Küreselleşme Karşıtı” Eylemler ve Devrimci Önderlik Boşluğu

Turgay Ulu

Öncelikle, sosyalizmin yenilgi almasından bu yana sıklıkla yaşanmakta olan kavram karmaşası arkasında yaratılan yanılsamalara düşmemeye dikkat etmemiz gerekmektedir. “Sol, sosyalist, terör, komünist, legal-illegal, militan, radikal... vb.” daha da uzatabileceğimiz kavram ve tanımlamalarda tam bir keşmekeş yaşanmaktadır.

Sovyet bloğunun çöküşü sonrasında türetilen “Yeni Dünya Düzeni” kavramı ile sosyalizm ve kapitalizm olarak ayrışmış çift kutuplu dünyadan, sosyalizm kutbu ortadan kalkmış, kapitalizm ebedi olarak son sistem olduğunu ilan etmişti. Artık dünya sistemi yeniden yapılanacaktı. Her ülke burjuvazisi yeniden yapılandırılan bu sitemde yerini alabilmek için üzerine düşen görevleri yerine getirmeye koyuldu. İşte “Yeni Dünya Düzeni, Globalleşme, Küreselleşme vb.” kavramlarla ifade edilmek istenen, bu süreçti. Son dönemde, daha çok “küreselleşme” kavramı telaffuz edilmektedir. “Küreselleşme” kavramı altında kapitalist sistemin özü gizlenmeye çalışılıyor. Kapitalizmi gizleyen bu sis perdesini yırtmak açısından bu kavramı “emperyalist küreselleşme” olarak dillendirmek daha anlamlı olur.

Emperyalist küreselleşme, başlı başına yeni bir sistemmiş gibi sunulmaktadır. Emperyalist küreselleşme, kapitalizmin ötesinde bir yeni sistem, uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin olmadığı; dolayısıyla sınıf çatışkılarını gereksiz kılan bir sistem olarak sunulmaktadır. Bilimsel teknolojik gelişmelerin Marx'ın tespitini doğruladığı ve kapitalizmin kendiliğinden sömürüyü gereksiz kılan bir topluma doğru ilerlediği iddia edilmektedir.

Bu koroya katıldığı halde kendisine “solcu”yum diyenlerin sayısı hiçte az değil. Ancak bu sahte Marksistler bunu biraz daha değişik bir üslupla ifade ediyorlar. Sahte Marksistlere göre “küreselleşme” zaten sınırları kaldırmış, enternasyonalizmi sağlamakta, üretimi makinelerle yaparak emek gücü sömürüsünü gereksiz kılmakta; bir de tabandan sınıf olmayan toplumun, sivil itaatsizlik biçiminde zorlamasıyla, bir ihtilale gerek kalmadan kendiliğinden kapitalizm olmayan, sosyalizm de olmayan sanayi ötesi bir sömürüsüz topluma geçilebilir diyorlar.

Kuşkusuz, emperyalist küreselleşme özsel olarak kapitalizm ötesinde bir sistem değil, kapitalist üretim tarzı yasalarının doğal bir gelişmesidir. Ancak, emperyalist küreselleşmede “yeni hiçbir şey yoktur” demek doğru olmaz. Emperyalist küreselleşme üretim ilişkilerinde, üretici güçlerde, toplumda ve yönetim tarzında özsel olmayan bir takım farklılıklar yaratmakta.

Kapitalist sistemin zayıf halkalarından kırılmasıyla gerçekleştirilen devrimlerle sosyalizm ve devrimci halk iktidarlarının kurulması; emperyalist kapitalizmi tedbirlere zorlayarak doğal akışını kesintiye uğrattı. Proletaryanın mücadeleleri karşısında çeşitli sosyal hak kazanımları elde edildi. Burjuvazi yönetim işleyişinde işçi sınıfının devrimci enerjisini hesaplamak durumunda kaldı. “Sosyal devlet” olgusu da bu tedbirin gereği oldu. 1929 kriziyle devletin ekonomideki rolü arttırıldı. Daha sonra sosyalizm, gerileme rotasına girdikçe devletin rolü de farklılaşmaya başladı. 1970'lerde “sosyal devlet” olgusundan vazgeçiş derinleşti. Artık sosyalizmle kesintiye uğrayan kapitalizmin işleyişi yeniden rayına oturmaya başladı. Sovyet Bloğu'nun çöküşüyle birlikte emperyalist dünya sistemi “yeniden yapılanma” yı hızlandırdı.

Bilimsel teknolojik gelişmeler, üretim ve dolaşım sürecini hızlandırdı. Değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranı arttı. Üretim merkezileşti. Rekabet yasası, kâr oranlarında düşme eğilimi yasası işleyişini sürdürdü.

Üretimde teknolojik aletlerin daha fazla yer alması, proletaryanın kapsamını genişletti. Üretim dışı nüfus sayısı hızla büyüdü. Kriz, kâr kaynakları üzerindeki hâkimiyet savaşlarını sürekli kıldı. Burjuvazi toplum üzerindeki gözetim ve denetimini arttırdı. Yabancılaşma uç noktalarına vardı. Yoksullaşma hızla genişledi. Kapitalist kârdan başka bir şey gözetmeyen üretim tarzı ekolojik dengeyi alt-üst etti. Tüm bu çürümeleri yaratan ne bilginin ne de teknolojinin gelişmiş olmasıdır. Çürümeye yol açan, bilimin ve teknolojinin kapitalistçe kullanım tarzıdır.

Tüm bu gelişmeler diğer yandan sosyalizm ve komünizm mücadelesi için olanaklı bir nesnel zemin de yaratmaktadır. Bu gün burjuvazinin hizmetinde bulunan iletişim araçları, yığınların zihnini teslim alıp alıklaştırmaya yararken, yarın kendisi için sınıf durumuna gelecek proletaryanın elinde muazzam bir yıkıcı ve kurucu enerliyi harekete geçirecektir.

İşleyiş tam da Marx'ın öngördüğüne uygun bir biçimde devam etmektedir. Burjuva ideologları da gelişmelerin Marx'ı doğruladığını ifade etmekten geri kalmıyorlar. Burjuva ideologlarının Marx'ın öngörüsünde gizledikleri şey; tarihsel ve fiziksel sınırlarına dayanan kapitalizmin, zorunlu olarak, örgütlü proletarya tarafından yerle bir edilerek sosyalizm ve komünizme vardırılacağıdır.

Sistem bugün devrevi krizlerini daha sık bir biçimde yaşamaktadır. Burjuvazi tek çıkış yolu olan artı değer oranını artırabilmek için, yeni üretim modelleri hayata geçiriliyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin kazanım olarak, mücadelesi sonucu elde ettiği tüm hak ve örgütlülükler “esnek üretim” gibi yöntemlerle elinden alınmakta. Hiçbir kurala dayanmayan serbest bölgeler oluşturulmakta. İşsizlik ve açlık katlanarak artan oranlı yükselmektedir.

Yeni enerji kaynaklarını elinde tutabilmek için emperyalist bloklaşmalar oluşuyor. Bu amaca uygun konumlanmak için etnik sorunlardan da faydalanılarak yerel savaşlar sürekli gündemde tutuluyor. Silah, uyuşturucu, fuhuş, insan ticareti vb. savaş tüccarlığı için gerekli koşullar böylece sağlanmış oluyor.

Emperyalist küreselleşme, üretim tarzına uygun kültür ve toplum yapısı oluşturuyor. Alık bir insan tipi. Robotlaşmış ilişki türü. Bireyci bir yaşam. Tüketim kölesi yığınlar oluşmaktadır. İnsanî olan her şey hızla yok olmaya doğru ilerliyor. Aynı zamanda biyogenetik çalışmalar azami kâr amacına göre yapıldığı için canlı yaşamı toptan tehdit edecek sonuçlara ulaşabilir.

Emperyalist sermaye, dünya pazarına yön vermek için çeşitli örgütler oluşturmuştur. WTO, DB vb. gibi örgütler dünya pazarını denetleyip yönlendirmek için varlar. Emperyalist burjuvazi bir yandan iktisadî, siyasî ve askerî ortaklıklar oluşturarak dünya pazarlarını paylaşırken, bir yandan da rekabet yasası gereği çok uluslu şirket birleşmeleri ve bloklaşmalar oluşturuyor. AB, NAFTA, APEC vb. gibi emperyalist, bloklaşmalar zaman zaman birbirlerine kılıçlarını çekiyorlar. Dolaylı güçlere dayanarak çatışma ve savaşlar körükleniyor.

Sosyalizme karşı emperyalistler dünya çapında tüm olanakları kullanarak karalama kampanyası yürüttü. Sosyalizmin aldığı yenilgiden zafer sarhoşluğuna kapılan dünya burjuvazisi her gün biraz daha pervasızlaştı. Kapitalizmin sonsuzluğunu ilan eti. Ancak emperyalist burjuvazinin bu sevincinin fazla sürmeyeceği görülüyor. Yasaları bir, bir işleyen kapitalizm kendi sonunu getirecek koşul ve olanakların oluşmasına daha fazla engel olamayacaktır.

Dünya proletaryası ve emekçilerinin büyük bir yenilgi almasına rağmen, sınıf mücadelesi daima değişik biçimlerde sürmeye devam ediyor. Grevler, direnişler, ulusal kurtuluş savaşımları dünyanın çeşitli ülkelerinde değişik biçimlerde sürmekte.

Sermaye cephesinde 21.yy.ın ayaklanmalar yüzyılı olacağı öngörülerek, ileriki zamana yönelik alacakları tedbir ve uygulamalar için, G8 gibi emperyalist birlikler vasıtasıyla toplantı ve zirveler düzenlenirken, emek cephesinde de çeşitli biçimlerde süren sınıf mücadelesinin bir devamı olarak, tarihsel ve siyasal dönemin etkilerini üzerinde taşıyan, “küreselleşme karşıtı hareketler” olarak tanımlanan eylemler çıktı ortaya.

İlk kez 1999'da Seattle'de gerçekleşen eylemler, önce herkes tarafından fazlaca önemsenmeyerek küçümsendi. Ardından bu eylemler sistematik bir hal aldı. Nerede bir emperyalist burjuva toplantısı olsa orada protesto eylemleri gerçekleşmeye başladı

.

Protestocular her eyleme biraz daha artarak geldiler. Her eylemde karşılaştıkları engel ve saldırılara karşı, bir sonraki eyleme gaz maskesi ve kalkanlarla, ilk yardım malzemesiyle vb. biçimde hazırlanarak geldiler.

Eylemciler Amerika'daki Berkeley Üniversitesinin kampusündeki Ruskus'da eğitim alanı yaptılar kendilerine. Dünyanın değişik ülkelerinden, her yaştan buraya gelen eylemciler burada; polis barikatlarını aşmak, binaların işgali, telsiz dinleme, güvenlik kameralarını etkisiz hale getirme, afiş, pankart hazırlama vb. konularda bir haftayla bir aylık süreler arasında eğitim çalışmaları yaptılar.

Emperyalist zirve toplantılarını protesto eden eylemciler oldukça heterojen bir yapıya sahipti. Kapitalizmin insanı ve doğayı tahrip eden işleyişinden zarar gören toplumsal sınıf ve tabakalardan değişik insanlar vardı bu eylemde. Anarşistler, Troçkistler, Maoistler, evsizler, işsizler, çiftçiler, çevreciler, feministler vb. gibi her kesimden insanlara rastlamak mümkündü.

Seattle, Washington, Prag, Davos, Quebec, Göteborg, Nice, Salzburg, Cenova vb. kentlerde kapitalizme karşı öfkelerini dile getiren protestocular, bilimsel teknolojik gelişmelerden faydalanarak, hızlı bir şekilde haberleşip toplanarak eylemler gerçekleştirebiliyor. Emperyalist zirve ve toplantıların olduğu, bu kentten o kente koşturarak eylem yapan bu protestocuların en önemli zaafı ideolojik bir netlikten ve enternasyonal bir sosyalist önderlikten yoksun olmasıdır. Bu anlamda, enternasyonal sosyalist bir önderlikten yoksun olan protestoculardan komünistçe bir konumlanış beklemek boş bir hayal olur.

Kapitalizme öfke duyan protestocular, anti-sosyalist propaganda bombardımanı altında, emperyalist kültür kuşatması içinde yetişmiş bir kuşaktan oluşuyor. Yenilgi döneminde ortaya çıkan protestoculardan pat diye sosyalist olmalarını bekleyemeyiz.

Tüm olgulara benmerkezci ve grupçu yaklaşanlara ne demeli? Evrensel Kültür dergisinde, bu eylemleri değerlendiren Nuray Sancar'ın; “Bir Neoliberal Proje Ve Politik İçeriği 'Küreselleşme Karşıtı Hareketler” başlığı altında bir yazısı çıktı. Yazar, alel acele bu eylemlerin emperyalizmin bir oyunu olduğunu, eylemlerin sistemini dengelemek ve sınıf hareketinin gelişmesini önlemek maksadıyla emperyalistler tarafından organize edildiği tespitinde bulundu.

Yazar şunları söylüyordu: “Öyle görünüyor ki, bu eylemler, çok uluslu sermayeye dünya işçi sınıfının kendisi için sağlayacağı olanak ve açılımlardan çok daha fazlasını sunuyor. Çünkü sınıfların mücadele içinde oluştuğu ön kabulünden hareket eden küreselleşme stratejistleri, “işçi sınıfının modern ve gelecekteki kuruluşunun” burjuvazinin yeni mevzilenmesine uygun bir “mücadele”nin ürünü olmasını çoktan beri planladılar. Küreselleşme karşıtı hareketler, bu yeni mevzilenmesinin başlıca özelliklerini her şeyden daha fazla yansıtıyorlar.”

Elbette burjuvazi her olgu ve güçlerden kendi hedeflerini gerçekleştirmek için faydalanmaya çalışır. Hatta çeşitli güçleri ve eylemleri başından itibaren kendisi yaratıp yönlendirir. Sınıf mücadelesi tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Ancak bu bizim dışımızda oluşan ve bizim istediğimiz gibi olmayan her olguya kuşkuyla yaklaşmak, heterojen yapıya sahip bir olguyu aynı kefeye koyup toptan reddetme hakkını vermez.

Yazar, sosyalist otoritenin boşluğunda ortaya çıkan sınıf dışı akımlardan örnekler vererek görüşlerini şöyle devam ettiriyor:

“Görünen o ki, sistemin yeniden üretilebilmesi ve radikalleşebilecek muhalefetin kontrol altında tutulabilmesi için sınıfsal mücadelenin alternatifi olarak gören dünya sivil toplumunun harekete geçirilmesi Prag'da canlanan ruhunun canlı tutulması elzem görünüyor. Örgüt fikrinin yadsınmasının; siyasal taleplerin kaygan zeminli bir muhataba yöneltilmesinin, sınıf mücadelesinin  çoğul   sözde  “özne  kimlikleri”nin  çoğaltılması  adına  sınıfsal  özellik göstermeyen gezici kitlelere ikame edilmesinin birer provası olan küreselleşme karşıtı hareketlerin bizzat çok uluslu sermaye tarafından desteklenip kışkırtılıyor olması da bunu gösteriyor. Bütün bunlar; uluslararası sermayenin post modern siyasal projesi olarak görebileceğimiz ve ideolojik terminolojisi, daha, soğuk savaş çıkışından önce hazırlanmaya başlanan küreselleşme karşıtı hareketleri şaibeli kılmaya yetiyor. Bu yüzden, ulus devletin daha uzun süre emekçilerin başına belâ olacağı belliyken ve hem buna hem de uluslararası sermayeye işçi sınıfının, şimdi olanakları doğan uluslararası mücadelesiyle karşı konulabileceği gerçeği ideolojik hokkabazlıklarla gizleniyorsa eylemlerden kazanılmış moral üzerine de bir kez daha düşünülmeli.”

Kapitalizme öfke kusan bu eylemleri düzenleyenlerin ideolojik netlikten yoksun ve örgütsüz olması burjuvazinin işine gelir, eylemlerin hedeften yoksun, salt bir protesto düzeyinde kalmasından burjuvazi hoşnut olur ve birkaç camın kırılmasından fazlaca zarara uğrayıp, korkuya kapılmaz. Ancak bu eylemlerde yer alan anarşistlerin de ifade ettiği gibi, bir gün komünistler bu harekete bir hiyerarşi ve disiplin kazandırıp, ideolojik muhteva kazandırabilirler. Komünistlerin görevi tam da budur işte; kapitalizme karşı yapılan bu eylemlerde yer almak, eylemi yaygınlaştırıp, disipline etmek ve sınıfsal bir niteliğe büründürmek. Bunun aksi bir tutum eylemlerin burjuvazi tarafından yedeklenip, içeriğinin boşaltılmasına ve emperyalist küreselleşmenin meşrulaşmasına hizmet eder.

Daha işin başında “bu eylemler şaibelidir” denilirse, o zaman dünyada şaibeli olmayan hiçbir muhalefet hareketi bulunamaz.

Bugün dünyada var olan, kapitalizmden şu yada bu şekilde hoşnutsuzluğunu dile getiren sosyal ya da ulusal muhalefet hareketlerinin çoğu, komünist bir çizgi ve komünist bir önderlikten yoksundur. Biz bunda şaşılacak bir yan görmüyoruz. Çünkü bir yenilgi döneminin içindeyiz, tüm yenilgi dönemlerinde ortalık puslu olur. Ancak mücadele sürdükçe zorunluluklar ağır basar ve sosyalizme doğru buz kırılıp yol açılmaya başlar. Bu tamamen nesnel koşullara ve bu koşulları değerlendirecek komünist iradeye bağlıdır.

Amerikalı anarşistlerin sözcüsü olan bir kadınla yapılan röportajda çarpıcı ifadeler göze çarpıyordu. Kadın diyor ki; biz yıllarca mücadele ettik, ama bir noktada tıkanmış bulunuyoruz. Eleştirdiğimiz kapitalizmin yerine neyi koyacağımızı bilmiyoruz. İşte sorunun düğüm noktası burası.

Kapitalizme karşı protesto eylemleri süreklilik arz ettikçe değişik ülkelerden işçi sınıfı ve sendikal hareketler bu eylemlerde yerlerini almaya başladılar. Yüz binlerce işçi, emekçi, işsiz vb. sınıf ve tabakalar sokaklarda öfkelerini dile getirdiler.”Kapitalizm öldürür” dediler, “adalet” dediler, “hormonsuz besin” dediler.

Eylemlerden en görkemlisi Cenova'da oldu. Bir yığın tehdit ve seyahat yasağı gibi yasaklar getirilmesine rağmen eylem engellenemedi. Göstericiler teknolojik olanaklardan yararlanarak aktılar Cenova'ya. Gösteri alanında kurdukları GAP radyosuyla göstericiler aralarında 24 saat sürekli iletişim olanağı sağladılar.

Daha önce de protesto gösterilerini engellemek için şiddet kullanan polis göstericileri yaralayıp gözaltına almıştı. Göstericilerin her eylemde sayısını artırmış ve çeşitli yöntemlerle direnmeleri karşısında zor anlar yaşayan polis bu defa bununla yetinmeyecekti. Cenova sokaklarında çalışmalar sürerken Carabinieri timinden bir polis, sendikacı oğlu olan, 23 yaşında, Carlo Giuliani adındaki bir genci yakın mesafeden kafasından kurşunlayarak öldürdü ve askeri araçla da üzerinden geçti. Polisin şiddetinden insanlar yaralandı, yerlerde acımasızca sürüklendi ve gözaltında işkenceden geçirildiler.

Bu gösteriler çok önemli bir şeyi açığa çıkarmıştı. Yıllarca insan hakları özgürlük, demokrasi, hoşgörü, birey hakları gibi söylemlerin birer yalan ve çarpıtma olduğu açıkça görülüyordu. Özgürlük ve sosyalizm mücadelesi yaygınlaştıkça, kapitalizmin gerçek yüzü yığınlar tarafından daha kolay kavranacaktır.

Protesto gösterilerinin artarak sürdüğünü gören G8 liderleri bir dahaki toplantının kent dışı bir mekânda yapılmasını düşündüler. Bir sonraki toplantıyı dağlık bir bölge olan Kanada'nın Konarastis bölgesinde gerçekleştirme kararı aldılar. Fidel Castro da onlara ironik bir dille, toplantılarını uzayda yapmalarını önerdi.

Protesto gösterileri sonrasında, emperyalist küreselleşmenin zaten gündeminde var olan kısıtlama ve yasaklamalar tartışmaların temel gündem maddelerinden biri oldu. Göstericilere seyahat yasağı getirilmesini Almanya İçişleri Bakanı Otto Chily (aynı zamanda eski “solcu”) önerdi. Önümüzdeki dönemde çeşitli bahanelerle gerekçelendirilerek, kapitalizmin çıkmazına deva olarak görülen; gözetim ve denetim toplumunun yaratılma çalışmaları hızlandırılacaktır

Emperyalist küreselleşme politikaları karşısında bir kalkışmanın olacağını bilen uluslararası burjuvazi kitleleri ikna etmenin yolunu arıyor. “Toplumun onayını almak” cümlesini dillerinden düşürmüyorlar. Dönemin devlet bakanı Kemal Derviş de sık, sık “toplumun onayını almak zorundayız” sözünü tekrarlardı. Hatta kitlelere şirin görünmek için şortla dolaştı, halkın uğrak mekânlarında simit yiyip, çay içti.

Yoksullara biçtikleri kefeni rahatça giydiremeyeceklerini gören emperyalist liderler bazı açıklamalar yapma ihtiyacı duydular. Tony Blair “biz yeni tiranlar değiliz” diyordu. Yine AB Komisyon Başkanı Ramano Prodi; “liderlik sorumluluk almak demek. Biz halktan uzaklaştık. İktidarla toplum arasında açılan mesafeyi en kısa zamanda doldurmak zorundayız” diyordu.

ABD, Almanya, Fransa, Kanada, İngiltere, İtalya, Japonya, Rusya ülke burjuvazisinden oluşan G8'ler bu toplantı ve zirvelerde emperyalist dünya sisteminin sorunlarına ne gibi çözümler bulabileceklerini tartışıyorlardı. Bu toplantılarda “küreselleşme” nin çeşitli sorunları olduğunu biliyoruz, biz de zaten bu sorunlara çözüm arıyoruz gibi açıklamalar yapıyorlar. G8'lerin ortak gündem maddelerinden bazılarını şunlar oluşturuyor: Ekonomik durgunluk, yoksulluğun azaltılması, “terörün” azaltılması, küresel ısınma vb.

?imdi burada, kapitalizmin bu sorunları çözmesini beklemek, kapitalizmi anlamamak demektir. Bu sorunlar zaten kapitalizmin işleyiş yasalarının zorunlu sonuçlarıdır. Zira kapitalistlerin sorunların çözümünden kastettikleri şey, azalan kârlarını artırmanın yeni yol ve yöntemlerini geliştirmektir. İşte bunun tek yolu artı-değer sömürüsüdür. Emperyalist küreselleşme tam da budur zaten.

Bazı kesimler “küreselleşmenin” insanı ve doğayı tahrip eden yanlarının törpülenmesinden söz ediyorlar. Kapitalist sistem var oldukça bunu yapmaz. Ancak proletarya ve emekçiler verdikleri mücadeleler sonucu bazı kırıntılar koparabilir. Bunun dışında “insanî küreselleşme” den söz etmek düpe düz ahmaklıktır. Bunu çarpıcı bir örnekle açıklamak gerekirse: 180 ülkenin katıldığı BM Küresel Isınma Konferansı’nda; sera etkisi yaratan gazların sınırlandırılmasını öngören Kyoto Anlaşmasının uygulanabilir hale getirilmesi tartışıldı. ABD başkanı Bush şunları söyledi: “Benim ülkeme enerji lazım. Buna öncelik veririm. Anlaşmayı da imzalamam. Kyoto anlaşmasına başkaları uyabilir, biz petrol tüketimini azaltmayacağız.” Al sana insani küreselleşme!

Emperyalist küreselleşme ile ilgili iki yanlış tutum daha var. Birincisi, emperyalist küreselleşme karşısında ulusal devlet kapitalizmini savunmak. Bu çizgi milliyetçi, gerici, sosyalist olmayan bir çizgidir. İkincisi de; “küreselleşmeye karşı çıkmak gericiliktir” diyen çizgidir. Biz emperyalist küreselleşme karşısında, serbest rekabetçi kapitalizmi savunuyoruz demiş olsak, gerici bir pozisyona düşeriz. Bu doğrudur. Ancak biz emperyalist küreselleşmenin yerine sosyalizmi koyuyoruz. Yoksa biz bilimin-teknolojinin gelişmesine kimilerinin ludist (makine kırıcıları) benzetmesi gibi karşı değiliz. Tam tersine bilim, teknoloji, enformasyon alanındaki gelişmeler; sosyalizm ve komünizm mücadelemizi daha olanaklı kılmaktadır. Bizim karşı olduğumuz şey, bu araç ve olanakların insana ve doğaya karşı kapitalistçe kullanım tarzıdır. Ayrıca emperyalist küreselleşmenin yaşanması, sosyalizme varmak için zorunlu değildir. 1917'de olduğu gibi, zayıf halkalardan kapitalizm nasıl kırılıp sosyalizmin yolu açıldıysa, bugünde öznel koşulların hazırlanmasıyla devrimlerin gerçekleşmesi mümkündür. Ancak o zaman bilim ve teknolojinin, kâr maksadıyla kullanılmasından ortaya çıkan canlı yaşamı tehdit etme durumuna son verilebilir. Aksi durumda dünyamız, burjuvaların kendilerini de dışında tutamayacağı bir sona doğru gidebilir.

Bugün, emperyalist haydutlar bir araya gelip kan ve vahşet içinde, işçileri ve tüm dünya ezilen halklarını daha fazla sömürmenin planlarını yaparken, diğer yandan ezilenlerin direniş ve mücadeleleri de dünyanın dört bir yanından seslerini birbirine ulaştırıyorlar.

Ernesto'nun Küba'sı tüm kuşatılmışlığa rağmen devrime bağlı kalarak direniyor. Kolombiya'da gerilla hareketleri emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı savaşıyorlar. Dünya işçi sınıfı ve emekçileri çeşitli biçimlerde mücadele ediyor.

Marcos, Meksika dağlarından; “maskelerimizin ardındaki, bütün dışlanmışların yüzüdür” diyor.

Kürt kadını savaş güzelleştirdi diyor. Türkiyeli devrimciler ölüm oruçlarında; insan iradesini hiçbir gücün teslim alamayacağını bir kez daha kanıtlıyorlar.

Brezilya kenti Porto Alegre'de emekçiler Dünya Sosyal Forumu düzenleyerek dışlanmışların birlik ve dayanışmasını sağlamaya çalışıyorlar

.

Türkiye'de emekçi sınıf hareketleri “başka bir iktisat mümkündür” diyerek emperyalist küreselleşme karşısında emekçilerin alternatif oluşturabileceğine işaret ediyorlar.

En büyük zaafımız enternasyonal bir önderlikten yoksun olmamızdır. Dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin komünist bir enternasyonalde örgütlenmeleri; her ülkenin kendi proletarya partisi önderliğinde mücadeleyi geliştirmesinden geçiyor. Ancak bu şekilde ideolojik muğlaklıktan kurtulunabilinir. Ancak bu şekilde emperyalist zincirler kırılabilir.

 

* * *

Küreselleşme karşıtı eylemler için bir dönüm noktası olan, Cenova'da Carlo Guliani'nin öldürülmesinden altı yıl sonra; G8 zirvesinin yapıldığı Rostock'ta eylemciler, etkili bir eylem için yeniden sahnedeydiler. Emperyalist G8 zirve toplantısını protesto etmek için düzenlenen Rostock yürüyüşüne 70 bin kişi katıldı.

Almanya, G8 zirve harcamaları için 110 milyon Euro ayırdı. Sermaye temsilcilerinin güvenliği için 17 bin polis yığınak yaptı. Helligendamm tatil kasabasının etrafına tel örgüler çekildi. Tüm teknolojik gözetim ve denetim aygıtları devreye sokuldu. Tüketim kültürünün simgeleri olan lüks alış veriş merkezleri kapılarına kepenk indirdi.

Zirveyi protesto eden gruplar da belli bir hazırlıkla alana çıkmışlardı. Eyleme farklı, farklı gruplar katıldı. ATTAC, anarşist gruplar, devrimci gruplar vb. katıldılar. Avrupalı sol gruplar, “Müdahaleci Sol” kortejinde toplandılar.

Polis güçleriyle sokak çatışmasına giren gruplar, Avrupalı anarşistler ve az sayıda devrimci gruplardı. ATTAC, bu tarz sokak çatışmalarını mahkûm eden açıklamalar yaptı.

Türkiye'den de önceki dönemlerden daha fazla grup bu eylemde yerlerini aldılar. İşçi-Köylü, Devrimci Demokrasi, Atılım, Devrimci Proletarya güçleri oranında eyleme katıldılar. İLPS'nin hazırlıklı ve kitlesel bir katılım gerçekleştirdiği ekrana yansıyordu.

Tüm önlemlere karşın barikatlar zorlandı. Sokak çatışmaları gerçekleşti. Avrupalı anarşist gruplar, diğer Avrupalı emek örgütlerine göre daha militan bir tutum sergilediler. Avrupalı anarşist gruplar sokak eylemlerinde kendilerine sahip çıkan sosyalist gruplara karşı daha güvenle yaklaşmaya başladı ve kamplarının önünde yazan; “bu kampa polis, Naziler, komünistler giremez” tabelasından “komünistler”i çıkardılar.

Bu eylemler sonrasında Avrupa ülkeleri “özel güvenlik yasaları” çıkardılar. Artık, her gün biraz daha Avrupa'nın sahte demokrasici, özgürlükçü maskesi düşmeye başladı. AB'nin “özgürlükçülük” ilizyonuna kapılmış olan liberal solcular, artık; “Avrupa'da faşizm gelişiyor” türünden açıklamalar yapmak zorunda kaldılar.

Özgürlüklerin önünün açılması ve sınırların kaldırılmasının, sosyalizm ve komünizm mücadelesi dışında bir yolunun olmadığı artık gizlenemiyor.

“Küreselleşme karşıtı” eylemleri gerçekleştiren aktivistlerin en çok okudukları yazarlar, post-Marksist, post-modernist yazarlardır. Aktivistlerin çoğunluğu yapılara, disiplinlere, hiyerarşilere karşı çıkan bir konumlanışı benimsiyorlar. Merkezi bir irade ortaya çıkmaksızın bu hareketlerin kapitalizme karşı sosyalizmi hedeflemeden sorunların çözülemeyeceğini anlamaları zor görünüyor. Dünya çapında oluşacak güçlü bir proleter enternasyonalist hareket, küreselleşme karşıtı hareketi çabuk ve kolay bir şekilde doğru bir rotaya çekebilir.

15 Nisan 2008

2 Nolu F Tipi Cezaevi-Kandıra/Kocaeli 

&)%!Kj_nrimci Demokrasi, Atılım, Devrimci Proletarya güçleri oranında eyleme katıldılar. İLPS'nin hazırlıklı ve kitlesel bir katılım gerçekleştirdiği ekrana yansıyordu.

Tüm önlemlere karşın barikatlar zorlandı. Sokak çatışmaları gerçekleşti. Avrupalı anarşist gruplar, diğer Avrupalı emek örgütlerine göre daha militan bir tutum sergilediler. Avrupalı anarşist gruplar sokak eylemlerinde kendilerine sahip çıkan sosyalist gruplara karşı daha güvenle yaklaşmaya başladı ve kamplarının önünde yazan; “bu kampa polis, Naziler, komünistler giremez” tabelasından “komünistler”i çıkardılar.

Bu eylemler sonrasında Avrupa ülkeleri “özel güvenlik yasaları” çıkardılar. Artık, her gün biraz daha Avrupa'nın sahte demokrasici, özgürlükçü maskesi düşmeye başladı. AB'nin “özgürlükçülük” ilizyonuna kapılmış olan liberal solcular, artık; “Avrupa'da faşizm gelişiyor” türünden açıklamalar yapmak zorunda kaldılar.

Özgürlüklerin önünün açılması ve sınırların kaldırılmasının, sosyalizm ve komünizm mücadelesi dışında bir yolunun olmadığı artık gizlenemiyor.

“Küreselleşme karşıtı” eylemleri gerçekleştiren aktivistlerin en çok okudukları yazarlar, post-Marksist, post-modernist yazarlardır. Aktivistlerin çoğunluğu yapılara, disiplinlere, hiyerarşilere karşı çıkan bir konumlanışı benimsiyorlar. Merkezi bir irade ortaya çıkmaksızın bu hareketlerin kapitalizme karşı sosyalizmi hedeflemeden sorunların çözülemeyeceğini anlamaları zor görünüyor. Dünya çapında oluşacak güçlü bir proleter enternasyonalist hareket, küreselleşme karşıtı hareketi çabuk ve kolay bir şekilde doğru bir rotaya çekebilir.

 

15 Nisan 2008

2 Nolu F Tipi Cezaevi-Kandıra/Kocaeli

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.