[Bundan birkaç yıl önce, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilişini anlattığımız bir yazının sonunda, Suphileri ve ardından daha nicelerini katleden İttihatçı çeteleri kastederek sormuştuk: “Emperyalizme karşı çetelerle işbirliği yapacak mıyız?” Tamamlayıcı bir soruya daha gereksinim var ki bu “bizim” için daha önemli: Emperyalizm kapitalizmden ayrı düşünülebilir mi? Sanıldığından -ve çarpıtıldığından- çok daha basit bir yanıtı var.]
Önce “?ubat” ardından da doğal olarak “Mart” adını verdikleri ay geliyor; kendi takvimimizi kendimiz yapmadığımız ve zamana egemen olup zamanımızın tanımlanmasını ve biçimlendirilmesini egemen olana bıraktığımız sürece onların adlandırmalarını-tanımlamalarını kullanmaktan başka çaremiz yok gibi gözüküyor; onların belirledikleri zaman birimi geçmeden emeğimizin karşılığını alamıyoruz, onların belirlediği kadar çalışıp onların belirlediği kadar ve zamanlarda dinlenebiliyoruz vesaire... Son iki aylık süreçte “tarih” bir çoğumuza biraz daha hızlı akıyor gibi geldi. Amacımız olanları ya da olup bitenleri, aslında çoktan olup bitmiş olanları uzun uzun anlatmak ya da kısaca özetlemek değil, bunun yerine anılan zaman sürecinde yaşananları, resmî ideolojinin sorunları imiş gibi gösterilenler de dâhil olmak üzere, ana başlıklarıyla anımsatmak.
Önce türban: Laikçi yobazlarla İslâmcı yobazlara “öyleymiş gibi” oyununun oynanması fırsatını verdi. Ancak hemen ardından gelen MGK toplantısı ile bunun bir iç mücadele olduğu ve “her zamankinden çok birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz bu günlerde” bu muhtaçlık durumunun gereklerinin yerine getirilmesi için gerekirse her türden zora başvurulabileceği tüm dostlara ve tabii özellikle içtekiler başta olmak üzere tüm düşmanlara anımsatıldı. Bu anımsatma süreci Irak Operasyonu ile taçlandırılmaya çalışıldıysa da elde olmayan -ABD’de olan- sebeplerle alenen deşifre olmak pahasına da olsa çabucacık bu operasyon masalının anlatılmasından vazgeçilmesine karar verildi. İşte bu süreç tüm argümanlarıyla kemalizmi tanımlar; bu bir.
Tarihin akışı “yavaşlayacak”, biraz durulacağız, sakinleşeceğiz derken devamı geldi; oysa sakinleşmeye aşırı bir istek vardı; çünkü piyasaların sakinleşememe durumunda ne yanıt vereceği belirsizliğini koruyordu; kapatma davası ve ergenekon ardındangöz altılar. Kemalizmin klikleri arasında egemen ideolojiye taşeronluk yaparak pastadan pay kapma savaşı süredururken sadece bu iki aylık süreçte -ve tabii ki süreçten bağımsız olarak- on binlerce kişinin “yoksulluk kervanına” katıldığı ve bu kapışmada “doğru ata oynayanların” dolar milyarderi olma yolunda hızla ilerledikleri belirlendi. Özetle sermaye kazandı; emekçi kaybetti. İşte bu süreçte olup bitenler tüm argümanlarıyla kemalizmi tanımlar, bu kemalizmdir; bu da iki. Kemalizm bu bağlamda resmî ideoloji pragmatizminin adıdır. Sermayenin daha iyi sömürebilmesi için muhtaç olduğu kudret resmî ideolojinin damarlarında akar; ya da ne demiştik: Egemen ideolojinin daha iyi sömürebilmesi için resmî ideolojinin daha iyi yönetmesigerekir.
Amacımız süreci tartışmak değil; süreçte konumuzla ilgili olan bir ayrıntı gözümüze takıldı onu irdelemek istiyorum, “ayrıntı” İlhan Selçuk’un gözaltı “gecelerinde” bunca yılın ardından yeniden 30’lu yıllara, nazizme, yani aslına rücu eden gazetesinin önünde yapılan destek gösterisinde açılan bir “sol” pankartla ilgili. Ve onun çağrıştırdıklarıyla...
[Burada “asimilasyon” kavramının tanımıyla ilgili bazı notların tekrar anımsatılması zorunlu. Bilindiği -ve daha öncede yazdığımız- üzere asimilasyonun kelime anlamı “kendisine benzetme” dir. Asimilasyon olgusunun daha iyi anlaşılabilmesi için onun tanım alanının geniş ölçekli düşünülmesi gerekir. Bugün daha çok ezen ulus-ezilen ulus tartışmalarında gündeme gelen kavram, her türden ilişkide varlığını ortaya koyabilir, üstelik bu kavramın tanım alanının nicelik ya da sayı diye bir sorunu yoktur, yeter ki bir benzeyen ve bir de egemen olan benzeten bulunsun. Ayrıca benzemeye ve benzetilmeye gönüllü olanların da bu kavramın tanım alanı içinde değerlendirilmesinde bir sakınca olmadığını belirtmek isterim. Sonuç itibariyle kemalizme asimile olmuş bir sol’dan söz etmek istiyorum; “işte böyle bir sol”, her ne demekse...?]
“Afişe olma durumuna” neden olan afişte bir vesile ile daha önce bu sayfalarda polemik objesi yaptığımız “sol” bir partinin adı yer alıyordu... “afişe etmek” de bir görevdir!*
Gözlerime inanamayabilirdim; diyalektiğin “somut durum zenginleştikçe soyut genellemeler yapma hakkına sahip oluruz” aforizmasında denildiği gibi durumun alabildiğine “zenginleşmesi” ya da “aşkın hale gelmesi sonucu” gözlerim yanılıyor olabilir miydi? Bu soruya gizlemeye çalıştığım kaygım partinin yayın organı konumundaki gazetenin eski bir sayısına ulaşınca yanıtına kavuştu, evet yanılmamış olma olasılığım yüksekti. “Halkın Kurtuluş Yolu” adlı gazetenin 27 Aralık 2007 tarihli 32. sayısı: Logoyu çıkarın, yerine her hangi bir ulusalcı/faşist gazetelerden birinin logosunu koyun, hiç bir şey değişmeyecektir. Gazeteden alıntılarımıza “sür manşet” bir haber ile başlayalım: “Devrim ?ehidi Kubilay Ölümsüzdür.” Bu sayfalarda birkaç kereler yazıldığını anımsıyorum. Bugün Kubilay vakıasının kemalist pragmatik politikaların bir sonucu olduğunu ve onun ölümünün bu politikaların birer aracına dönüştürüldüğünü ve bu haliyle Kubilay’ın ideolojinin kurbanı olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Tabii bu tarihin nasıl okunduğu ile de ilgili bir sorun; “HKP”nin tarih okuma diye bir sorunu olmadığı, kemalizmin argümanlarının ona fazlasıyla yettiği anlaşılıyor. Ancak bu başlıkta anlaşılması daha zor bir şey var o da dile getirdikleri süreci “devrim” olarak tanımlamaları ki, bu bile onların kemalizme asimile olmuş olduklarını değil daha ötede -aslında çok daha geride- bırakın sosyalist olmayı “burjuva sol” bir parti dahi olmadıklarını-olamayacaklarını gösteriyor. Başlık şöyle devam ediyor: “Ortaçağcı ?eriatçılar tarafından 23 Aralık 1930’da şehit edilen Kubilay, Türkiye Halkının AB-D Emperyalistlerine ve Tefeci-Bezirganlara karşı mücadelesindeki ölümsüz yerini almıştır. Vatan, AB-D Emperyalistlerine ve yerli uşakları Ortaçağcı ?eriatçılara teslim edilmeyecektir.” [“AB-D” kısaltmasını hoş bir buluş addediyor olmalılar!] Bu önemli haberi Kubilay’ın yegane fotoğrafı süslüyor. Gazetenin ilk sayfasındaki başyazının başlığı ise “Sevrci Sahte Sol’un paçavra bileşeni ‘Atılım’ ve Ordu meselesi III” şeklinde; başyazının devamı üç tam sayfayı kapsıyor, üçüncüsü bu, bitmemiş. Yazı -şimdilik- bir ordu methiyesi şeklinde ilerliyor, bitmemişliği nedeniyle eleştiri hakkımızı saklı tutalım, ancak bir ara not olarak da bu “sol”un Türk tarihine bakışının tümüyle faşist ve ırkçıların referanslarına bağımlı olduğunu ve bu sorunun da ayrıca tartışılması gerektiğini belirtelim. Ve gelelim “esas başlığa”, bu partinin bir bildirisi imiş: “AB-D Yolu Sevr’e Çıkar Savunanlar; Ya Gafildir Ya Hain!” (1) Salt bu slogan bile ciddî bir düşkünlük örneği olarak ele alınabilir; diğer taraftan bildiri “yeni” olmakla birlikte slogan eski, anlaşılan ancak psikanalizin ya da sosyal psikiyatrinin açıklayabileceği bir şekilde dikte edilmiş bu sloganı çok seviyorlar. Biz bu slogan üzerinden giden bir eleştiri/polemik yazısı yazmış ve bir yıl önce şöyle demiştik:
“...İdeolojinin en önemli dayanaklarından, savunma mekanizmalarından birisidir “kolektif hafıza” denen şey, onu öyle övüp, abartıp fetiş “nesnesi” haline getirmeyelim. Çünkü resmî ideolojinin kendisini var etme, yeniden üretme yollarından birisini de nelerin anımsanıp nelerin anımsanmayacağına ya da nelerin yok sayılacağına dair toplumsal hafızaya yönelik müdahalesi oluşturur. Hafıza konusundaki indirgemeci (=bireysel?) yaklaşımın yol gösterici olacağını düşünüyorum, çünkü bilimin sağladığı olanaklarla birlikte eldeki veriler herhangi bir şeyin herhangi bir şeyi ile ilgili anımsayışın tümüyle bireysel olduğunu göstermektedir. Anımsanan, anımsandığı haliyle bireye özgüdür, bireyseldir ve ancak bireyle birlikte var olmaya bağımlıdır. Anımsanan bireye özeldir; formel ve informel bir yığındır, bu yığının içinden çekilip alınandır. İdeolojinin işlevi ve müdahalenin amacı bu yığın içinde formel alanın alabildiğine geniş olmasını sağlamaktır. Bu genişlik kolektif hafıza denen olgu ile doğrudan bağımlıdır. Burada onun aygıtları işin içine girer. Eğitim ile, şartlandırma ile ya da gerektiğinde zor ile bireysel hafızadaki söz ettiğimiz alanın ideoloji açısından işlevsel olmasına özen gösterilir. Bu bağlamda işlevsellik nedir? Yanıtımız, “imgeler-simgelerle karşılaşıldığında, egemen ve resmî ideoloji tarafından, eğitim, şartlandırma, zor vesairelerle dayatılmış bilginin sorgulanmaksızın erk tarafından belirlenmiş haliyle anımsanıp “kendisini doğrulatmadaki” becerisidir” şeklinde olabilir. Böylece ideolojinin bu bağlamdaki dayatmalarına maruz kalan tüm bireylerde, bu bireylerin oluşturduğu topluluk ve toplumlarda ortak bir anı birikiminin oluşturulması sağlanır. Bu öyle bir ani birikimidir ki çerçevesi kesin hatlarla çizilmiş, sınırları ve içeriği net bir şekilde belirlenmiştir. Ne kadar çok bireyin beynine bu yolla ulaşılmış olursa olsun şaşılacak bir şey: Herkesin anımsayışı birbirinin tıpatıp aynısıdır. Anımsayışlardaki bireysel farklılıkların en aza indirgenmesi, benzeşmesi ya da benzer kılınması ideolojik müdahalenin başarısının göstergesidir.
. . .
“Konumuza” dönersek resmî ideolojinin kolektif hafıza dayanağı neredeyse bir tanedir; diğerleri ya yanlıştır ya da bu veya vesaire nedenlerle unutulmaya mahkûmdur; ya da belki de en önemli olanı, zaten yoktur. Resmî ideolojinin gücü bu “yok sayma” konusundaki ikna ediciliği ya da becerisi ile de doğru orantılıdır diyebiliriz. Bu güç yeni okumayı olanaksız kılarken yeniden okumayı dayatır, en iyimser yaklaşımla dayatılan eski okumaların yeni müsveddeleridir. Ve resmî tarih temel metne göre yeniden okumalardan oluşur, hiç kuşkusuz kopya her zaman için aslından kötüdür ve çoğu zaman bu “kötülük” durumu metinlerdeki çelişkilerin derinliği ile kendisini gösterir. Yeni okumalar önceleri zor yoluyla önlenirken, zaman içinde, yeni okumalara ancak yeniden üretilen bilginin yargısı ışığında olanak sağlanacaktır. Bugün “İstiklal Harbi” ile ilgili olarak resmî tarihin temel kitabı Nutuk’tur ve harbin tarihi bu metinde gösterildiği biçimde üretilmiş ve bu üretim doğası gereği tartışma dışında bırakılmıştır. Kaldı ki bu bağlamda yapılan tartışmaların “kolektif hafıza” olgusunu değiştirecek gücü kalmamıştır. Zaman olgusu paradoksal olarak “resmî tarihin kendisini yeniden üretmesi işine” yaramıştır. Resmî tarih üzerine yapılan sorgulamaların çoğu resmî ideolojinin kalkanlarından biri saydığımız kolektif hafıza engeline takılmaktadır. Zaman totaliter üretimin koruyucusu olmuştur. Bu bağlamda resmî ideoloji/tarih eksenli yapılan tartışmalar-polemikler ancak demokratik bir hak durumuna indirgenmektedir ve söylenenler dile getirdiğimiz türden dayatmalarla arındırılmış beyinler için bir şey ifade etmemektedir; “ha öylemi...” “doğrusu bu değil miydi...” vs... Resmî ideolojinin temel politik yaklaşımının indirgemeci pragmatizm olduğu anımsanırsa reel-politik denen şeyin kolektif hafızayı sağlam tutan bir unsur olduğu da görülecektir; “bireysel hafızamıza” güvenmek istiyorum!
Kış aylarında aynı yerde karşımıza çıkan bir diğer afiş ise yazının ilk bölümünün “nedenini” oluşturmaktadır; ancak yakından bakınca zemindeki resmin ne olduğunu anlayabiliyoruz, doğal olarak “slogan” ön plana çıkıyor; o da şöyle: “AB yolu Sevr’e çıkar, savunanlar ya gafildir ya hain” imge ve simge tercihleriyle özel olarak incelenmesi gereken bu sloganı biz ele aldığımız “hafıza” olgusu bağlamında kısaca irdelemeye çalışacağız. Öncelikle belirtilmesi gereken bir konu var dil itibariyle tümüyle resmî ideolojinin kutsal metinlerinden fırlayıp günümüze düşmüş gibi duran bu afişin altında “devletçi” ya da faşist bir partinin imzası yok; imza bizden gibi gözüküyor. Diğer taraftan naçizane kişisel görüşümü de ifade etmek istiyorum, sosyalist olduğunu iddia eden partilerin adındaki “HALK” ibaresinden rahatsızlık duyulması gerektiğini düşünüyorum. Bunu ister paranoyama, isterseniz solun “derin teorileri” konusundaki bilgisizliğime verin, eleştirileri kabule razıyım, ancak tekrarlamakta sakınca görmüyorum: Siyasî argüman olarak “halk” unsurunun kullanılmasından rahatsızlığım devam edecek. Önce okuyucuya bir soru soracağım ve ardından bir sözlüğe danışacağım: Resmî tarihin kutsal metinlerinde en sık tekrarlanan iki sıfat hangisidir? ?imdi sözlüğümüze dönelim ve afişteki sloganı biraz açalım; hain: hıyanetten (Arapça) geliyor, anlamı, hıyanet eden, vatan haini olarak gösteriliyor. İkinci sıradaki anlamı(!): zarar vermekten veya üzmekten hoşlanan kötülükçü... Gafil: ihtiyatsız, çevresinde olup bitenleri sezmeyen, gaflette bulunan anlamında Arapça kökenli... Bu kadarla kalınmamış, afiş hazırlayıcılarımız işi daha sıkı tutmuşlar; aslında bu iki tanımlama/sıfat kolektif hafızamızın nakşedildiği beyin hücrelerimizin yeterince uyarılmasını sağlıyor artık leb demeden leblebi anlaşılacakken leblebi arzı endam ediveriyor: Sevr.
Sevr resmî ideolojinin temel metinlerinde Lozan’ın karşıtını oluşturarak ünlenen bir emperyalist sözleşmenin adı. Hiç kuşku yok ki emperyalizmin çıkarlarına hizmet amacıyla birinci paylaşım savaşı sonucunda hazırlanan çok sayıda plandan yalnızca ve yalnızca birisi. Ancak “her nedense” diğerlerine resmî tarihte pek yer verilmiyor. Ve onun gibi bir emperyalist program olan Lozan ile karşılaştırmalı değerlendirmelerde Sevr öcüsü dillendiriliyor. Evet Sevr bir emperyalist programdır, projedir tıpkı Lozan gibi. Sevr sakat doğmuş bu nedenle yaşama şansı bulamamıştır, kaldı ki en baştan itibaren Sevr programının emperyalizmin bölgedeki çıkarlarını yeterince koruyamayacağı, emperyalistler arası çatışmaları körükleyeceği görülmüş daha sonraki tartışma süreçleri dışında da pek gündeme getirildiği görülmemiştir. Nisan 1920’de bir dizi toplantının ardından Osmanlı yetkililerine dayatılan Sevr, devletin fiilen sonu anlamına geliyordu ve Osmanlı delegeleri önce imzalamamış ardından zor kullanılarak oluşturulan yeni delege kuruluna imzalatılmıştır. Sevr denince kolektif hafızamıza değişmez biçimde gelen ilk görüntü tarih atlaslarındaki paylaşım haritasıdır ki, hakkını vermek lâzım, yeterince ürkütücü bir görüntüdür. Ancak “ne kadar uygulanabilir olduğu” ya da “uygulanabilme potansiyeli” söz ettiğimiz gibi temel sorumuzu oluşturmalıdır. Sevr anlaşmasının Osmanlı delegesine zorla imzalatıldığı günlerde, bu anlaşma ile Adana-Maraş-Antep başta olmak üzere geniş bir toprak parçasını verdiğimiz Fransızlarla bir anlaşma imzalanarak görüşmelere başlanmış ve bölgede süre giden yerel mücadelenin de itelemesiyle bir süre sonra Fransızlar Sevr ile aldıklarından daha fazlasını terk ederek çekilmişlerdir. Aynı şekilde “turizm cennetimiz” Akdeniz bölgesini ele geçiren İtalyanlar da neredeyse daha çıkamadan bölgeyi terk etmiş bulunmaktadır. (Birinci Dünya Savaşı sonrası zayıflayan ve sosyalist hareketlere karşı politika geliştirmek zorunda kalan iki emperyalist devlet) Sevr ile Fırat’ın doğusu Ermenilere bırakılmaktadır; burada amacın Sovyetlere karşı bir koz kullanımı olduğu açıktır. Ermenilerle Yunanlılar bu süreçte milliyetçi hezeyanlarının ve bu hezeyanları iyi kullanan emperyalistlerin oyununa gelmişlerdir (diyebilir miyiz?) Yunan ve Ermeni sosyalist devrimcilerinin bu süreçteki mücadelelerinin ne olduğu hakkında kışkırtıcı bilgiler resmî ve resmî olmayan resmî tarih tarafından büyük bir özenle saklanmaktadır, bu dilleri bilen aydınlarımıza bu türden metinleri gün ışığına çıkarma görevi düşmektedir.). Ancak Sevr ile ilgili olmak üzere Sevr Anlaşması ile ilgili temel soru ya da sorun bunlar değildir; Sevr ile İngiliz hâkimiyetine bırakılan toprakların ne kadarının, ancak ne kadarının ve niçin geri alınabildiğidir ki, “emperyalizmin öcü masalı” olarak tanımlamakta bir sakınca görmediğim Sevr anlaşması eksenli bu sorunun yanıtı bir “anti emperyalizm masalı”5* olan Lozan eksenli verilmektedir ve bu bağlamda Lozan, Sevr anlaşmasının devamını oluşturmaktadır. Lozan ile bölge -petrol- hâkimiyeti İngiliz emperyalizmine bırakılmıştır ki, Sevr ile İngilizlerin de istediği zaten bundan ibarettir; daha fazlasını da zamanla alacaklarını düşündükleri için Lozan sürecinde ısrarcı davranmadıklarını biliyoruz. Hiç kuşku yok ki afişteki sloganla harekete geçen “kolektif hafızamız” bunları sorgulamıyor, afiş hazırlayıcılarının da bu sorgulamadan uzakta durduklarını düşünüyorum. Çünkü uyarı özneleri böyle bir özellikte değil. Bu sloganla bireylerin kolektif hafızasına sığınılarak “derin” ulusalcı kanallara akılmaktan başka bir şey yapılmıyor. Kullanılan dil seçilen imge-simgelerle bu slogan bireylere Lozan “şahlanışını” anımsatıyor, tabii resmî tarihin tarif ettiği şekliyle; masal. Göndermeleri de unutmayalım: Lozan=antiemperyalizm ya da bağımsızlık vesaire, Sevr=emperyalizm ya da AB=emperyalizm. İki doğru bir yanlış, ancak bilimsel bir bakışta bir yanlış iki doğruyu götürüyor!
. . .
Bu sloganın/afişin, adından hiç söz etmeden resmi ideolojinin temel argümanlarını/değerlerini olumladığını söyleyebiliriz. Çünkü bir yerde haklı olarak Sevr’e yüklenen olumsuz vurgu, kendisinden hiç söz edilmemesine rağmen Lozan hakkındaki söylemi anımsatmaktadır. Unutulmamalıdır ki Lozan da, emperyalizmin Ortadoğu için çizdiği çok sayıdaki haritadan/projeden birisidir ve zamanın koşulları göz önüne alındığında “reel politik” açısından en uygun olanıdır. Sevr’den söz etmek hiç bir şey yapmadan, sorgulamadan ve sormadan Lozan’ı olumlamak anlamına gelmektedir ki, bununda pek doğru bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Lozan mevzuuna daha önce değinildiğini anımsadığım için tartışmayacağım, ancak kolektif hafızamız, -bunu “resmî ideoloji örüntüsü-örnek modeli” olarak da tanımlayabiliriz- yalnızca Lozan’ı anımsamakla yetinmez, Lozan zihnimizde büyük bir kapının açılmasına aracılık ederek resmî ideolojinin-resmî tarihin birçok söyleminin karşımıza çıkmasına yol açar. Bu onlar ve onlar adına isteyerek ya da istemeyerek tarih yazanlar için (!) istenilir bir şeydir. Girişte yazmıştık ancak tekrarlamakta sakınca yok, İngiltere Sevr ile almak istediğini büyük oranda Lozan’da almıştır. “Alınan,” bölge üzerindeki egemenliğinin korunması için fazlasıyla yeterlidir; Lozan, İngiltere emperyalizminin Ortadoğu hâkimiyetinin pekiştirildiği bir yerdir, buna Lozan ile onay verilmiştir ve hiç kuşku yok ki, bu onayı antiemperyalizm masallarıyla süslemek-gizlemek olanaksızdır. Amerikan emperyalizminin 21. yüzyılda Ortadoğu haritasının “yeni dünya düzeninin” gereksinimlerine göre yeniden çizme çabası ve bu süreçte yaşanan Musul-Kerkük eksenli tartışmalar -her nedense bu tartışmalarda misak-ı milli vurgusunun dozu azaltılmış görünüyor!- eski yeni dünya düzeninin kurgulandığı 1920’li yıllardaki olup bitenlerin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Çünkü Lozan “anlaşması” ile Musul’un geleceği -ve bölge petrolleri- bölge halklarına değil sömürgeciliği ve emperyalist saldırganlığı egemen emperyalist devletler adına hukukileştiren Milletler Cemiyeti’nin inisiyatifine -yani İngiltere’ye- bırakılmış olunmaktadır. Sözde antiemperyalist kadro bu derin müdahalesi ile tümüyle bir sömürge olan Irak’taki manda rejiminin yirmi beş yıl daha sürmesine ve petrol sahaları üzerindeki emperyalist yağmaya izin vermiş ve Sevr ile İngiltere’ye verilmesi öngörülen Hakkâri’yi geri alarak büyük bir başarının (!) altına imza atmıştır.”(2)
Halkın Kurtuluş Yolu adlı gazetedeki yazı, bekleneceği gibi, kemalizm ve “Kurtuluş Savaşı” güzellemesi olarak ilerliyor; gazetenin tüm yazılarında hâkim olan dil ve söylem tümüyle resmî ideolojinin dili ve söylemi, resmî ideoloji söylemi ve taraftarlığıyla egemen ideoloji karşıtlığı -sözde- yapıyorlar, tıpkı ağababaları olan kemalistlerin kapitalizme yandaş olup antiemperyalist olunacağını sanmaları gibi, aşkın bir aymazlığı mı, had safhada bir cahilliği mi yoksa hastalıklı bir akıl yitimini mi örnekliyor, yazılar arasında dolaşırken bunu anlamak zorlaşıyor. Ancak bu zorluk bu satırların yazar ya da yazarlarının sosyalistmişçesine değerlendirilmesi sonucu ortaya çıkan bir durum, nerede durduklarını ya da ne olup ne olmadıklarını tanımladıktan sonra bu “zorluk” kolaylıkla aşılabiliyor.
Yine de kafamızı kurcalayan bir SORUN var: Sık ve bol kullanılan yazılarıyla ve söylemiyle -ve fotoğraflarıyla- Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya yapılan göndermeler: “Önderimiz Hikmet Kıvılcımlı...”
Bunu şimdilik bir kenara not edelim!
* * *
Ünlü aforizmayı bir kez daha anımsatarak devam edelim: Tarihin tekrarlardan ibaret olduğu ve bu “tekerrürün” ilkinin trajedi, ikincisinin ise komedi şeklinde yaşandığına dair... Kendisini “sınıf sorunundan bağımsızlaştırmış sol”, oynanan oyunda ikinci kez rol almada alabildiğine istekli görünmesine rağmen, vasat bir kitsch de sıradan bir figürandan öte bir rol biçilmediğinin farkına varamamış gibi gözüküyor. (Ve bir kez daha tekrarlamak zorunluluğu duyuyorum: “sol” tanımını kendi kendilerine veriyorlar, bizde bu “tefrikanın” mentalitesi açısından kendilerine ait bu tanıma özel bir değer vermek zorunda kalıyoruz!)
İlk oyun 1969-1971 arasında oynandı, kimi sol kesim ordu aracılığıyla iktidara geleceğini zannetti. Kemalist rejimin ve kemalizmin niteliği hakkında hiçbir Marksist perspektife sahip olmamaları/olamamaları iktidar kurgulamadaki aczlerinin önde gelen nedenlerinden biriydi: YÖN hareketi adı verilen ya da bu isimle anılabilecek bu özel ve özgün cuntacı ruh ufak tefek değişikliklerle günümüzde de hâlâ varlığını koruyor, etkisini sürdürüyor ya da korumaya sürdürmeye çalışıyor. Burada göz ardı edilmemesi gereken unsur, onların var olma çabalarının devlet kurgusu içinde tanımlanması. Doğan Avcıoğlu tarafından çıkarılan finanssal desteğini ise CHP’li Cemal Reşit Eyüboğlu’nun sağladığı YÖN dergisinin adıyla anılan hareket daha sonra DEVRİM dergisi çevresinde “kendisini geliştirmeye” çalışmıştır. Yazarlar, “katılımcılar” arasında ayrıca İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Uğur Mumcu, Çetin Altan, Uluç Gürkan, gibi popüler isimlerin yanında çok sayıda emekli -ve emeksiz- paşanın ve 27 Mayıs darbecisinin de adını görmek mümkün. “Sol” bir söylemle yola çıkan dergi/hareket “batılılaşmayı” hedef olarak seçiyor ve eğitimin geliştirilmesi, açlığın ortadan kaldırılması, kültürel gelişme için atılım yapılması gibi soyut projelerle ilerlemeyi savunuyordu. İleri sürdükleri görüşler Kadro’nun devamından başka bir şey değildi. Onlara göre 40’lı yılların sonlarından itibaren kemalist ilkeler ihmal edilmiş ve bilinçli bir şekilde aşındırılmıştı. Bu “ilkeler” ilericiliğin simgesiydi! Ancak “işçi sınıfı yeterince olgunlaşamadığı için” bu ilkelere sahip çıkacak güçten yoksundu ve bir önderliğe gereksinim duyuyordu. “Halk” adına hareket edecek ilerici kemalist aydınlar önderlik görevini üstlenmeliydi ve kuşkusuz bu aydınlar eylemlerinin başarıya ulaşması için ilerici-kemalist askerlerin ve bürokrasinin desteğine de muhtaçtı. Yabancısı olmadığımız bu “kurgu” yine yabancısı olmadığımız bir biçimde sonlanıyordu: “ilerici” aydınların iktidarı ele geçirmesinin biricik yolu vardı: ilerici cunta! “Sol” olarak tanımlanan bu hareket “İttihat Terakki geleneğinin” 12 Mart’taki tezahüründen başka bir şey değildi.
Ve bu döneme ait olmak üzere unutulmaması gereken bir diğer konuda işçi sınıfı örgütlülüğün ve eylemliliğinin niteliksel ve niceliksel olarak tarihimizdeki ender tepe noktalarından birinde olduğuydu:
15/16 Haziran...
Genel anlamıyla Sol’un 15/16 Haziran sürecinden nasıl bir ders ve sonuç çıkardığını ideolojik-teorik-politik ve örgütsel konumundan anlayabiliriz. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği konusunda Sol’un duruşu, 15/16 Haziran’ı algılayış ve yorumlayışı gibi çok tartışmalıdır.6**
Komünist ideolojilerin yol göstericiliğinden ve sınıftan uzaklaşan solun gideceği yer, bu durumda ve en iyi olasılıkla “burjuva solu” dur ki, bunun hem tanımlanması, hem de neden sonuç ilişkileri içinde algılanması kolaydır ve bu durum ne yazık ki, bizde böyle gelişmez, yoldan çıkınca egemen ideolojinin değil, resmî ideolojinin kucağında siyaset yapmaya çalışılarak zaman geçirilir.
Oysa zaman solcunun en değerli hazinelerinden biridir.
Ancak öte tarafta da vicdan ve geleneksel olarak hesap verme kolaylığı var, çünkü hâlâ kemalizmin sınıfsal konumu hakkındaki kafa karışıklığı giderilmiş değil, üstelik kemalist rejim bu kafa karışıklığının, bulanıklığın kolayca giderilmesine yardımcı olacak tüm verileri açıkça sunuyor. Uzatmadan söyleyelim kemalizmin bu bağlamda niteliğinin böylesine sofistike bir şekle dönüştürülmesinin başlıca sorumlusu “sol”dur. Çünkü kemalizm kendisini sol olarak tanımlayan kimi solların “sosyalist-devrimci sorumluluklardan” uzaklaşmasına aracılık ediyor. Daha da kötüsü “sol” öyle sanıyor! Komedi burada başlıyor, kemalizmin güvenli kollarında politika ürettiğini sanan “sol”a kemalist rejimin biçtiği rol figüranlıktan öteye gidemiyor. Sınıfsal perspektife sahip olunamaması ve bu bağlamda kemalizmin niteliğinin tanımlanamaması onun aktörlerinin ne olduğunun anlaşılamaması sonucunu doğuruyor. Kemalizmin emperyalist bir konsensüsün aracısı olduğu gözden kaçırılıyor, sonra çalınsın “ordu-millet el ele” türküsü. Bu türkü 27 Mayıs’ta detone bir şekilde söylendi, kimsenin doğruyu yanlış ayırt edecek ne bilgisi ne de öngörüsü vardı. 12 Mart’ta aynı türkü söylenirken trajedi geliyorum dedi: trajedide olayların/tarihin acı bir sona doğru yol aldığı ve bu yolun, bu sonucun kaçınılmaz olduğu ya dagidişatın iyi olmadığı önceden bellidir: Devrimci sosyalistlerin bütün önderleri bu dönemde “rejim” tarafından ortadan kaldırıldı. 12 Eylül’de kemalizm nitelik ve nicelik sıçraması yaptı ve tıpkı 10 Eylül 1920’de oluşturulan TKP’nin kadrolarını ortadan kaldırma işinde olduğu gibi, otuzlu yıllarda da yeni bir tepe noktasına ulaştı; bu dönemde kemalist rejim, doksan yıllık tarihinde başlıca/tek muhalefeti saydığı solu neredeyse bütün unsurlarıyla ortadan kaldırmak için geniş çaplı bir harekat düzenlerken Türkiye işçi sınıfına da dünya tarihinin en büyük darbelerinden birini vurdu. Kazanılmış bütün haklar geri alındı ve sol, geri alınan hakların kırıntılarını geri alma mücadelesine indirgendi, örnek olsun sendikalar kemalist rejimin maşasına dönüştürüldü ve kayıtsız şartsız tüm sendikalar bu oyunda rol kapma yarışını solculuk saymaya başladı. Ardından daha da işlevsizleştirilerek birer “sivil toplum örgütü”ne dönüştürüldü.
Tekrarlayalım, 12 Eylül’ün ideolojisi kemalizmdir, 12 Eylül kemalizmi emperyalizmin bölge politikalarının uygulanmasında ona en önemli desteği sağlamıştır, tıpkı öncesinde olduğu gibi, tıpkı sonrasında da olacağı gibi.
Gücüne -sınıfa- güvenmeyen “sol” egemen-resmî ideolojinin en katı gücünden medet ummuştur, ummaktadır; burada bir içselleştirmenin de söz konusu olduğunu söylememiz gerekiyor. Hiç kuşku yok ki, resmî ideolojinin temel argümanlarını sahiplenmiş, onları diline pelesenk etmiş bir sol’un kemalizmin her dönem savunucusu olmuş ordu hakkında Marksist bir analiz yapma becerisi -ve aklı- de olamaz.
Darbeleri içselleştirmiş bir “sol”a sahip olmak özgün bir ironik duruşu tanımlar. Darbeyi içselleştiren sol, “halkının” kurtuluşunu darbelerden ya da cuntacılardan uman sol, yakın olduğunu iddia eden örneğimizde olduğu gibi irtica-gericilik gibi kavramları, kapitalizmin-emperyalizmin en has payandasını oluşturan irtica ve gericiliği niteleyen kavramları onların tanımlarıyla kullanmaya mahkûmdur. Bu kavramlar kullanılırken resmî ideolojinin söylemi egemen olmaktadır. Bugün solun bir kısmı için irtica ya da gericiliğin anlamı 28 ?ubat darbecilerinin söylediğinden farklı değildir. Bu içselleştirme sınıf bakışından uzaklaşıldığını da gösterir. 12 Eylül’den 28 ?ubat ve sonrasına dek yapılan klasik-modern ya da postmodern bütün darbelerde var olan söylemlerden biri irtica tehlikesiydi, yapılan ise sosyalizme ve sınıfa saldırı; hiç kuşku yok ki, bundan sonrakilerde de böyle olacaktır. Nerede durduklarını görüyoruz, ancak durdukları yer onları halkına karşı ciddî ve sorumlu olmaktan uzak koymamalı; işe tarih okuyarak başlayabilirler ve en sondan en başa giderek sorduğumuz şu sorunun yanıtını vermek kolaylaştırıcı bir başlangıç olabilir: “İrtica-gericilik söylemini iktidarı boyunca kullanan, “laiklik elden gidiyor” diye feryat eden 12 Eylül faşistlerinin ülkeyi-sınıfı emperyalizme peşkeş çekerken, tarikatlara sermaye aktardıklarını, onları holding haline getirdiklerini ya da devlet memuru maaşlarını Suudi sermayesi ile ödedikleri ya da Konya mitinginin ön sırasını oluşturanları devlet yönetimine getirdiklerini unutmadık mı? 28 ?ubat’ın ya da ardıllarının, 27 Nisan 2007 e-mailli darbenin onlardan bir farkı var mı? Onlarda “irtica” ya da “laiklik” söylemini yüz seneden bu yana kullanıldığından farklı bir şekilde mi kullanıyorlar?”(3)
Soruların yanıtlarının doğru verilmesinin koşullarından birisinin de Marksist terminolojinin kullanılması olduğunu başlangıçta -farklı bir şekilde de olsa- söylemiştik. Bu yazının yola çıkmasına aracılık eden “gazetenin” bu terminolojiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını salt puntolarından bile anlaşılması olanaklı; ve burada bir “sorunu” dillendirmiştik. Önder ilan ettikleri Kıvılcımlı ile ne kadar yakın duruyorlar? Ancak sorunun yanıtını aramak bu denemenin konusu değil. Geçtiğimiz yıl İstanbul’daki bir konuşma da “Kıvılcımlı’nın resmî ideolojinin bazı kavramlarını kullanmada ve tanımlamada resmî ideolojinin argümanlarına yakın durduğunu” söylediğimi anımsıyorum; sözlü eleştiriler geldiğini de anımsıyorum, ancak eleştirilerin örgütsel kaynağı olup olmadığı ya da “neresi” olduğu hakkında bir bilgim yok! Ne var ki “Halkın Kurtuluş Yolu” gazetesinin kavramları kullanmada ve “dilde” bu bağlamda Kıvılcımlı’dan da uzakta olduğu görülüyor. Kıvılcımlıyı algılamada ve yorumunda O’nu özümleyemedikleri açık. Bu, onları ikinci on iki mart oyununda komedi nesnesi olmaktan kurtarmıyor, ancak bu haliyle -belki- ikinci on iki mart oyununun mağduru olmaktan kurtarabilir.
Oysa Kıvılcımlı 1954-1965 tarihli “Kuvayimilliyeciliğimiz ve II. Kuvayimilliyeciliğimiz” adlı kitabında ve bu süreçte yaptığı ordu methiyesinin -orduculuğun- hesaplaşmasını 12 Mart darbesinin hemen ardından kısmen de olsa yapmaya çalışmış ve bu hesaplaşma sürecinde de argümanlarını yeniden gözden geçirme ya da daha net bir şekilde tanımlama yoluna gitmiştir, ancak bu süreçte de resmî ideolojiden bağımsızlaşmış değildir; “bu bağımsızlaşamamanın gerekçesi bir ‘ittifak’ arayışı mıdır?” yanıt bekleyen bir sorudur. Bunu bir tür yanılsama olarak adlandıralım, ancak Kıvılcımlı’yı -bu bağlamda eleştiri hakkımızı saklı tutmak kaydıyla- her türlü saygının üstünde tutan ve O’na yönelik saygısızlıklara izin vermeyecek “bir şey” var ki, o da Kıvılcımlı’nın bitmek tükenmek bilmeyen mücadele azmi, sosyalist devrimci duruşu ve parti inancıdır: “İşçi Sınıfı devrimcilerinin görevi de İ?Çİ SINIFININ PARTİSİ’ni yaratıp onun yörüngesinde yerini almaktır.”(4)Bu onun hemen her yazısında -tıpkı bu rasgele seçtiğimiz gazete yazısında olduğu gibi- karşımıza çıkan sözü, ilkesi ve vasiyetidir. Otuz beş yıl sonra “önderimiz” sloganıyla çıkan parti gazeteleri bu vasiyetin hakkını yerine getirebilecek bir araç olmaktan ne yazık ki uzaktadırlar.
...
[Başka sorular: 9) Sol’daki lider fetişizminin nedeni ancak siyaset antropolojisinin açıklayabileceği bir şey olamayacak kadar basit midir? 10) Sol’daki lider fetişizmini bir gerçeklik olarak kabul edersek -eğer- şöyle bir fantezi kurgu yapma hakkına sahip olur muyuz: yaşasalardı nerede olurlardı, nerede dururlardı? 11) Önder tayin etmekle ne kazanılır ya da ne kaybedilir, kim kazanır kim kaybeder?]
(Devam edecek: Kuvayı Milliye “efsanesinden” ikinci Kuvayı Milliye’ye Kıvılcımlı)
* Afişe etmek: kumar oyununda usulsüz davranan kimseyi yolsuz saymak...
1 Halkın Kurtuluş Yolu, 15 Günlük Siyasi Gazete, Sayı: 32, 27 Aralık 2007
2 Tolga Ersoy, Resmî Tarih Polemikleri - 9, SORUN Polemik Dergisi, Sayı: 25, Mart 2007
3 Tolga Ersoy, Resmî Tarih ve Resmî İdeolojiye Karşı Sol’un Politikası, SORUN Polemik
Dergisi, Sayı: 29, Ocak 2008
4 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Saldırganlık Parababalarını Kurtaramayacaktır, Sosyalist, Haftalık Siyasi
Gazete, Sayı: 24, 13 Nisan 1971 (12 Mart dönemine ait bir tarama için kullandığım gazeteler
arasından rasgele seçildi. Tekrarlamakta sakınca yok, bu Kıvılcımlı’nın bıkıp usanmadan -haklı
olarak- tekrarladığı bir “çağrıdır.”
5 * Ayrıntılı bilgi için bakınız: Tolga Ersoy, Lozan Bir Antiemperyalizm Masalı Nasıl Yazıldı?
(Reddedilen Doktora Tezi) 2. Baskı, Sorun Yayınları, 2004
6 ** Ayrıntılı bilgi için bakınız: Sırrı Öztürk, İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15/16 Haziran
(Olaylar-Nedenleri-Davalar-Belgeler-Anılar-Yorumlar), 2. Baskı, Sorun Yayınları, 2001
