Karl Marx’a ve Kurucusu Olduğu Bilimsel Sosyalizm Kuramı Marksizme «Destursuz Saldırıların Çoğaldığını» Hepimiz Görüyoruz.
«Dönekler», «yoldan dönenler», «yola çıkmaya bir türlü karar veremeyenler», «aldatanlar», «ajanlaştırılanlar» ve daha bir dizi kişi ve/veya küme veya takım saldırıyor. «Ekmek paralarını» çıkarmaları lâzım. Bugün Türkiye’de burjuva medyasında «ekmek parasını» kazanmak o kadar kolay değil. Arada saldırmaları lâzım. «Aferin» almak umuduyla. Bunu bilince kimi «çok akıllı» köşe yazarının ve/veya «bilim» kadın ve adamının yazdıklarını ciddiye almamak gerekiyor. Onlar kendilerini çok ciddiye alsalar bile. Bu zaten apaçık belli oluyor: Burunlarına baksanıza: Burunları Kaf Dağı’nda. Ama Kaf Dağı yok!
Dolayısıyla bu tür saldırılar karşısında üzülmemek ve paniğe kapılmamak lâzım.
Çünkü hayat ve bilinenler bize gelecek için umutlu olmamızın gerektiğini ve düşüncemizin, Marx’ın ve Marksizmin haklılığını ispatlıyorlar.
Ayrıca Marx’a ve Marksizme saldırılar yeni de değil: Marx yaşadığı dönemlerde ve sonrasında da kendisi de düşüncesi de saldırıya ugradı.
Dolayısıyla Bu Saldırlar Sadece Son Günlerin, Son Haftaların, Son Ayların Sorunu Değil.
Anımsamakta Yarar Var: Daha birkaç yıl öncesine kadar «Marksizmin öldüğü», «burjuva tipi demokrasinin bütün zaferleri kazandığı», «tarihin sonunun geldiği» ve benzeri buluşlar öne sürülüyordu.
Birçok kendini çok beğenmiş ama kendini bilememiş gazeteci ve yazar «elveda proletarya» deyişini kitaplarının başlığına taşıyarak müthiş bir öngörü ileri sürdükleriyle övünüyorlardı. Tavuğun kendini darı ambarında görmesi hikayesi.
İşçi eylemlerinin göreceli olarak durulduğu bir dönemi ölçüt olarak alıp dünyanın geleceğinin yol haritasını çıkarmaya çalıştılar veya çıkardıklarını sandılar: Cahiller! Kara cahiller!
Aradan zaman geçti. Akan zaman duran zaman bize gösterdi ki proletarya hiç bir şeye elveda dememiş: Hele ütopyasına asla! Avrupa, Asya, Amerika ve Afrika kıtalarında son aylarda düzenlenen değişik türdeki eylemler, gösteri ve yürüyüşler, isyanlar, grevler, gerilla hareketleri ve başka tür faaliyetler bunu bir kez daha gözler önüne serdiler.
Güney Amerika’daki değişik seçim zaferleri Solun Siyasî Hayattan çekilmediğinin ve seçim yoluyla siyasî iktidarı almasının mümkün olduğunun işaretlerini verdi. Elbette bu «sol»u değişik açılardan değişik sollar eleştirebilir. Bunu zaten o ülkelerdeki değişik sol siyasî partiler yapıyorlar. Mutlaka bu tür karşılıklı eleştiriler, katkılar ve rekabetler sürecek. Ama Marx’a bitti diyenler ve Marksizmin öldüğünü ilan edenler açısından mesele sadece «solun zaferi» olarak özetlenebiliyor. Ve bu tür seçim zaferleri onların ve elbette iyi saatte olsunların «rahatını» fena halde kaçırıyor. Bu açıdan vurgulanmaları gerekiyor.
Aynı şeyi Hindistan Birliği’ni oluşturan kimi federe devlet için de söyleyebiliriz : Hindistan Birliği’ndeki birkaç federe devlette iktidar seçimleri kazanan Komünist Parti’lerdedir. Kimi «Maocu» olarak kendini tanıtıyor, kimi Marksist.
Hindistan’ın hemen yanıbaşındaki küçük ama yakın siyasî gelişmeleri açısından büyük derslerle yüklü Nepal’de yönetim kendilerini «Maocu» diye tanıtan Komünist Partisi’nin elindedir. Dahası bu parti yönetiminde rejim değişikliği bile yapıldı : Krallık kaldırıldı Cumhuriyet’e geçildi. Bu federal yapılı bir cumhuriyettir. ?unu da eklemek lâzım Nepal’deki partilerin neredeyse hepsi tek tek kendini Marksist olarak tanımlıyor: Aralarında kimi kez çok ufak farklılıklarla…
Güney Amerika’daki gelişmeleri anımsatmıyorum bile: Çünkü artık herkes biliyor.
Bunların tümü çok önemli gelişmeler.
Evet Marx’tan esinlenen siyasî partiler iktidarı alabiliyorlar. Hâlâ.
Türkiye’de ve benzeri kimi başka cografyalarda, birçok gazetecinin, «bilim» kadın ve adamının ve siyasetçinin yüzleri sadece Avrupa’ya ve hatta sadece Avrupa Birliği (AB) üyesi bir veya birkaç devlete ve ora(lar)daki gelişmelere dönük olduğu için Güney Amerika, Asya ve Afrika örneklerini göremiyorlar. Veya yeterince göremiyorlar. Ve dolasıyla siyasî analizler(in)de yeterince dikkate alamıyorlar.
Burada şunu bilhassa belirtmek istiyorum: Bu, ille istemediklerinden değil, yeteneksizliklerinden de kaynaklanıyor. Ve bunun verdiği/getirdiği eksikliği ve yetmezliği saldırganlıklarındaki dozu artırarak gidermek isteyenler bile oluyor. Bu bağlamda bu tür kişileri ve ileri sürdükleri saçmalıkları irdelemek için devreye bir parça psikoloji ve toplumsal psikoloji de sokmak gerekiyor. Evet bu tür kişileri bir ölçüde biraz «hasta» gibi görmek gerekiyor. ?unu teslim etmek şartıyla : Her gün evet ille her gün bir köşe yazısı yazmak durumunda bırakılan bu zavallı «esirleri» de anlamamazlıktan gelmemek de görevimiz : «İş»leri çok zor ve bu nedenle yazdıkları da «berbat» diyebilmeliyiz…
Ama bunların neden olduğu eksikliğin, yetmezliğin, yetersizliğin ve hatta aşağılık kompleksinin giderilmesi için elimizden gelen gayreti göstermemiz ve hatta onlara yardımcı bile olmamız da çok yerinde olacaktır. Çok geçikmeden.
Öte yandan birçok ülkede Marksizmi benimseyen siyasî partiler seçimlerde hatırı sayılır oylar alıyorlar. Avrupa’nın birçok ülkesinden örnekler vermek mümkün. Yakından izlemek olanağı bulduğum Fransa Cumhuriyeti’nden birkaç anımsatma yapabilirim:
Fransız Komünist Partisi (FKP) evet 1940’ların ikinci yarısında olduğu gibi birinci siyasî güç değil. Ama yine de seçimlerde oy oranı % 5 civarında. Bu az sayılmamalı. Millet Meclisi’nde ve Senato’da birçok temsilcisi var. Bölge Meclis’lerinde de. Fransa’nın birçok küçük büyük ama önemli belediyeleri de FKP’nin yönetiminde. Belediye seçimlerinde oy oranını % 30’a ve daha fazlasına çıkardığı biliniyor elbette…
LCR (Devrimci Komünist Birlik) de cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde kendini gösterebildi: Yıllardan beri. Ve oy oranı seçimden seçime düzenli olarak ve gittikçe artıyor. Fransa’daki son belediye seçimlerde kimi yerde oy oranı % 10’u geçti. LCR yükselen işçi ve öğrenci eylemleri sonrasında ve FKP’nin emekçiler tarafından kimi açılardan «yetersiz» bulunması nedeniyle kendi saflarına akın edenlerin çokluğu üzerine Yeni Bir Parti kurmak için hazırlıklarını tamamladı. Haziran 2008’deki büyük toplantıdan sonra sonbaharda kurucu genel kurulun toplanmasına karar verildi. Kendisini devrimci Marksist olarak tanımlayan LCR toplumsal hareketlilik içinde göze çarpan doğal önderleri de kapsayacak biçimde geniş ölçekli yeni bir partinin umut doğuracağından ve solda yeni ve radikal bir merkezin meydana geleceğinden emin. Son yıllarda LCR’in Troçki yanında siyasî eylem ve düşün referanslarına Che’yi de katması dikkat çekiyor…
LCR’in hizasında troçkist ikinci siyasî güç LO’dur (İşçi Mücadelesi). Bu parti de seçimlerde ve toplumsal mücadelelerde sesini duyuruyor. LO siyasî çalışmasında önceliği işçi sınıfı içindeki ve sendikalardaki çalışmalarına veriyor. Üye ve militanları son derece deneyimli ve sendikal hareket içinde «pişmiş» cinsten orta yaşlı ve LCR’le kıyaslanınca epey yaşlı kadın ve erkeklerden meydana geliyor.
Devrimci Marksistlerin henüz Millet Meclisi’nde ve Senato’da temsilcileri bulunmuyor ama Bölge Meclis’lerinde, Belediye Meclis’lerinde ve İl Özel İdaresi Meclis’lerinde temsilcileri var. («Bölge» yapılanması Fransa’da oldukça yenidir ve herkes tarafından henüz yeterince «keşfedilmiş» değil: Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için şu kitabımı önerebilirim: Avrupa Birliği’nde Devlet ve Fransa’da Korsika, Peri Yayınları, İstanbul, 2006.)
Bu siyasî partiler yanında PT (Çalışanlar/Emekçiler Partisi) gibi daha mütevazi ve hatta epeyce küçümen başka troçkist siyasî partiler de bulunuyor.
Öte yandan Sosyalist Parti bünyesinde partinin «toplumdan ve toplumun gerçeklerinden» koptuğunu ileri süren kimi yönetici, milletvekili veya senatör FKP’ye yaklaştılar. SP’den ayrılmadan FKP ve kimi zaman LCR ile ortak davrandıkları oldu. Örneğin birkaç yıl önce AB «Anayasası» referandumunda «hayır» denmesi için yapılan kampanyada olduğu gibi…
Sosyalist Parti üye ve militanları daha çok memur ve bilhassa öğretmenlerden oluşuyor. İşçi hareketi ile ilişkisi son derece zayıftı. Ve bu ilişki son yıllarda kendisine yakın kimi sendikanın ve işçi sendikaları konfederasyonlarının, sömürünün artması ve patronların azgınlaşmaları üzerine, daha radikal tavırlar takınmak zorunda kalmaları sonucunda gittikçe zayıfladı.
İşçi sınıfının temsilcileri ve emekçi kesimler daha radikal siyasî partileri tercih ediyorlar: LCR gibi. LCR’e oy verenler sadece FKP’den umudunu yitirenler değil. SP’den kopanlar da bilhassa LCR’i tercih ediyorlar.
Siyasî gelişmelerin yanında yayın dünyasındakiler de Marx’ın ve Marksizmin güncelliğini sürekli olarak gözler önüne seriyorlar : Fransa’da , Türkiye’de ve dünyanın diğer köşelerinde Marx’ın toplu yapıtları ve düşüncesini içeren kitaplar düzenli olarak yayınlanıyorlar. Ve yeni kuşaklar bu kitaplara merakla sarılıyorlar. Ekonomiciler ve ekonomi alanında çalışanlar da… O kadar ki burjuva medyaları bile bu meseleye ilgi gösteriyorlar. O nedenle kimi televizyon kanalında özel «tartışmalar» düzenleniyor. Özel programlar yapılıyor. Kimi dergi kapağını «Marx le retour» («Marx, dönüş» veya «Marx’ın dönüşü») türünden başlıklarla donatıyor…
Bunda şaşırtıcı bir yön de yok aslına bakarsanız. Bugün veya son on yıllarda olup-bitenler Marx’ın yazdıklarının, öngürdüklerinin ne denli doğru olduklarının bir kez daha ispatıdır:
Tekeleşme örneğin daha azgın, daha saldırgan bir tarzda sürüyor. Kimi işkolunda dev şirket sayısı gittikçe azalıyor: Artık büyükler sadece küçükleri yemekle yetinmiyorlar. Büyükler Birbirlerini de Yiyorlar. Otomobil işkolunda, havayollarında, petrolde, gazda, enerji sektörünün tümünde ve diğer birçok alanda büyük şirketler tek olmak, tek kalmak istiyorlar… İşte bu meseleleleri daha iyi anlayabilmek için Marx’ı yeniden okumak gerekiyor. Rosa Luxemburg’u da…
Son on yıllarda sınıf mücadelesi yanında halkların özgürlük mücadalesi de yeni biçimler aldılar. Silahlı yöntemler yanında seçim yoluyla meseleyi çözmek için ugraşan siyasî partiler de bulunuyor. Marx’ta ve Lenin’de bu konularda, özellikle sınıf mücadelesiyle halkların özgürlük mücadelesinin nasıl ve ne biçimde birlikte yürütülebileceğine ilişkin her şeyi bulmak mümkün. Evet bu alanlarda ve başkalarında herşey Marx’ta ve Lenin’de bulunuyor. Onları yeniden okumanın zamanıdır şimdi.
Evet büyük gerçek biliniyor : Marx’tan ve Lenin’den esinlenen ve komünizmi kurmak için yola çıkan bir rejim modeli veya rejim modelleri yetmiş yıllık bir deneyim sonucunda başarılı olamadılar. Ve başarılı olamadığı anlaşılınca yönetimi ve yönetmeyi bıraktılar. Red etmiyoruz. Bunun gerçek nedenlerini de en iyi biz irdeleyebiliyoruz. Hepimiz değişik makale ve yapıtlarımızda bunları yazdık. Anlamaya ve yazmaya da devam ediyoruz. Devam edeceğiz. Ama bir noktayı evet sadece bir noktayı hatırlatmama lütfen izin veriniz : Bugün burjuva medyalarının «besili» horozlarının ötmeleri ve tavuklarının gıdıgıdılarıyla bile biliniyor: Onca övülen burjuva demokrasisi kaç kez geldi, kaç kez gitti ? Bu hikaye kaç yüzyıllık hikayedir ? Lütfen söyler misiniz ?
Öte yandan hangi rejim ilk deneyiminde pat diye oturmuştur ? Hele adı geçen rejim(ler) gibi dört bir yanından çevrili olan(lar)?
Ve dahası bittiği iddia edilen komünizmin savunucuları o cograflarda hâlâ görevdeler. Milletvekilleri ve değişik meclislerde temsilcileri bulunuyor. Birçok ve değişik devletlerde birçok kez hükümetlere yeniden katıldılar. Birçok kez hükümetleri tek başlarına bizzat kurdular.
Bugün bile Türkiye’de ne kadar gariptir hâlâ «Doğu Bloku» adı verilen cografyadaki devletlerin birkaçında komünstler veya onların izleyicileri yönetimdedirler.
Batı’dan çalıntı olan bu «Doğu Bloku» deyişi son derece ilginç : Çünkü Türkiye’nin kuzeyindeki ve/veya kuzeydoğusundaki devletlerin bulunduğu yöreye böylesine çalıntı bir ismin takılması bile bizde bu meselelerin ne denli yanlış, sakat ve hatalı yansıtıldığının en basit ispatıdır.
Örnekleri ve bilgileri çoğaltmak olası. Bütün bunlar şunu gösteriyorlar :
Ne Marx’ın modası geçti. Ne de Marksizm öldü.
Abidin Dino, 1989’da «Duvar’ın düşürülmesinden» sonra, bir gün sohbet ederken, şunu söyledi: «Yahu bu adamları anlamıyorum, ‘Komünizm öldü’ diye önümüze bir tabut koydular, açtık baktık tabut boş.»
Evet aynen öyle: Komünizm ölmedi. Ve komünizmin oluşturulmasını öngören Marksizm hâlâ yol gösterici olmayı sürdürüyor.
Marx’a gelince: Marx’ın hepinize selamı var.
11 Temmuz 2008
Paris
