Dilimizde tüy bitti ya;
Yinede tekrarlamakta ve bu “tekrarı” birlikte okumakta, tartışmakta bir sakınca görmüyorum; aksine yararlı olduğu dahi düşünülebilir:
“...miş gibi” oyununda süre giden “mücadele” paşacıcunta ile imamcıcunta arasındadır ve “oyun” -burada oyun kelimesi özellikle tırnak içine alınıştır- kemalizmin sahasında oynanmaktadır. Küçük bir nüansı da dile getirmek zorundayız: Oyunun biraz sert geçmesi ve bu türden oyunlarda hakemlik görevinin daimi sahibi sermayenin sertliğe göz yumup henüz kart göstermemesi nedeniyle sahanın zemininde bozulmalar meydana gelmeye başlamıştır. Oyun biter bitmez düzeltileceğinden kimsenin kuşkusunun olmaması gerekir.
Oyunda “cumhuriyet” rolünü paşacuntası “demokrasi” rolünü ise imamcuntası üstlenmiş görülmektedir ve unutmayalım bu rol dağılımı her an değişebilir, tarihimizin bize öğrettiği budur; diğer taraftan üstlenilen rollerin yorumlanmasında klasik yorumlara da bağlı kalındığı görülmektedir.
Farklı “şeylerin” peşine düşmeyelim; olup bitenler/süre gidenler Kemalist rejimin restorasyonundan ibarettir, bu sürecin ilk adımı 28 ?ubat’ta atılmıştır.
Ve restorasyon gericiliktir.
“Biz” bu oyunda taraf değiliz ya da karşı taraftayız.
“Bizden” olupta bu oyunda taraf olmaya soyunanlara anımsatılması gereken basit bir gerçek vardır: Bu temaşa, bu mücadele, “kapitalizme/sermayeye ve emperyalizme en iyi ben hizmet ederim” mücadelesidir, bu mücadele “emeği en iyi ben sömürürüm” mücadelesidir, mücadelelerinintarihi bu garantiyi hamilerine verme tarihidir.
Her iki tarafta sermayeye eşit yakınlıkta durmak için azami gayret içindedir, her iki tarafta emeğe ve emekçiye -sola- eşit uzaklıktadırlar: Bu “uzaklık” düşmanlık olarak nicelendirilebilir. Her iki tarafta sola düşmandır.
Bu “mücadelenin” kaybedeni emekçiler olacaktır.
Ben “spikerin okuduğu haberin” yalancısıyım: Savcılık iddianamesine göre Kuvayı Milliye Derneği 1919’da kurulmuş. “İlginç” olarak not edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
kuvayı milliye ve...
Sorunun yanıtını araştırmak gerekir: “kuvayı milliye nedir?” Anadolu’daki “isyancılara” karşı kurulan “kuvayı inzibatiye”ye karşı “kuvayı milli”, Çerkez Ethem’in “gerillalarının” adı “kuvayı seyyariye”ye karşı kurulan “kuvayı milliye”...
Kuvayı Milliye 1919’da kurulmuştur. İngiliz emperyalizmi tarafından desteklenen Yunan işgalinin, Ege ilçelerinden itibaren başlamasının ardından bölgedeki “eski” ordu mensupları, Mondros Mütarekesine rağmen müsaderesi yapılmamış silahların işgalden “çıkarları zedelenen” yerel eşrafa dağıtılması ile kurulmuştur (Diğer taraftan aynı süreçte ve hatta çoğu kez aynı bölgelerde yerel unsurların yerel çıkarlarını işgalde ya da işgalci devletin denetiminde olduğunu düşünerek başvurularda bulunarak işgale davetiye çıkarttıklarını da resmî tarihin kaynaklarından -dahi!- öğrenebiliyoruz.). Örgütlenmelerin amacı işgale karşı direniş, kalanın korunması ya da kaybedilenin geri alınması ya da el koyulanın meşrulaştırılmasıdır. Yerel örgütlenmeler birbirinden bağımsız olmakla birlikte davranış biçimleri aynıdır. Eylem planı, İttihat ve Terakki’nin yeniden yer altına çekilme hazırlığı olan gizlenmiş silahların dağıtılması ve bu dağıtım işleminin ardından oluşturulan ve ordunun belirleyici olduğu bir bürokratik yapının egemenliğinde/denetiminde direnişin başlaması şeklinde özetlenebilir. Örgütlenmelerin çekirdek yapıları dikkate alındığında, bunların, İttihatçıların Makedonya’daki yeraltı örgütlenmelerinden farklı olmadığı görülecektir. Ancak bu bağlamda bir halk hareketi olarak değerlendirilebilir ve burada “halkı” tanımlayan unsurların ordu mensupları, yerel okumuşlar ve kasabanın henüz gelişmekte olan ticaret burjuvazisinden oluştuğu kolaylıkla saptanabilir. Dolayısıyla Kuvayı Milliye “ruhunu” İttihat Terakki’den ayırmak olanaksızdır. Daha sonra Müdafaa-i Hukuk olarak adlandırılacak “yeni” yapılanma ile birlikte her üç yapının sınıfsal bileşenleri ve niteleyenleri aynıdır. Ve ancak kaydıyla “bu kadarlık” bir halk harekedir ve bu da kemalizmin “halkçılık” umdesinin de içeriğiyle birebir uyuşmaktadır. Korunan hukuk ise bu yapının mülkiyetini tanımlar ve bu mülkiyet, birinci paylaşım savaşı sırasında “tehcir edilenlerin” geride bıraktıklarıyla oluşmuştur, gelişmiştir/palazlanmıştır. Kuşkusuz bu amacın gizlenmesi ya da yeni bir dille başka bir şekilde anlatılması gerekmektedir. Müdafaa-i Hukuk yapılanmalarının tümüyle “tehcir” bölgelerinde olması sıradan bir rastlantı olamaz. Atalarımız ne demiş: Adalet/hukuk mülkün temelidir. Ayrıca iyi bilinen ancak ayrıntı okumalarına kendisine yer bulan bir diğer gerçek ise Kuvayı Milliye yapılanmasının büyük emperyalist devletlerle bir sorunu olmadığı ve onun bu bağlamdaki başlıca uğraşının konum itibariyle İngiliz emperyalizminin zavallı birer maşasından başka bir şey olmayan Yunan işgalcileriyle olduğudur. Ancak Kuvayı Milliye efsanesini -ruhunu!- yerle bir eden bir mevzuu daha vardır, o da “Kurtuluş Savaşına” halkın katılımı sorunudur ve bu “katılım” hiç de anlatıldığı gibi değildir. Resmî tarihin kaynakları on binlerce asker kaçağından ve asker kaçağı olduğu gerekçesiyle İstiklal Mahkemeleri -bu süreçteki çalışma alanı budur- tarafından verilen binlerce idam kararından, bini aşkın infazdan söz etmektedir. Bu sayılar cephede ölen asker sayısından fazladır. Ve hiç kuşku yok ki bu durum bir “şahlanışı” tanımlamamaktadır. “Popülist” bir dille söylersek “Anadolu Emekçisinin” Kuvayı Milliye ruhu ile pek de candan bir ilişkisi yoktur, olmamıştır (Ne yazık ki “ikincisinde de” durum aynıdır.). Tekrarlarsak; Kuvayı Milliye bileşeni olarak “halk”, kemalizmin halk anlayışıyla iyi bir şekilde örtüşür: egemen ideolojinin daha iyi sömürebilmesi için resmî ideolojinin kendisini -yönetimini/siyasetini- yeniden kurgulaması için seferber ettiği ya da gereksinim duyduğu bir bileşendir bu. Bir tekrar daha; bu bileşeni oluşturan askeri bürokrasi ile savaş şartlarında ve öncesinde İttihatçılıkla palazlanan burjuvazidir. Dolayısıyla yapılanmada ancient sosyalistlerin anladığı anlamda “halk” yoktur (İkincisinde de yoktur; üçüncüsünde ise olmama olasılığı daha şimdiden yüksek gözükmektedir!).
Yerel ve bağımsız örgütler halinde ortaya çıkan Kuvayı Milliye bu bağlamda soyut bir “kavrama” rahatlıkla indirgenebilir. İşgalle yitirilen yerel çıkarların korunması temel amaç olunca örgütsel disiplinden uzak olunması da kaçınılmazdır. Kuvayı Milliye masalında bu nedenlerle, halka yerel-özel vergilerin salınması, mülkiyeti koruma amaçlı yerel-özel mahkemelerin kurulup kanunlar yazılması vs. şaşırtıcı bir ayrıntı olmamaktadır. Ancak bu durumun merkezin egemenliğini de sarsacak bir şey olarak görülüp buna karşı önlem alınması da aynı ölçüde kaçınılmazdır. Bu şartlarda sermaye oluşturulması ve sermaye sınıfının gelişebilmesi için güçlü bir merkezi yapıya da gereksinim vardır! Bu türden bir gereksinim belki ilk sıralarda kendisine yer bulamaz ama yerel, çok sayıda Kuvayı Milliye örgütü daha sonra Birinci Meclisin ordusu içinde eritilmişlerdir. Bundan sonra sıra Kuvayı Milliye destanının yazılmasına gelmiştir.
Kıvılcımlı gerek Kuvayı Milliyeyi tanımlarken gerekse de onun “ikincisinden” medet umarken resmî söylemin etkisi altındadır ve bu bağlamda “iteleyen bir unsur” olarak askeri görmektedir. Yaşamı ve yazdıkları Kıvılcımlı’da “sınıfa güven” diye bir sorunun olmadığını açıkça ortaya koyarken Kuvayı Milliye fetişizasyonu onun genel yaklaşımı ile ciddî bir biçimde çelişmektedir. Kuvayı Milliye tanımlamasındaki bu “sorunun” bir nedenini de resmî tarih söyleminin kayıtsız şartsız egemenliğinde aramak gerekir. Kemalistlerin 12 Mart darbesinden bir ay önce, kimi “sol” çevrelerin ordu aracılığıyla iktidarı ele geçirmek gibi hamhalat hayallerle oyalandığı günlerde Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs darbe sürecinde beklediği ikinci Kuvayı Milliye şahlanışı henüz gerçekleşmemiş olacak ki ya da hâlâ umutlu ki Kuvayı Milliye tartışmasını ısrarla sürdürmektedir:
“Kuvayı Milliye sözü: Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın kendi kendine aldığı ad’dır. Onu, sözlük anlamına bakıp değiştiremeyiz. Kaldı ki, 1919-23 yılları Türkiye’de egemen bir Yerli Finans Kapital bulunmadığı için, Kuvvayımilliyecilik deyimi Antiemperyalist savaşa pek te yanlış verilmiş bir ad sayılmaz. Finans-Kapitale karşı savaş bir yol Halk dilinde ‘kuvvayımilliyecilik’ biçimiyle yaygınsa (ki öyledir), onu, halka İkinci Kurtuluş Savaşı’nı daha iyi kavratmak içinde kullanmak, bir gelenekten olumluca yararlanmaktır.”1
Burada “teknik” olarak dikkatimizi çeken bir unsuru öncelikle not etmemiz gerekiyor. Bu dergide yaklaşık dört yıldan bu yana sürdürdüğümüz resmî tarih polemikleri sürecinde sıkça değindiğimiz bir sorun karşımıza çıkmakta; Kıvılcımlı resmî söylemden kendini bağımsızlaştırabilmiş değil: “Ulusal Kurtuluş Savaşı” söylemi daha sofistike, ancak söz edilen sürecin anti-emperyalistliği konusunda ciddî kuşkulara sahip olunması gerekiyor! Özellikle bugün gelinen nokta itibariyle -kaldı ki yetmişli yıllar içinde bu saptama için yeterli bilgisel netliğe sahiptir- kapitalizme karşı olunmadan anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olmanın burjuva milliyetçi bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. Yalıtılmış bir “anti-emperyalizm” olamaz; en azından sosyalist bir duruşu nitelemez. (Bir parantez: “ikinci kuvvayımilliye” söylemi o dönemde devrimci gençliği de etkiler, THKP-C savunmalarında bu kavrama rastlamak şaşırtıcı değildir.)
1950 yılında başlayan demokrasicilik oyunu ile “Milli ?ef” faşizminin konjonktürel dönüşüme uğrayıp Demokrat Parti’nin iktidara gelişi kemalizmle hesaplaşmasını yapmamış-yapamamış sol için bir bellek yitimini de göstermektedir. İttihatçılıkla kısmen başlayıp 1920’den itibaren “yeni dünya düzenine” uyum politikalarının itelemesiyle yoğunlaşan sosyalist kıyımı-sosyalizm düşmanlığı tümüyle unutulmuş, yok sayılmış onun yerini DP “diktası” almıştır. DP değişimi 1920’li yıllarda başlayan emperyalizme biat politikalarının zorunlu bir sonucudur ve salt bu niteliğiyle bile kemalizmin devamını, devamlılığını gösterir. Bir sosyalist için iki dönemi birbirinden ayıran yegane unsur İkinci Paylaşım Savaşı sonucu emperyalist konjonktürün bölgesel müdahalesindeki nicelik değişikliği olmalıdır. Sonuç itibariyle işi kişiselleştirirsek, Tek Adam ya da Milli ?ef ne kadar antiemperyalist ise DP’de o kadar antiemperyalisttir; ve milli şef ne kadar kemalistse Bayar-Menderes’te o kadar kemalisttir. Unutulmaması gereken unsur kemalizmin esas olarak bir sınıf tercihini nitelemesidir. Bu nedenle benzer ilişkilendirme kapitalistleşme ve sosyalizm-emek düşmanlığı açısından da yapılabilir.
Kıvılcımlı “Kuvayımilliyeciliğimiz” başlığını taşıyan bir yazıyı kaleme aldığında ülkede DP iktidarı hüküm sürmekte ve yeni şartlara uyum zorlukları yaşanmaktaydı. Kurduğu Vatan Partisi’nin “fikri zeminini” oluşturan bu metin DP’nin uyum politikalarına karşı bir manifesto niteliği taşırken Kuvayı Milliye olgusunun siyasi ve ekonomik bileşenlerini yok saymaktaydı. Kıvılcımlı’ya göre “halka dayanmayan” ve “halka rağmen” politika yapan CHP sürecinde finans kapital ahlaksızca palazlanmıştı.2 Kuşkusuz doğrudur, ancak bir nüansın irdelenmesi zorunludur, Kıvılcımlı’nın görmek istemediği “bunun sürecin doğal bir sonucu, işleyişi” olduğudur. Nedeni, onun “Kurtuluş Savaşına” biçtiği değerde aranabilir mi? Bu sorunun yanıtı tartışılabilir. Ayrıca, DP bu sürecin sonucudur ve süreci hızlandırarak devam ettirmek üzere iktidara getirilmiştir; unutulmamalıdır ki genel seçim ve halk oyu kavramları Türkiye gibi ülkelerde çoğu zaman -her zaman!- birer safsatadan ibarettir.
Ve Kıvılcımlı DP iktidarı yıllarında bu gidişe “bir dur” demenin yolunun Kuvayı Milliye ruhunun diriltilmesinden geçtiğini düşünmektedir:
“Aydın, esnaf, köylü, amele, işçi, ilah. Vatandaşlar, hep birden Milli bir iman ve feragatle, 30 yıl evveli Kuvayı Milliyecilik ruhunu diriltebilir ve yaşatabilirse, vatanımızın kısa yoldan cennete dönmesi mümkündür.”3
Diyen Kıvılcımlı’nın dili -ne yazık ki- günümüzün liberal soslu milliyetçi partilerinin dilini ve önerisinin ayrıntılarıyla programlarını anımsatıyor.
Halkımızın sol partilerin bu türden çağrılarına pek kulak asmadıklarını biliyoruz. Ve bunun çok sayıda nedeni var: Ekonomik, tarihsel, dinsel, antropolojik, psikolojik vesaire (İşin gerçeği her taklit aslından kötüdür!). İşte bu durum, biz buna vurdumduymazlık diyelim, öncü bir gücün iteleyici, yol açıcı ve yol gösterici unsur olmasını zorunlu hale getiriyor. 27 Mayıs darbesini bu türden bir heyecanla karşılayan ya da bu yolda heyecanlanmayı uman Kıvılcımlı darbecilere mektup yazarak onlardan bu ruha sahip çıkmalarını istiyor. Ona göre “halk çocuklarımızın güttüğü ileri gidişimizin vurucu gücü olan ordu”4 sömürüye ve emperyalizme bağımlılığa dur diyecek gücü oluşturuyor. Orduya açıkça “ilerici bir adım atması gerektiğini” söylüyor:
“Ve hele modern tarihimizde, ne vakit askerler siyasetle uğraşmışlarsa, o vakit bu millet az çok doğru, iyi, güzel bir ileri adım atmıştır.”5
Bu sözler 19 Temmuz 1960 tarihli Milli Birlik Komitesi’ne yazılan mektupta yer alıyor. Ordunun siyasete karışması durumunun dünyanın diğer ülkelerinden farklı algılanması gerektiğini, Türkiye’nin öznel bir durumu olduğunu söyleyen Kıvılcımlı’ya göre 27 Mayıs’la birlikte MBK bir devrim yapıyor ve bu devrimle kurulan İkinci Cumhuriyet doğası gereği kendiliğinden bir İkinci Kuvayı Milliye savaşının sonucu oluyor!
Yapının sınıfsal bileşenleri ve örgütsel niteliği dikkate alındığında doğru. Ancak Kıvılcımlı “meseleye” yanlış açıdan bakmakta ısrarlı, belki de umutlu olmak istiyor. Ya da belki de resmî ideolojinin söylediklerini temel doğru kabul edip onun argümanlarıyla emperyalizmle ve onun yerli işbirlikçileriyle mücadele edebileceğini sanıyor ve birçok devrimci yapının da görmek istemediği gibi 27 Mayıs’ın bu işbirliğinin bir sonucu olduğunu görmek istemiyor ve hatta görmek istememekle de kalmıyor mevzuya farklı anlamlarda yüklemekten kaçınmıyor:
“Bugün M.B.K’sı, 6 yıldan beri Vatan Partisi’nin kendisine doktrin yaptığı: İKİNCİ KUVAYIMİLLİYE DEVRİMİNİ başardı. Ekonomik ve sosyal yoldan çıkmaza girildiği için, siyasi yönden, silahla İKİNCİ CUMHURİYETİ KURDU... ...Ama KOMİTE olarak -Halk dilindeki kutlu ‘ÜÇLER’, ‘YEDİLER’, ‘KIRKLAR’ gibi- ‘OTUZSEKİZLER’ adı ile tarihe geçecek işler yapmaya çağrılı evliyalarsınız.”6
ordu ve...
Her şeye rağmen Kıvılcımlı’nın bu umudunu uzun süre koruduğunu biliyoruz; umutlu olmaktan başka çaresi kalmadığı için mi?
Yetmişli yılların başında komando örgütlenmesini devletin kurgusu dışında değerlendirip finans-kapitalin “Türkiye’de gerçek demokrasinin doğumunu önlemek için” bulduğu bir yol olarak tanımlayan Kıvılcımlı’nın orduyu/silahlı kuvvetleri bu kurgunun dışında tutmaya özel bir önem verdiğini görüyoruz. 12 Mart ile faşizm yeni bir evreye girerken bu seçiciliğin yerini açık uçlu bir tarafgirlik alıyor. Gazetesinde 16 Mart’ta ordunun siyasetle uğraşmasının doğal olduğunu, eğer ordu siyasetle uğraşmazsa meydanın finans-kapitalin ahlaksız yağmacılarına kalacağını, subay olana dek yamalı pabuç giyen halk çocuklarından oluşan ordu siyasetle uğraşmazsa parababaları ile hacıağalarının köpeksiz köyde değneksiz gezeceğini, vesairelerini yazarken, Sovyet siyasetinin/ideolojisinin (+resmî ideolojinin!) üçüncü dünya için önerdiği ordulu modellerin fazlasıyla ve tehlikeli bir biçimde etkisinde kalmış olduğu görülüyor. Kıvılcımlı’ya göre ordu 12 Mart 1971 faşist müdahale sürecinin başında “Atatürk’ün inkılapçı yönünü benimsemiş” görülüyor. Haklı. 12 Mart’la birlikte kemalizm öznel restorasyon sürecinde önemli bir hazırlık adımı ordu aracılığıyla atılmış oluyor...7 12 Mart’ta ordunun parlamentoyu fiilen ortadan kaldırması Kıvılcımlı’ya göre bu sürecin önemli ve zorunlu bir aşaması idi. Çünkü Türkiye’de parlamento karşı devrimci bir odağa dönüşmüştü; parlamento sermaye mekanizmasının bir aracı olsa da Mustafa Kemal yaptığı müdahalelerle -ve ordusunun yardımı ile- sermayenin emperyalizme biatını engellemişti vesaire... Ve şimdi de ordunun önünde benzer bir görev vardı:
“Parababalığının tek güvendiği Parlamentarizm’in Palavra Mantarizmini yutmayan bir Ordu-Gençlik var. Gençlikte bilinç güçten üstün. Ordu (da) güç bilinçten üstün. Bilincinde gücünde tükenmez kaynağı İşçi Sınıfı’dır ancak bu üç güç gençlik+ordu+işçi sınıfı birleşirse: Büyük Köylü yığınları Tefeci-Bezirganlığın kanlı pençeresinden ve Finans-Kapitalin karanlıkta avladığı oy davarlığından kurtarılabilir. Milli Kurtuluş, gürbüz çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilir. Günün birinci problemi bu gerçekliği Ordu’ya anlatmaktır.”8
Yalnıza kapitalizmin değil yetmişli yıllardaki Sovyet ideolojisinin temel retoriğini oluşturan bazı argümanlara saplantısını bir yana bırakırsak Kıvılcımlı, 12 Mart’tan sonra bile bir “bileşik cephe” hayaliyle oyalanmaktadır. Ve ona göre bu cephede temel belirleyen ordunun “gücüdür”. Yaşamı boyunca “işçi sınıfı partisini” temel slogan edinmiş Kıvılcımlı “devrimci” orduyu bu “partinin” gücünün temel ögesi olarak görmektedir ve ordu içinde devrimci unsurlar olduğunu ve bununda ordunun sınıfsal yapısının doğal bir sonucu olduğunu kolaylıkla ileri sürebilmektedir.
Kıvılcımlı sınıflı toplumlarda ordunun temel belirleyenini ve ordunun temel işlevini ve “militarizmin” sistem içindeki kurgulanışını ya bilmemektedir ya da görmezliğe gelmeyi yeğlemekte ya da -kanımca en sakıncalısı budur- “Türkiye’ye özgü durum” mavalına sığınarak resmî ideolojinin köreltici-sığlaştırıcı ideolojik saldırısına boyun eğmiş ve bu bağlamda kendisini ona kaptırmış gözükmektedir. Kıvılcımlı bu yaklaşımıyla durumu indirgemekte ve ordunun sermayenin bir unsuru ve kapitalizmin siyaset araçlarından biri olduğunu yadsımaktadır. Açık bir faşizmde orduyu göreve çağırmak ve dolaylıda olsa militarizme bir değer biçebilmek için bilmediğimiz nedenleri olmalı. Kıvılcımlı’nın darbeden bir hafta sonra yazdıkları bizim bu cehaletimize bir yanıt oluşturabilir mi?
“Somut, objektif olarak. Bu ordunun daha 10 sene önce bir devrimci politik hamlesi olmuşsa, 10 sene sonra bunun sıfıra indiğini iddia edemeyiz. Sonra hepimiz Türkiye’de yaşıyoruz. Yani, “ordu fosilleri” dediğimiz insanlarla, ordunun devrimci geleneğini temsil eden “ordu gençliğini” bir birine karıştırmak için hiçbir yetenek yok. Tam tersine, eğer gerçekten devrimciysek, o gücün o geleneği bugün bizim için kazanılması gerekir. Kazanmaya gelince: ha, işte o zaman, gayet kritik bir moment içine düşüyoruz. Ya o geleneği, küfür edip, -hiç değilse tahkir edip- karşımıza alacağız. Yahut ondan yararlanmanın, onu kazanmanın yollarını arayacağız. Kazanmak gerek olduğuna göre... çünkü o güç te şakaya gelir bir güç değil. Hani arkadaşlarım, bakın: ‘Silahlı mücadele’ falandan bahsediyorlar, değil mi? E, silah ta onun elinde. Onu biz nasıl hiçe sayıp ta, devrimcilikten bahsedebiliriz? Bu hayalin son kertesi olur.”9
Faşizmin “sıradanlaşması” ya da algılanabilir olmasına on beş gün vardır: Neredeyse Kıvılcımlı’nın ülkeden kaçmasında da!.. Ne var ki o, bu yazdıklarıyla 1970’in devrimci heyecanını yargılamaktan ve kendisini “onlardan” ayırmaktan kaçınmamaktadır.
[Bir ara not: Militarizmin temel yasaları: 1) İdeolojik bir unsur olarak militarizm bir egemenlik sistemini tanımlar. 2) Militarizm doğası gereği gericidir. 3) Ordu, devletli sistemlerin temel yapıtaşıdır. 4) Militarizm, en geniş tanımlanmasıyla sömürünün sürdürülebilirliliğinin değişmez garantörüdür. 5) Militarizm kapitalizmin ve emperyalizmin olmazsa olmaz ögesidir. Ya da finans-kapitalin... 6) Uluslararası paylaşım sorunlarında militarizm dışa dönük, iç sömürünün sorun yarattığı süreçlerde ise içe dönüktür. 7) Ancak küreselleşme çağında yerel militarizmin başlıca uğraşını içteki emek sömürüsünün devamlılığının sağlanması oluşturur. Kapitalizmin varlığını tehdit eden ya da sömürü tekerine çomak sokan her hareket militarizmin uğraş alanını tanımlar. Bu bağlamda militarizmin yegane düşmanı emekçiler-devrimci sosyalistlerdir. 8) Militarizmin sınıfsal besi yeri tekelci kapitalizmdir ve bu durum onu oluşturan-hizmet eden bireylerin sınıfsal kökeninden tümüyle bağımsızdır. 9) Militarizmin maddî kaynağı emek sömürüsünün aktarılmasıyla oluşturulur. Açık ya da gizli “zor” aracılığıyla. 10) Dinci ideolojiler emek sömürüsünün kapitalizmin has dayanaklarını oluşturdukları sürece militarizmin güvenilir müttefikleridir. 11) Militarizm sosyalist demokrasinin düşmanıdır. 12) Bugün militarizm küreselleşmiştir. 13) Bugünkü militarizmin, tüm çok odaklılık çabalarına rağmen, yönetsel merkezi pentagondur. 14) Bunun sonucu olarak siyasetin Beyaz Saray, ekonominin IMF, Dünya Bankası vs. unsurlar tarafından yönetildiği-belirlendiği yerel örneklerde kurumlar arası çatışmalar sadece ideolojinin kendisini yeniden üretmesine, resmî ideolojinin bu bağlamda kendisini yeniden kurgulamasına aracılık eder. 15) Bu bağlamda bir inisiyatifi olamayanlar için militarizm, “öyleymiş gibi” oyununun birer aktörü olmaktan başka bir şey ifade etmez. Gerisi lafı güzaftır... [
Kıvılcımlı’nın teorik mücadelesi ile politik mücadelesi arasında bir çelişkiden söz edilebilir mi? Biz bunu yalnızca bir soru olarak formüle etmekle yetinmek istiyoruz. Onun birçok çalışması dönemin koşulları dikkate alındığında kemalizmle ayrışıyor gibi görülebilir ya da bu şekilde değerlendirilebilir ve yanlış da olmaz. Kıvılcımlı kemalizmin sınıfsal özünü analiz etmekte çağdaşlarıyla kıyaslanmayacak ölçüde ileride bir tavır sergiler. Ne var ki onun bu eksendeki yaklaşımı genel politik duruşuyla hiçbir şekilde örtüşmez, aksine politik duruşu ile kemalizme yakınlaşmaktan kurtulamaz. Sıkça dile getirdiğimiz gibi, yaşamı boyunca “işçi sınıfı partisi” çağrısını yapan ve bu şiarının arkasında ısrarla duran Kıvılcımlı, aynı anda “orducu” söyleminde de ısrarla başı çekme yarışını sürdürme gayretindedir. Bu onu altmışlı yılların “Milli Demokratik Devrim” pragmatizmine yaklaştırır. Böylece hızla reformizme kayar ve ele aldığımız bağlamda reformizm olarak dillendirdiğimiz “şey” eninde sonunda resmî ideolojinin sol yorumundan başka bir şey değildir. Kıvılcımlı “orducu” yılları boyunca dikkat çekici ölçüde kemalist devletin/devletin eleştirisinden/analizinden uzak durmaya özen gösterecektir. Bu özen, onu, sınıfsal vurguyu minimalize etmeye götürür; öyle ya başlıca düşman finans-kapitaldir! Ve öyle bir an gelir ki finans-kapital Kemalist devletinde düşmanı olacak ve bu düşmanlık devletin kurgusunu zayıflatarak onun içindeki ilerici unsurların devrimi başlatmalarına olanak sağlayacaktır. Kıvılcımlı’ya göre bu süreçteki en önemli rol tahmin edeceğimiz gibi orduya düşmektedir. Bu yaklaşımı ile altmışlı-yetmişli yılların devrimcilerinden ayrılır (Hiç kuşkusuz bu “ayrım” yetmişli yıllar devrimcilerinin kemalizmden-resmî ideolojiden bağımsızlaştığı anlamına gelmemektedir.). Ordunun -zinde kuvvetlerin- olduğu yerde öncü savaşa yer olmadığını söyler; ona göre bu şartlarda öncü savaş kapitalizmin-emperyalizmin bir tuzağıdır. Ordunun ilerici kalkışmasının kitle hareketi içine mas edilmesi gerektiğini ileri süren Kıvılcımlı’nın bu bağlamda “işçi sınıfı partisi” bileşenleri içinde onların sınıfsal kökenine bakarak ordu “gençliğine” de yer verdiğine şahit olunur; “Türkiye tarihinde her devrim ordu tarafından yapılmıştır” diyerek orduya selam gönderir; buradaki yanlış-anlamsız ve hatta gerici “devrim” kelimesi kullanımını bir kenara bırakalım, 12 Mart’ı ordunun kapitalizmi reddi olarak görecek denli ileri gider: -Kapitalizme bir ilişkisi olmayan ordu ülkeyi yönetmelidir; bir yönetim zaafı varsa (=faşizm!) bunun sebebi parlamentarizmdir.10
...
(Devam edecek: Kıvılcımlı ve..., ordu ve diğerleri...)
Dipnotlar:
1 Hikmet Kıvılcımlı, Uyarıyı Uyarmak, Sosyalist Haftalık Siyasi Gazete, Yıl:1, Sayı: 9-16, 16 ?ubat 1971
2 Hikmet Kıvılcımlı, Kuvayımilliyeciliğimiz ve II.Kuvayımilliyeciliğimiz, Sosyal İnsan Yy., İstanbul, 2007, ss.7-27
3 age, ss.41
4 age, ss.59
5 age, ss.99
6 age, ss.107
7 Kıvılcımlı’nın 12 Mart’ı karşılamasını izlemek için ?ubat ve Mart 1971 tarihli “Sosyalist” gazeteleri okunabilir!
8 Hikmet Kıvılcımlı, ?apa Oturtulan Parlamentarizm, Sosyalist Haftalık Siyasi Gazete, Yıl:1, Sayı:22, 30 Mart 1971
9 Hikmet Kıvılcımlı, Durum Yargılaması, Sosyalist Haftalık Siyasi Gazete, Yıl:1, Sayı:23, 6 Nisan 1971
10 ?ubat-Mart-Nisan tarihli “Sosyalist” gazeteleri...
