Burjuva İdeolojisi ve Revizyonizmin
K. Marx-F. Engels’e Saldırısı Nasıl Aşılır?
K. Marx ve F. Engels’in bütünlüklü eserleri hangi ideolojik-teorik nedenlerle çarpıtılmak isteniyor?
Bu türden soruların cevabı açıktır. Burjuva ideolojisi ve revizyonizmin uzantısındaki saldırıların nedenlerine bu yazıda ayrıntılı biçimde girmiyoruz.
Bilimsel Sosyalizm-Komünizm kaynağından beslenen kadrolar, günümüz şartlarında “Marksizm’in yorumu, özümlenmesi ve pratikte yeniden üretimi”nden yana konumlarıyla uluslarötesi tekelci sermayenin başka bir seçeneği olmadığının bilincindedir. Marksizmi bir dogma ya da din derekesine indirgemeye yeltenenler elbette bu türden bir düşünce disiplinini kavrayamazlar.
K. Marx’ın en önemli eserlerinden Kapital ve Komünist Manifesto’yu ideolojik-teorik olarak nispeten algılayan, fakat yorumlayamayan, pratikte yeniden üretemeyen, sınıfsal tercihini burjuvazinin açtığı kanallarda götürmekten yana olanlar ya da reformist, revizyonist kanallara bilinçle girenler, bilimsel yöntem dışı argümanlarıyla Marksizm’e saldırılarını sistemli biçimde sürdürmektedir.
Marksist, marksolog geçinen burjuva ideologları K. Marx-F. Engels’in eserlerini çarpıtma işinde bayağı beceri sahibi olmuştur.
Marksist geçinen ideologlar 150 yıl aradan sonra ne yeni bir Manifesto, ne de Kapital türünden bir eser üretebilmiştir. Bu türden ideolojik-teorik çalışma disiplini içinde olmayanların doğallıkla “Marksizm’e katkı” yapması da düşünülemez.
Bulunduğumuz coğrafyadaki sınıflar mücadelesinde ise, işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal-enternasyonal kurtuluşunu nihai hedefine taşıyacak İSP henüz oluşturulamamıştır. Ayrıca kurumsal disiplinli ve merkezi otoriteye sahip İSP’nin uzantısında Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademi gibi ciddî, güvenilir ve donanımlı Kurum’lar da işbaşı yapamamıştır.
Kimi “iyi niyetli” birey, grup ve çevrelerin K. Marx-F. Engels’in eserleri üzerine yapmaya çalıştığı yorumlar da anılan disiplinleri gözetemediğinden güvenilirlik kazanamamaktadır. Marksizm’e katkı bireysel, grupsal, çevresel ve örgütsel “dar grup” kültünden kopamayanların da harcı değildir.
Marksizm’e katkı denilince, Marx-Engels-Lenin sürecini doğru kavramayı ve en azından onların ideolojik, teorik, politik ve örgütsel konum ve donanımına sahip bir işleyiş içinde olmayı ve de aşmayı anlıyoruz. Lafazanlığı anlamıyoruz. Marksizm’e katkı denilince: İşçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal-enternasyonal kurtuluşunu programına almış teori-pratikler akla gelir. Marksizm’e katkı tek sözle sosyal-pratiktir. İşçi sınıfına inanmaktır. Ondan öğrenirken, ona öğretebilmektir. İşçi sınıfından oksijen alabilmektir. İşçi sınıfının devrimci, dönüştürücü sınıfsal gücüne güvendir. Emeğin ve emekçinin direksiyona geçmesini düşünmek ve bu yolda bıkmadan çalışmaktır. Emperyalist-kapitalist sistemin devrimci yol ve yöntemlerle yeryüzünden kökünün kazınması mücadelesinde taraf olmaktır. İnsanın, insanlığın, doğanın, kültürün yabancılaştırılmasından, tahribinden kurtulması için etkin örgütlü mücadeledir. Siyasal-sosyal devrime inanmak bu yolda özverili çalışmaktır. Kapitalizmin aşıladığı bireyci, benmerkezci, ahlaksız ve lafazan tuzaklarından uzaklaşmaktır. Özveri ve çalışkanlıktır. İş ve emek sevgisidir. Özel yaşamın zevklerinden, konformizmden kopmaktır. Sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız ve özgürlükçü Devrimci ve Marksist düşünce ve davranış birliği için savaşmaktır. Marksizm’e düşman bilim ve akıl dışı düşünce akımlarıyla anladığı dilde hesaplaşmaktır. vb...
Burjuva ideolojisi ve revizyonizmin cephaneliğinden ödünç alınarak atılan “salvo” atışları özetle şu başlıklarda toplanıyor: “K. Marx-F. Engels şunları şunları göremedi...”, “İşçi sınıfını doğru tahlil edemedi...”, “Sosyal olay, olgu, süreç ve verileri salt dogmatik sınıfsal bakışa indirgedi...”, “Çevre ve doğanın tahribi gibi konulara eğilmedi...” “İnsan ve hayvan psikolojisiyle ilgilenmedi...” , “Kapitalizmin evrimi ve iyileştirilmesi gerekirken, devrimci ve dönüştürücü (ihtilâlci) akımlara saplanıp kaldı...”, “Öngörüleri doğrulanmadı...” vs.
“Marksizm’in yorumu, özümlenmesi ve pratikte yeniden üretimi” disiplinine kıskançlıkla bağlı olan Devrimci ve Komünist Kadrolar bu türden burjuva ideolojisi ve revizyonist görüşleri anladığı dilde cevaplandırmıştır. Burada tekrarını gerekli görmüyoruz.
“Kapitalist küreselleşme”de uluslarötesi tekelci sermayenin insana ve insanlığa beş koldan saldırısının boyutlandığı bir “gericilik dönemi”nde K. Marx-F. Engels’in eserlerini yeniden okumak, özümlemek, yorumlayabilmek ve pratikte yeniden üretebilmek için yukarda anılan disiplinli kurumlaşmalara çok büyük ihtiyaç vardır.
Sovyetler Birliği ve Sosyalist Sistem deneyimlerinin çözülmesi sürecini diline dolayıp çeşitli bahanelerle burjuvazinin cephaneliğinden ödünç aldığı argümanlarla bilimsel öğretiye saldıranların sınıfsal kimliklerini ve amaçlarını ayrıntılı biliyoruz. Böylelerinin ödüllendirildiğini, eserlerinin, işçi sınıfı ve sosyalizm adına kurdurulan örgütlerinin yaygınlaştırılmasını da olağan buluyoruz.
Böylelerine “Elinizi proletaryadan çekin!” diyebilmek ve etkilerini aza indirip kırabilmek için sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı asla tartışılmayan İSP’nin oluşturulması gerekir. ?u aşamada bu türden devrimci bir görevi yerine getirecek, sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist akımlar üzerinde “basınç” kurabilecek bir örgütlenmeyi bilince çıkarmak, bunun iklim ve altyapısını oluşturmak en büyük devrimci bir görev olarak kendini hissettirmektedir.
Kolektifimiz’in gündemine aldığı uzun erimli bu mücadelenin niteliği ve hangi manaya geldiği donanımlı kadrolarca anlaşılmaktadır.
Yeni-sol, liberal sol, postmodern sol ve benzeri tasfiyeci akımların işçi sınıfı bahsinde çarpıtıcı görüşleri daha çok şu tezlerde öne çıkarılmaktadır: “İşçi sınıfı ‘beyaz yakalı’ ve ‘mavi yakalı’ olarak bölünmüştür. Aralarında uzlaşmaz çelişkiler vardır.”, “Kafa ve kol işçiliği, ha keza ayrı örgütlerde kümelenmiştir. Emek farklılaşmıştır.”, “İşçi sınıfının kendisi için sınıf olma bilincinin gelişmesi, sendikalaşması, güçlü sendikaların oluşması, kendi özörgütünde politika yapması ham bir hayaldir...”, “Bilimde, teknik ve teknolojideki gelişmeler, bilgisayarların, robotların işbaşı yapmasıyla işçi sınıfının sayısı azalmıştır. Proletarya devrimci görevlerini yerine getirmekten uzaklaşmıştır (Elveda Proletarya!). Çalışanların entelektüel birikim ve becerileriyle vasıfsız işçilerin uzlaşmaz çelişkileri öne çıkmıştır.” “Esnek üretim yöntemleri, bir yandan üretimi artırmış, diğer yandan işçileri daha fazla sömürüye terk etmiş, buna karşı olan sosyalist projeler havada kalmıştır...” vs.
İşçi sınıfının geleceğini temsil eden gücü yeniden üretebilmek için pek çok işaret vardır. İşçi sınıfı potansiyel güç olarak, emperyalist-kapitalist yoğun sömürü şartlarındaki yerini korumaktadır. TC devleti gibi, arabesk avantalar ve yağmalar düzeninde sermaye birikiminin artışı, artı-değer sömürüsünün katmerleşmesi proletaryanın tarihsel ve sosyal görevini yerine getirmesini daha da koşullayacaktır. Sınıflar mücadelesinde kimi imkân ve fırsatlar yakalanabilecektir. Devlet tekelci kapitalizmi daha da büyümek, sömürüsünü artırmak ve proletaryanın sendikal ve siyasal birliğini parçalamak için saldırısını daha da artıracaktır. Proletarya büyüme, örgütlenme, hak arama, direnme eğilimi taşıyan biricik sınıftır. Sınıf dışı unsurların “grup partisi” kurma atakları proletaryanın kendisi için sınıf olma bilincini bulandırmak istemektedir.
Proletaryanın “kafası” ile “kolu” organik ilişkili aynı vücudun tamamlayıcı parçaları/ bileşenidir. Proletaryayı “beyaz yakalı” ve “mavi yakalı” olarak parçalamak, ayrıca aralarında “uzlaşmaz çelişki” olduğunu söylemek burjuvazinin baskı ve sömürüsünü devam ettiren Marksizm dışı bir projelerdir.
Bilimde, teknik ve teknolojideki gelişmeler, otomasyon, bilgisayarların, robotların üretimde rol alışı, esnek üretim yöntemleri, ücret karşılığında emek-gücünü satan, yaşamını sürdüren/sürdürmeye çalışan emek cephesi, devlet tekelci kapitalizminin boy hedefidir. İşçi sınıfının görece kazandığı hak ve mevzilerin elinden alınmak istenmesi boşuna değildir.
İşçi sınıfının sayısını azaltan faktörlere bakarak bazı çıkarsamalarda bulunan iktisatçılar, sosyologlar, hizmet işkolundaki artan işçi sayısını görmezlikten gelmektedir. Marksistler, hizmet işkolundaki emekçileri, üretimdeki farklılaşmaları “beyaz” ya da “mavi” yakalı olarak proletaryadan ayırmaz. Emek-gücünü ücret karşılığında sermayeye satan, artı-değer yaratan proletaryayı kategorilere ayırmaz.
Günümüzde emeğin, emekçinin görece parçalanmışlığı ne bir sosyal kaderdir, ne de iddia edildiği gibi proletarya içindeki “uzlaşmaz” çelişkilerin yansımasıdır. Bu durum geçicidir. Emperyalist-kapitalizme karşı çok büyük bir sosyal muhalefet potansiyelini enerjiye çevirebilecek, kitleleri belli amaç ve ilkelerde seferber edebilecek Kurum ve Araç’ların işbaşı yapmasıyla, yukarda anılan burjuva ideolojisi ve revizyonizmin bilim ve akıldışı tezleri de çürütülecektir.
Siyasal-sosyal devrim süreçlerinde harikalar yaratan proletaryanın yeterli bir tarih ve sınıf bilinciyle donatılması yolunda bir eksiği yoktur. Eksik olan bu gücün harekete geçmesini engelleyen burjuva ve küçükburjuva “sol” etkenlerin henüz kırılamayışıdır. Ayrıca, proletaryayı harekete geçirecek ideolojik-teorik, politik ve örgütsel güvenceleri yaratamayan komünistlerin eksikliğidir. Marksist Sol’un yaşadığı öndersizlik krizidir. Proletaryayı tarihsel/sınıfsal görevini yerine getirecek olan iradeKomünistlerin Birliği yolunda atılacak anlamlı ve ileri bir adımda odaklanmıştır. Kolektif ve iradi müdahalelerle yapılacak II. T. T. K. K.’nın hazırlanması sınıf bilinciyle aşılacaktır. İşçi sınıfını burjuvaziye karşı mücadelesinde daha da bölmek için “yeni” yöntemleri deneyen uluslarötesi tekelci sermaye güçlerinin projeleri ancak böylece geriletilebilecektir. Artı-değer sömürüsünden emeğin devre dışı bırakılmak istenmesi, anlaşılır olmakla birlikte, asla mümkün değildir.
İşçi-Kitle Eylemleri Yaygınlaşıyor
Sistem Sahte Gündemle Çözülüyor
Hakikî Gündem Kendini Dayatıyor
Uluslarötesi tekelci sermayenin “yüksek” çıkarlarını koruyup kollamakla görevli hâkim gerici sınıflar koalisyonu iktidarın paylaşımındaki kavgalarını bir üst aşamaya taşıdı. Devlet tekelci kapitalizminin zora ve kaba güce dayalı sistemi her attığı adımda tökezlenmektedir. Siyasal-ekonomik krizi bu kez rejim krizleri takviye etmektedir. Bu süreçte sistemin korktuğu, kimi “sol” eğilimlerin yok sayıp inkâr ettiği işçi sınıfı ve emekçilerin hak ve özgürlük talepleriyle öne çıktığına tanık olmaya başlandı.
Sosyal muhalefet dinamiklerinin en anlamlısı işçi sınıfı hareketi, sendikal ve siyasal örgüt ve aktörlerinin burjuvaziden yana konumlarına rağmen, AKP’nin uyguladığı yasal ve fiilî saldırılar karşısında artık sesini yükseltmeye başlamıştır. İşçi sınıfının görece kazanılmış hakları, daha doğrusu burjuvaziden alacakları, bir bir geri alınıyorken, işsizlik ve pahalılık cehenneminde boğulan işçiler-emekçiler sokağı denemeye başladı.
Sokağın işçi-kitle eylemleriyle denenmesi pek çok sorunu da tetiklemiştir. İşçi ve emekçinin talepleri sosyal sigorta, sağlık, emeklilik, eğitim ve benzeri gibi son derece hayatî konuları içermektedir.
Zeytinburnu faciası, Tuzla-Tersane işçilerinin direnişi, bazı işkollarındaki toplu sözleşme ve grevlerin devlet zoruyla baskı altına alınmak istenmesi, sermayenin çıkarlarını daha da koruyan yasal düzenlemelere gidilmesi sürecinde ve işçi sınıfı içinde yapılan tutarlı çalışmalar sonucunda 14 Mart 2008 günü iki saatlik iş bırakma ve üretimi yavaşlatma eylemiyle ülke çapında yaygın işçi-emekçi eylemini hazırlamıştır. Bu eylemler kuşkusuz bazı kapitalist ülkelerde, örneğin Yunanistan’daki gibi üretimi tümüyle durdurarak işçi sınıfının taleplerini yükseltmeye ve burjuvaziyi sıkıştırıp geri adım atmaya yetmemiştir. Eylem tüm işkollarını kapsayamamıştır. Aleyhteki pek çok faktöre rağmen yine de yaygınlık göstermiştir.
Bu eylem elbette ne bir genel grevdir, ne siyasî grevdir, ne de burjuvazinin saldırılarını geriletecek ve hedef ve amaçları İSP tarafından belirlenmiş bir eylemliliktir. İşçi ve kamu emekçilerinin birlikte hareket ettiği bu sınırlı eylemde yer yer siyasî örgütlerin de sınırlı desteği alınmıştır. Genel kamuoyu da bu eylemi sempatiyle karşılamıştır.
AKP iktidarı bu eylem karşısında geri adım atmamış, dahası eyleme katılan işçi ve kamu emekçilerini “yasal olmayan yollara başvurmaları” nedeniyle tehdit dahi edebilmiştir.
Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin elbirliği ile onayladığı “operasyon” ile ABD emperyalizmi, Kuzey Irak (Irak Kürdistanı)’a, süresi belirli, sınırlı bir hârekata izin vermiştir. Bu “operasyon” özgürce tartışma ortamı olmamasına rağmen, başarısız geçtiği, yalnızca milliyetçi, ırkçı ve şoven şahlanışını rahatlatma, “siyasî çözüm” yöntemini dayatma olarak izah edilmeye çalışılmıştır. TC’nin küçük emperyalist niyetlerini ve Kerkük-Musul petrol gelirlerinden pay alma ve Türkmenleri Kürtlere karşı kullanma hayallerini bir başka bahara bırakmıştır. Ayrıca, TC’ye trenin makasını açan ABD emperyalizmi mesajını son derece açık biçimde vermiştir. TC böylelikle hegemonların paylaşma kavgasında, kendisine sunulan 5 milyonluk Irak Kürdistanı pazarıyla yetinecektir. Oysa “operasyon” bu pazarın kaybına da neden olmuştur.
Bir yanda “laik-şeriat” sahte ve suni gündemin getirdiği huzursuzluklar, diğer yanda “operasyon”ların öldürmeye kilitli argümanlarının kitlelerde yarattığı tepki, öte yanda işçi sınıfının hak arama yolundaki ilerici çıkışı hakikî gündemin dayatılmasındaki bazı ipuçlarını ortaya çıkarmıştır.
Siyasal-ekonomik kriz kapitalizmin yapısal doğasından ileri geliyor. ABD ve AB ülkeleri emperyalist-kapitalist yönelimli hâkimiyetlerinin ebedî olmadığının bilincindedir. Burjuva iktisatçılar bile ABD’nin yaşamış olduğu krizin tercümesini oldukça doğru biçimde açıklamaktadır.
TC’deki krizin emperyalist-kapitalist sisteme kölece bağımlılığın bir sonucu olduğu çok net biçimde biliniyorken, siyasal-ekonomik krizin asıl nedeninin Yargıtay Baş Savcısı’nın AKP’nin kapatılması yolunda Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu iddianame yüzünden olduğu ileri sürülmektedir.
Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin siyaset er meydanındaki “laik-şeriat” sahte ve suni gündemi etrafındaki kapışmaları, hakikî gündemin dayatılmasıyla nasıl bitecektir?
TC devleti kurulduğundan bu yana devletlûların bu düzeyde kapıştığına rastlanılmamıştır. Bir yanda “Ordu-Asker partisi” ve “Derin Devlet”in “Ergenekon partisi”, beri yanda mevcut yasalara göre kurulmuş, işe yaramayan “hukukî” güvencelerine rağmen, burjuva partileri birbirine el-ense çekerek güç sınamasında bulunmaktadır.
Kriz boyutlandıkça anılan partilerin birbirinin yorganını açma numaraları ortaya garip bir manzaranın çıkmasını koşullamıştır. İktidarı paylaşma kavgası ve uzlaşır çelişkileri henüz sonuca ulaştırmaya yetmemiştir. Kavga karakolda da bitmemiştir.
Bohçasını alıp gönüllü kocaya kaçan kız misali AKP’ye angaje olan liberal “sol” eğilimler, “hukuk” uvertürleriyle devlet tekelci kapitalizminin devamı için can siperane bir meydan savaşı vermektedir.
Komünistler nesnel gerçekliğin tablosunu doğru çizmek durumundadır:
Burjuva partileri arasındaki bu kör dövüşünde hakikî gündemi dayatacak, politikada biz de varız diyebilecek: “Siz misiniz işçi ve emekçi halkların terini kanını sömüren, sömürücü, inkarcı, imhacı, asimilasyoncu kimliğinizle avantalar ve yağmalar cennetini kuran, daha beter olun, yiyin birbirinizi... Siz misiniz eli devrimci insan kanına bulaşmış emperyalizmin ulakları, ne ektiyseniz onu biçiyorsunuz...” diyecek bir örgütlülükten yoksunuz.
Timsah gözyaşlarıyla AKP’ye “hukuk” yolundan usul-erkân gösteren liberal “sol”lar, “parti kapatma bahsinde” bu toplumun en eski ve hâlâ gerçekçi bir programına sahip ve 10 Eylül 1920’de oluşturulan Tarihî TKP’nin yasaklanarak işlevsiz bırakılmak istenmesinden nedense hiç söz etmemektedir. Kimi “sol”lar da bu konuya hiç değinmemektedir.
“Toplumun demokratikleşmesi” davasını AB’ye endeksli politikalara, emperyalist-kapitalizme kölece bağlılığa ve bu görüşlerin uzantısında AKP’yi desteklemeye indirgeyen yeni-sol, liberal, tasfiyeci ve postmodern “sol”lar AKP’nin kapatılmak istenmesi karşısında yeise ve umutsuzluğa düşmüştür!
Bilimsel yönteme dayanmayan, sosyal olay, olgu, süreç ve verileri nesnel şartlarında tahlil yeteneğinden yoksun “sol”ların AKP’ye angaje görüş ve konumları kapatma davasıyla oldukça şaşkınlığa sebep olmuştur.
“Toplumun demokratikleşmesi”; Kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinin devrimci yoldan ve köklü dönüşümlerle tersyüz edilmesiyle ancak mümkündür. Emeğin ve emekçinin çıkarlarını gözetmeyen burjuvazinin sömürü, baskı, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına son verilmesidir.
TC devletinin uluslarötesi tekelci sermayenin kucağından kurtulması, ancak sosyalist yönelimli politikalarla mümkündür. TC’de olup bitenler, “şaşkınlık”, “demokrasi ayıbı” vs. kavramlarıyla açıklanamaz. Bulunduğumuz coğrafyada ve bölgemizde olup bitenler, sömürücü hâkim gerici sınıfların ideolojik, politik ve örgütsel konumuna tıpatıp uygundur. Daha nasıl olacaktı ki? Kapitalist anarşinin mantığı da böyledir. Emperyalist-kapitalizme karşı tutarlı, örgütlü bir mücadele hattı oluşturulmadan “demokrasi ve barış” hayalleri kurulması bilinçli, çarpıtıcı bir illüzyondur. Politikada iki yüzlülüktür.
Hakikî demokrasinin ancak sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız, özgürlükçü, eşitlikçi bir toplum ve dünyada olacağı ilkeselliğini söylemeden “demokrasi ve barış” adına yapılanlar ancak kitlelerin sahte gündeme inanmasını, çeşitli illüzyonlarla oyalanmasını ve yalanın padişahlığını pekiştirmeye yarar.
Burjuva politikalarına karşı tutarlı ve alternatif bir politikayı, işçi sınıfının ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşunu mücadelesinin odağına almış, bilimsel öğretiye dayalı bir Sol üretebilir. Ötesi abesle iştigaldir.
Bu öngörüyü burjuvazinin “yüksek” çıkarlarını savunup koruyan politikacı eskicisi Hüsamettin Cindoruk bile (Kanal Türk, 19. 03. 2008’deki programda) “Sol kendine gelmelidir...” diyerek telaffuz etmektedir. Elbette onların Sol’dan muratları burjuva ve küçükburjuva “sol”dur.
Din, milliyet ve etnisiteyi sosyal sınıf çelişkisinin yerine koyan burjuva politikalarının önünü kesecek olan biricik alternatifin oluşturulması nasıl gerçekleşebilecektir? Sorun bu noktada düğümlenmektedir.
Komünistlerin birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İSP’nin oluşturulması davası, kolektif inisiyatif ve müdahalelerin ürünü olacaktır. Bu da çok yönlü çabalarla, hayat ve mücadelenin reddettiği programlara karşı bazı yaptırımları hareketlendirmekle, Sol adına bilim ve akıldışı yöntemlerde hâlâ ısrar edenler üzerinde ideolojik-teorik “basınç” uygulayarak oluşabilecektir.
NATO’cu, CIA’cı, PENTAGON’cu, ABD’ci ve AB’ci gerici güçlere hizmet edenlerin tepedeki uzlaşır iktidar paylaşımı kavgasının karşısında ileri sürülen ve bilimsel/sınıfsal tahlil yeteneğinden yoksun programlar işçi sınıfı ve emekçi halkların davasına daima zarar vere gelmiştir. Kimi “sol” eğilimlerin “demokrasi ve barış” uvertürleri devletin daha fazla yara almadan ayakta kalmasını sağlamaktan başka bir amaca hizmet etmemiştir. Burjuva devletinin bu düzeyde çözülüp krizlere girmesini Devrimcilerle Komünistler sağlamadı. Krizin faturasının cenahımıza yüklenmek istenmesi ise, kaba bir demagojidir.
Burjuvazinin tüm kurumları, parlamentosu, sivil-asker bürokrasisi, üniversitesi, yargı ve hukuk kurumları, siyasî partileri, güvenlik kuvvetleri, açık ve gizli çeteleri, kültürü, sanatı büyük bir çürüme ve çözülüş süreci yaşıyorsa, bu iyiye işarettir.
Sol, bu durumu görüp devletin ve onun tüm kurumlarının sönümlenmesi yolunda alternatif politikalar üretmek durumundadır. Bunu başaran bir Sol’un sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı kanıtlanmış, işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal muhalefetine ışık tutmuş, onları örgütleyerek tutarlı bir iktidar programıyla sevk ve idare edeceği anlaşılmış demektir.
Reformist, revizyonist akımlarla fanatik, inkârcı, sekter ve dogmatik “sol”lar teori-pratikleriyle, son tahlilde, burjuvazinin tepedeki uzlaşır çelişkilerine yardımcı olmaktadır. Komünistlerin görevi ise, bu çelişki çatlaklarına ‘kama sokup’ hakikî gündemi dayatmak, böylece işçi sınıfı ve emekçilerin aktif desteğini alarak iktidarı hedefleyen eylemliliği örgütlemektir.
Asker-Sivil Bürokrasisinin
İşçi Sınıfı ve Emekçi Halklarımızın
Talep ve Davasıyla Bir İlişkisi Yoktur
Asker-sivil bürokrasisinin işçi sınıfı ile emekçi halklarımızla, onların haklı talepleriyle hiç bir ilişkisinin olmadığı TC’nin 88 yıllık tarihinde ve tüm süreçlerde kanıtlanmıştır. Bürokrasinin her iki kanadı da devlet tekelci kapitalizminin “yüksek” çıkarlarını korumaktadır.
Emekli-emeksiz paşaların da işçi sınıfı ve emekçi halklar karşıtı seçkinlerden olduğunu yüzlerce örneğinden ayrıntılı biliyoruz. Onların dillendirdiği “vatan, millet, ulus-devlet, milliyetçilik, vb.” argümanları yalnızca sömürücü sistemlerini gizlemek için kullanılan dolgu malzemesidir.
Burada bir parantez açarak değindiğimiz konuya bir örnek sunmak istiyoruz:
“28 ?ubat 1997 postmodern darbenin sözcülerinden emekli bir general, geçenlerde bir TV programında, ‘Peki TSK idareye ne zaman el koymayı düşünür?’ şeklindeki açık ve tuzak olmayan bir soruya, MGK Raporunda sıralanan ‘üç tehlike’ (irtica, terör, ırkçı faşizm) detaylanarak anlatılacak sanılırken, emekli general: ‘içinde bulunduğumuz konjonktürde TSK’nın bir müdahalesi yakışık almaz, ama görüldüğü gibi eğer ekonomik kriz sonucu patlak vermeye başlayan işçi eylemlerinde, yani grevlerde bir yaygınlaşma söz konusu olursa, işte o zaman TSK üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmek üzere ister istemez idareye el koyma durumuyla karşı karşıya kalabilir.’ şeklinde cevap vermiştir.” (Sırrı Öztürk, Tarihselden Güncele Bağımsız Sınıf Tavrı, Sorun Yayınları, Sorun Broşür Dizisi: 11, 1999, s.110)
Emekli-emeksiz paşaların 15/16 Haziran Direnişi deneyiminden nasıl bir sonuç çıkardığı, emeğe ve emekçiye biçtiği rol bu örnekte açıkça sergilenmektedir.
9 Mart 1971 Cuntası ile ilgili iddianamelerde, cuntacı askerlerin ifadelerinde belgelendiği gibi “sol cunta”nın Dev-Genç, THKO ve THKP-C ve benzeri örgütlere biçtiği rol çok net olarak ortaya çıkmıştır. “Sol cunta” öğrenci gençlik temeline dayalı örgütleri, askeri darbe sürecinde en netameli yerlerde kullanmak istediklerini itiraf etmişlerdir.
Sol bu ve benzeri konularda siyasal-sosyal devrim, darbe-cunta ile bağımsız sınıf tavrı vePARTİ yerine ikâme edilen “öncü parti, önder parti, kitlesini arayan parti, silahlı propaganda, vb.” konulara anlamlı bir neşter vurmamıştır. Örgüt ile Parti’nin farklı olduğu konusu bilince çıkarılamamıştır.
“Darbe-cunta” tartışmalarının, provokatif eylemlerin yaygınlaştırıldığı, “Ergenekon” ile “Dinci AKP”nin birbirinin yorganını açması demek olan “hukuk” dalaşmalarında Komünistler milliyetçiliğe, militarizme karşı tutarlı bir tavır alırken, kimi liberal-liboş yazarların AKP’ye sahiplenirken militarizmi (TSK’nın müdahalesini) açığa vurduğunu, fakat NATO’cu emperyalist-kapitalizme ve ABD ile AB’nin militarist baskı ve terörüne karşı çıkmadığı görülmektedir.
Kolektifimizin kullandığı ve bilince çıkarmaya çalıştığı “Asker-Ordu Partisi” literatürü nihayet dışımızdaki sağlı “sol”lu burjuva partileri tarafından da sıkça kullanılmaya başlanmıştır.
Bu gidişle; resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojilere karşı ideolojik-teorik mücadelemizin ne derece önemli olduğunun Sol “cenahımızda” ve bazı demokratlarca anlaşılmaya başlandığını da yakında göreceğiz demektir.
AKP’nin kapatılması davası ile yapılan tartışmalarda, pekiştirilmeye çalışılan sahte ve suni gündem “laik-şeriatçı” saflaştırılmalarında da görüldüğü gibi, seçkin devletlûların, olmayan demokrasilerinden umutlarını kestiği açıktır. Seçkinlerin açık ve gizli örgütlerinin çeşitli manevralarıyla iktidara gelme şansı kayboldukça, darbe, cunta, tehdit, şantaj yöntemleri daha fazla öne çıkacaktır/çıkmıştır.
Kemalizmin “devleti kurtarma-koruma-kollama” yolunda tahkim edilmiş yasal, anayasal ve iç hizmet talimatnamelerinin yanı sıra uygulanan siyasal-ekonomik-kültürel-askerî-polisiye yöntemleri daima karşıtını yani kara gerici, ırkçı, tepkici şoven akımlar koalisyonunu beslemiştir.
TC’nin kuruluşundaki devlet eliyle burjuva/kapitalist yetiştirme politikaları sayesinde arabesk bir kapitalist toplum yaratılmıştır. Tüm Dünyada olduğu gibi, emperyalist-kapitalizmin demokrasiye bir ihtiyacı yoktur ve olmamıştır. Onların “demokrasi-özgürlük” dediği şeyin en somut örneği Irak’ın istilasında görülmüştür.
Devlet tekelci kapitalizminin bu türden politikalarla bir yandan emekçi halkı biçimsel bir kalıba dökmek için tepeden ve zora dayalı “gerici reform” denemeleri, diğer yandan işçi sınıfı ve emekçi halklar üzerindeki sömürü, baskı ve zulüm yöntemleriyle günümüze gelinmiştir.
Bu süreçte modern sosyal sınıflar oluşmuş ve talepleriyle tarih sahnesine çıkmıştır. Devlet tekelci kapitalizminin artı-değer sömürüsü, emekçi halkları inkâr, imha, göçe zorlama ve asimilasyon politikaları yoğunlaştıkça, sınıfsal çelişkiler daha da su yüzüne çıkmaya başlamıştır.
Burjuvazinin çıkarlarını gözetmekle görevli iktidarların kendi bürokrasilerini işbaşına getirme girişimleri bazı çelişki ve çatışkıları gündeme taşımış ve geleneksel seçkinlerin- Kemalistlerin sivil-asker bürokrasisi ile sürekli kavgalı olmuştur. Bürokrasinin her iki kanadı, saflaştırılan suni ve sahte gündemin yörüngesinde âdeta hukuksal “meydan muharebesi” verilmektedir. Bu mücadelede kılıçlar çekilmiştir.
Toplumun sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliği dışında saflaştırılmaya çalışılmasına karşı mücadele yürütecek ve politikada ben de varım diyecek örgütsel güvencelerimiz ise yoktur. Sol’daki suni ayrılıklar, “örgütler anarşisi” hastalığından muzdarip öbekleşmelerin gücü de burjuvazinin iktidarı paylaşma kavgasındaki uzlaşır çelişkilerini derinleştirmeye yetmemektedir. Yetmez.
Kimi küçükburjuva devrimcisi “dar grup partileri”nin lafzen “ben partiyim, benden sorulur, yıkacağız, kahrolsun” türünden yapa geldiği örgütsüz ajitasyon, proje ve iddialarını ise, hayat ve mücadele asla doğrulamamıştır. Sosyal pratikte programı doğrulanmayan örgütler parti çağrışımı yapmaktan bıkıp usanmamış, ne kendini yenileyebilmiş, ne özeleştiri yaparak tabelasını indirmiş, ne de işçi sınıfı gidip bu tabelaları indirmiştir.
Komünistlerin Birliği sorunsalının önünde aşılması gereken engellerden biri de budur.
İşçi sınıfı ve emekçi halkların yürüttüğü mücadeleyi görmezlikten gelen, hatta aşağılayıp hor gören ya da yok edilmesi gereken bir olgu olarak algılayanların sayısı da çoktur. İşçi sınıfı ve emekçi halkların taleplerini düşmanlık derekesine indirgeyen bürokratik despotizm anlayışı uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortağı, taşeronu güçlerin karşısında daha fazla güç ve mevzii kaybedecektir. Görünen odur ki; Kemalist seçkinciliğin “ulus-devlet” argümanları değişik güç dengelerinde daha da açığa düşecek/düşürülecektir.
Burada ilginç bir örnek verilmesini uygun buluyoruz: Seçkinci Kemalist politikacıların “Türkiye laiktir, laik kalacak!” sloganına karşı fukara Kızılbaş-Alevi canlarımızın cevabı çok daha bilimseldir ve daha doğrudur: “Türkiye laik değildir, laik olacak!..”
TC devletinin ne demokratik, ne laik, ne sosyal, ne de hukuk devleti olduğu her olay ve olguda bir kez daha doğrulanmaktadır. Bu coğrafyada devlet tekelci kapitalizminin sömürücü sistemi-avantalar, yağmalar düzeni egemendir. İçerideki-dışarıdaki hapishanelerdeki insanımızı ve insanlığımızı esir alan bir diktatörlük işbaşındadır.
Kapitalist anarşide mevcut hukuk anlayışının ırzına geçmek, anayasayı delmek, çete kurmak, darbe-cunta oluşturmak ve bunları övmek, hatta devleti kurtarmak için askeri göreve çağırmak, mafyöz ilişkilere girmek, keyfî-fiilî infazlarda bulunmak, işçi ve emekçileri kabaca sömürmek, grevleri yasaklamak, sosyal ve enternasyonal kurtuluşu için ayağa kalkanlara “anarşist, terörist, bölücü, vatan haini, gomonis ve casus” demek serbesttir. Eşitlik, özgürlük için savaşan devrimcileri, komünistleri çifte kilit altında tutmak, dara çekmek, işsizliğe-açlığa mahkûm etmek “kanun dairesinde” serbesttir!
TC devletinin “Doğu-Batı” ikilemi arasındaki arabesk görüntüsü son gelişmelerle bir kez daha iyice çatlamıştır. Doğulu-Müslüman geçinen ABD İslâmcısı AKP; ABD ile AB’nin desteğini alabilmek için tüm varlığını uluslarötesi tekelci sermayenin “hayırlı” ellerine teslim etmiştir.
Batıcı-laik geçinen Kemalistler ise, Rusya’nın “denge adamı” Putin’in politikalarına daha fazla meyillidir. Darbe-cunta yöntemleriyle iktidar olmanın hayalini kurmaktadır. Bu projelerini, üniversite öğretim üyelerinin, emekli-emeksiz paşaların ağzından çeşitli TV.lerde, basında, panel ve mitinglerde ifade etmektedir.
Ne hazin kırk yılın kaşarlanmış politikacıları-yazarları nasyonal solcu (faşist) kimlikleriyle devrimciyi oynamaktadır!..
Komünistlerin Birliği (Komünist Birlik -Siyasî Birlik-), bizatihi Komünistlerin Komünist olması demektir. Birlikçi olmayan Komünist değildir. Sol’a müdahale; uygulanacak ideolojik-teorik-politik basınç sayesinde bölünüp ayrışarak bütünleşecektir.
Komünistlerin toparlanması bu süreçte daha büyük bir anlam kazanmıştır. İşçi sınıfı ve emekçi halkların haklı taleplerini öne çıkarıp hakikî gündemi dayatabilmenin kimi imkân ve fırsatları emekten ve emekçiden yana çevirip kullanmanın tam da zamanıdır.
Gelişen ve yayılma istidadı gösteren işçi-emekçi halk hareketlerine kurmaylık edebilecek örgütler bu süreçte ete-kemiğe bürünebilir. Bunun bazı işaretleri vardır.
“Dar grup” örgütsel yapılarının “benim partim” türünden sidik yarışı yerine kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleyecek ve “bizim” demeyi bilince çıkartacak iradi müdahalelere, devrimci inisiyatiflere, bu yoldaki proje ve programlara büyük bir ihtiyaç vardır. Bunun dışında kalan bireyci, benmerkezci, sekter, inkârcı, fanatik ve dogmatik duruşlar sosyalizm davasına zarar vermiştir. Bu süreçte “cenahımızın” en büyük eksiği “politik açığa vurma” yöntemlerini yeterince örgütleyemeyişimizdir.
AKP’nin kapatılması davası karşısında telaşa kapılan “sol”ların daha fazla AKP’ye tutunarak politika yapması onlar açısından doğal ve olağandır. AKP karşıtlığı yörüngesinde işçi sınıfı ve emekçilerin saflaşmasını sağlamaya çalışan sendikalar, kimi “sol” örgütler, kitle örgütleri ve öteki burjuva partilerini aklamaya yarayan bir tuzağa düşmüştür. Bu türden örgütlerin ideolojik, politik ve örgütsel körlüğü sınıfsal gündemin bilince çıkarılmasında aşılması gereken engellerden biridir.
Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin gerici propagandasını, aşılamaya çalıştığı yoz kültürünü ve birini ötekine tercih eden yanılsamalı görüşlerini açığa vurmak Komünistlerin görevidir.
“Tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile “tutarlı bir iktidar-devrim mücadelesi”ndeki taktiksel zenginlikleri saptayıp hayata geçirecek, Sol’daki siyasî birliğin sağlanması, Kurum ve Araç’larımızın yeniden üretimine çalışılması, mevcut devrimci yapıların darbe almamasına özen gösterilmesi, bu süreçte kendini daha fazla hissettirmektedir.
TC devleti, tabanı havada, baş aşağı ters duran bir “yalan piramidi” görünümündedir. Bu piramidin dibine hakikî gündem kıvılcımının tutuşturulmasıyla nelerin olacağını bir düşünelim.
TC’nin gündemini yarım saatte emekten ve emekçiden yana çevirmek bizim elimizdedir. Yeter ki “cenahımız” anlamlı ve ileri bir adım atabilsin...
Sahte Müslümanlarla, sahte laikçilerin birbirine karşı tercih edilecek hiç bir yanı yoktur. Kimi liberallerin sahte Müslüman, sahte demokrat, kara gerici, ırkçı ve faşist AKP’ye, kimi “sol”ların sahte laikçi, milliyetçi, şoven ve faşist cenaha tutunması karşısında bu oyunu tersyüz edecek hakikî siyasî aktör ve örgütlerin öne çıkarılması hayatî bir sorundur.
Hayat ve mücadele politikayı anlamlı kılacak kadroların kolektif inisiyatif kullanmasını bekliyor.
Kolektifimizin taraf ve talip olduğu konumu; bu sorunların gündeme getirilmesinde ve çözüm yöntemi üretilmesinde düğümleniyor.
Mihri Belli’nin SDP’den İstifası,
“Marksist Parti” Önerisi ve
Komünistlerin Birliği Sorunsalı
29 Aralık 2007 tarihinde e-posta adresimize Mihri Belli imzalı “SDP’den İstifa Ettim” başlıklı, iki sayfalık bir açıklama geldi.
Mihri Belli (MB) arkadaş 1944 TKP’nin kadrolarından olup halen yaşayan 3-5 insanımızdan birisidir. 92 yaşındadır. MDD tezleriyle meşrebince de “aktif” politikanın içindedir.
Devrimciler, Komünistler kendilerinden önce bu yollardan geçenlere büyük bir ilgi duymakta ve saygısını eksik etmemektedir. Mücadele insanlarımızın ideolojik-teorik-politik ve örgütsel konumunu tahlil etmek, eleştirmek ayrı, şahıslarına saygı gösterilmesi ayrı bir şeydir. Devrimci ve Marksist cenahımıza katkı yerine darbe vurmuş olanlara ise, biçimsel de olsa asla saygı gösterilmeyecektir.
Fakat, günümüzde yaşanan “örgütler anarşisi” hastalığına doğru teşhisler koyarak Devrimci ve Marksist Sol Kadroların yaşadığı “Öndersizlik Krizi” konusunu tartışırken, çözüm yöntemleri ya da “çıkış hattı” aranıyorken, yaşı 92 de olsa, o kişinin “siyasî birlik” için şimdiye kadar ne yaptığına, ne yazdığına bakılacaktır. MB arkadaşın da anılan konular üzerindeki konumu ikircimsiz açıkça ortadadır ve bilinmektedir.
Daha önceleri de belirttiğimiz gibi, bir kez daha tekrarlayalım: MB’nin hapishane arkadaşlığı, sohbeti ve diyalogları hep artılarla doludur. Fakat MB ile devrimci-siyasî arkadaşlık denildiğinde eksileri daha fazla öne çıkmaktadır.
MB arkadaşın ideolojik-politik ve örgütsel konumu Dr. ?efik Hüsnü Değmer, Reşat Fuat Baraner ve arkadaşlarının oluşturduğu 1944 TKP’nin programı ekseninde değerlendirilmektedir. Bilindiği gibi bu parti, 10 Eylül 1920’de, Bakû’de, ülkedeki tüm komünist kadroların bir tekini dahi dışarıda bırakmamak üzere Kongre yöntemiyle oluşturulan Tarihî TKP’nin program, tüzük, ilke, strateji ve taktiksel konumunu revizyondan geçirerek, resmî tarih anlayışı ve resmî ideoloji Kemalizm ile uzlaşma yöntemlerini seçmiştir. MB arkadaş işte bu türden likidasyona uğratılmış bir örgütsel ilişkinin kadrosudur. Millî Demokratik Devrim (MDD) tezleri de anılan sürecin uzantısında dillendirilmiştir. Özetlersek: Dr. ?efik Hüsnü Değmer, Reşat Fuat Baraner ve arkadaşlarının ideolojik-teorik-örgütsel ardılıdır MB.
Devrimci ve Marksist Sol Kadroların birliği (Komünistlerin Birliği); sosyal pratikte kadro olduğu kanıtlanmış ve ilkesel nihai amacı bir olan birimlerin çeşitli istişari toplantı, yaratıcı diyalog, konferans, kurultay ve kongrelerden geçerek oluşturuluyorsa bu çok önemlidir. Bu türden sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı olan ve bilinen normların işletilmesini her koşulda gözeten devrimci bir partiyi hiç bir güç provoke edemez. Bizde Tarihî TKP’nin partileşmesi örneği dışında bu türden bir partileşme deneyimi asla yaşanmamıştır. Her siyasî eğilim kendi “dar grup örgütünü” kurmuş ve böylece parti çağrışımı yapa gelmiştir. Oluşturma, inşa etme dururken daima “kurma fiili” çekilmiştir!
* * *
MB’nin ileri yaşlarında sorumluluk aldığı ÖDP ve SDP gibi örgütler ve onların serüveni ayrı bir tartışmanın konusu olmakla birlikte vurgulamak zorundayız. Çünkü, 12 Eylül sonrası “sosyalist solun birliği” adına ortaya çıkan/çıkarılanlar “dar grup örgütleri”nin günümüzdeki tablosunu hazırlamışlardır. Sosyalist Sol’un likidasyonu bu türden örgütlerin sahne alışıyla başlamıştır. Kent küçükburjuva solcuları, Kuruçeşme Toplantıları’nda kotarılan/kurutulan partileşme yöntemiyle “sosyalist solun birliğini” isteyen tabandaki iyi niyetli, dürüst, temiz ve özverili insanlarımızın özlemlerini kabaca sömürmüştür. Bu türden tasfiyeci deneyimlerden sonra, MB’nin telaffuz ettiği “yaratıcı Marksist solun bir parti çatısı altında birleşmesi” önerisi nasıl gerçekleşebilecektir? Devrimciyi oynayan kent küçükburjuva avantürye takımının parti kurma ataklarıyla devirdiği çamlar yeniden nasıl dikilecektir? Suyun kaynağını kurutan eğilimlerin gerçekleştirdiği çok yönlü tahribatlardan sonra ve aynı kadrolarla bu türden özlemlerin hayat bulması imkân dâhilinde değildir.
MDD formülasyonu ve tezlerinin Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi ile ideolojik-teorik-örgütsel bir bütünlüğü yoktur. MDD’nin örgütsel yönelişinin de ha keza Leninist Parti Öğretisiyle bir ilişkisi yoktur.
MB arkadaş 92 yaşına gelene kadar pek çok örgüt kurmuş, bazılarına ise katılmıştır. SDP’den istifa edişini açıklayan yazısında ne günümüzdeki Komünist Kadroların yaşadığı “Öndersizlik Krizi”nin aşılmasına, ne de MDD tezlerinin doğrulanmayışına ilişkin bir özeleştiri vardır.
MB arkadaş, açık faaliyet alanlarında, gizlilik-yeraltı deneyiminde pek çok örgütün içinde yer almıştır. Pek çok “birlik” ve “cephe” tartışmasına katılmıştır. Bunların tarih, ad ve sayılarını burada tekrarlamıyoruz. Çünkü belgelidir. Dileyen inceleme şansına sahiptir.
1989’da Kuruçeşme Toplantıları’nın ardından kurulan ve “sosyalist solun birliğini” savunan örgütler yerden mantar biter gibi açık faaliyet alanlarındaki yerlerini almıştır. SİP, ÖDP, EMEP, vb. örgütler bu sürecin uzantısında icra-i zanaat etmektedir. Bu türden örgütlerin sayısı 27’dir. Yakında bu tabloya onlarca örgüt daha eklenecektir. 61 adet örgüt de “illegal” (gizlilik-yeraltı) koşullarında varlığını sürdürme çabası içindedir. Sayıları gün geçtikçe artan 170 adet de “internet komünist partisi” vardır. Bunların sayısı da hızla artış göstermektedir.
MB arkadaşın SDP’den istifa ettiğini belirten açıklamasında, bu güne kadar pek çok örgüt eşiği aşındırdıktan sonra “Marksist Sol’un bir parti çatısı altında birleşmesi” noktasına geldiği görülmektedir. Onun “Marksist Sol”dan ne anladığını, niyet ve muradını ayrıntılı tartışmak istemiyoruz. Çünkü biliyoruz.
MB, tasfiyeci, liberal ve postmodern sol örgütlerden ayrıldıktan sonra bu türden bir öneride bulunmasını günümüz şartlarında nasıl yorumlayacağız?
Sorgulamak zorundayız: MB arkadaş, ÖDP’ye niçin girdin ve neden koptun? SDP’ye hangi inandırıcı gerekçelerle ve niçin girdin? Hangi bilimsel ve haklı gerekçelerle bu örgütlerde sorumluluk üstlendin? Daha önceleri de SİP’in davetine uyup kongrelerine katılmıştın. Bu kongrelerinde 1944 TKP kimliğinle bulunuyordun. SİP oportünizmi, katıldığın kongrelerinde örgütlerinin adını senin gözüne baka baka önce KP olarak, daha sonra da “TKP” olarak değiştirmişti. Bu türden yöntemlerle “sol” örgüt kurup parti çağrışımı yapanların entrikalarına neden alet oldun?
Tutarlı bir işçi-kitle ve köylü-kitle çalışmalarından gelen proleter devrimci kadrolar olarak bizler, 15/16 Haziran 1970 deneyiminden çıkardığımız ders ve sonuçları “gençliğin yolu işçi sınıfının yoludur” şiarlarımızla konuyu Proleter Devrimci Kurultay’a taşırken, MB istifa mektubunda, hâlâ öğrenci gençlik temeline dayalı “Dev-Genç çatısını” İSP ya da KP yerine geçirip çeşitli idealizasyon ve mistifikasyonlarla yüceltmektedir!?
Harici Büro’nun “1973 Atılım”ıyla kurduğu “TKP” kadroları da binbir idealizasyon ve mistifikasyonlardan sonra pek çok iyi niyetli insanlarımızın ideolojik, teorik, politik, örgütsel ve ruhsal kimyasını bozmuştu... Bunları unutmadık.
MB arkadaş gibi ve onun kadar, günümüzdeki “örgütler anarşisi” hastalığını andıran tablonun oluşmasında (daha öncesini saymazsak), Tarihî TKP’nin Devrimci Kanadının tasfiyesinde rol ve sorumluluk alan Z. Baştımar, İ. Bilen, M. A. Aybar, B. Boran, S. Aren’nin çok büyük kusurları vardır. Daha net biçimde ifade edeceksek: Suçları vardır.
Günümüz ise başka bir gündür. Günümüzde hayatı ve mücadeleyi kucaklayıp sahiplenecek örgütsel güvencelerimizin oluşmasında birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı kadroların kolektif inisiyatif ve müdahalesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Devrimci gençliğin coşkusu, heyecanı, özverisi ve militanlığını bizler işçi sınıfının koruyuculuğu disiplinine (merkezi kurumsal disiplinli İSP’nin kurmaylığına) çekmeye çalışırken, MB, Dev-Genç’e oldukça cömert primler vermektedir. Dev-Genç’in Bilimsel Sosyalizm-Komünizmden haberli militan ve nitelikli kadroları bizim çocuklarımızdır. Mücadele arkadaşlarımızdır. Onlar da biz/işçiler gibi bu süreçten geleceği kazanmak için çok yönlü derslerle sonuçlar çıkarmıştır.
Bu sürecin önemli gelişmelere gebe olduğunu biliyor ve görüyoruz.
1970’lerde 15/16 Haziran Hareketi’nin yaptığı sınıfsal uyarılardan sonra ve sırasıyla THKO, ardı sıra THKP-C ve daha sonra TKP/ML ve benzeri örgütler ve onlardan koparak ayrışan günümüzdeki örgütlerin bu düzeyde yaygınlaştırılmasında MB’nin ve MDD tezlerinin etkisi büyüktür.
O günlerden 2008 yılına geldik. 10 Eylül 1920 Tarihî TKP geleneğimizi, yerli iç deneyim birikimlerimizle harmanlayıp 15/16 Haziran harcıyla yoğurup kendi sentezimizi üretmek gündeme gelmiştir. Bilimsel yöntem, akıl ve mantık bunu gerektiriyor.
1960-1970 sürecinde TKP’nin ülkede kalan kadroları, Reşat Fuat Baraner, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve MB gibi arkadaşlar “siyasî mülteci” kimlikleriyle SSCB’ye sığınmış Harici Büro kadrolarına göre biz/işçilere ve öğrenci gençliğe daha yakındı. Bilimsel bilgi edinme ve bilinçlenme sürecimiz gelişip güçlendikçe, içerideki-dışarıdaki hapishanelerde “Marksizm’in yorumu, özümlenmesi ve pratikte yeniden üretilmesi” yöntemini kavramaya, MDD, DHD, SD gibi tez ve formülasyonlarının içerik ve niteliğini öğrenmeye başladık. Bulunduğumuz coğrafyadaki sınıflar mücadelesinde PARTİ’nin ne demek olduğunu hayat ve mücadele herkese acımadan öğretti. Çok büyük bedeller ödendi. Çeşitli kırım ve kıyımlardan geçerek bugünlere gelindi.
Kolektifimiz; Komünistlerin Birliği sorunsalını bilince çıkarıp kadrolar arası yaratıcı diyalogların iklim ve altyapısını oluşturmaya çalışırken, MB, ÖDP-SDP türünden örgütlerin yeniden işbaşı yapmasından yana olduğunu ifade etmektedir!
MB arkadaş da Deniz, Mahir, İbrahimler gibi, 1944-1950 dönemi ilerici gençliğinin militan önderlerinden biriydi. Onun gençliğe özel bir önem vermesinin nedenlerini yaşamından ve MDD anlayışından biliyor ve öğreniyoruz. MB’nin hayatında öğrenci gençlik dışında işçi sınıfı ve emekçi halklardan oluşan bir kurumsallaşma geleneği ve disiplini yoktur. Olmamıştır.
MB’nin dillendirmeye çalıştığı “Marksist parti” anlayışı ve “önerisi” ile Komünistlerin Birliği’niKongre aracılığıyla gerçekleştirmek isteyen kadroların ‘somut şartların somut tahlili’ yöntemiyle Partive Partileşme Sorunu’na bakış, kavrayış, arayış ve yönelişleri temelden farklıdır. Sosyalist Sol’un birliği özlemlerini “Kuruçeşme Toplantıları”nda kurutan, kent küçükburjuva öğrenci gençliği proletaryanın önüne/yerine koyan, liberal, tasfiyeci, yeni-sol, postmodern sol, şoven ve sosyalşoven, reformist ve sosyalreformist akımları Sol yerine ikâme eden, ÖDP, SDP, EMEP, SİP, vs. güzergâhlarında komünistçilik oynayanların “Marksist parti” anlayışları ile bizimkilerin PARTİ anlayışları uzlaşmaz.
MB’nin dışında ve MDD anlayışı gibi denenip sınanmış, yanlışlığı sosyal pratikte yüzlerce kez kanıtlanmış, aşınmış ve aşılmış örgütlere-programlara-yöntemlere bel bağlayan insanlarımızı uyarmak, bağımsız ve özgür iradeleriyle seçimlerini doğru yapmalarına yardımcı olmak için bu yazıda özetlenen görüşlerimizin tekrar edilmesini uygun buluyoruz.
Êdî Bes e! ve 2008 Newroz Eylemlerinin
Verdiği Mesaj
Kürt halkının gerçekleştirilen Êdî Bes e (Artık Yeter!) eylemleri ve ardından 21 Mart Newroz kutlama ve gösterileri Dünyada-Bölgede önemli yankılarla yorumlara neden oldu. Özellikle 2008 Newroz kutlamalarında içeride ve dışarıda 4 milyon Kürt insanını alanlara çekti. Yapılan kutlama ve gösteriler âdeta serhildanlara dönüştü. Kürt emekçi halkı taleplerini bu vesileyle kütlesel biçimde ortaya koydu.
Ulusallık ekseninde yakalanan bu türden anlamlı kütlesel çıkışların Sol’un gündemine gelmesini de temenni etmekten kendimizi alamıyoruz. Ulusallık ve sınıfsallık dinamiklerinin makasını kapatmak görevi Komünistlerin üzerindedir.
Kürt halkının yaşadığı coğrafyalardaki hâkim gerici sınıfların bu eylem ve taleplere karşı tepkisi ise hemen hemen aynıydı: İnkâr, imha, asimilasyon! Kürt halkı, artık değişen Dünya ve Yakın Doğu güçler dengesinde özlemlerini büyük bir coşku, heyecan, korkusuzluk ve direngenlikle dile getiriyor. Bu eylemliliği hâkim gerici sınıfların nasıl değerlendirdiği, Bölge’deki “Kürdistan Sorunu” ve her ayrı coğrafyadaki “Kürt Sorunu”na karşı nasıl bir çözüm yöntemi üretileceği konusunu daha da alevlendirmiştir.
Anılan eylemlilik tutarlı bir örgütsel güvence ve politikaya kavuştuğunda önemli mevziler kazanmaya adaydır. Bu sorunu emekçi halkların gönüllü birliği amacında birleşen Devrimci ve Marksist Sol Kadroların hedefine taşıyacağı açıktır.
Bunca yıldır ırkçı, militarist, şoven yöntemlerle, devlet terörü altında talepleri gerçekleşmeyen halk, bu kez “Artık Yeter! Bıçak kemiğe dayandı!..” diyerek ayağa kalkmıştır. Bu olguyu tüm güçler hesaba katmak durumundadır.
Kürtlerin farklı coğrafyalardaki örgütlerinin program, tüzük, ilke, kadro, strateji ve taktiklerini şiddetle eleştirebiliriz. Eleştiriyoruz. Bu ayrı bir konudur.
Êdî Bes e! ve ardı sıra gelen 2008 Newroz eylemleri bir kez daha göstermiştir ki, sistemin uygulaya geldiği baskı ve terör yöntemleriyle bir yere varılmayacağı açıkça anlaşılmıştır. Tekelci-militarist-polis devletinin şiddet yöntemleri kan ve gözyaşı dışında bir şey getirmemiştir. Yıllardır uygulanan inkâr, imha, göçe zorlama ve asimilasyon politikaları aşınmıştır; misliyle karşıya alınmış ve iflas etmiştir. Hâkim gerici sınıflar da bunun farkındadır. Sistemi bu durumda çözüme ya da geri adım atmaya zorlayacak, anlamlı ve ileri adım atılmasını sağlayacak örgütlülük (PKK ve DTP) ise, her açıdan yetersiz, donanımsız, zayıf ve eksiktir.
DTP’nin bu eylemlerde emekçi halk kitlesiyle görece buluşması, onlar açısından “ileri” bir adım olarak değerlendirilmiştir. Fakat izledikleri politika burjuvaziye/sisteme asla zarar vermeyen bir doğrultuda olsa da çözüm yöntemi üretilmesinde etkili olamamıştır. Olmayacaktır. Bu bir yana sistem DTP’nin mevcut yasa ve anayasalara bağlı kalarak yaptığı muhalefetine dahi dayanamamış, partiyi kapatma cihetine gitmiştir! Burjuva basını DTP’nin Anayasa Mahkemesince Haziran 2008’e kadar kapatılacağını dahi yazmaktadır.
PKK ile DTP’ye ilkesiz tutunarak ancak icra-i zanaat eden kimi “sol” örgütlerin “çatı partisi” formülasyonu bu sürece denk gelmektedir. “Çatı Partisi” literatüründen maksat nedir? Amaç ve ilkeleri nelerdir? Anılan partileşme sosyalist solda hizipsel (hizayı bozucu) duruşlarıyla ciddî, güvenilir ve donanımlı bir partileşme davasına darbe üstüne darbe vuran, işçi sınıfı ve emekçilere zarar veren, özeleştiri yapmayan, aşınan örgütlerin varlığını bir süre daha idame ettireceği bir platform olacağı açıktır.
PKK’nin de Dünya ve Yakın Doğu’daki güçler dengelerinin değişmesini ne ölçüde fark ettiği, hegemonların paylaşım kavgasına zarar vermeyecek bir çizgiye gelişi de birilerinin çözüm yöntemi üretmesine yardımcı olmamıştır. Olmayacaktır.
“Kürt Sorunu”nun PKK ve DTP’nin politikaları doğrultusunda değil, sosyalist alternatif politikaları üretecek örgütlülükle gerçekleşeceği bilinmektedir. Mevcut “sol”un alternatif sosyalist bir inisiyatif oluşturması ise, asla mümkün gözükmemektedir. Geçmişteki ilkesiz birlik deneyimlerini unutamayız.
ABD ve AB emperyalizmi Yakın Doğu’nun yeniden biçimlendirilmesinde PKK’yi resmen “düşman” ilan etmiş, işbirlikçi/burjuva Kürt örgütleriyle projesini götürmeyi denemiştir. ABD ve AB’nin aralarındaki değişik çıkar kavgalarına rağmen, bu durum, Irak, İran, Suriye ve TC’nin Kürt politikalarına yaklaşımını nasıl etkilemiştir?
“Operasyon” sürecinde olduğu gibi Êdî Bes e! ve 2008 Newroz etkinliklerinde yoksul Kürt köylülüğü ve emekçileri anılan ülkelerin ırkçı, militarist ve şoven politikalarından çok büyük zarar görmüştür.
Suriye Qamışlo’da 10 bin kişinin katıldığı Newroz kutlamalarına askeri yöntemlerle saldırdı ve üç kişinin ölümüne neden oldu. Irak’ta Mexmûr Kampı’nda Newroz’u kutlayan on bin kişi yine ha keza baskı ve terör ile karşılandı. İran gericiliği ise, Kuzey Irak (Güney Kürdistan)’ı TC gibi habire bombaladı. Özellikle de Maxabat’daki kitlesel eylemlere göz açtırmadı. Kürt halkı üzerindeki tutuklama ve idam tehditlerini artırdı.
Bulunduğumuz coğrafyanın hemen hemen bütün il ve ilçelerinde Newroz kutlamaları yapıldı. Burjuva basını 16-23 Mart tarihleri arasında 55 il ve ilçede 176 eylem ve etkinlik yapıldığını eksiklide olsa yazmak zorunda kaldı. Amed’deki kutlama katılım ve coşku olarak görkemliydi. Burjuva basını bile katılım sayısını 500.000 ile bir milyon arasında telaffuz etmekten geri duramadı. Sistemin tüm baskısına rağmen, İstanbul, İzmir, Ankara, Mersin, Adana, Gaziantep, Manisa, Bursa, İzmit, Çanakkale ve benzeri metropollerde de önemli kitlesellikte kutlama eylemleri gerçekleştirildi. Botan, Iğdır, Muş, Cizre, Urfa, Mardin, Elazığ, Ağrı gibi illerde ve ilçelerinde nispeten kazasız-belasız kutlamalar gerçekleştirilirken Hakkâri, Van, ?emdinli, Bitlis, Siirt ve benzeri il ve ilçelerde Newroz kutlamalarına devlet baskısı-terörü damgasını vurdu.
TC’de 2008 Newroz’u 4 ölü, yüzlerce yaralı, 800-1000 gözaltı, 600 tutuklu ve sistemin kaba güce ve zora dayalı “vukuatı” ile sonuçlandı. Medyaya yansıtılan fotoğraf kareleri “Kürt düşmanlığına” endeksli kara gerici, ırkçı ve şoven gericiliğin çirkin yüzünü bir kez daha belgeledi.
8 Mart, 12+12 Mart, 16 Mart, 21 Mart, 30 Mart, 1 Mayıs ve 15/16 Haziranların yıldönümlerinde, işçi sınıfı ve emekçi halk düşmanları kan dökmeden edemiyor. Görünen o ki, bu haksız savaşlar ve kirli senaryolar emperyalizmin yerli uşakları, ölüm tüccarları, eli kanlı faşistler bir gün döktüğü kanda boğulana kadar sürecektir...
Yerli Gladio/Ergenekon Tevkifatı
“Temiz Eller Operasyonu” Değildir
An’ın Devrimci Görevi Siyasî Birliktir
“Psikolojik Savaş”ın emperyal/evrensel güçlerin en önemli silâhlarından biri olduğunu biliyoruz.
NATO ülkesi olan TC’de Gladio/Ergenekon çeşitlemeleri üzerine ilginç yazılar düzülüyor. Kitaplar hazırlanıyor. Sağlı “sol”lu burjuva basını ABD’de “tetkik ve tetebbu”da bulunmuş, özel surette yetiştirilmiş, finans kaynakları hazırlanmış biraderlerin birbirinin yorganını aralayan tefrikalarından geçilmiyor. Spekülatif dezenformasyon çeşitlemelerini açığa vurma görevi ise, artık Devrimci ve Marksist Sol Kadrolara kalmıştır.
Donanımlı okurlarımızın bildiği gibi “Emperyalizmin Gizli Örgütleri” Dizimizde başlıktaki konuyu sürekli biçimde ve ciddîyetle ele almış, emperyalist-kapitalizmin gündeminin kavranmasına, insanımızın bu konular üzerinde üretilmiş “komplo teorileri” dışında bilimsel bilgi edinerek bilinçlenmesine yardımcı olmaya özel bir özen göstermiştik. Bu ve benzeri konularda Dergi’mizin, özellikle de 30. sayısında yaptığımız değerlendirmeler bir kez daha doğrulanmıştır.
12 Mart 1971 askerî faşist darbe döneminde yurtsever askerlere açılan davalardan biri olan “Bomba Davası” birinci sanığı emekli kurmay yarbay Talat Turhan, ikinci sanığı psikiyatr Dr. Memduh Eren ve diğer sanıklar “Ziverbey Köşkü”nü karargah olarak kullanan yerli Gladio/ Ergenekon ile ilk kez tanışmıştı. Gladio/Ergenekon devrimcilerce biliniyordu. Anılan kişiler çeşitli makale ve eserlerinde belirttikleri üzere işkence tezgahlarında somut biçimde karşılaştıkları emperyalizmin gizli örgütleri ve Ergenekon Çetesi’nin ne olduğunu beyinlerinde çakan şimşekler sayesinde öğreneceklerdi. Daha sonra Devrimci ve Marksist kökenden gelen ve kendi meşrebince emperyalizme-kapitalizme karşı gardını alan Halit Özkul bu iki insanı ve onların çabalarını bir “ilk” olarak değerlendirmiş, bu konudaki katkılarından ötürü onları “pîr” olarak kabul etmiş ve konu üzerinde yoğun emek ürünü çalışmalara girmiştir (Anılan isimlerin kitaplarına ve makalelerine emperyalizmin gizli örgütlerini açığa vurma yolundaki rolleri nedeniyle büyük değer veren Kolektifimiz gücünce konuyu gündeme getirmiştir. Memduh Eren bu konuda yoğun bir çabaya girememiş ve terk-i dünya etmiştir. Talat Turhan’ın önemli eserleri sahiplenilmiş, bazı redaksiyon katkıları yapılarak SORUN Polemik Dergisi’nde ve Sorun Yayınları ve devrimci bir esneklik gözeterek hazırlanan Emperyalizmin Gizli Örgütleri Dizisi’nde yayınlanmıştır. Halit Özkul’un iki kitabına da Dizi’de yer verilmiştir (Gizli Ordular CIA ve CFR, vb.). Kolektifimiz bu konuda da “ilk celseyi açmış” görevini yerine getirmiştir. Halit Özkul, CIA kitabının önsözünde MOSSAD ve ardından ERGENEKON’u yazacağını duyurmuştur. Bu sistemli proje komplo teorisi ve dezenformasyon üreten mekanizmalar tarafından anında değerlendirilmiştir. Ardından aldıkları “työ”lerle komplo teorileri üretmeye hevesli ve ‘iyi saatlerde olsunlar’la “angajmanı” önceden yapılmış yazar ve yayınevleri tarafından serbest pazara sürülmüştür. Emperyalizmin Gizli Örgütleri Dizimizin adı ve kitap isimleri bazı eloğullarınca hiç utanıp sıkılmadan kullanılmıştır. Talan Turhan ise, mücadelesine belli ilkesel disiplinlerle sahiplenen Devrimci ve Marksist Sol Kadroların yaptığı katkıları hesaba katmadan “Türk Solu” dergisi ve ona bağlı “İleri” yayınları gibi nasyonal solcu (ırkçı/faşist) bir organ ve yayınevinde kitaplarını yayınlatmaya başlamış, anılan kesimin etkinliklerine katılmayı uygun bulduğu görülmüştür. Bu türden bir “seçim” yapması karşısında pek çok eleştiri alan Sırrı Öztürk dört yıl önce kendisine “hapishane arkadaşı” olarak uygun bir uyarı/eleştiri yazarak yaptığı “tercihin” hangi manaya geldiğini hatırlatmıştır. Halit Özkul’da yazı hayatında karşılaştığı türlü kuşatmalar karşısında önceden ilan ettiği konularda ve zamanında “acul” davranarak anılan kitaplarını üretememiş, eserlerinin basımını telif hakkı ödeyerek üstlenecek bir yayınevi bulamamış ve işlediği konuların sahteleri boy boy piyasaya sürülmüştür. Böylece Dizimizle bir ilk’e imzasını açan yazarlarımıza ancak bu düzeyde sahiplenilmiş, çabalarına katkı getirilmiştir. Sonradan “boynuz kulağı geçer” misali konuyu saptırıcı kitap furyasıyla bilinçli olarak Kolektifimiz’in çabalarının önü kesilmiş ve Dizimizin darbe alması sağlanmıştır.
12 Mart 1971 askerî faşist darbe dönemindeki baskı ve terör uygulamalarında ve aynı mekânlardaki işkence tezgâhlarından pek çok Devrimci ve Marksist Kadrolarımız da geçmişti. 9 Mart-12 Mart cuntasal hesaplaşmalarının sonucunu ABD’nin başını çektiği emperyalizmin gizli örgütleri ve yöntemleri belirlemişti. Cihet-î askeriyeye, darbe ve cuntasal kalkışmalara angaje olan, resmî tarih anlayışı ve resmî ideoloji ile hesaplaşmamış “sol” örgütlerle, “devrimci romantizm” duygularıyla “devrim yapmak”, “iktidara gelmek” için yanıp tutuşan, işçi sınıfı ve emekçilerin davasına inanmayan, devrimciyi oynayan küçükburjuva avantüryeler “öncü parti ve silahlı propaganda” türünden bilimsel öğreti ve akıl/mantık dışı yöntem ve stratejilerle kimi “sol” örgütlerin 9 Mart cuntasına olduğundan fazla prim verdiklerini biliyoruz. Bu örgütlerin “vukuatını” ayrıntılı biliyoruz. Konuyu ayrıntılı işlediğimizi de dost-düşman herkes bilmektedir.. Belgelidir.
Tekelci basın-yayın kuruluşları pek çok konularda olduğu gibi, bu konunun da üstüne “mal bulmuş Mağribi” misali atlamış, sayıları yüzleri aşan komplo teorisi ve dezenformasyon kitaplarını serbest pazara sunmuştur. Böylelikle Devrimci ve Marksist Yayın Kolektiflerinin sorumluluğunda olan konuları ve onların etkilerini saptıran yayınlara başlanmıştır. Ayrıca, cezaî, hukukî, icraî, malî, idarî, keyfî ve fiilî bin bir kuşatma yöntemiyle bu yayın kuruluşlarının işlevsiz kılmaya yönelmiştir.
Emperyalist-kapitalizmin propagandası ve besleyip büyüttüğü yayın tekelleri insanımızın bilincini bulandırmak için çok yönlü bir çalışma içindedir. İnsanımızın yabancılaştırılması, asimilasyonu ve tecridi konusunda emperyalizmin yoz ve kozmopolit “kültür” politikasına karşı bir “barikat” oluşturma görevi asla küçümsenemez. Bu yolda bedel ödeyen yayın kolektiflerinin konumu ne hazin “sol” kesim tarafından da kuşatılarak işlevsiz bırakılmak istenmiştir.
Bir yayınevi yönetmeni “ilerici yayıncılık” konusu üzerine yapılan bir toplantıda yüksek sesle şunları sormuştur: “Sorun Yayınları Kolektifi dışında acaba kaç yayınevi, NATO-SHAPE-CIA-MI6-MOSSAD-BND-MİT-PENTAGON, IMF, DTÖ, FAO, DB, Soros, Kopenhag Kriterleri, Papalık Kurumu, Suudi ve benzeri gibi İslâmî sermaye, din-tarikat ve benzeri anılan-anılmayan açık ya da gizli örgütlerin finans desteği ile yayın yapmaktadır?”
Kolektifimiz gibi yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşundan yana bir yayın politikası izlemeseler de ilerici ve demokrat yayın kuruluşları da bu konular üzerinde oldukça duyarlıdır. Yani bu yolda yalnız sayılmayız.
Bu konular üzerine kriminolojik araştırma yapma konusunda yeterli bilgilerimiz olmadığından cevabını ayrıntılı veremiyoruz. Yalnızca şu bilinenleri sıralayabiliriz: Hangi yayın tekeli/kuruluşu Bilimsel Sosyalizm-Komünizm dışı ya da Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi davasına karşı bir yayın çizgisi izliyorsa, Marx-Engels-Lenin sürecinde rol alanları filozof yerine koyuyor, devrimci/dönüştürücü tez ve eylemlerini yok sayıyorsa, burjuva ideolojisi ve revizyonizme karşı “cihat” açmışsa, sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliği dışında din ve etnisiteyi, milliyetçiliği ve militarizmi öne çıkarıyorsa, kapitalist Batı’nın çöplüklerinden devşirdiği yoz ve kozmopolit “kültür” politikalarının yerli acenteciliğini yapıyorsa, emperyal/siyonizmin propagandasını yapıyorsa, kara gerici, ırkçı, şoven çizgilerde propaganda yapıyorsa, cunta-darbe ilişkiler ağında sosyal demagojilerle faşizmin propagandasını yapıyorsa, burjuva diktatörlüğünü savunuyorsa, emekçi halk düşmanlığı ve savaş kışkırtıcılığı yapıyorsa, kapitalizmin ebedî olduğunu bilince çıkarıyorsa, “Tarihin sonu” ve “elveda” türünden eserleri yayınlıyorsa, siyasal-sosyal devrimlere sövüyorsa, sosyalizm deneyimlerine eleştirel katkı yerine anti-sovyetizmi ve anti-stalinizmi başat politika yerine koyuyorsa, hayat ve mücadelenin reddettiği tezleri, aşınmış ve aşılmış görüşleri hâlâ gündeme taşıyorsa, devrim ithalatı/ihracatı ve simyagerliği ile iştigal ediyorsa, kendi sentezimizi üretme yerine hayat ve mücadelenin doğrulamadığı eklektik, pragmatik, bilim ve akıl dışı tezleri tekrarlıyor ve “dedi ki” diye söze başlıyorsa, burjuvazinin saldırıları karşısında sosyalizmin 150 yıllık tarihine sahiplenmiyor, bu süreçten çıkarılan ders ve sonuçların uzantısında ideolojik-teorik, politik ve örgütsel olarak devrimci/dönüştürücü bir tavır almıyorsa, işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşunu gölgeleyen eserler üretiyorsa, kitlelerin bilincini bulandırmak için “laik-şeriatçı” türünden sahte-suni gündemi işliyorsa, Komünistlerin Birliği -siyasî birlik- Parti ve Partileşme Sorununutartışmadan kaçırıyor, “Ana Halka”nın yakalanması dışında fanteziler üretiyorsa, sınıf dışı unsurları, öğrenci gençliği proletaryanın önüne geçiriyorsa, sosyal pratiğin reddettiği program ve projelerde hâlâ ısrar ediyorsa, aşırı teorisizme, entelektüalizme, dogmatizme, inkârcılığa, fanatizme, sektarizme, nihilizme kayıyorsa, “dar grup” örgütlerinin yaygınlaştırılmasına çalışıyor ve birlik yolunda pratik örgütçü çabalara çelme takıyorsa, sosyalizm adına burjuvaziye kalp ilacı olacak teori/pratiklerle iştigal ediyorsa, söze “benim partim” diye başlıyor ve BİZİM diyemiyorsa, kitap, dergi ve örgütleri devletin, tekelci sermayenin himayesinde ilan, tanıtım, dağıtım, satın alma katkısı ve desteğine mazhar oluyorsa, o yayın kuruluşunun arkasında mutlaka ulusal ve uluslarötesi tekelci sermayenin maddî-manevî finans desteği aranacaktır. Bilerek/bilmeyerek bu kervana katılmak işin özünü değiştirmemektedir.
* * *
Yerli Gladio/Ergenekon üzerine bilim ve akıl dışı yol ve yöntemlerle üretilen yazılar ve kitapları da bu düşünce sistematiğinin uzantısında ele almak durumundayız.
Sahte “şeriat-laikçi” gündem yörüngesinde iki türlü Ergenekon örgütü peydahlanmıştır. Birincisi: Ilımlı (ABD’ci) İslâm’ın Ergenekon’u, ikincisi ise, laikçi geçinenlerinki...
Resmî ideoloji yanlısı laikçiler, “sol”dan dönme nasyonal solcu aydınlarla MHP artığı “ülkücü mafya eskisi” kadroları barındıran ikincisidir. Birincisinde siyasî İslâm’ın tüm renkleri, ılımlı (ABD’ci) İslâmcılar, fethullahçılarla liberaller-liboşlar toplanmıştır.
Her iki Ergenekoncuların ortak yanı; NATO’cu, uluslarötesi tekellere ve devlet tekelci kapitalizmine kölece bağlı oluşlarıyla işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın taleplerine karşı düşmanca tutumlarında aynı yerde oluşlarıdır.
Açılan “Ergenekon Davası”nın basına yansıyan taraftarlarının “angajmanları” incelendiğinde kimin kim olduğu, cemazüyelleri ve finans kaynakları daha net anlaşılacaktır. Bu davanın açılmış oluşuyla alt kademede iyice afişe olmuş bir kaç çete elemanının gözden çıkarıldığı anlaşılmıştır.
AKP’nin “Ergenekon Davası”nı açmasının, İtalya’daki Gladio’yu açığa çıkaran “temiz eller operasyonu” ile hiç bir ilişkisi ya da benzerliği yoktur. İtalya’daki tekelci sermaye komünizm düşmanı konumunu birazcık esnetmek gerektiğini, faşizmin II. Dünya Savaşı sonunda yenilgisinden sonra İtalyan Komünist Partisi (İKP)’ne, ilerici sendika ve kitle örgütlerine açıktan karşı koyamayacağını deneyimleriyle öğrenmişti. Görece burjuva demokratik bir ortamda emek sömürüsü, ücretli kölelik ilişkileri sürüyordu. Kaygı duyulacak bir şey yoktu ortada. Ne zaman ki İKP’nin açık mücadele alanlarındaki oy oranı yüzde 45’lere ulaştı. İKP diğer partilerle iktidarın ortağı durumuna yükseldi. İşte o zamana kadar sürdürülen kapitalist, mafyöz kirli ilişkiler, devlet terörünü, keyfî-fiilî infaz yöntemlerini artık sürdüremez bir duruma gelince Gladio’nun ayyuka çıkan “vukuatı”nın üzerine gitme kararını almak zorunda kaldı. Kapitalist Batı’nın “sosyal devlet” tavizine geçişi nedensiz değildir. Tüm NATO ülkelerinin de kendi Gladiolarının üzerine belli ölçülerde gitmesi aynı zamana denk düşmektedir. Bunun nedeni kapitalist sömürü ilişkileri zedeleyecek, burjuva hukukunu işlevsizleştirecek “derin devlet” olgusunu, sistemin “polis devleti” görünümünü azaltmaktır. Amiyane bir değişle; “pireyi incitmeden, belini kırmadan şaapmak!..”
TC’de İKP gibi tarihsel, sosyal meşruluğu tartışılmayan bir örgütümüz de yoktur. (Burada İKP’nin Marksist açıdan eleştirisine girmiyoruz.) Sendikalarımız da devlet sendikası olmuş ve günümüzde birer “sivil toplum” örgütü konumuna düşürülmüştür. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini temsil yeteneğine sahip bir partimizin olmayışı yüzünden de AKP iktidarını bu konuda tavize, geri adım atmaya zorlayamıyoruz. (Burada kapitalist anarşinin aşılması (siyasal/sosyal devrim) konusunun tartışılmasına da girmiyoruz.) Soldaki mevcut “dar grup” örgütlerin işçi sınıfı ve emekçi halk ilişkisi, ideolojik, politik ve örgütsel zaafları da AKP’yi “temiz eller operasyonu” yapmaya zorlayamamaktadır.
İtalya’da “temiz eller operasyonu”nu yürüten savcılarla hâkimler ilerici sosyal muhalefetin bir parçasıydı. En azından demokrat ve anti-faşist bir konumdaydılar.
TC devleti pratiğindeki durum asla İtalya örneğindeki gibi değildir.
Bir kere TC İtalya değildir. İtalya’nın II. Dünya Savaşı sonrası görece burjuva demokratik konumu TC’de hiç bir zaman olmamıştır. Devrimci ve Marksist Sol Kadroların anlamlı ve ileri bir adım atamadığı süreçlerde yarın da olmayacaktır. İtalya’daki savcı ve hâkimlerin konumu ile TC’dekilerin konumu birbirleriyle asla mukayese edilmeyecek bir düzeydedir.
TC’deki yargı kurumları mevcut iktidarların kadrolaşma politikalarına ve “laik-şeriatçı” sahte-suni gündemine göre saflaşmıştır. Bir yanda kara gerici, ırkçı, ılımlı (ABD’ci) İslâmcı, fethullahçı faşistler, diğer yanda burjuva-resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojiye (kemalizme) göre kurumsallaşmış bir hukuk kurumu ve anlayışı birbiriyle kapışmaktadır. Böyle bir yargı işleyişi içinde “temiz eller operasyonu” sürdürecek tek bir tanrının kulu ya da demokrat bir unsuru dahi yoktur. Kazara böyleleri çıksa da siyasî iktidarların çapsız aktörleri işi sulandırmaya varan müdahaleleriyle hiç bir operasyonu hedefine taşıyamazlar. Ayrıca taşımazlar. Çünkü her burjuva devletinin “derin devlet”e olan ihtiyacı henüz sonlanmamıştır. Bu süreci sınıflar mücadelesi belirleyecektir.
Yine ayrıca, mevcut yasalarla anayasayı “hini hacette” delebilecek politikacılar, savcılar ve hâkimler kafi miktarda işbaşındadır.
Sahte-suni gündeme angaje olmuş, alabildiğine siyasallaşmış (daha nasıl olacaktı ki?) hukuk kurumları AKP’nin “vukuatı” karşısında güç durumda kalmıştır. Anayasa Mahkemesi “hamamın namusunu kurtarma” bahsinde kara kara düşünmeye başlamıştır. Anayasa Mahkemesi o kadar “evrensel hukuk”tan yanadır ki, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbe döneminde, işçi sınıfının teri ve kanı pahasına inşa edilmiş DİSK Genel Merkezi binasında haksızca oturarak adalet dağıtmaktadır!
Beri yanda sistematik devlet terörüne karşı gerçekleştirilen kitlesel çıkışlarda, atılan sloganlarda emekçi halk; özellikle de Newroz eylemlerinde, AKP’nin ne faşistliğini, ne katilliğini bırakmıştır!..
AKP iktidarı kara gerici, ırkçı ve faşist kimliği ile burjuva demokratik açılımları gerçekleştirmeye aday bir parti değildir. Demokrat geçinmekte, kendine Müslüman ve kendi amentüsünü okumaktadır. Mevcut iktidarları belli ölçülerde destekleyip buna zorlayan bazı liberal-liboş “sol”larla TÜSİAD ve benzeri kuruluşlardır. 12’li faşist askerî darbeleri fiilen, hatta gazetelere tam sayfa ilan vererek destekleyen TÜSİAD, günümüzde AB normlarına (ne demekse) uyularak politika yapılmasından yanadır.
TÜSİAD’ın AB’ye endeksli politikası çıkarlarına uygundur. “AB sevdasına tutulan kimi ‘solcular’ ise, AB’yi -Kopenhag Kriterlerini- âdeta ‘sosyalizm’ yerine ikâme etmiştir!” Toplumda da bu türden çarpıtılmış bir bilinç yaygındır.
İsimleri Ergenekon Çetesi’nde geçen Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve yazar İlhan Selçuk, İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu ve “İP” genel başkanı Doğu Perinçek ve diğerlerinin “vukuatı”nı bu yazının konusu yapmayacağız.
TC’deki sosyal sınıf ve emekçi halk sosyolojik gerçekliği üzerine oturtulması gereken hakikî gündem yerine “laik-şeriatçı” yörüngesindeki saflaşmalara maruz bırakılan insanlarımızı düşündürmek-kazanmak, “ulusalcı”, “milliyetçi”, “Müslüman”, “Türkçü” geçinip devrimciyi oynayan nasyonal solcu (ırkçı/faşist) örgütlenmeleri açığa vurmak ve maskelerini düşürmek, burjuva ideolojisi ve revizyonizmin etkilerini aza indirmek, aynı zamanda bu sahte-suni gündemi işlevsiz bırakacak olan biricik güç Devrimci ve Komünist Kadroların derlenip toparlanması için bu yazıları gündemde tutuyoruz.
AKP müttefikleri ile “Ordu-Asker Partisi” yandaşları iktidar kavgasındaki kozlarını paylaşıyor. Onların işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın talepleri ve ekmek davasıyla bir ilişkisi yoktur. Siyasal-ekonomik krizin derinleştiği bir süreçte, sabun köpüğü ekonomisiyle sistem bunalıma girmiştir. Yanı sıra rejim krizi ve tartışmalarıyla asıl gündem karambola getirilmek istenmektedir. Bu süreçte, kapitalizmin surlarındaki çatlakları derinleştirecek örgütlerle aktörler işbaşı yapacaktır. Emekçi halklarımızı örsle çekiç arasındaki zorluklardan kurtarmak için, “üzümün çöpü, armudun sapı” türünden küçükburjuva yarım-aydın kaydı-itirazlarına son verip kısa tutulmuş bir programla Devrimci ve Marksist Sol Kadroların mücadelesini ilkeli ve anlamlı kılmak anın en önemli devrimci adımı olacaktır.
Sistem Kendi Yıkımını Hazırlıyorsa...
“Laik-şeriatçı” sahte ve suni gündemin doğrultusunda saflaşanlar aslında kendi yıkımlarını hazırlamaktadır. Tarihsel-sosyal olaylar da gösteriyor ki, kendi yıkımlarını hazırlayan gerici güçler, aşınmış iktidarlar böylece siyasal-sosyal devrimlerin bazı şartlarını da oluşturmaktadır.
TÜSİAD ve benzeri kuruluşların “akil adamları” devreye sokması, “gerilimi azaltma” yolunda giriştiği diyalog ilişkileri krizin aşılmasına yetmeyecektir.
Çünkü kriz yapısaldır. Köhnemiş yapıyı bilim ve akıl dışı badanalarla kurtarmak ise, mümkün değildir.
Bu köhnemiş yapıyı devrimci yoldan yıkıp/dönüştürecek, toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek ve yeniden biçimlenmesini sağlayacak güçler Sol’da kümelenmiştir. Fakat bu türden kümelenmeler kendi yıkımlarını hazırlayan güçlerin konumunu ne kavrayabilmekte, ne açığa vurabilmekte, ne program/proje üretebilmekte ve ne de sistemi aşacak, sosyal muhalefet dinamiklerini harekete geçirebilecek yeni tipte biri PARTİ aracını üretebilmektedir.
Eskimiş gerici-sömürücü sistemin tüm dayanaklarını parçalamak, yeniyi üretecek güçlerin politika sahnesindeki yerini almasına çalışmak Devrimcilerin-Komünistlerin görevidir.
Emperyalist-kapitalizmin elinde ve denetiminde bulunan bilim, teknik ve teknolojideki tüm buluşlar, çağdaş gelişmeler, işçi sınıfı ve emekçi halkların aleyhine kullanılmaktadır.
Bu türden araçları elinde bulunduramayan Sol’un salt vulger ve örgütsüz ajitasyonlara dayanarak devlet terörüne geri adım attırması ve iktidara gelmesi mümkün değildir.
Sol’un bölünüp ayrışması, eski elbiselerinden arınıp yeni bir kalıba dökülmesi ve Komünistlerin Birliği temelinde siyasî birliğini sağlayabilmesi hayatın ve mücadelenin dayattığı bir görevdir. Sol’un bu sorunu çözme yeteneğinin yanı sıra, anılan teknik-teknolojik araçları işçi sınıfı ve emekçilerin lehine kullanması gerekecektir.
Burjuvazinin elindeki araçlara denk biçimde araçları elinde bulunduramayan bir Sol’un işlevsiz olmasının önü kesiktir.
Ayrıca, düşünce bazında tutarlı bir sınıf ve tarih bilincinden yoksun ve kopmuş olan kimi “sol” örgütler, davranışta da kendi özünden-maddî temelinden kopmuş sayılır.
Proletarya-İşçi Sınıfı Yerine
Amele Makulesi-Amele Taifesi-Ayak Takımı Diyenlere
Sınıfsal Bir Ders Verilecektir!...
Burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojisinin sözcüleri; “laik-şeriatçı” sahte ve suni gündemleriyle 1 Mayıs 2008’e çeyrek kala ideolojik-sınıfsal kinleriyle kimliklerini çok açık biçimde açığa vurmuştur! İşçi sınıfının sosyal varlığını, siyasal/sendikal taleplerini, TC’nin kuruluşundan bu yana, şairin dediği gibi: “Grev hakkımızı ?ale Köşkü’nde havyarla yiyenler,” bu kez uluslarötesi tekelci sermayenin çıkarlarını nasıl koruyup kolladıklarını itiraf etmiştir. 1 Mayıs’ın 1 Mayıs Alanı’nda (Taksim’de) kutlanmasının dillendirilmesi karşısında, burjuvazi, işçi sınıfının haklı taleplerini görmezden gelmiştir. “Ayak Takımı” (Ayaklar baş olursa kıyamet kopar) literatürü ile AKP’nin birinci kemanı, başbakan R. Tayyip Erdoğan kimden yana olduğunu daha net biçimde ifade etmekten çekinmemiştir. Başbakanı açık sözlülüğünden ötürü kutlamak lâzım.
Ardından 1 Mayıs’ın Taksim’de kütlesel biçimde kutlanmasında uzlaşan DİSK, KESK ve Türk-İş’in “kararlı” tutumuna sınıfsal aidiyetleriyle ve şiddetle karşı çıkan iktidar sözcüleri; içişleri bakanı, vali, emniyet yetkililerinin ağzından “tehdit” dolu beyanları ortamı ve tarafları iyice germiştir.
Sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halklar gerçekliğini demagojik söylemlerle gizleyeceğini sananlar, işçi sınıfı ve emekçilerin alttan gelen basıncı karşısında korku ve telaşa kapılarak sınıfsal kinlerini kusmuştur. “Ayak Takımı” bizimkilerin baş olma mücadelesindeki ayak sesleri karşısında onların sınıfsal güdüleriyle kaba güce ve zora başvurma tehditleri anlaşılır bir şeydir.
Burjuvazi; proletaryanın hak arama, gasp edilen haklarını geri alma ve iktidara gelme mücadelesinde yeni bir mevziiye sıçramasından ve siyasal/sosyal devrimden korkar.
TC’nin kuruluşundan bu yana finans kapitalin oluşmasında ve yer yer uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortağı veya taşeronu olmayı becermiş arabesk ve küçük emperyalist burjuvazinin proletaryaya vereceği kırıntılarının dahi olmadığı böylelikle bir kez daha anlaşılmıştır.
İşçi sınıfının talepleri, siyasal ve sendikal mücadelesi yalnızca burjuvazi tarafından değil, burjuva ideolojisi ve revizyonizm/reformizm kulvarında sahne alan tatlısu solcusu örgütler, sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisi tarafından da darbelenmek istenmiştir.
İşçi sınıfının sınıflar mücadelesinde karşılaştığı bu çifte boyunduruk kırılmadıkça ne talepleri karşılanır, ne siyasal ve sendikal mücadelesi amacına ulaşabilir.
İşçi Sınıfı Partisi’nin kurmaylığından yoksun olan bu günkü devletçi sendikacılık anlayışı tekelci, militarist polis devletinin artı-değer sömürüsünü, baskı ve terörünü geriletememiştir. Geriletemeyecektir.
Mevcut sendikal anlayışlar, emek-emekçi türünden kimi “sol” söylemlerine rağmen, işlevselliğini büyük oranda yitirmiş, birer devlet sendikasına ya da “sivil toplum” örgütü derekesine indirgenmiştir. Doğru dürüst toplu iş sözleşmesi yapamayan, grev, gösteri ve mitingleri engellenmek istenen, kısacası fonksiyonlarını yerine getiremeyen bir sendikacılık anlayışı, emperyalist-kapitalizmin küreselleşme saldırıları karşısında zor bir sınav vermektedir.
Bu sınavın başarılı olması Devrimci Proletarya Partisi’nin oluşturulması ve önderlik rolünü oynamasından geçer.
Kendisi için sınıf olma mücadelesinde proletaryanın tabandaki basıncına mevcut sendikalar daha ne kadar “baraj” olacaktır? Öte yandan işçi sınıfı ve sosyalizm adına öne çıkan/çıkarılan reformist, revizyonist, tasfiyeci ve postmodern “sol” akımlar varlıklarını nasıl koruyacaktır? Beri yandan “dar grup örgütlerini” parti yerine ikâmeye yeltenen, devrimciyi oynayan, parti olmadıkları halde parti imiş gibi davranan “avantürye” akımlar bu basınç karşısında ne yapacaktır?
Proletaryanın burjuvaziden gasp edilmiş alacakları çoğalmıştır.
1 Mayıs 2008’de sorulacak sorularımız oldukça birikmiştir.
Ilımlı (ABD’ci) İslâmcı Hak-İş’in, 12 Eylül’de DİSK’ten kopardığı üyelerini AKP’nin işçi düşmanı politikalarının stepnesi durumuna getirmesi daha ne kadar sürecektir? Tutarlı bir işçi sınıfının sendikal birliği mücadelesine Hak-İş nasıl karşı koyacaktır?
Kurulduğu günden bu yana devletin/sermayenin yanında ve işçi haklarının karşısındaki konumuyla, 12’li askerî faşist darbe dönemlerinde işçi düşmanı politikaları destekleyen, hatta cuntaya bakan dahi veren Türk-İş hangi hesap ve gerekçelerle tabandaki genel arzuya (basınca) uyarak 1 Mayıs’ta Taksim’i işaret etmeyi yeğlemiştir?
Sendikacılar değil, 15/16 Haziran Direnişi’nin kadroları DİSK’in üye sayısını 30 binden 650 bine çıkarmış ve işçi sınıfının sendikal birliği davasını bizzat eylemleriyle gerçekleştirmiştir.
Oportünist sendika bürokrasisi ile “halvet” olan Harici Büro “TKP”si ise, bu geleneği hovardaca harcamıştır. Sendika bürokrasisi, işçi aristokrasisi ve “uzman” denilen burjuva görevlileri eliyle ilerici geleneğimizin üzerine cunta misali oturmuş, devlet sendikacılığında karar kılarak, geleneğin kazanımlarını bir bir tasfiye cihetine gitmiştir. Daha düne kadar sayıları 28 adete varan “sol” görünümlü siyasi parti geleneğine(!) bir yenisini katma yarışındaki hizmetini(!) unutturmak için DİSK yöneticileri de tabandaki proletaryanın basıncına daha fazla dayanamamış, bazı “ileri” söylemleriyle Taksim’i işaretlemiştir.
KESK’in işçi sınıfının sendikal birliği davası konusundaki tavrı da DİSK’inkinden geride olmamıştır. KESK yönetimi de kamu emekçilerinin ne taleplerini hesaba katabilmiş, ne de örgütsel bölünmeleri önleyebilmiştir.
TMMOB, TTB, BARO, vbgb. meslekî kuruluşlar kendiliğinden kurulan “sol” örgütlerin tasallutundan bir türlü kurtulamamış, örgütlerinde dernekçilik, derneklerde particilik yapan “sol”lar anılan meslekî kuruluşların işlevsel olmasının önünü büyük oranda darbelemiştir.
Açık faaliyet alanını kullanan örgütler, devrimci ve sosyalist basın ve öteki kitle örgütleri çok renkli ve çok farklı programlarıyla bu 1 Mayıs’a hazırlanmıştır.
Gerek Türk-İş, gerekse DİSK’in tabanındaki ilerici sendikal gelenek tümüyle teslim alınamamıştır. Teslim alınamayan bu gelenek işçi sınıfının sendikal birliği mücadelesinin temel harcıdır.
Yüz yıllık sınıflar mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimizi değerlendiren, tutarlı bir tarih ve sınıf bilincine sahip olan işçilerin sayısı artmış, niteliksel dönüşüme uğramıştır.
1 Mayıs 2008’de gerçekleştirilecek eylemlere konumları bilinen sendikalar öncülük etmektedir. Bu kaygı verici bir durumdur.
Kendiliğinden kurdukları parti çağrışımlı örgütlerinde dernekçilik, sendikalarda, kitle örgütlerinde ise particilik yapan “sol” örgütler de sendikaların çağrısına uyarak eyleme katılacaklarını duyurmuşlardır. Salt bu durum, onların parti çağrışımlarına rağmen, parti olmadığını, işçi sınıfına önderlikten yoksun olduğunu, birer “dar grup örgütü” olduğunu, kısacası parti ile örgütün farklı olduğunu tüm açıklığı ile ortaya koymuştur. Bu durum da kaygı vericidir.
1 Mayıs 2008’in en ilginç ironisi de budur.
* * *
Osmanlı’da ve daha sonra TC’de sosyalist literatüre göre Proletarya: “Amele Makulesi” ya da “Amele Taifesi” olarak anılmış, zaman zaman da bu ifadeler birer aşağılayıcı sıfatlar olarak kullanılagelmiştir. Günümüzde de bu durum değişmemiş, AKP’nin ağzından “Ayak Takımı” söylemleriyle burjuvazinin sömürücü geleneğine eşsiz bir “katkı” yapılmıştır.
Kapitalistin-patronun-sermayedarın sınıfsal konumu: “İşveren”, Proletaryanınki de “İşçi” olarak dillendirilmiş ve literatüre (anayasaya ve yasalara) böylece geçirilmiştir. Emperyalist-kapitalist küreselleşme saldırısının “Esnek Üretim” sisteminde ise, “İşveren”e (kapitaliste-patrona-sermayedara) emek gücünü satan proletere/işçiye “İşalan” denilmiştir! Hâkim gerici sınıfların çok yüksek olan tarih ve sınıf bilinci (sınıfsal kini) o kertede güçlüdür ki, “İşçi”yi “İşalan” yaparak sınıflar mücadelesini yok edeceğini sanmaktadır!
Burjuvazi; kapitalist-patron-sermayedarın artı-değer sömürücü sınıfsal kimliğini “İşveren”, hayat veren, o olmaz ise, üretim faaliyeti yapılamayan, vb. çağrışımlarına ihtiyaç duymuştur. Türkçe lisanı da bu türden “dil üstünde kaydırmaca” yöntemlerine son derece yatkındır.
1 Mayıs 2008’de sağlı “sol”lu burjuva partilerinin ideolojik, politik ve örgütsel kimliği, “dil üstünde kaydırmaca” yöntemlerine rağmen, büyük ölçüde açığa vurulmuştur.
“Laik-şeriatçı” sahte ve suni gündem yerine Burjuva/Proletarya uzlaşmaz çelişkisi ve gündemi her şeye rağmen öne çıkmıştır.
ABD ve AB’ye kölece bağımlı uluslarötesi tekelci sermayenin kucağındaki AKP politikalarının işçi ve emekçi halkların yararına olmadığı net ölçülerde anlaşılmıştır.
Yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin yağmalandığı, eğitim, sağlık, tarım ve benzeri alanlarda özelleştirme furyasının yaygınlaştığı, kitlelerin yoz ve kozmopolit “kültür” afyonuyla uyutulmak istendiği, siyasal-ekonomik krizin derinleştiği, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarının giderek tırmandırıldığı, haksız ve kirli savaşların sürdürüldüğü, keyfî-fiilî infazların azalmadığı, içerideki-dışarıdaki hapishanelerdeki tecrit ve kuşatmaların boyutlandığı, temel hak ve özgürlükler üzerindeki faşizan baskıların giderek arttığı, iktidarların gerici reform dahi yapamaz duruma geldiği, krizin derinleşmesiyle işçi sınıfı ve emekçi halkların giderek politikleştiği, hak arama yolundaki kütlesel çıkışlarıyla taleplerini haykırdığı, sosyal hoşnutsuzlukların arttığı, iktidar paylaşımındaki güçlerin yönetemez durumlara düştüğü bir zaman diliminde sürece müdahale etmek ve devrimci politika üretmek zorunludur.
Bu durumda fazla söze gerek yoktur. “Somut şartların somut tahlili” yöntemi tutulacak Ana Halkayı net olarak işaretliyor: Devrimciler-Komünistler sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı bir daha bu düzeyde tartışılmayan, işçi sınıfı ve emekçi halkların yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal birliği davasına katkı getirecek, kitlelerden oksijen alan, iktidar perspektifli ve kendi sentezimizi üretmeye aday ve de mücadelenin tüm biçimlerini gerçekleştirebilme yeteneğine sahip birleşik/kolektif, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir aracı üretmek zorundadır. Tarihsel ve sınıfsal rolünü gerçekleştirecek olan bu aracın adı: İşçi Sınıfı Partisi’dir. Güçlerini ve yığınağını kurumsal merkezi disiplinli bir alana yapacak Kadroların bu yolda anlamlı ve ileri bir adım atma şartına bağlı olarak işçi sınıfı ve emekçilerin talepleri/konumu iki basamak sıçrama gösterecektir.
Bilimsel öğretinin, tarih ve sınıf bilincinin, aklın/mantığın işaretlediği yol ve yöntem budur. Bu türden anlamlı ve ileri bir adım atılmadığında burjuva diktatörlüğü daha da pekişerek sürecektir. (Bu yazı 1 Mayıs 2008 öncesi 20 Nisan’da yazıldı)
“1 Mayıs... 1 Mayıs... İşçinin Emekçinin Bayram!..”
Nasıl Yapılmalıydı? Nasıl Yaptılar?
Bu özet yazımızda yalnızca İstanbul’daki 1 Mayıs’ı ele alacağız.
1 Mayıs 2008 (Birlik, Dayanışma, Mücadele Günü)de diğerleri gibi “Kanlı 1 Mayıs” olarak tarihe kaydını düşürdü.
Bu 1 Mayıs tarihsel-sosyal anlamıyla kutlanamamıştır. Tek tek dövüşmeyi ve rekabeti seven örgütler birleşik ve kütlesel çıkışların hangi manaya geldiğini kavrayamamıştır.
Bu 1 Mayıs’ta yaşananlar aynı zamanda kapitalist anarşinin ve sosyal çürümenin hangi boyutlara tırmandığını çarpıcı örnekleriyle de göstermiştir. Hâkim gerici sınıfların demokrasiye bir ihtiyacı olmadığını ve kitlelere “yalancı meme” gibi sunulan AB normları(!)nın, “demokrasi”nin “hini hacette” paramparça edilebileceğini de göstermiştir.
Bu 1 Mayıs’ta numaralı/numaracı cumhuriyetçilerin, AB’ci, “Paris ?artı” ve “Sivil Toplumcu” akımların TC acentecilerinin, 12 Eylül rejimini tasfiye edeceğini söyleyen AKP’ye “demokrat” yaftasını yakıştıranların, liberal, tasfiyeci, postmodern “sol”ların, dönek ve dönmelerin tez ve öngörülerini çöpe atmıştır.
Devrimci ve Marksist bakış açısıyla tutarlı/bilimsel 1 Mayıs değerlendirmesi yapılacaksa birinci olarak devlet tekelci kapitalizminin ideolojik, politik ve örgütsel konumu boy hedefi yapılarak vurulacak, ardından ve ikinci olarak sendikal/siyasal konumuyla Sol “cenahımız” -vukuatından ötürü- topa tutulacaktır. Bu yöntemin dışında sendikacılarla, meslek odalarının, sağ ve “sol” kavisler çizen “yapı”ların “sade suya tirit” değerlendirmelerinin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur/olmamıştır. (Gerçekte Sol “cenahımızın” topa tutulması da gerekmiyor. Her Sol akımın sosyal pratikte verdiği sınav özel/öznel yorumlara gerek duyulmadan çok açık ve net biçimde ortadadır.)
Hele “dar grup örgütü” (ne demekse) konumundan bir milim ileri adım atamayanların AKP’ye-devlete, onun içişleri bakanına, valisine, emniyet müdürüne veryansın edenlerin değerlendirmeleri yok mu? İnsan bu türden “üstün feraset” karşısında “vay canına analar neler doğurmuş” demekten kendini alamıyor... Diğer yandan örgütsel vukuatlarını gizleyip arkasına takıldıkları sendika bürokratlarını sorumlu tutanlar... Beri yandan Kürt ulusal hareketine ilkesiz/faydacı biçimde tutunarak “barış, demokrasi, özgürlük, halkların kardeşliği” terennüm eden liberal, tasfiyeci, yeni-sol, postmodern sol, vs.,vs.lerin “böyle de olur mu?” diye başlayan ve AKP’ye “tariz oku” atan feryatları...
Devrimci ve “öncü” düşünce/davranış çizgileriyle “kahramanlık destanları” yazan Sol “cenahımız” da bu 1 Mayıs’ta bir türlü Proletarya diye söze başlayamamıştır...
İkiyüzlü, kuyruklu yalanlarıyla bilinen sağlı “sol”lu burjuva partilerinin sözcüleri “bu görüntüler Türkiye’ye yakışmıyor” türünden değerlendirmelerine karşı “daha nasıl olacaktı ki?”, “olup bitenler tam da sistemin mantığına uygundur.” diyenler de çıkmadı...
“Biz demedik mi” böbürlenmeleriyle geçmişte 1 Mayıs üzerine söylediklerini tekrar edenler de yararlanabileceğimiz bir değerlendirme yapamadı...
AKP’nin uluslarötesi tekelci sermayenin kucağında, devlet tekelci kapitalizminin sınıfsal çıkarlarını gözeten bir parti olduğu, ideolojik-sınıfsal aidiyetinin gereğini yerine getirdiği ustaca gözlerden saklanmaya çalışıldı...
1 Mayıs’ta burjuva diktatörlüğünün koruyuculuğunda “benim partim” diyerek ajitasyon çekeceğini, düğün/bayram misali kutlayabileceğini ve buna göre pankartını hazırlayıp alanları fethedeceğini sananlar büyük bir hayal kırıklığına uğratıldı...
Sendikaların/sendikacıların geçmişte bu konudaki “vukuatı”nı unutmadan 1 Mayıs hakkında kimi “ileri” söylem ve ataklarını daha da geliştirmeleri açısından ve tabandan gelen basıncın uzantısında, görece de olsa anlamlı ve ileri bir adım atmalarına ve de sınıf yararına hareket edebilmelerine katkı sunulmuştur. Devrimci ve Marksist Sol Kadroların devrimci esneklik göstererek ve onlara âdeta “karşılıksız çek” misali sunulan bu katkının sendikacılarca değerlendirilemeyerek boşa çıkarıldığı görülmüştür.
Birer yalancı pehlivan misali; “500 bin işçiyi alanlara getireceğiz” diye meydan okuyan sendikacılar kitlesini alanlara getiremedi. (Oysa AKP, kitlesini alanlara getiremeyen sendikal/siyasal örgüt sözcülerinden daha çok sınıf bilincine sahip olduğunu göstermiştir.) Devlet terörü karşısında krozman yapan sendikacıların “vukuatına” rağmen, sınıf bilinçli işçiler, devrimci gruplar ise “sokak savaşlarında” militanca en öndeydi...
Değil 500 bin, 1 milyon işçi ve emekçi insanımızın alanları fethetmesinin maddî zemini vardı. Oluşan bu zemini sevk ve idare edecek kurumsal merkezi disiplinli örgütler/kurmaylar/özneler eksikti...
1 milyon insanımızın alanları fethetmesiyle “laik-şeriatçı” gibi sahte ve suni gündemin yarım saat zarfında işçiden-emekçiden yana değişip dönüşeceği, faşist tırmanışların geri adım atmaya zorlanacağı kesindi...
1 Mayıs’ta Sınıfta Kalanlar...
. “1 Mayıs... 1 Mayıs... İşçinin Emekçinin Bayramı!..” marşının nakaratını gözleri yaşararak söyleyenler;
. Bu 1 Mayıs’a olduğundan büyük anlamlar yükleyip bu sefer Taksim’i kesin fethedeceklerini haykıran donanımsız örgütler;
. Siyasî güçler dengesini hesaplayamayan ve atacağı adımların proletaryaya mı, yoksa burjuvaziye mi yarar sağlayacağını bilmeyenler;
. Arkası doldurulamamış tez ve önerileriyle Türkiye işçi sınıfı hareketi ile Kürt ulusal hareketinin buluşup bütünleşerek AKP’ye anlamlı bir mesaj vereceklerini ifade edenler;
. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği sorunu kendini dayattıkça çeşitli güç odaklarına göz kırpıp, ipe un serip, kaytaranlar;
. Tabandan gelen basınçlara bir süre daha “baraj” olabilmek için, “zorunlu” devrimci sloganlara sarılan işlevsizleştirilmiş sendikal/siyasal örgütler;
. Yani sendika bürokratları, işçi aristokratları ile işçi sınıfı ve sosyalizm “aşkına” yola çıktığını sanan bilcümle “dar grup örgütleri”;
. Örgüt ile PARTİ’nin ne demek olduğunu kavramaya çalışanları yanıltan, kitleleri bir süre daha “1 Mayıs’ta 1 Mayıs Alanındayız!” keskin sloganlarıyla oyalayanlar;
. İşçi sınıfı ve emekçi halkları tanımayanlar;
. Kitlelerin yaratıcı gücünden oksijen alamayanlar;
. Programlarının hayat ve mücadelede doğrulanmadığının ayırtında olup da bir türlü “rota” düzeltemeyenler;
. “Sınıf... sınıf...” diye destursuz laf ebeliği yapıp, öğrenci gençliğin dinamizmini proletaryanın önüne getirenler;
. “Öncü parti, önder parti, kitlesini arayan parti...” hüsnü kuruntularıyla işçi sınıfına inanmayanlar;
. İşçi sınıfını “lejyon askeri” derekesine indirgeyen sendikal/siyasal tüm “sol” anlayışlar;
. En azından bir yıl öncesinden tutarlı bir işçi-kitle, köylü-kitle ve gençlik-kitle çalışması yaparak alanları fethetmeyi planlayamayanlar;
. İşçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketi buluşturup bütünleştirme yeteneğinden yoksun, fakat her nasılsa Tarihî TKP’mizin devrimci geleneklerini, isim ve sıfatlarını kullanabilme aymazlığında bulunanlar;
. Devrimci tavır ve militanlık gerektiren anlardan kaçıp sansasyon ve magazinleşmiş/medyatik eylemlere koşar adım gidenler;
. Lafza indirgenen “Marksizm-Leninizm-Bolşevizm” tekerlemeleriyle emperyalist-kapitalizmin ideolojik-teorik-politik-örgütsel gündeminden habersiz avantüryeler;
. Devrimci ve Marksist geçinip aşırı teorisizme, entelektüalizme, dogmatizme, inkârcılığa, sektarizme, fanatizme kayan üniversite okumuş yarım-aydınlar;
. “Birlik” diye diye Komünistlerin Birliği, Komünist Birlik ve Siyasî Birlik yolunu darbeleyenler;
. “Marksizm’in yorumu, özümlenerek hazmedilmesi ve pratikte yeniden üretimi” yolunda pratik örgütçü çabalardan uzaklaşanlar;
. Parti olmadığı halde parti imiş gibi çağrışım yaparak kendisini ve kitleleri yanıltanlar;
. İdeolojik, teorik, politik, örgütsel ve finans kaynakları ile kadroları tartışmalı sendikal/siyasal “sol”lar;
. Sınanıp denenmiş, yanlışlığı yüzlerce kez sosyal pratikte kanıtlanmış “dar grup”ların örgütsüz ajitasyonlarıyla birbiriyle organik ilişkili ne “tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ne de “tutarlı bir iktidar -siyasal-sosyal devrim- mücadelesi” veremeyeceği bu 1 Mayıs’ta bir kez daha anlaşılmış, açığa vurulmuştur.
1 Mayıs 2008’in sınıf bilinçli işçilere, emekçilere, sosyalist kadrolara verdiği/öğrettiği biricik ders: Sosyal pratikte sendikal/siyasal mücadelede sınıfta kalanları bir daha denememek, politik açığa vurmak, geleceğimizi kazanma yolunda yığınağı nereye yapacağımızı öğrenmek ve kütlesel çıkışlara kurmaylık edebilecek kolektif/birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İSP’nin oluşturulması davasını bilince taşımaktır.
1 Mayıs 2008 deneyimden çıkarılan ders ve sonuçlar nelerdir?
1. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin sağlanamadığı, ilkeli ittifakların gerçekleşmediği, işçi sınıfı ve emekçilere kurmaylık edebilecek kolektif/birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı, ayrıca kurumsal merkezî disiplinli bir İSP’nin henüz oluşturulamadığı şartlarda 1 Mayıs Alanı’na gidilememiştir.
2. Mevcut sendikaların/sendikacılığı yalnızca kötü bir meslek olarak seçmiş sendikacıların, Sol grup, çevre ve örgütlerin 1 Mayıs’ı salt bir gün ile sınırlı tutan anlayışa angaje olduğu bir kez daha görülmüştür.
3. Emperyalist-kapitalizmin, küresel krizin yaratacağı ortama uygun ne anlamlı bir uyarı, ne yorum ne de politika üretilebilinmiştir.
4. 1 Mayıs’a hazırlanan sendikal/siyasal “yapı”lar bu anlamlı günü; “1 Mayıs’ta 1 Mayıs Alanında!” kulağa hoş gelen bir slogana indirgemiştir. Sınıfsal anlamı büyük bu hedefin arkasını dolduracak organik ilişkili çalışmalar yapılamamıştır.
5. Sol “cenahımızın” birer devlet sendikacılığına ve “sivil toplum örgütü” derekesine indirgenen işlevsiz sendikaların ipiyle kuyuya inme aymazlığına bir kez daha düştüğü görülmüştür.
6. 1 Mayıs’ın Birlik-Dayanışma-Mücadele üçlü hedefinin arkası doldurulamamıştır.
7. TC’de tüm 1 Mayıslarda Mücadele hedefi daima öne çıkmıştır.
8. 1 Mayıs gibi kütlesel çıkışlarda ve gerçekleştirilecek eylemlerde sınıf bilinçli işçilerle yandaşlarının eğitimi ve donanımının önemi bir kez daha anlaşılmıştır.
9. Örgüt ile PARTİ’nin farklı olduğu, parti çağrışımıyla hareket edenlerin işçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketin birliğine verdiği zarar çok net biçimde anlaşılmıştır.
10. “Ben partiyim, biat edin” zortlamalarıyla “tarz-ı siyaset” edenlerle; PARTİ kurmaylığından uzak, sağ teslimiyetçi, oportünist devlet sendikacılığının uzlaşmacı kimlik ve politikasına “uygun adım” gidenlerin serencamı gözlerden kaçırılamamıştır.
11. 1 Mayıs gününden-çok öncesinden kullanılacak imkânların, ortaya çıkan fırsatların bu tarihten sonra atılacak önemli adımları etkileyeceği hesap edilememiştir.
12. İşçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket, emekçi kadın hareketi, ilerici-devrimci gençlik hareketi, Kızılbaş-Alevi hareketi, Kürt ulusal dinamiği, yoksul Türk ve Kürt köylülüğü, vb.lerinin kolektif talep ve ihtiyaçlarına uygun politikalar üretilememiştir.
13. Burjuvazi ile proletaryanın 1 Mayıs 2008’de 1 Mayıs Alanı üzerinde saflaşıp ayrıştığı bir süreçte, aleyhteki tüm faktörlere rağmen, bizimkilerin kazançlı çıkıp sahte “laik-şeriatçı” gündemini altüst etmek için çok büyük özveri, militanlık ve kararlılık gösterilmiştir.
14. Kitlelerin giderek politikleştiği bir zaman kesitinde, özveri, militanlık ve kararlılığı bilinen bizimkilere kurmaylık edebilecek, taktiksel zenginlikleri uygulayacak, kitleleri doğru hedeflere seferber edebilecek, kimi ayrılıkları idealize ya da dramatize eden anlayışları ayrıştırıp/bütünleştirecek, farklı formasyonlarda duran Devrimci ve Marksist Sol Kadroları eylemde buluşturup bütünleştirecek olan iradenin ne demek olduğu anlaşılmıştır.
15. Tüm Dünya’daki 1 Mayıs’ın tarihsel anlamı için verilen mücadelelerde hâkim gerici sınıflar daima işçi-emekçi kanı dökmüştür. TC’nin tarihinde de eli işçi-emekçi-devrimci insan kanına bulaşmamış iktidar partileri, içişleri bakanları, güvenlik güçleri, valiler, emniyet görevlileri yoktur.
16. İstanbul gibi proletaryanın kalbinin attığı 15 milyonluk bir kentte “ara rejim” ya da “OHAL” bölgesindeki görüntüler gerçekleşmiştir. Yakınmak yerine ders çıkarılmalıdır.
17. Burjuva diktatörlüğüne anladığı dilde cevap verecek Kurum ve Araç’ların ne olduğu kör gözlere sokulurcasına anlaşılmıştır
18. AKP iktidarı devlet terörü uygularken; birilerine âdeta “darbe mi dediniz?” ‘1 Mayıs Meydan Savaşı’ndaki gibi “onu da biz yaparız...” demiştir.
19. Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma iddiasıyla yargılanan AKP bir yandan “ben iktidarım, devlet tekelci kapitalizminin ‘yüksek’ çıkarlarını ancak ben koruyabilirim” diyerek ideolojik/sınıfsal gücünü göstermiş, öte yandan iktidara gelmek için yanıp tutuşan devletlûlara “yok birbirimizden farkımız, NATO’cu/AB’ci/laik-şeriatçı kulvarda ve de işçi-emekçi halk düşmanlığında aynı yerdeyiz” mesajını vermiştir.
20. “TC’de ‘yüksek’ çıkarları olan ABD ve AB emperyalistleri ‘huzur ve istikrar’ istiyor.” Onların aradığı “huzur ve istikrar” ancak işçi sınıfı ve emekçi halklara karşı kaba güce ve zora dayanarak, haksız ve kirli savaşı sürdürerek sağlanacaktır!
21. Yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşundan yana olanlar emperyalist-kapitalizmin en büyük düşmanıdır. 1 Mayıs gününde; 15 milyonluk proletarya kenti İstanbul tekelci-militarist-polis devletinin güçlerine teslim edilirken, aynı gün TSK 50 savaş uçağı ile güneyi bombalamaktan geri durmamıştır. Verilen bu mesajı doğru algılamak gerekiyor.
22. Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin bir ve aynı yerde olduğunu, yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal kurtuluşunun aynı amaçlı mücadelesini anlamayanlar bu 1 Mayıs’ta özeleştiri yaparak tutulacak Ana Halka’nın ne olduğunu görmek zorundadır.
23. “Barış, demokrasi, özgürlük ve halkların kardeşliği” söylemleriyle bu 1 Mayıs’ta alanları fethe çıkan; AKP’nin nasıl bir parti olduğu üzerine dil üstünde kaydırmaca yapan; “ulusalcı” nasyonal solcular, işçi ve emekçi halkların düşmanları, kapitalizme karşı çıkmayan sözde antiemperyalistler, “özgürlükçü sol”lar, din ve etnisiteyi öne çıkaran politikacılar, militarizme ve milliyetçiliğe karşı çıkmayan “sol”lar, gizli din taşır gibi komünist geçinip burjuva resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojinin propagandasını yapanlar, konumlarına uygun hareket etmiştir.
24. Bu süreçte, ABD’nin hegemonların çıkarları güzergahında, uluslarötesi tekelci sermayenin kucağına oturmuş, devlet tekelci kapitalizminin çıkarlarını koruyup/kollayan AKP’ye sonuna kadar angaje olmadığı sorgulanmaya başlanmıştır. ABD’nin ikiye ayrışmış “laik-şeriatçı” Ergenekon artıklarını birbirine karşı konuşlandırıp kışkırtmaktan geri durmayacağının işareti de alınmıştır.
25. TC’de iktidarlar sürekli ve sistemli olarak işçi sınıfı ve emekçi halk hareketlerine karşı devlet terörü kullanmak hakkına(!) sahiptir. “Ne zamana kadar?” Tarihsel/sosyal haklılıklarıyla bu düzeneği bozacak güçler, kadrolar ve aktörler işbaşı yapana kadar...
26. Bu 1 Mayıs’ta işçi sınıfı ve emekçi halkların taleplerine devlet terörü uygulayan AKP iktidarına aslında toplumca bir “teşekkür” borçluyuz. “Neden mi?” çünkü, Sol’da konuşlanan 28 adet “legal”, 61 adet “illegal”, 170 adet internette kaim komünist örgütün yapamadığını yapmış, yüzlerce kitap ve dergilerimizin başaramadığı “kitleleri bilinçlendirme” görevimizi AKP bihakkın yerine getirmiştir!..
27. Bu 1 Mayıs deneyimi işçi sınıfı, sosyalizm, devrim aşkına mücadele ettiğini sanan herkesi/hepimizi düşündürmüştür. “Nasıl mı?” kendi payımıza söyleyecek isek: Sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı bir daha bu düzeyde asla tartışılamayan yeni tipte bir PARTİ’yi çeşitli istişari toplantı, konferans, kurultay ve KONGRE yöntemiyle oluşturarak. Âdeta “örgütler anarşisi”ne dönüşen “cenahımızdaki” olumsuzluklarla mücadele ederek. Devrimci ve Marksist Sol Kadro olmayı hak eden tüm yoldaşları bu yeni tipte PARTİ’de buluşturup, yeni bir kalıba dökerek. İSP’nin potasında eriyip eski elbiselerimizden arınarak. İktidar perspektifli, mücadelenin tüm biçimlerini uygulamaya aday donanımlı kısa tutulmuş bir program ve ilkeler üzerinde anlaşarak. Devrimci tarih ve geleneklerimizi ayıklayarak. Burjuva ideolojisi ve revizyonizmin kulvarındaki liberal, tasfiyeci, postmodern, yeni-sol, şoven, sosyalşoven, reformist, sosyalreformist akımları açığa vurarak. Bilimsel öğreti ve akıl/mantık dışı “sol” akımları teşhis, mümkünse tedavi, değilse, teşhir ve tecrit ederek. Hayat ve mücadelenin reddettiği ideolojik-teorik-politik-örgütsel eğrileri gözünün yaşına bakmadan kaldırıp atarak. Doğruların altını doldurarak. Bulunduğumuz coğrafyanın tarihini, kültür ve ilerici geleneklerini, işçi-emekçi hareketleriyle, halk hareketlerini inceleyerek. Yerli sentezimizi üreterek. Yeni tipte sosyalist kültür ve demokrasi, yeni bir Marksist bilinç, yeni bir devrimci ahlâk-devrimci siyasî terbiye-devrimci diplomasi anlayışını hâkim kılarak. Sorunu dürüst, ilkeli ve samimi biçimde masaya koyarak. Masada değil, Komünistlerin Birliği, Komünist Birlik, Siyasî Birlik’in ne demek olduğunu sosyal pratikte kolektif etkinliklerimizle yaparak, göstererek... Özetlenen bu yöntemler, ders olarak bu 1 Mayıs’ta bilincimize nakşedilmiştir.
28. Devlet tekelci kapitalizminin ideolojik/sınıfsal, politik ve örgütsel kimliğini görmeden yapılan tüm değerlendirmeler yanıltıcı olmuştur.
29. Burjuva basını bile 1 Mayıs değerlendirmelerinde “devlet terörü”, “AKP tipi faşizm” derken, burjuvazinin demagojik saldırıları sendikal/siyasal “sol” örgütler tarafından yeterince cevaplanamamıştır.
30. Sosyal muhalefetin en ileri unsurlarıyla tutarlı bir eylem projesi üretilemediği gibi, ulusallık-sınıfsallık dinamiklerinin makasını açmaya çalışan “eloğulları”nın uğursuz projeleri de açığa vurulamamıştır.
31. İlerici, demokrat, devrimci, yurtsever, sosyalist ve komünist “cenahımız” birlikte hareket etme, ortak proje ve ilkeler üzerinde anlaşma, deneyim aktarımında bulunma, birbirinden öğrenme yolunda anlamlı ve ileri bir adım atamadığı gibi, kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütlemede de sınıfta kaldığı görülmüştür.
32. İnkâr, imha ve asimilasyoncu, ırkçı ve şoven akımlarla tarih ve insanlık önünde boy ölçüşecek bir örgütlenmenin nasıl yaratılacağı kitlelerin bilincine taşınamamıştır.
33. Burjuvazinin resmî ideolojisi, sömürüsü, asimilasyon ve tecrit politikasının temel kaynağı olan kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkiler ağı kitlelere yeterince anlatılamamıştır.
34. Dünya genelinde emperyalist-kapitalizmin küresel saldırısı, hegemonya ve hegemonların krizi, TC özelinde sistemin/rejimin siyasal-ekonomik krizi de yeterince açığa vurulamamıştır.
35. Bu 1 Mayıs’ta Devrimcilerin, Komünistlerin tez ve öngörüleri değil, sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünizmin, sendikalizmin, parlamentarizmin teori-pratikleri açığa düşmüş ve yenilmiştir.
36. “Taksim Kazandı!”, “2009’da Taksim’de Olacağız!” türünden ajitatif söylemler yerine daha serinkanlı ve eleştirel katkılı bir durum değerlendirmesi yapılmalıdır. 1 Mayıs’tan çıkardığımız derslerle sonuçlardan sonra yeni politikalar üretilmelidir. Hayat ve mücadelenin öğrettiği budur.
Özet maddelerle anlatılanların nasıl gerçekleştirileceğini ayrıntılarıyla biliyoruz. Mevcut sendikal/siyasal örgüt anlayışlarının sıralanan sorunlara çözüm yöntemi üretemeyeceklerini de biliyoruz. Tarihsel iyimserliğimizi besleyen olay, olgu, süreç ve verileri titizlikle inceliyoruz; “somut şartların somut tahlili” yöntemiyle geleceğimizi nasıl kazanacağımızı kolektif etkinliklerimizle değerlendirmeye çalışıyoruz. Aleyhteki pek çok faktöre rağmen bulunduğumuz coğrafyadaki devrimci birikimlerimizin çarçur edilemeyeceğini, Devrimcilerin, Komünistlerin mutlaka hesaba katılması gereken politika üretebileceğini, işçi sınıfını politikasızlaştıran, politika dışında tutmaya çalışan burjuva ideolojisi ve revizyonizmin saldırısının kolektif adımlarla geriletileceğini ve aşılacağını düşünüyoruz. Yalnızca düşünmüyor, mevziimizi koruyarak Komünistlerin Birliği davasına inanmış yol arkadaşlarımızla sosyal pratikte anılan/anılmayan etkinliklerimizle mücadele ediyoruz. Yalnız da bırakılsak doğru bildiğimiz yolda yürümeye kararlıyız. (Bu yazı 1 Mayıs 2008 sonrası 6 Mayıs’ta yazıldı.)
