda iktidarda Maliye bakanlığı yapan Unakıtan'ın, RP milletvekillerinin televizyonlara yansıyan, dergâh sohbetleri, sakallı, el pençe, şeyhlerden vaaz alırken ki halleri hepimizin malumudur. Dünün sarıklı, sakallı tarikat müridi bu günün şık ve modern giyimli bakanı oluvermiştir.
12 Eylül’le kendilerine sunulan pazarı iyi değerlendirip güçlenen, şeyhler, müritler, İslâmî söylemli dindarlar bu olanakları kullanarak güç haline gelmeyi başarmıştı. Güçlenirken de kendilerini var eden cami, tarikat, cemaat ilişkisini koruyup kollayarak tüketicisini de elinde tutarak gelişmiştir. Ülker'in malından başkasını almayan, tesettür giyimi arayan, haremlik selamlık otelleri tercih eden bu kültür o zamanların ürünleridir.
Bu kültür kendini RP iktidarına taşıyarak zaferini ilan ettiğinde, tersinden geliştirilmeye çalışılan bir sürece girmiş oldu.
Sahip oldukları bu cemaat ilişkilerini geliştirip tüketicisine sahip, cemaatinden seçtiği işçi ile sorunsuz üretim ile piyasaya hâkim olup büyüdükçe durdurulmaları gerektiğini de düşündürtmüş oldular.
Yan sanayi olarak büyümeleri sorun olmayacaktı. Tersinden büyük kapitalistlerin pazarını tehdit edecek şekilde tüketicisini içinde tutarak büyüyorlardı. Bunun üstüne Arabistan'a ikinci el araba ihracına girişince iş çığırından çıktı.
Dün 12 Eylül ile kurulan Albaraka Türk, Faysal Finans, İslâm Kalkınma Bankası ile her alanda var olan yeşil sermayedarlar kurulu kapitalist piyasayı rahatsız etmeye başladı. 12 Eylül ile İslâmî sermayeye verilen yükseliş startı, yine "yeşil sermayenin" tepkisi RP iktidarında, N. Erbakan başkanlığında toplanan MGK kararlarıyla budanmaya başladı. 28 ?ubat kararları toplam 18 maddeden oluşmaktadır. Özet olarak; rejimi tehlikeye soktuğu söylenen dinci örgütlenmenin önünün alınması için gereken yasal ve fiilî yaptırımları içermektedir. Kılık, kıyafet veya eğitim alanında tamamen İslâmî inançlara göre yaşayışın önünün alınması gerektiği vurgulanmıştır. Dinci kadrolaşmaya dikkat çekilerek, dinci kadrolaşmanın önünün kesilmesi gerektiği vurgulanmıştır. İran'ın TC'nin iç işlerine karışmaması gerektiği vb. konular vurgulanmıştır.
28 ?ubat kararları işin bir yönüydü. ABD Ortadoğu'da silahlandırıp büyüttüğü İslâmî örgütleri (Saddam, Taliban vb.) bir, bir diskalifiye ederek, ortadan kalkan Sovyetler Birliği’nin boşalttığı alanlara hâkim olma kavgasında paralel bir süreçte Türkiye'de de çıngar koptu.
Yıllardır, geçersiz ve sahte belgelerle gurbetçilerden paraları toplayıp palazlanan, holdingleşen sermayedarları görmeyen devlet, işletme ruhsatı veren, holdingleşip piyasaya giriş izni veren devlet birden bu usulsüz hileli yükselişleri gözler önüne sermeye başladı. KOMBASSAN, ardından JET-PA, onun ardından YİMPA? aynı palazlanmanın bir şekillenmesi olarak ekranlara yansıdı. Bugünün bakanlarının bir, bir bu şirketlerle bağları, ekonomik ve siyasi ilişkileri açıklanmaya başlandı. Bunun öncesinde Fadime ?ahin, Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı ile tarikat ve cemaatlerin budanıp, frenlenmesi ile başlanmıştı. Toplum gözünde değersiz ve güvensizlikleri böylece sağlandı. Tek tek sanayicilerin, şeyhlerin, kadınlarla ilişkileri deşifre edildi. Bu kapalı pazar parçalanacaktı böylece. Sonra sıra daha büyüklere geldi. KOMBASSAN, YİMPA?, JET-PA piyasadan silinmek üzere tehdit edildi.
Biz ancak o zaman gördük ki, MÜSİAD sermayedarları, "kör gözüm parmağına" misali palazlanmalarına halkın dini değerleri üzerinden büyümelerine göz yumulmuştu.
Piyasada yaşanan bu kaosun temizlenmesi gerekliydi. "Yeşil sermaye" heyulası bunun neticesinde patlatıldı.
Oysa "yeşil sermaye" de var olan kapitalist piyasadan gayet memnundu. Gerçek anlamda onların şeriat esaslı bir devlet amaçları filan yoktu. Amaçları sadece İslâmî söylemlere sahip oldukları bu pazarı tanımak, Ortadoğu'da, özellikle Araplarla ticaretin merkezi olmaktı.
Ne laiklik elden gidiyordu, ne de şeriattı gelen. Yaşanan kapitalist büyükle, küçüğün pazar kavgasıydı. Sırtını iktidara dayayan "yeşil sermaye" piyasayı karıştırıyordu.
Büyükler güven tazeliyorlardı bu süreçte. Kâr zarar ortaklığı ile dolandırılan Müslüman inanışlı insanlar, ağlayarak ekranlara yansıdıkça, insanlar devletten daha çok güvendikleri, KOÇ, SABANCI bankalarına dönüyordu yeniden. Gavur malı diye uzak durduğu, Avrupalı markaların, TÜSİAD sermayedarlarının ortaklığı ile ülkeye sokulan ürünlere yöneliyordu yeniden.
Büyüklerin istediği;
- Rekabete neden olan bu küçüklerin büyümesini engellemek,
- Devletle var olan hükümet ayaklarını budayarak ihalelerde kazançlarını engellemek,
- Tüketicisinin gözünde güvensizliklerini artırıp eski, güvenli pazarına çekmek,
- Pazardaki tüketici güvensizliğini yok edip tek elden fiyat belirlemek olarak sıralanabilir. İnsanlar yıllarca satın aldığı üründe tek marka arayıp, bu markalara güven sağlamışken, istediği fiyatı belirleyen büyük sermayedarlar, İslâmî söylemle karşısına çıkıp tüketiciyle, duygusal bağlarla tüketicisini çalan, zaman zaman usulsüzlüğü ele piyasada güvensizliğe neden olan bu sermayeyi "yeşil" ilan edip, "şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor" safsataları ile oturttu gündemimize.
Aslında yaşanan, kapitalist büyükle küçüğün çatışmasıydı. Büyük sermayedarlar ileriyi büyük olanı hedeflerken her anlamda ayak bağı olan küçük sermayedarları (yeşiller) bertaraf etmenin yollarını bulmuştur.
"Atatürkçülük, laiklik, şeriat" korkusu ile toplum çelişkiye sokuluyor, bu suni gündem etrafında bu çatışmada taraf olması isteniyordu.
"Yeşil" sermaye içinde, pazarın kurallarına uymayı başarıp, kurumsallaşmalarını tamamlayanlar, büyüklerin pazarına, ilişkilerine entegre olmayı başaracaktır. Elekten geçemeyenler ise dünün tefeci, tüccar zihniyetini aşamayanlar olacaktır.
Sermayenin rengi olmaz. Nedeni basit. Bu iki sermaye çevresinin avantalar ve yağmalar düzeninde vergi indiriminde çatıştığı görülmüş müdür? Asgari ücret, emeklilik ve sosyal sigortalar kesintilerinde anlaşamadıkları, çatıştıkları olmuş mudur? Her şeyin özelleştirilmesinde, serbest piyasa diye meydanın alabildiğine emperyalist sermayeye açılmasına bir itirazları var mıdır? Taban fiyatlar belirlenirken, köylülük ve tarım yok edilip, büyük sermayedarlara alan açılırken çatıştıkları olmuş mudur?
Bütün bu konularda aynı noktada birleşmişlerdir. Sermayenin "kızılı" da, "yeşili" de aynı zemindedir. "Kızıl" olan; "benim işçim ne yiyip ne içecek, sosyal yaşama olanağı yok, kızıllığımın gereği, insanların yaşam standardının yükseltilmesin istiyorum" demediği gibi; "yeşil" olanlarda, "dinimize göre komşum açken ben tok yatmam, din kardeşim açken ben lüks yaşamayı reddediyorum. Asgari ücreti yükseltin" dememiştir. Demesi şaşırtıcı olur çünkü!
Elbette ki biz işçi ve emekçiler kendi sosyal sınıf cephemizden, yaşamımızdan bakmak zorundayız. Ne "yeşil" sermaye ile şeriat gelir. Ne de "kızıl" sermaye ile laiklik ve demokrasi.
TÜSİAD, Avrupa'ya entegre olup dünya piyasasına ve pazarına güçlü girmeyi isterken, çalışma şartlarının ağırlaşmasını, asgari ücretin düşmesini, toplu sözleşmelerin feshedilmesini, grevlerin kırılmasını, sendikacılığın hepten bitirilmesini, köylülüğün ve tarımın bitirilmesini desteklemiştir. Serbest piyasa diye, bize sefil bir yaşam dayatılmıştır. TÜSİAD'ın "ilericiliği" dünya politikasına entegre olup içindeki kaosu istememekten kaynaklıdır.
MÜSİAD şeriatı getirecek falan değildir. Onların istedikleri, sermayelerini borçlu oldukları bu kapalı pazarı koruyarak, büyüklere karşı var olabilme, tutunabilme çabasıdır.
Hükümetlerde ise AKP "yeşil" sermayenin temsilcisi gözükse de TÜSİAD’da dâhil sermaye kesiminin ihtiyaçlarını hızla hayata geçiren iktidardır. Uygulamalarında ve devlet olanaklarında çevrelerini güçlendiriyor olmalarına rağmen, sermayenin ortak çıkarları doğrultusunda epey yol almış bir hükümettir. Bu gün için CHP, TÜSİAD' a yakın gözükse de, bu söylem bazında böyledir. Eski tarzda takılı kalan CHP’de kısa sürede tükenecektir ve TÜSİAD için AKP'den daha az güvenilirdir. 28 ?ubat ve bugün yapılan devlet ve sermayenin, ABD politikalarına paralel kendi eliyle yarattığı, ama hesaplamadığı şekilde pazarını kapalı aile, cemaat ilişkisi ile tehdit eden "yeşil" sermayenin diskalifiye edilip güçsüzleştirilmesinden ibarettir.
Biz işçi sınıfı ve emekçilerin bu kavgada taraf olması ise doğru değildir. Ne "kızıl" TÜSİAD ne de "yeşil" MÜSİAD bu piyasanın temsilcisi olmanın ötesini temsil eder. Darbe ve yeni bir savaş histerisinde debelenen ülkede huzuru istediği için "ilerici" gibi gözükmektedir.
Kitle örgütleri, sendikalar, dernekler işlevini yapamayıp, güvenilirlikleri kalmayınca, demokrasi savunuculuğu sermayeye kalmıştır. Fakat bu "ilericilik," halk çıkarlarından ziyade, kendi isteklerine cevap veremeyen, geri kalmış hükümet ve devlet politikalarına karşıdır.
İşçi sınıfı ve emekçi kesim kendi çıkarları ekseninde örgütlenmedikçe bu cepheleşmelerin peşinden sürüklenmekten kurtulamayacaktır.
10 Temmuz 2008
