Latin Amerika’da Anti-Emperyalist Direniş veKolombiya Marksist Hareketi

Kolektif

Latin Amerika’da Anti-Emperyalist Direniş ve                   -Panel-Söyleşi Konuşmaları-

Kolombiya Marksist Hareketi *

(Enternasyonal Marşı Dinlenir)

Sırrı Öztürk: Evrensel ölçekte devrimci mücadele için, sınıfsız, sömürüsüz bir toplumun yaratılması uğruna bizden önce düşen tüm yoldaşların onurlu anısına ebedî saygı. Anıları yaşatılacaktır.

 Dostlar, yoldaşlar! Okyanus ötesinden, Venezüella Komünist Partisi’nden yoldaşlar ziyaretimize geldiler, sağ olsunlar. Üç seferdir, bulunduğumuz coğrafyayı izlemeye geliyorlar. Kendi sorunlarının bulunduğumuz coğrafyada anlaşılmasını, tartışılmasını diliyorlar. Bizler, bu coğrafyanın yetiştirdiği Devrimci ve Marksist Kadrolar olarak hem enternasyonal görevimizi yapıyoruz hem de bulunduğumuz coğrafyadaki sınıflar mücadelesini, işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluş mücadelesindeki tavırlarını aktarmaya çalışıyoruz. Buna, mütevazı bir ilişki diyebiliriz.

 Bu etkinliği SORUN Polemik Dergisi çalışanları ile Stalin Arşivi Kolektifi’nden yoldaşlar birlikte düzenledik. Çok kısa zamanda örgütleme imkânı doğdu. Salon bulmakta ve tarihleri denk düşürmekte bazı aksaklıklar oldu. Yakınmıyoruz. Buraya nitelikli insanlar gelmişlerdir. Hepsine, gelen tüm yoldaşlara davetimize katıldıkları için teşekkür ediyor, bu bilinci gösterdikleri için de kutluyoruz. Bizim sözümüz de nitelikli insanlaradır.

Ayrıca söylemek zorundayız: Bu etkinliği kolektif biçimde organize etmemiz açısından Devrimci ve Marksist olduğunu kabul edip değer verdiğimiz dışımızdaki en az 25 “yapı”ya sözlü ve yazılı olarak “gelin bu etkinliği birlikte örgütleyelim” önerisi yapılmış, fakat hiç bir “yapı” önerimize cevap dahi vermeyerek bu türden kolektif bir etkinliği düzenlemeye henüz aday olmadığını göstermiştir. Bundan da asla yakınmıyoruz. Biz görevimizi yapıyoruz. Tek başımıza da kalsak kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleme çabalarımızdan vazgeçmeyeceğiz.

Yine söylemek zorundayız: Bu etkinlikle ilgili olarak beş gazeteye bilgi verdik. Bugün gazetelere bakıyoruz, hiçbirinde tek satır yok. Dört bin beş yüz e-posta adresine bildirdik, onlarda da tek satır yok. İlgili kuruluşlara beş yüz adet davetiye gönderdik, en az yirmi beş Devrimci ve Marksist olduğunu bildiğimiz, gelecekte yol arkadaşı, yoldaş olmayı umduğumuz bizim insanlarımıza ilettik, onlar da “suskunluğu” yeğledi! Bugün o yirmi beş dergi çevresinden -belki bir iki tane tanımadığımız olabilir- tek bir insan burada yok! Bunu da yakınmak için değil, nesnel gerçekliği-tabloyu doğru çizmek için söylüyorum. Sol “cenahımızın” vukuatı elbette salt bu türden örneklerle izah edilemez.

Bugün saat 18:00’e kadar buradayız. Ben kısa bir konuşma yapacağım. Daha çok konuğumuza söz vermek istiyoruz. Mehmet İnce yoldaş İspanyolca’dan tercüme edecek, benim söylediklerimi konuğumuza özetleyecektir. Konuklarımız zaten Sorun Yayınları Kolektifi'nin ulusal ve uluslararası ölçekteki konumunu bilmektedirler. Sözlü ve yazılı sorularınızı iletebilirsiniz.

Venezüella Komünist Partisi’nden yoldaşlar neden bu ülkeye ilgi duyuyorlar? Yetmiş milyonluk bu ülkede çok önemli bir sınıflar mücadelesi tarihi ve geleneği var. Venezüella yirmi yedi milyon nüfuslu bir ülke. Farklı ulusal, sınıfsal, tarihsel, sosyal, kültürel gelişmeleri var. Venezüella Komünist Partisi'ni dünyadaki işçi ve komünist partileri arasında Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi ilkesine sıkıca bağlı, açık ve kapalı alan faaliyetlerini koordineli biçimde götüren ciddî bir Komünist Parti olarak görüyoruz. Gerek tüzüğü, kadroları ve programıyla, tutarlı bir iktidar perspektifi yolunda ilerlerken geliştirdiği taktiksel zenginlikleriyle, gözettiği devrimci esneklikleriyle de sağ kavisler çizen komünist partilerden farklı bir konumda olduğunu biliyoruz.

Bulunduğumuz coğrafyadaki bazı devrimci gruplar ya bilgi eksikliğinden ya da kendi “dar grup” örgütlerinin çıkarları(!) açısından Latin Amerika’daki anti-emperyalist mücadeleyi, devrimci kalkışmaları yeterince değerlendirmedi, yerli yerine koyamadı. Konuyu organlarında ve büyük ölçüde burjuva ideolojisi ve revizyonizmin etkisinde kalarak dile getirdiklerini biliyoruz. Bu olguyu Venezüella Komünist Partisi de kaygıyla izliyor. Gerek Kolektifimizle gerek Stalin Arşivi kolektifiyle kurdukları diyalog ile de partilerinin tüzüğü, programı, amaç ve ilkeleriyle doğru tanıtılmasını istiyorlar.

Bizler ideolojik, teorik, politik konumumuzla ve kesinlikle, Türkiye’deki komünist ve devrimci kadroların rakibi ya da “düşmanı” değiliz. Devrimci hareketimizin konumunda ve tarihimizde hayat ve mücadelenin reddettiği programların aşılmasını, işçi sınıfı, sosyalizm ve devrim iddialarımızla yapıla gelen teori pratikteki yanlışları, yanılgıları sorgulayarak tutulacak Ana Halka’yı kavramasını diliyoruz. Gündeme taşıdığımız konularla sorunlarımızın önemini herkes biliyor. Hayat ve mücadelenin bize/hepimize öğrettiğini sandığımız sınıfsal konumumuzu, hareketimizin yenilenmesini, yeni tipte birPARTİ’nin kolektif çabalarla üretilmesini, Komünistlerin eski elbiselerini atıp yeni bir kalıba dökülerek, yeni bir halita üretilmesinin mücadele hattını tutuyoruz. “Komünistlerin Birliği” zemininde yalnız olmadığımızı da biliyoruz. Ama bugün ne yazık ki hareketimizin ve kadroları çok farklı formasyonlarda durmayı tercih ediyorlar. Bu olgu da hem dünya çapındaki ciddî komünistler açısından hem de ülkemizin yetiştirdiği Devrimci ve Komünist kadrolar açısından kaygı verici bir durumdur. Komünistler, ucu kendilerine dokunsa da, ideolojik-teorik-politik ve örgütsel konumlarını gözden geçirmek, gerektiğinde özeleştiri yapmak, geçmişte sosyalizm adına yapılanları sorgulamak ve nesnel durumu-tabloyu dürüstlükle ve açıklıkla çizmek zorundadır. Anlamlı ve ileri bir adım atacak ve yığınağı tek bir yere yapacak isek, böyle davranmak zorundayız. Ancak bu şekilde ne yapabileceğimizi, “tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile koordineli “tutarlı bir iktidar -siyasal/sosyal devrim- mücadelesini” atbaşı götürebileceğimizi bilince taşıyabiliriz. Bu yolda mücadele eden kadrolara nasıl bir “basınç” uygulayabileceğimizi, nasıl bir “çıkış hattı” veya “yöntemi” bulabileceğimizi birlikte öğreneceğiz. Bu yüzden gerektiğinde kendimize kıymaktan asla yüksünmeyelim. Marksist eleştirel katkının ne demek olduğunu kavrayalım. O zaman hareketimizin nasıl serpilip gelişme göstereceğini birlikte görebileceğiz.

Türkiye’de önemli bir işçi sınıfı hareketi var. Fakat işçi sınıfı sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisinin kuşatmasında. Önemli bir sosyalist hareket var. Fakat sosyalist hareket binbir parselasyona tabi tutulmuş durumda. Önemli bir ilerici-devrimci gençlik hareketi var. Fakat öğrenci gençlik hareketi de “dar grup” örgütlerinin parselasyonuna tabi kılınmış. Önemli ve değerli bir emekçi kadın hareketi var. O da kapitalist Batı’nın kullanıp terk ettiği feminist akımların kuşatmasında, yerel, ulusal, sınıfsal ve evrensel nitelikler kazanamıyor. Kimi “sol”ların etkin politika üretemediği Kızılbaş-Alevi-Bektaşi geleneği var. Bu gelenek tüm sinsi kuşatmalara rağmen, oldukça demokrat bir yapıya sahiptir. Marksistlerin bu alanda, idealist-metafizik yönelişlerin karşısında taş üstüne taş koyması doğru bir politikadır. Yine bulunduğumuz coğrafyada bir Kürt ulusal hareketi var. Ulusallık-Sınıfsallık dinamiği sağlı “sol”lu burjuva politikalarıyla engellenmek isteniyor. Komünistler bu alanda da politika üretemediği için kusurludur. Yine Komünistler Kürt burjuvazisiyle ara katmanlarının değil, Kürt proletaryasının ve yoksul emekçilerinin çıkarlarını gözetir. Politikalarını bu temelde değerlendirir. Burada da sorunlarımız var. Bütün bu sorunlar, burjuvazinin açtığı kanallarla tartışılıyor. Oysa kendi kanalımızı kendi gücümüzle açmamız gerekiyor. Sorunlarımızı tartışan eğilimlerin dergisi, gazetesi, radyosu, TV.si ve benzeri araçları var. Kolektif tartışma, kitleler önünde sorunlarla yüzleşme, birlikte politika üretme kültürlerimiz-yöntemlerimiz eksik ve çok zayıf bir durumda.

Bu noktada Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı anmak istiyorum. Kendi yerli sentezimizi üretmek açısından ondan çok şey öğrendik. Bir “fukara Müslüman” dünyevi ilişkilerde hakkı yendiği zaman “ben bunun hesabını huzur-u mahşerde senden sorarım” der. Doktorun İslâm kültürü, Anadolu halklarının dili, ilerici gelenekleri, kültürü, tarihi, mitolojisi ile ilgili çalışmaları olduğu için “bizim huzur-u mahşerimiz ne zaman olacak” diye komünistleri sorguladığını hatırlıyorum... Arkadaşlar, bizim hiçbir zaman “huzur-u mahşerimiz” olmadı. Biz komünistler sorumlu kongreler, kurultaylar, istişari toplantılar yaparak bugüne kadar tek bir partiyi yaratamadık. Oysa bizim 10 Eylül 1920 geleneğimiz var. Tarihimizde Komünistlerin Birliğine ilişkin biricik örnek budur. 10 Eylül 1920 Tarihî TKP’mizin oluşturulması dışında başka hiçbir örnek yok. Yine Doktorun bir sözünü hatırlayalım: “Sabahtan erken kalkan kendi ‘dar grubunu’ parti, karşısındakini hain ilan ediyor!”

Bu olguyu gerek Venezüella Komünist Partisi, gerek yine bizimle diyalogu olan Alman Komünist Partisi’nden yoldaşlar bir türlü algılayamıyorlar. Tabiî bu birçok yerde de böyle. Örneğin üç milyonluk Ermenistan’da on üç tane Komünist Parti var. Tüzük ve programlarındaki farklılıkları sorsanız, incir çekirdeğini doldurmayacak gerekçeler ileri sürerler. Bizde de İçişleri Bakanlığına dilekçe vererek kurulmuş  28 adet “sol” -“legal”- parti var. Bu bir zenginlik değil, çok kötü bir zaaftır. Gizlilik ve yer altı faaliyetlerini öne çıkaran 61 adet   “illegal” (bunları tırnak içinde ifade ediyorum çünkü legalitemiz ve illegalitemiz de tartışma konusudur) devrimci ve komünist iddialı örgütümüz var. Yine Sovyetler Birliği ve Sosyalist  Sistemin çözülmesini bahane eden aşırı teorisizme, entelektüalizme, doktirinerizme, kariyerizme, inkârcılığa eğilimli o kadar çok akım var ki... İnternet’te de sayısı 170’i aşkın “komünist partisi” var!..

 Sorun Yayınları Kolektifi ve SORUN Polemik Dergimiz anılın ve anılmayan etkinlikleriyle bu tabloyu tersine çevirmekten yanadır.

Bizler, 10 Eylül 1920 Tarihî TKP geleneğine bağlıyız. Manifesto’da yazılı olan “parti varken parti kurulmaz” ilkesine bugüne kadar uyduk ve 10 Eylül 1920 geleneği dışında hiçbir örgüt/partinin kapısını çalmadık. Ama Tarihî TKP’nin bu ülkedeki kadroları 1962’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne girmemizi söyledi. Bizim tek legal parti deneyimimiz de Türkiye İşçi Partisi deneyimidir. Türkiye İşçi Partisi’ni de, 13 ?ubat 1967’de kurulan DİSK’i de Türkiye’nin komünist kadroları tabandan kurmuşlardır. Kimileri bunu, bazı sosyalistlere ve sendikacılara mal ederler, ama bunun arkasında da bizim 10 Eylül 1920 geleneğimizin kadroları vardır. Kolektifimiz’in çalışanları 15/16 Haziranın kadrolarıdır. Biz, şu aşamada bir avuç insanız. Parti ya da örgüt çağrışımı yapmıyoruz. Fakat şekilsiz de değiliz. İçeride ve dışarıda mutlaka hesaba katılması gereken Proleter Devrimci bir eğilimi temsil ediyoruz. Partimizi arıyoruz. Her konuda anlaşmış bir avuç insanın neler yapmaya aday olduğunun basit, gösterişsiz ve sıradan temrinlerini gerçekleştiriyoruz. Partimizi nasıl arıyoruz? Kendi yerli sentezimizi yaratmak üzere.

Burada Latin Amerika’dan Peru Komünist Partisi liderlerinden Josê Carlos Mariâtegui’den bir alıntı yapmak istiyorum: “Amerika’da sosyalizmin taklidi ve kopya edilerek uygulanmasını kesinlikle benimsemiyoruz. O destansı bir yaratım olmalıdır. Yerli Amerikan sosyalizmimize kendi hayatımızı, gerçekliğimizi ve dilimizi adamalıyız. Bu yeni kuşağın en değerli görevidir.”* Benzeri düşüncelerle bulunduğumuz coğrafyadan Dünya devrimci pratiğine örnek bir halka eklemeyi düşünüyoruz.

Bu coğrafyadaki işçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket, ilerici-devrimci gençlik hareketi,  Kızılbaş-Alevi hareketi, Kürt ulusal hareketi, emekçi kadın hareketi, tüm bunları asla küçümseyemeyiz. Kendi yerli sentezimizin üretilmesinde biz de özümüze, devrimci geleneklerimize, tarihimize, kültürel zenginliklerimize döneceğiz. Böylece yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal birlik görevimizi yerine getirmiş olacağız. Ama ne yazık ki ülkemizde bazı devrim ithalatçıları türedi. Devrimci gençliğimiz Latin Amerika’dan, Çin’den, Sovyetlerden, halk demokrasilerinden, ulusal kurtuluş savaşlarından eklektik, pragmatik, bilgi kırıntılarıyla önce Dev-Genç diye örgütlenmeye başladı. Bu devrimci çıkışlar birer “kopuş” deneyimi idi. Ardından THKO, THKP-C, TKP-ML ve bugünkü örgütsel tablo böylece oluştu. Bu tablonun oluşmasında hepimiz kusurluyuz ve hatta suçluyuz. Çünkü burjuva ve küçükburjuva “sol” eğilimlerden temelli bir kopuş gerçekleşememişti. Bizim bu konudaki tavrımızı soracak olursanız, bizler tüm süreçlerde gençliğin dinamizmini işçi sınıfının koruyuculuğuna çekmenin kavgasını verdik. Hâlâ da “Gençliğin yolu işçi sınıfının yoludur” şiarımızla onun kavgasını veriyoruz. Çünkü komünist partiler, işçi sınıfı partileri salt öğrenci gençlik temeline dayanarak oluşmaz. Komünist partileri, fabrika, hücre örgütlenmesi temelinde işçi sınıfını örgütleyerek oluşturulmalıdır. Marksizm ile Bilimsel Sosyalizmle tanışan kadrolar ise, ideolojiyi, teorik çalışmayı, işçi sınıfı ve emekçi halkların bilinçli-militan kadrolarına götürmekle görevlidir. İşçilerin/üretenlerin yönetimde, kurullarda görev ve sorumluluk almasını ister, bunun kavgasını verirler. Biz, kendi payımıza, bu yolda mücadele ettik ve hizayı bozan, hizipsel bir duruşu değil, Komünistlerin Birliğini savuna geldik. Devrimci olan birimlere asla zarar vermedik. Evet, bu konuda şimdilik “yalnız” ve “korumasız” sayılırız. Bu gün, bu ülkede  bir avucuz. Geleceğimizi kazanmaya yeminli büyük bir devrimci dinamizme sahibiz. Bu damarı kurutmamalıyız.  İç savaş koşullarına ve devrimci durumların oluşmasına rağmen “ben partiyim, benden sorulur” anlayışıyla hareket eden eğilimlerle dolu bir ortamda, ne hazin, geleceği kazanma yolunda Sol’un tarihsel süreçten bir ders çıkarmış hali de yoktur.

 Komünist partiler, işçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketi buluşturup bütünleştirerek komünist ve  parti olmayı hak ederler. Komünistler, sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı olan kongre yöntemiyle partileşirler. ?u veya bu tarihsel ismi kullanıyor olmak, tüzüğe, programa ve sandalyeye, tabelaya sahip olmak parti olmaya yetmez. İşçi sınıfından oksijen almak gerekir. İşçi sınıfı ve emekçi halklara politika götürmek gerekir. Bir ülkede işçiler oportünist sendikacıların kumandası altındaysa, sosyalist harekette bu durumdaysa, Alevi hareketi Marksist kadroları ihraç ediyor, bünyesinde barındırmıyorsa, Kürt ulusal hareketi komünistlerin proje üretemeyişi karşısında kendi göbeğini kesmeye kalkıyor ve ağır darbeler alıyorsa, bunun faturası bu coğrafyanın yetiştirdiği komünistlere çıkar. Çıkmıştır.

Sol “cenahımızın” ideolojik, politik ve örgütsel tablosu oldukça tartışmalıdır. Yanılsamalı illüzyonlarla liberal, reformist, tasfiyeci ve postmodern “sol”lar reyting yapıyorlar ve insanımızın bilimsel bilgiyle tanışıp bilinçlenmesini engelliyorlar.  Komünistler buna karşı birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı kadroları buluşturup bütünleştirerek anlamlı bir adım atamıyor. Hayat ve mücadele komünist iddialarımızı yargılıyor. Örneğin şu son işçi hareketlerinde sağ kavisler çizen sendikacılar tabandaki baskıya dur diyemediler. Her ne kadar talepleri emeklilik, sigorta, eğitim gibi hususları kapsasa da (biraz “oportünistçe” de olsa), sınıfsal sezgi ve bilinçleriyle sokağa çıkan insanlara kurmaylık yapmak, politika üretmek, onlara sosyal kurtuluş yolunu göstermek, bulunduğumuz coğrafyadaki komünistlerin görevidir. Böyle olması gerekir/beklenir.

Bugün “laikçi-şeriatçı” biçiminde sahte ve suni bir gündem kitlelere dayatılıyor. Dünyada da uluslar ötesi tekelci sermayenin çıkarlarını savunan hegemonlar din ve etnisiteyi öne çıkaran politikaları uyguluyorlar. Hegemonların demagojilerini tersyüz edecek kurumlarımız hangi düzeyde donanımlıdır? Oysa politika sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliği temelinde olmalıdır. Komünistlerin birinci görevi, bu suni ve sahte gündemi tersyüz etmektir. Komünistlerin anlamlı ve ileri bir adım atarak, yığınağı tek bir alana yapmasıyla Türkiye’nin gündemi yarım saatte değişecektir. Siyasî tablo son derece karamsar, ama tarihsel ve sosyal haklılığımızla son derece iyimseriz. “Somut şartların somut tahlili” yöntemiyle olay, olgu, süreç ve verilere baktığımızda emperyalist-kapitalizmin tarihsel/sosyal olarak sonunu işaretleyen pek çok işareti de görüyoruz. Tarihsel iyimserliğimizin arkasını doldurucu çabalara ihtiyaç duyuyoruz.

Venezüella Komünist Partisi, Latin Amerika’daki ciddî partilerden biridir. Kolombiya, Amerikan emperyalizminin kuklası bir rejimle yönetilen bir ülkedir. Kolombiya’daki Marksist hareketi de doğru dürüst yerli yerine koyduğumuzu da söyleyemiyoruz. Konuğumuz yoldaşlardan buraya gelmelerini ve bize Latin Amerika’da, Kolombiya’da neler olduğunu birinci ağızdan anlatmalarını istedik. Buna ihtiyacımız var çünkü. Biz dünyadaki bütün devrimci deneyimlerden öğreniriz. Paris Komününden, Sovyetlerden, Çin’den,  Vietnam’dan, Kuzey Kore’den, Halk Demokrasileri'nden, Batı'daki Komünist Partilerden, Clara Zetkin’den, Rosa Luxsemburg’tan, Karl Liebknecht’ten, Ernst Thaelmann’dan, Thorez’den, Togliatti’den, Dimitrov’dan, hepsinden öğreniriz. Ama devrim ithal ve ihracı yanlıştır arkadaşlar. Bizde bunun sıkıntısı var. Eklektik, pragmatik ve alıntı yöntemleriyle burjuvazinin baskı ve terörü altında Bilimsel Sosyalizme ilişkin yeterli çalışma yapılamadı. Bilimler Akademisi, Enstitü, Bilim Kurulu geleneklerimiz de yok. “Tercüman civanlar” insanımızın bilinçlenip örgütlenmesinde kaba tahriflere, çarpıtmalara yöneldi. Tarihî TKP günümüze kadar sürekliliğini koruyamadı. TKP’nin tarihi her “sol” eğilimin paşa gönlüne göre yorumlanmak istendi. TKP’nin tarihi de bir tasfiyeler tarihine dönüştü. TKP’deki Devrimci Kanat, sağ teslimiyetçi kanadın tasfiyesiyle sürekli biçimde kuşatıldı. Bu “sosyal kaderi” kırmak (tersyüz etmek) durumundayız.  Devrimci tarih ve geleneklerimizi olması gereken yerlerde (Devrimci Oturumlarda) sorgulayamadık. Eğrilerle doğruları ayrıştırıp bir türlü hesaplaşamadık. Burjuvaziyle anladığı dilde tarih önünde boy ölçüşecek PARTİ  aygıtını üretemedik. Günümüzdeki ortamda “Lula dedi ki”, “Morales dedi ki”, “Chavez dedi ki” şeklinde Latin Amerika deneyimini Türkiye’ye sorumsuzca taşıyan “görevli” kadrolar ortaya çıktı. Arkadaşlar, “dedi ki” söylemi mistik bir ifadedir ve kutsal kitapların dilidir. Komünistler söze “dedi ki” diye başlamazlar. İşte biz Sol “cenahımızda” çok yaygın olan bu türden literatürleri de karşıya alıp etkisini kırmak istiyoruz. Hayat bize “Arkadaş sen ne diyorsun?” sorusunu cevaplamamızı dayatmıştır:  Dünyadaki bütün komünistler bu soruya bilimsel, dürüst, ilkeli cevap vermek zorundadır. Bu cevabı vermedikçe sürekli darbe alırız. Türkiye’ye Lula, Chavez, Morales meselesini bilerek ya da bilmeyerek taşıyanları da şiddetle uyarmak gerekir. Bu bağlamda Venezüella Komünist Partisi bize ışık tutacak, deneyimlerini aktaracaktır. 

* Ayrıntılı bilgi için bakınız: Latin Amerikalı Marksist Josê Carlos Mariâtegui, Sorun Yayınları, 2005

 Gustavo Conde: Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederek başlamak istiyorum. Burada bulunmamızın temel nedenlerinden biri de, Türkiye’de uzun bir tarihe dayanan, çok güzel ve büyük fedakârlıklarla dolu devrimci sürecin durumu hakkında bilgi almak. Türkiye’de devrimci hareketlere karşı barbarca bir baskı uygulandığını biliyoruz. Bununla birlikte, siz buradasınız. Bu önemlidir. İnsana moral veriyor. Buraya her gelişimizde (bu üçüncü gelişimiz) yeni bir şeyler öğreniyoruz. 

 Venezüella Komünist Partisi ve SIDOR Grevi

 Ülkemizde yakın zamanda gerçekleşen bir olaydan bahsederek konuya girmek istiyorum. Venezüella’nın en önemli demir çelik fabrikası SIDOR, Chavez iktidara gelmeden önce özelleştirilmişti. Ama devrimci-Bolivarcı süreç içerisinde işçi sınıfı ekonomik ve toplumsal açıdan önemli taleplerde bulunmaya başladı. Ne yazık ki İşçi Partisi’nden gelen Troçkist eğilimli bir Çalışma Bakanımız var1(Troçkistler kendi partilerine İşçi Partisi adını veriyorlar). Bu bakan tamamen işçi düşmanı, ulus ötesi şirketlerle işbirlikçi bir siyaset izliyor. Buna karşılık Venezüella Komünist Partisi bu süreç boyunca işçi sınıfıyla tam bir dayanışma içindeydi. SIDOR meselesi öylesine büyük bir kriz yarattı ki, Komünist Parti hükümetten çekilmeyi bile düşündü. Parti, Chavez’in her dediğini yaptığına ilişkin ithamların aksine bu süreç boyunca devlete karşı işçileri savundu. Krizin geldiği bu noktada Chavez geçen hafta, çalışma bakanına rağmen, SIDOR işçilerinin ve VKP’deki yoldaşların çağrısına kulak vermek zorunda kalmış ve bu fabrikayı yeniden devletleştirmiştir. Bu durum, Venezüellalı işçilerin bir zaferidir.

 Bunları anlatmamın nedeni şu: Venezüella’daki durum o kadar da pürüzsüz değildir. Komünist Parti fabrikalar içinde işçi konseylerinin kurulmasını talep ediyor. Parti’nin çağrısı bu yönde. Bu çağrı nedeniyle partinin bu politikasını onaylamayan akımlar doğdu. Bunu söylüyorum çünkü devrime inanan bir kişi olarak Türkiye’ye bunca beklenti içinde geldiğimizde devrimciler arası birliğin gerçekleşmediğini, bunun somutlaşmadığını görmek üzücü. Burada, partinin bana verdiği yetkileri aşarak ve bireysel olarak, Türkiye’deki sol hareketin birliği için yapabileceğim bir şey varsa bunu yapacağımı bildiriyorum. Biz de Venezüella’da başka örgütlerden yoldaşlara karşı ideolojik kavga veriyoruz. Buradaki yoldaşa da geçen gün söyledim: biz aynı ailedeniz, bizi birleştiren şeyler, bizi ayıranlardan daha fazla.

 Ama bugünkü ana konumuz Kolombiya. Bu ülkede, sadece emperyalizmin değil, büyük medya kuruluşlarının da sansürlediği devrimci süreç.

 1817’deki bağımsızlık savaşından bugüne, 13 Nisan 2008’e değin, Kolombiya halkının verdiği kurtuluş mücadelesi hiç bitmedi. Burada size bir görüntünün kısa bir kısmını izletmek istiyorum. Biraz şiddet içeriyor ama Kolombiya’da yaşanan olaylar bunlar. Görüntülerde, gerillanın Mitu bölgesini ele geçirmesiyle sonuçlanan askeri bir operasyonunu izleyeceksiniz. Che’nin de dediği gibi, “savaşmayan gerilla ölmüş gerilladır.”

 Venezüella, Kolombiya, Ekvator ve Panama ortak bir tarihe sahiptir. Simon Bolivar’ın bağımsızlık mücadelesinde köklerini bulan bir tarih. Biz, aynı kökten geliriz. Simon Bolivar, anti-emperyalist bir fikirle ortaya çıktı: bugünkü Panama, Ekvator, Kolombiya ve Venezüella’dan oluşan Büyük Kolombiya adlı ülkeyi kurmak istedi.  Bolivar, ABD emperyalizminin doğuşunu çok önceden sezmişti. 1827’deki Panama Kongresi’nde şöyle demişti: “Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika halklarını barış adına açlığa ve sefalete mahkûm edecek gibi görünüyor.” ABD, Bolivar’ın ideali gerçekleşmesin diye, Latin Amerika üzerinde daima bir parçalama politikası gütmüştür. Örneğin Panama’nın “bağımsızlığı” ABD ile Kolombiya oligarşisinin, Panama Kanalı’nı yaratmak üzere uzlaşması sonunda gerçekleşmiştir. Panama’nın bugün uydurma bir cumhuriyet olduğunu söyleyebiliriz.

Latin Amerika’da ülkeler bölündüğünde her bir ülkede ayrı bir oligarşi hüküm sürmeye başladı. Jose Antonio Paez, Bolivar’ı Venezüella topraklarından sürgün etme kararını imzaladı. Kolombiya’da Santander, Bolivar’a yönelik üç suikast girişimi düzenledi. Kolombiya devlet yapısı daha en başından oligarşik, kapitalist yolda her türlü hizmete hazır Prusya tarzı bir orduya sahip oldu. Ama ordu içerisinde Bolivarcı bir muhalefet her zaman vardı. Kolombiya’da daima varolan bu muhalefet 1940'lı yıllarda Jose Eliecer Gaitan2 adında bir liberalin liderliğinde vücut buldu. Gaitan bir devrimci değildi ama ilerici bir insandı. Kolombiya halkı onun politikasıyla özdeşleşti; yaptığı konuşmalara hayran oldu. Ama 1948 yılında suikasta uğradı. Bu da, Bogota olayları adı verilen büyük bir halk ayaklanmasını doğurdu. Halk sokaklara döküldü ve kenti âdeta yakıp yıktı. Liberal parti üyesi gerilla grupları oluştu. 1953 yılında general Gustavo Rojas Pinilla3 liderliğinde bir darbe gerçekleşti. Bir af çıkarıldı, affa uğrayan liberal parti üyesi beş bin gerilla silahları bıraktı. Kolombiya Komünist Partisi, bu affı tanımadı ve ayaklanmayı, savaşı devam ettirdi. Bu savaşta, Manuel Marulanda’nın başında olduğu liberal gerillalara Kolombiya Komünist Partisi’nden Jacobo Arenas yoldaş önderliğindeki komünistler katıldı. Arenas, gerillalara Marksist klasikleri okutarak onlara yeni bir yön verdi. Gerillalar, Kolombiya’nın Suma Paz bölgesinde yoğunlaşmışlardı. Kolombiya hükümeti, ABD’nin de desteğiyle gerillaların bulunduğu bu bölgeye, napalm bombaları ve helikopterler kullanarak operasyonlar düzenledi. Bunun üzerine gerilla, askeri nedenlerle gruplara ayrılarak, El Pato Caqueta, Riochiquito Cauca, Guayabero ve Tolima bölgelerine dağıldı ve mücadeleyi üç ayrı bölgede sürdürdü.

 1956-1958 yılları arasında liberaller ve muhafazakârlar, başka deyişle sosyal demokratlar ve muhafazakârlar iktidarı dörder yıllığına paylaştıkları bir anlaşma olan Ulusal Cephe anlaşmasını imzaladılar. Bu, devrimci hareketin yükselişinin önünü kesmeye yönelik bir girişimdi.

 1960'lı yıllarda ABD’nin desteği ile LASO planı ortaya atıldı. Bu plan uyarınca gerilla kampları, özellikle de Marquetalia kampı bombalandı. Marquetalia bölgesinde Komünist Parti Marksist eğilimli halkçı bir hükümetin yönetiminde olan “Marquetalia Cumhuriyeti”ni ilan etmişti.

1964 yılında Jacobo Arenas’ın etkisi ve Manuel Marulanda’nın askeri yönetimi altında Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) doğdu.

 20 Haziran 1964’de, Komünist Parti’nin de tam katılımıyla Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ismine Halk Ordusu ismi eklendi (FARC-EP).

 *

(Video gösterimi yapıldı)

Bu görüntüler Kolombiya’daki şiddetin vardığı noktayı gösteriyor. Buna benzer daha büyük ve daha küçük çaplı çatışmalar Kolombiya’da her gün gerçekleşmekte.

 

 Bu gerillanın Latin Amerika için önemi, Latin Amerika’da Marksizm-Leninizm bayrağını taşıyan, insanlığın geleceğinin sosyalizmde olduğuna inanan tek gerilla olmasıdır.

 *

 Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Latin Amerika’da silahlı mücadele veren gerilla grupları maddî yardım alamaz oldular. Ama Kolombiya gerillası, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri, sadece basit bir askeri yardımla ayakta kalmıyor, bunun çok ötesine geçiyordu. Burada bir parantez açıp Kolombiya Komünist Partisi’yle ilgili bir açıklama yapmak istiyorum. Bu parti, Perestroyka ve Glastnost politikalarıyla uyum içinde hareket etti. Ama Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) bu politikayı kabul etmeyerek Marksizm-Leninizm’in yolunu izlemeye devam etti. Kolombiya Komünist Partisi’nin bu ülkedeki devrimci süreçte önemli bir rol oynadığı kuşku götürmez. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kolombiya Komünist Partisi, Marquetalia’da doğan harekete pek çok kadrosunu göndermişti. Ama pasifist bir çizgi izlemeye başladı. Manuel Marulanda ve Jacobo Arenas liderliğindeki Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) komünizmin yolundan ayrılmayarak Kolombiya’daki silahlı mücadelenin son bulamayacağını belirttiler. Çünkü gerilla bir sebep değildir; belli bir sistemin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kolombiya Komünist Partisi adına verdiği sendikal mücadele içinden gelen Jacobo Arenas yoldaş, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’ne Marksizm-Leninizm düşüncesinin tohumlarını ekmiştir. Az önce görüntülerde gördüğünüz genç gerillaların her biri günde en az bir saat Marksist-Leninist klasikleri okumakla yükümlüdürler. Bu, Jacobo yoldaşın yönlendirmesi sayesinde gerçekleşmiştir. Jacobo Arenas’ın bize bıraktığı öğretilerden biri budur: Okumanın önemi. Gerillaların gücü sadece silahtan değil, büyük Marksist klasiklerin bize bıraktığı düşüncelerden gelir.

 Kolombiya’da devrimci hareket için olmasa da, hükümet için başarısızlıkla sonuçlanan üç barış süreci yaşandı. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri barış görüşmeleri yapmaktan çekinmedi. Ama örgütün fiziksel varlığının garantisi olan silah kullanımını asla pazarlık konusu yapmadı. Örneğin, 1980’li yıllarda gerilla Guatemala’da, El Salvador’da, Nikaragua’da silahları bırakmıştı. Latin Amerika’daki devrimci sürecin yavaşlamasının nedenlerinden biri budur. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nin bu süreçte ayakta kalması bir tesadüf değil, strateji ve örgütlenmedeki başarılarıdır.

Raul Reyes ve Ivan Rios'un katledilmeleri

Yakın zamanda, Kolombiya hükümetinin uyguladığı iki farklı türde şiddetin sonucunda Raul Reyes ve Ivan Rios yoldaşların öldürülmesiyle örgüt iki büyük darbe yedi. Raul Reyes’in öldürüldüğü olayda Kolombiya ordusu Kolombiya sınırlarını geçerek gerilla kampını bombaladı ve gerillayı ziyaret eden dört Meksikalı sivili de katletti. Kolombiya hükümetinin bu eylemleri neyi kanıtlamaktadır? Hükümetin barış istemediğini. Hükümet daha ilk andan itibaren gerillayı yok etme hedefini önüne koymuştu. 1980’lerde Kolombiya Komünist Partisi ve Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri kağıt üzerinde çok güzel görünen bir proje atmışlardı ortaya: Yurtsever Birliğin oluşturulması. Bu, seçimlere yönelik politik bir çalışmaydı. Gerilla ve parti bazı kadrolarını bu çalışmayı yapmak için görevlendirdi. Buna bazı Kolombiyalı ilerici aydınlar da katıldı. Yurtsever Birlik, eşi görülmemiş bir şiddete maruz kaldı. İki yılda, her biri örgüt yöneticisi dört bin militanı öldürdüler. Burjuva politikası sınırları içinde kalan bu denemeye bile izin verilmediği, Kolombiya toplumunun aşırı derecede kutuplaştığı açığa çıktı. Bu kutuplaşma öyle bir düzeyde ki, şu anda uyuşturucu ticaretiyle finanse edilen paramiliter gruplar var. Az önce bir yoldaş, Kolombiya halkının bu kutuplaşmaya nasıl baktığını sormuştu. Kolombiya’da iki kutuptan birine ait olmak zorundasınız. Tarafsızlık söz konusu değildir. Ya hayatın için savaşırsın ya da hayatını kaybedersin. Köylüye de gerillayı desteklemekten başka seçenek kalmıyor. Zaten halk desteği olmayan gerilla hayatta kalamaz. Buna iyi bir örnek, Bolivya’da Komutan Ernesto Guevara’nın bize bıraktığı hüzünlü tecrübedir. Halka dayanmayan gerilla yalıtılmış bir olgudur. Görüntülerde de gördünüz. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri gerillaları, çoğu köylülerden oluşan gençler. Aralarında birkaç aydın da var. Ama bu gerillalar silahlı bir güçten ibaret sayılamaz.

 Jeopolitik açıdan Kolombiya güç bir dönemden geçiyor. Savaş düşkünü Uribe hükümeti bütün komşularıyla kavgalı. ABD’nin Kolombiya Planı adını verdikleri projesi gündemde. Kolombiya devletinin yürüttüğü iki proje daha var. Yaralanan ya da ölen her bir gerilla ABD’ye iki milyon dolara mal oluyor. Bu, Irak ve Afganistan’da harcanan miktarı da aşan o kadar yüksek bir maliyet ki ABD hükümeti kaynak sıkıntısı çekmeye başladı. Uluslararası döviz krizinin, doların değer yitirmesinin ve işsizliğin en önemli nedenlerinden biri de Kolombiya Planı'na bu kadar çok para harcanmasıdır. Öyle zor durumda kaldılar ki, az kalsın siyah ırktan Obama’yı başkan yapmak zorunda kalacaklardı.

“Narko-gerilla”

 Basında “narko-gerilla” terimine daha önce rastlamış mıydınız? Ünlü İspanyolca sözlük “Real Academia”yı elinize alın, bu terime rastlamayacaksınız. Çünkü bu, Bay Ronald Reagan’ın uydurduğu bir terim. Neden bu terimi kullanıyorlar? Çünkü Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri, bugün barış görüşmelerinin yapıldığı San Vicente del Caguan adlı bir bölgeyi ele geçirince 202 numaralı kararı yayınladı. Buna göre: “Gerillanın kontrol altında tuttuğu bölgede yaşayan ve bir milyon dolardan fazla parası olanlar, kazançlarının yüzde on’unu halk savaşını yürütenlere vergi olarak vermek zorunda.” Gerillanın kontrol altında tuttuğu bölgelerde koka bitkisini eken kişiler olduğu için, gerilla bundan oldukça iyi para kazandı. ?imdi bunu açıklamak gerekiyor. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri, uyuşturucu sorununun, dünyanın en çok uyuşturucu tüketilen ülkelerinden biri olan ABD’nin sorunu olduğunu söylüyor. Buna ek olarak, uyuşturucu ticaretinde polislik görevini yapmak zorunda olan güç gerilla değil, Kolombiya hükümetidir. Gerilla denetim altında tuttuğu bölgelerde bu görevi yapmayacaktır. Ayrıca bu bölgede koka bitkisi eken köylülerin durumu ile ilgili bir başka önemli noktayı açmak istiyorum. Köylü; pirinç, yuka, mısır gibi herhangi bir tarım ürününü ekmek istediğinde, ürettiği bu ürünü kentlere ya da kasabalara göndermesini sağlayacak altyapıdan mahrum bırakılmış durumda. Bu altyapıyı oluşturmak tamamen Kolombiya hükümetinin sorumluluğu altında. Gözünüzün önüne getirin: Köylülerin bulunduğu bölgeye büyük uyuşturucu tacirlerinin bulunduğu ABD’den kalkan uçaklardan çuvallar dolusu tohum, koka bitkisinin daha hızlı büyümesi için gereken her türlü malzeme atılıyor, köylülere dolar bazında peşin para veriliyor ve hasat zamanında köylülerin ürettiklerini satın alıyorlar. Eğer gerilla koka bitkisi eken köylülere baskı yapsaydı büyük bir toplumsal adaletsizliğe yol açmış olurdu. Uyuşturucu ticareti yapan tek bir gerilla bile göremezsiniz. Gerillanın tek yaptığı bunları yapanlardan vergi almak. ?üphesiz geleceğin toplumunu fethettiğimizde, uyuşturucu madde ekimi yasaklanacaktır.

Kolombiya Gerillası ve Venezüella Hükümeti

 Hugo Chavez hükümeti bir barış politikası izledi. Tıpkı Ekvator hükümeti, Brezilya hükümeti gibi Venezüella hükümeti de Kolombiya Devrimci Silahlı Güçlerini bir terörist örgüt olarak değil, savaşçı bir güç olarak görüyor. Bunun sonucunda Venezüella hükümeti Kolombiya’daki savaşa karşı tarafsız, hatta gerillaya daha yakın bir tutum takındı. Herhangi bir Kolombiyalı gerilla silahsız ve üniformasız bir halde sınırı geçebilir. Venezüella hükümeti bu gerillaların güvenliğini sağlar. Bu söylediklerim Ekvator için de geçerli. Bu yüzden, bambudan yapılma geçici bir kampa ABD askeri üssünden kalkan uçaklar tarafından son teknoloji ürünü on bir bomba atılmasıyla Raul Reyes’in Ekvator sınırları içinde öldürülmesi, aynı zamanda Ekvator hükümetine karşı yapılmış bir saldırı sayılır. Raul Reyes bu bombardımandan sağ bacağından yaralı olarak kurtulmuş; ama daha sonra düzenlenen askeri operasyonda kimseyi hayatta bırakmadılar. Raul Reyes’in öldürüldükten sonraki fotoğrafını gördünüz mü bilmiyorum. Yüzünde bir kurşun izi vardı. Burada Kolombiya hükümeti bir yandan Ekvator hükümetine bir darbe vururken, Venezüella hükümetine de bir mesaj verdi: “Gerillaları sizin topraklarınızda da vurabiliriz.” İşte bu yüzden, Venezüella hükümeti sınıra askeri yığınak yaptı. Ama bütün bunlar bize bir ders verdi; dünyaya, kimin savaş kimin barış istediğini bir kez daha gösterdi.

 Gerillayla Kolombiya Komünist Partisi arasındaki ayrışmanın, partinin Perestroyka ve Glastnost politikalarını benimsemesi olduğunu söylemiştik. Parti Kongresinde, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçlerinin söz hakkı vardı ama oy hakkı yoktu. Ayrıca parti Kolombiya Devrimci Silahlı Güçlerine silahlarını bırakmasını söyledi. Bunun üzerine Marulando partiye “buraya kadar” dedi. Kolombiya Komünist Partisi'nin finansal kaynaklarının büyük kısmı Kolombiya Devrimci Silahlı Güçlerinden geliyor, partinin yayın organı Voz (Ses) gerilla tarafından finanse ediliyordu. Ayrışmadan sonra Kolombiya Komünist Partisi bir tür sosyal demokrat partiye dönüştü. ?u anda yasal olan, genel sekreterliğini Jaime Caricero’nun yaptığı “Komünist Parti” tamamen göstermeliktir.

 Peki Kolombiya Devrimci Silahlı güçleri ne yaptı? Kolombiya Gizli Komünist Partisi’ni (PCCC ya da P3C) kurdu. Genel sekreterliğini komutan Alfonso Cano’nun yaptığı PCCC tamamen gizli bir partidir, partinin yapısı tamamen gizlidir. Gerillanın başka toplumsal örgütleri de var. Örneğin Bolivarcı Milisler. Parti, milis ve gerilladan söz ettik. Tüm üyeleri toplarsak yaklaşık otuz bin kişiden söz ediyoruz. Bu, öyle bir savaş ki, biz şu anda konuşurken bazı yoldaşlar düşmanla savaşıyor.

Soru-Cevap Bölümü:

(Panel-Söyleşimizin bu bölümünde 11 kişi söz aldı ve çeşitli sorular yöneltti. Bunlardan yalnızca birine yer verebiliyoruz.)

 İsmim Alp Altınörs: Öncelikle ben, Sırrı “Bey”in yapmış olduğu sunuş konuşmasına dair bir düzeltme yaparak başlamak istiyorum. Ondan sonra da sorumu ileteceğim.

 Sırrı “Bey” komünistlerin birliği üzerinde durdu. Komünistlerin birliğinin tarihteki tek örneğinin 1920’deki Bakû Kongresi olduğunu söyledi. Bu doğru değildir, çünkü tarihimizde komünistlerin birliğinin bir örneği daha vardır. Bu da, 1994 yılında gerçekleşen Birlik Kongresi sonucunda dört komünist örgütün birleşerek Marksist Leninist Komünist Parti’yi kurmasıdır. 1920 TKP'sinin ardından bir komünistlerin birliği deneyimi de 1989-1994 yılları arasında, TKİH, TKP-ML hareketi, TDKİH ve TKP-ML (YİÖ) örgütleri arasında yaşanan birlik görüşmeleri, birlik mücadelesi ve ardından 1994’te, Marksist-Leninist Komünist Parti’nin kuruluşudur. Tarihimizi aktarırken daha dikkatli, daha sorumlu olmak gerekir diye düşünüyoruz.

 Venezüellalı konuğumuza sorum ise Latin Amerika’da sizin de bahsetmiş olduğunuz sınır ötesi operasyondan sonra bir savaş rüzgarı esti. Venezüella sınıra tanklarını yığdı, Ekvator Kolombiya’ya yönelik uyarılar yaptı. Ama sanırım, kısa süre sonra bu noktada bir anlaşma oldu. Nasıl bir anlaşma oldu? Kolombiya geri adım attı mı? Yakın tarihte yeniden bir savaş olasılığını mümkün görüyor musunuz?

Sırrı Öztürk: Bana yöneltilen soruyu, konuğumuz kendisine sorulan soruları cevapladıktan sonra, bana sorulan diğer sorularla birlikte cevaplayacağım.

Gustavo Conde: Hayır. Kolombiya geri adım atmadı. Devrimciler arasında hiçbir şeyin üzerini örtemeyiz. Chavez’i eleştiriyoruz. Ekvator başkanı Rafael Correa sınırdaki duruma ilişkin çok sağlam bir konum aldı. Olaydan sonra Brezilya, Venezüella ve Panama’ya gitti. Venezüella’da yapılan görüşmelerde Chavez, Correa’ya desteğini sundu, ona cesaret verdi. Ama Latin Amerika ülkeleri arasında Dominik Cumhuriyeti’nde yapılan görüşmelerde bir sürpriz yaşandı. Basına açık yapılan toplantıda Correa, Ekvator adına konuştu ve Kolombiya ordusunun sınırlarını ihlal etmesini kınadı; ayrıca, Kolombiya’nın diğer ülkeler tarafından kınanmasını da talep etti. Sadece politik açıdan değil, gerçek sonuçlar verecek türden önlemler alınmasını istedi. Daha sonra konuşma sırası Kolombiya başkanı Uribe’ye geldi. Uribe de alışılmış saldırgan tutumunu sürdürdü. Daha sonra Chavez, ne yazık ki, iki tarafı uzlaştırmaya yönelik bir konuşma yaptı. Böylece Correa’yı yalnız bırakmış oldu. Bu konuda Chavez’in belirsiz bir tutum takındığını düşünüyoruz. Ekvator, Venezüella ve Nikaragua Kolombiya’yla diplomatik ilişkilerini kesti. Ama bu zirveden birkaç gün sonra Venezüella Kolombiya’yla diplomatik ilişkilerini yeniden kurdu. Bu yüzden Correa’nın tutumunun Chavez’in tutumuna göre daha sağlam olduğunu söyleyebiliriz.

 Venezüella Komünist Partisi’nin Chavez’in her politikasını desteklemediğini bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Hükümete katılıyoruz ama eleştirel bir tarzda. Chavez’in dediği her şeyi elimizi kaldırarak onaylamıyoruz. Bu son olayda da Chavez’in tutumunu eleştirdik, Kolombiya hükümetini uluslararası mahkemeye götüren Correa’nın tutumunu alkışladık. Chavez Kolombiya’yla sadece diplomatik ilişkileri kesmekle yetinmemeli, ekonomik ilişkileri de kesmeliydi. Kapitalistlerin canını böyle yakarsınız. Ticari ilişkilerine son vererek.

 Bu yüzden, Venezüella’nın Kolombiya’ya karşı politikasının ürkek bir politika olduğunu söyleyebiliriz. Bu politika yüzünden Uribe’nin yaptığı yanına kaldı.

 *

Sırrı Öztürk: Sorun Yayınları Kolektifi ve SORUN Polemik Dergisi çalışanları olarak tuttuğumuz devrimci bir hat var. Tezlerimizle önerilerimiz komünistlerin eleştirel katkısına açık ve muhtaçtır. Bunlar, altı doldurulması gereken tezlerdir. Bizler Komünistlerin Birliğini savunuyoruz. Bu tavrımızın arkasında duruyoruz. İdeolojik, politik ve örgütsel güvencemizi böylece sağlayacağımızı düşünüyoruz. 10 Eylül 1920 Tarihî TKP geleneğimizin bir daha ve bu düzeyde sömürülmemesini istiyoruz. Bir ülkede bir tane komünist parti olur, onlarca komünist parti olmaz. Eğer onlarcası varsa ve bunların hepsi de gelenek iddiasında bulunuyorsa, ortada bir yanlışlık veya “örgütler anarşisi” var demektir.

 Bu toplantıda yapılan değerlendirmeler Kolombiya ve Latin Amerika’daki mücadele ile ilgilidir. Bu  bölgedeki sorumlu bir yoldaşımızı getirerek bir diyalog kurmaya, evrensel  ilişkide bir başlangıç yapmaya çalıştık. Latin Amerika ile ilgili sorunları yetkili ağızlardan öğrenelim dedik. Komünistlerin Birliği gibi kapsamlı bir konuya sadece açılışta birazcık değindim. Soru yöneltenler (iki kişi) bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bir görüşme/tartışma yapmak isterlerse kapalı ya da açık bir toplantıda görüşlerimizi ayrıntılı açıklarız. Ama görüşlerimizle tanışmak isteyen arkadaşlar bu konudaki telif çalışmalarımızla SORUN Polemik Dergimizi inceleyerek ne demek istediğimizi daha yakından öğrenmiş olurlar.

Birinci olarak soruyu soran genç arkadaşla farklı lisanları konuşuyoruz. Kaygılarımız çok değişik. Örgüt ile PARTİ’yi birbirine karıştırmıyoruz. Kastımız açıktır.

1905’ten bir örnek verelim. 1905 yenilgisinden sonra, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin dışında 26 tane adı sosyal demokrat olan örgütlerin bulunduğu bir dönem yaşanıyor. Bu örgütler, bizim bugün bildiğimiz örgütlere benzemiyor. Her örgütün başındaki liderinin boyu kadar kitapları, tezleri ve kadroları var. 1840’lardan 1900’e kadar gelen bir süreçten bahsediyoruz. Rusyalı Marksistlerden Herzen ve Çernişevskilerin etkin olduğu bir dönemdir bu süreç. RSDİP o sürecin en ileri ve önemli unsurlarını belli bir program etrafında partileştirerek iktidara yürüyen bir yolu açmıştır. Dolayısıyla Rusya’daki Narodnik hareket aşılmış ve sosyal demokrat hareket 1900'lerin başında partileşmiştir. İktidara yürürken inişler de çıkışlar da olur. Olmuştur. Sovyet ve Çin örneklerinde gördüğümüz gibi “geriye dönüşler” de olur. Bizim kuşak bu süreci büyük acılarla yaşadı ve izledi. Bu işin (Siyasal-Sosyal Devrim ve Sosyalist Kuruluş) ne kadar zor, çetin ama bir o kadar anlamlı ve gerekli olduğunu da kavradık. Siyasal-sosyal devrim sürecindeki öğrenciliğimiz hâlâ devam ediyor. Olay ve olgulara, sürece, verilere nesnel şartları içinde bu bilinç ve yöntemle bakmak gerek. “Dar grup” örgütleri ya da bu türden örgüt/parti tercihlerimizle siyasal-sosyal devrimlerin sorumluluğunu taşıyacak PARTİaygıtını birbirine karıştırmamalıyız. Lenin orada, 1905 yenilgisinde bir özeleştiri yapıyor. Komünistler özeleştiri yapmak zorundadır. Marksist eleştiri katkıdır. Birilerinin anladığı gibi kaba etinden pirzola çıkarmak değildir. Ama bizim coğrafyamızda ne yazık ki, halen Marksist eleştirel katkıyı başka türlü anlayan “sol” eğilimler son derece yaygındır. Lenin diyor ki: “Bizim programımız Çarlık Rusyası’nı kucaklayamadı. Bizim en utanılacak yanımız, en affedilmez yanımız, politik açığa vurma görevimizi yeterince yerine getirememiş ve örgütleyememiş oluşumuzdur.” Benim görüşüme göre, Lenin’in utanılacak ya da affedilmeyecek bir yanı yoktur, ama politika yapıyorsun, hem de Çarlık otokrasisi gibi geri kalmış bir sosyo-ekonomik formasyonda, bin bir akımın kol gezdiği bir ülkede, devrimci politika yapıyorsun, gündeminde de devrimci yoldan iktidara gelme sorunu var. Devrimci esnekliği, diplomasiyi, siyasî terbiye ve ahlakın en hasını üretmekle sorumlusun. İğnenin deliğinden bir ışık görsen akacaksın. Böyle bir partinin özlemini duyuyor Lenin. Bunları söylerken de burjuva diplomasisi yapmıyor, bunları söylemek zorunda. Çünkü Devrim’in sosyal demokrat kadroların birlik ve dayanışmasına ihtiyacı var. Lenin, “Dışımızda 26 sosyal demokrat örgüt var, onların programı da Çarlık Rusyası’nı kucaklayamadı. Ne yapalım? O zaman Hareketimizi birlik kongresine götürelim...” diyor. RSDİP dışındaki örgütlere de sövmüyor, “yoldaş” ve “kardeş” diyor...

Devrimci mücadelede belirleyici olan hayattır.

Marx’ın eserleri de “sosyal pratik”  -“Praxis”- diye başlar.

Bizdeki örgüt/parti iddiasındaki mevcut örgütlere ilişkin özel bir yorumumuz yoktur. Nesnel durum ortadadır. Bu örgüt iddialarını hayat sınamış ve açığa vurmuştur. Günümüzde PARTİ’ye olan ihtiyaç her olay ve olguda kendini hissettiriyor. Anılan örgütlerin tabanındaki birçok insanı, ayrım gözetemeden sosyalist ve devrimci bir damarı temsil ettiklerinden dolayı “bizim insanımız” diye çok seviyoruz. Tezlerimiz ve etkinliklerimizle onları düşündürmek istiyoruz. Fakat programları hayatta doğrulanmayan, pratikte kendini yeniden üretemeyen örgütlerin programlarını ve yeni tipte bir örgütlenme konusunu tartışmak, pratik örgütçü çabalarımızla yeniden üretimi de gerçekleştirmek istiyoruz. Deneyimimizi aktarmak, birbirimizden öğrenmek, hayatın bize öğrettiğini sandığımız görüşleri tartışmak, bir “çıkış hattı” üretmek istiyoruz. Devrimci ve Marksist Sol Kadroların yaşadığı “Öndersizlik Krizi”nin aşılmasını istiyoruz. İşçi sınıfını politika dışında tutan ve politikasızlaştıran burjuva ideolojisi ve revizyonizmin “etkisini” kırmak istiyoruz.

Kolektifimizin taraftarları, Tarihî TKP’nin kararıyla TİP’e girmiştir. Tartışılacak bir legal TİP deneyimimiz var. Ayrıca biz, 16 Haziran’ın kadrolarıyız. Bu kadrolar tutulacak Ana Halkayı sosyal pratiği ile göstermiştir. Komünistlerin Birliği sorunsalını bilinçlerinde hazmetmiş eğilimlerin birleşme arzusunu göstermesi halinde Komünistlerin arada harç olduğunu/olacağını biliyoruz. Biz de,Komünistlerin Birliği denilince ve de ilkesel harç olmak gerekiyorsa, çekinmeden kendimizi feda ederiz. Eski elbiselerimizi atıp yeni bir kalıba dökülmenin gereklerini yerine getiririz. Bu kavgada “kendimiz” diye bir şey yoktur. Kolektiflik vardır. Devrimcinin, Komünistin özel hayatı da yoktur. Bizlerin de “özel hayatı” yoktur, hiç bir zaman da olmamıştır. “Marksizm’in özümsenmesi ve pratikte yeniden üretilmesi” sorunsalı dünyadaki bütün komünistlerin gündemindedir. Bizler bu yolun ve bu yöntemin iyi bir öğrencisi olmayı öne çıkarıyoruz. Yoksa, “benim partim, benim sendikam, benim gençlik örgütüm, benim işçi kurultayım, benim radyom, benim televizyonum...” diyerek bir yere varılamaz. Böyle bir şey yok. Bu kadar darbe aldık, yenilgilerden-bozgunlardan-ihanetlerden geldik. En azından şu son otuz beş yılı biraz inceleyecek olursak çıkaracağımız çok dersler olduğunu kavramamız zor olmayacaktır. Bu nedenle “benim” yerine “bizim” demeyi öğreneceğiz. Türkiye coğrafyasında “hareketimiz” deyince herkes kendi “dar grubunu” görüyor. Niçin sorgulamıyoruz? Diyalektiğin öğrettiği bu mudur? PARTİ demek varken “dar grup örgütü” ne demektir? Hele bu grupların çoğu da öğrenci gençlik tabanına dayandırılmak istenmiş ise? THKO’lar, THKP-C’ler, TKP-ML’ler, bu süreçten kopan gruplar bir türlü sınıfsal halkayı, sosyolojik emekçi halk gerçekliğini görememiştir. Niçin nesnel gerçekliği tartışamıyoruz? Devrimci değerler yaratan bizim insanlarımızı bölüklere ayırıp birer “rant sömürüsü” derekesine indirgemek devrimcilik değildir. Bu coğrafyada çok önemli işçi hareketleri, emekçi halk-köylü hareketleri vardır. Bunlar bizim gerçeğimizdir. Bunları incelemek ve senteze kavuşturucu görüşleri aramak, birleşik, güçlü, donanımlı ve güvenilir birPARTİ’yi yaratmak, hem bu coğrafyada, hem de dünya çapında komünistlerin görevidir.

Bir örnek vermek istiyorum: Diyarbakır’da yüz bini aşkın kitlesel gösteriler oldu. Êdî Bês e ve Newroz eylemleri... Artık Kürt emekçi halkı, Türk emekçi halkı ve yoksul köylülük için bıçak kemiğe dayandı. Burjuva basını bile Amed’deki Newroz eylemlerine katılanların sayısı için beş yüz bin ile bir milyon arasında bir rakam verdi. Mevcut “sol” örgütler ne yaptı? Metropollerde on beş milyonluk kentlerde, proletaryanın kalbinin attığı yerlerde, Kocaeli’nde, İstanbul’da, Zonguldak’ta, Eskişehir’de, Bursa’da, İzmir’de, Adana’da, vb. illerde proletarya var. Komünist geçinen örgütler proletaryanın kentinde ne yaptı? Galatasaray postahanesinin önünde on dört tane örgütün bir araya gelip yüz kişiyi toplayıp bir bildiri okumasını yüceltiyorlar! Böylece görevlerini yerine getirmenin rahatlığıyla övünüp komünist ve parti olduklarıyla böbürleniyorlar?!..

Sokağa çıkan, sisteme karşı direnen herkesi severiz, sağ olsunlar, ellerine kollarına sağlık. Ama biraz da düşünmek gerek. Komünistler “dar grup örgütü” ve kültü uğruna tek tek dövüşmezler. Kolektif duruş sergilerler.

Bugün Kürt ulusal hareketi bir öndersizlik krizi yaşıyor. PKK olsun, DTP olsun, tabandaki yoksul köylünün, proletaryanın taleplerini öne çıkaran ilkeleri savunmak yerine “demokratik cumhuriyet”, “demokratik konfederalizm” gibi taleplerini dile getiriyor. Programı sosyal pratikte doğrulanmayan küçükburjuva devrimcisi “sol” örgütler köşeye sıkıştıkça, ilkeleri, önü arkası belirsiz “çatı partisi” gibi önerileriyle “atak” yapıyor!.. Parti olmadığı sosyal pratikte binlerce kez kanıtlanan hizipçi-hizayı bozucu “sol” örgütler kitleselliği olan Kürt hareketine ilkesiz tutunarak, onun gazetelerinde yazı yazarak, TV.lerinde ahkâm keserek ayakta kalmaya çalışıyor!

Gündem gazetesini örnek verelim. Komünistlerin katkısıyla bu gazetenin tirajı elli beş bine çıkarıldı. Türk ve Kürt kimlikli küçükburjuva “sol” ideolojisi buluşup gazeteye hâkim olunca gazetenin tirajı düştü. Gündem gazetesinde Yalçın Küçük’ler, Ertuğrul Kürkçü’ler, Temel Demirer’ler, Aydemir Güler’ler, Fikret Başkaya’lar, Haluk Gerger’ler, Sungur Savran’lar, Haluk Yurtseverler ve daha nice “ünlü” solcular yazı yazdı. Bu kişiler şimdi ne yapıyor? Her biri tarz-ı siyasetiyle “sol”  bir sekt’in başında ahkâm kesiyor!.. Kürt ulusal hareketi bu imkânı onlara cömertçe sunmuştur. Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin makasını kapatmaya çalışan proletarya devrimcilerine ise bu alanları kapalı tutmuştur.

Açık faaliyet alanında, bırakalım sol söylemlisini, işlevsel olmaya aday demokrat nitelikli bir gazete hâlâ çıkarılamamıştır.

Bu nedenle Komünistlerin Birliği sorunsalını  genç arkadaşın doğru kavraması gerekir. Bu türden bir soru yönelttiğine göre, sözlerimizi anlayacağını düşünmek istiyorum. Kendi “dar grup örgütü” göreneklerimizi gelenek diye sunamayız. Gelenek vardır, görenek vardır. İkisi de ayrı şeylerdir. Geleneğine bağlı olmayan parti de parti değildir. Geleneğimiz 10 Eylül 1920 Tarihî TKP ise, bu örgütlenmenin partileşme yolunda uyguladığı yöntemler son derece doğrudur. Bu nedenle biz bu geleneği eleştirel katkılarla aşacak bir projeyi gündeme getirirsek, siyasal ve sosyal kurtuluşumuzun yolunu döşemiş oluruz. Lenin, 1905’te bunu yaptı. RSDİP dışındaki 26 sosyal demokrat örgüte “kardeş” dedi, “yoldaş” dedi. Martov’un ayağına gitti. Martov kim, Lenin kim? Martov’a kompliman yapmadı. “Martov yoldaş, yeteneklerine hayranım, neden beraber çalışmıyoruz?” dedi.  Troçki’ye MK’dan 45 tane insan gönderdi. “Bu adam şatafatı sever” diyerek. Oysa arada ne çelişkiler var. Partiye aidat vermemek, parti dışında bildiri ve kitap yayınlamak... Troçki’nin parti disiplini konusundaki bütün “vukuatına” rağmen, onu Hariciye Komiseri, Kızıl Ordu’nun komutanlarından biri yapmasını da bilmiştir. Sovyet deneyimi de bize pek çok şey öğretti. Sovyetler Birliği deneyiminden Kruşçev’ler, Brejnev’ler, Gorbaçov’lar, Yeltsin’ler,  Aliyev’ler, ?vardnadze’ler... Neler çıkmadı ki? Bunları unutmadan ve “biz daha görkemlisini yapacağız” demeye cüret edeceğiz. Bu yüzden de bulunduğumuz coğrafyada,  burjuvazinin rahatlıkla baskı ve teröre başvurduğu bir ortamda,Komünistlerin Birliği diye söze başlıyorsak nedensiz değildir. Bu sonucu tartışırken ayrıca, söylemek zorundayız: Komünistlerin Birliği, bizatihi komünistlerin komünist olması demektir.Birlik düşüncesi olmayan, hüsnüne aşık, benmerkezci örgütlerin komünist iddiaları da olamaz. Artık bu saatten sonra “üzümün sapı, armudun çöpü” demeye de hakkımız yoktur. Biz devrimci grupları ve onların yarattığı değerleri ne idealize ne de dramatize edebiliriz. Bu türden duruşlar bizim gerçekliğimiz. Ama biz bu oluşuma biat etmiyoruz. Etmeyeceğiz! Bugünkü “örgütler anarşisi” ortamını tersyüz edip bu türden işleyişleri değiştirmek/dönüştürmek ve olması gerekeni üretmek istiyoruz. Marksizm-Leninizm, Proletarya Enternasyonalizmi denince bunları anlıyoruz. Türkiye’de ne yazık ki, 10 Eylül 1920 Tarihî TKP geleneğimizi günümüze kadar taşıyan Marksist-Leninist bir partimiz yoktur. Örgütler vardır.

Sözlerimizin düzeltilmeye değil, hakikî anlamının bilince çıkarılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.  

Dinlediğiniz için teşekkür ederiz.

*SORUN Polemik DergisiStalin Arşivi-Komünist Bakış Kolektifi’nin  13 Nisan 2008

tarihinde Beksav Kültür Merkezi Kadıköy/İstanbul’da birlikte düzenlediği “Latin Amerika’da Anti-Emperyalist Direniş ve Kolombiya Marksist Hareketi” konulu Panel-Söyleşi etkinliğinde Venezüella Komünist Partisi aktivistlerinden Gustavo Conde ile SORUN Polemik Dergisi Yönetmeni Sırrı Öztürk’ün yaptığı konuşmaların sonradan yapılan tapeleridir. Konuşmalar redakte edilmiştir. İspanyolcadan tercümeleri Mehmet İnce yapmıştır. (S. P.)

 


1 Adı geçen bakan Jose Ramon Rivero, 16 Nisan 2008 tarihinde, SIDOR grevi sırasında takındığı tutum nedeniyle Başkan Hugo Chavez tarafından görevinden alınmış, yerine son süreçte Venezüella Komünist Partisi'nden Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi'ne geçen Roberto Manuel Hernandez getirilmiştir.

 

2 Jose Eliecer Gaitan (23.1.1898, Bogota – 9.4.1948, aynı yerde) Kolombiyalı politik lider. 1924 yılında Bogota Ulusal Üniversitesinde Hukuk bölümünden mezun oldu. 1929 yılında, Magdalena bölgesinde “United Fruit Company” şirketine karşı grev yapan işçilerin kitleler halinde öldürülmesi olayını parlamentoda kınadı. 1940-1943 yılları arasında Eğitim, Çalışma, Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak görev yaptı. 1946 yılında Liberal Parti’nin başına geçti. 1947’de Senato Başkanı oldu. Amerikan tekellerinin elinde olan petrol yataklarının millileştirilmesi yasasını çıkardı. Konuşmalarında ABD emperyalizmini ve Kolombiya delegasyonunun 9. Amerika ülkeleri kongresindeki anti-ulusalcı tavrını eleştirdi. Gericiler tarafından öldürüldü. Ölümünden sonra Bogota’da bir halk ayaklanması çıktı. (Kaynak: Büyük Sovyet Ansiklopedisi)

 

3 Gustavo Rojas Pinilla (1900-1975) Kolombiyalı general.1953-1957 arasında ülkenin askeri diktatörüydü. 1970 yılında başkan adayı olarak seçimlere girdi.

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.